Posted by: bluesyemre | September 19, 2021

Mayrig – Ezhel #HrantDinkAward 2021

This video is prepared for the 13th International Hrant Dink Award Ceremony streamed on September 15, 2021.
music:
lyrics by: Sercan İpekçioğlu
music by: David Tobias Hofmann, Joachim Piehl, Jonas Nikolaus Lang, Martin Peter Willumeit
produced by: Jugglerz
vocals & guitars: Sercan İpekçioğlu (Ezhel)
bass: Rene Flächsenhaar
keys: Cristian Keymer
drums: Josi ( BigFinga )Coppola
recorded and mixed by: Giuseppe Coppola at planetEarthStudios Berlin
mastered by: Ganjaman
video:
location: KINDL, Berlin
director: Hasan Kuyucu
producer: Josi Müller
on-set producer: Max Bohl
production assistant: Philipp Fransisco
hair & make up: Darja Crainiucenco
edit & color: Umutcan Yıldırım
artist coordination: Alp Okcu
executive producer: Rıza Okcu on behalf of Koal Arts GmbH

Posted by: bluesyemre | September 19, 2021

Countries with the fastest e-commerce growth in 2020

“Keder kuşlarının başının üzerinde gezinmesini engelleyemezsin ama saçına yuva yapmasına mani olabilirsin.” Çin Atasözü

Son aylarda güzel okudum.

Tüller açık camda uçuşurken, yarın beni bekleyen işler yokmuşçasına, kanepede bir o tarafa bir bu tarafa dönerek, saati göğün renginden tahmin edecek kadar kendimi hayattan koparıp kitaba verdiğim günlerde, ancak içinde böyle zaman geçirebildiğimde evimi yuva gibi hissettiğimi fark ettim.

Bir evi yuva yapmak nasıl bir şeydi? Eşyaların yerini elinle koyduğun için ezbere bildiğin, sokağın sesinde ya da evin sessizliğinde uyumaya alıştığın, duvarında seni anlatan resimler, anısı olan nesnelerle kavuşmanın mutluluk verdiği yerdir yuva.

İster güler yüzle bir karşılayanı olsun isterse dingin bir yalnızlık sarmalasın insanı, yuva huzurdur, hayatın tüm sillelerinden kaçış yolu, sana ait bir sığınak.

Peki bir ülkeyi memleket yapan neydi?

Kökler mi sadece? Çocukluk hayallerinin yeşerdiği yer, kurallarını ve kuralsızlıklarını bilmenin getirdiği güven, tanıdık şehirler, sokaklar ve gördükçe canlanan anılar. Mutfağın, kitapların, alışkanlıkların, arkadaşların, ailen, sokakta kulağına çalınan ezbere bildiğin şarkılar, başını hatırlayınca gerisi kendiliğinden gelen şiirler, yaprağından tanıdığın ağaçlar, el birliğiyle yeşertilmiş bazı değerler, erdemler, etik duvarlar, tanış olmaktan öte parçası olmak.

“Ev bulunur ama benim yuvam gitti” dedi bir arkadaş geçenlerde. Çıkarmış ev sahibi 12 yıllık kiracısını. Bir boya badana, iki katına verilecekmiş ev kiraya.

Yeni bir kiracı bulunur elbet ama köşesini sevdiği için tavana kadar uzayan Areka ve Benjamin saksıları ne diyecek bu işe?

Yeni kiracı hatalı vavieni düzgün kullanıp salon ışıklarını açabilecek mi? İhtiyaca ve beğeniye göre değil mutfaktaki boşluğa göre seçilen buzdolabı ne olacak?

Kolay mı bir evi yuva yapmak öyle bir anda? Kapı girişine asılan, her biri ayrı bir antikacıdan toplanmış askıların uyumla yan yana gelmesi kim bilir kaç sene sürmüştü?

“Bak, işte memleket dediğimiz yer de burası” dedi bir arkadaş da. İstiklal Caddesi’ndeydik. Bir zamanlar odamıza asmak için afiş aradığımız Atlas Pasajı’nda altın renkli kahve fincanları ve hediyelik lokum satıyordu birileri, işporta pabuçlar, taklit marka tişörtler ve bangır bangır müzik, uğultu. İstiklal’in kendiliğinden oluşan gidiş ve geliş yönü vardı. Meydana doğru gidiyorsanız sağdan gidilir, Tünel’e inenler solunuzda kalır. O bile keşmekeş olmuş, omuz atan bir özür bile dilemiyor.

40 milletten insan gezdirmişimdir İstiklal’de hepsinin sözü aynıydı: “Ömrümde 24 saati aynı coşkuyla yaşayan böyle bir yer görmedim.”

İstiklal şimdilerde kesik kesik, hızlı hızlı yaralı bir hayvan gibi soluyor.

Birer kahve içmek istedik, 10 sene önce o fiyata fiks menü rakıya giderdik.

Gideceğim dedi, vermiş kararını. Kırkından sonra bilmediği bir ülkede yeniden başlayacak.

Sezen Aksu’dan bir şarkıya girdim

“Gel haydi yine bir daha dene

Belki olur bu son deneme

Hiç düşündün mü ne zor anlatmak

Kendini yeni birisine”

Güldü. Dedi ki “Kendimizi anlatabildik mi ki burada? Yeterince zorlanmadık mı?”

Bu yaz okuduğum kitaplardan biriydi Türker Armaner’in “Tahta Saplı Bıçak”ı. 1979’un bir yaz gününü anlatıyordu. O tek bir günde bu memlekete dair pek çok şeyi anlatıyordu.

Ana karakterlerden biri, 1939 yılında Almanya’ya eğitim ve nasyonel sosyalizm ile ilgili rapor hazırlaması için gönderilen üniversiteli bir kadındı.

O döneme göre çok olası, 19 yaşında bir kadını akademik vazifeyle yurt dışına göndermek, hem de oldukça riskli dönemde. Aynı hikaye 2021’de geçemiyor diye düşündüm. 20 yılda ne kolay unvan dağıtılmış, evrime inanmayanlar tıp fakültelerini yönetiyor. Akademinin büyük kısmının pasaportuna el koydular, çıkamıyorlar. Çıkan da geri gelemiyor.

Evrim Kuran’ın yeni kitabı “Onlar Göçtü Buradan”ı okudum. Bu ülkeden kimlerin, neden göçtüğünü anlatıyor, verileriyle ve kendi hikayesiyle harmanlayarak.

Geri dönüş mitinden de bahsediyor.  Göçenlerin, dönebilmeye dair inançlarını koruması ve bununla motive olması hali. Ravenstein’ın göç kanunlarından bahsediyor: Göç edenlerin yerini başka göçmenler doldurur.

O güzel insanlar o demir kuşlara binip gittikçe, İstiklal de gidiyor, Kadıköy de sahiller de, sanat da, bilim de.

118 ülkenin 728 kentinde 3 bin 253 katılımcı ile Türkiye’nin yeni göç nesline dair bir araştırma yapmışlar. Gitme nedenlerinde ilk üç sırada ekonomi, ülkenin siyasi iklimi ve iş olanaklarının yetersizliği var. Yaşadıkları ülkede mutlu olmalarının ilk üç nedeni ise; özgürlük/demokrasi/insan hakları, ekonomi, sakin ve huzurlu ortam.

Bunu şöyle okudum: giderken belki ekonomik nedenler başı çekiyor ama bir yere göçünce de insan kaybettiği şeyi buluyor, hatırlıyor, ona sarılıyor, yani ekonomi ikinci sıraya düşüyor, özgürlük/demokrasi/insan hakları ilk sıraya yükseliyor.

Haklarımız ve özgürlük bize unutturulmuş.

Toronto’da yaşayan 1992 doğumlu genç bir kadının hikayesinde şu cümle geçiyor: Ev benim için hiçbir yer değil artık. Ortada uzayan bir boşluğun içindeyim.

Stockholm’den 1985 doğumlu bir anne ise, “Mutluyum diyemem ama Türkiye’dekinden daha az mutsuzum” diyor.

Buralardan gitmeyi düşünen arkadaşıma kitabın son sayfasından bir cümlenin altını çizip gönderdim:

“Kendimize, sözümüze, toprağımıza, birbirimize yabancılaştıkça derinleşen yalnızlığımız gurbet. Yani gurbet, epeydir içimizde.”

Sonra da İTÜ mezuniyetinde Umutcan Ay’ın yaptığı konuşmayı yolladım. Ben demiyorum, gençler diyorsa kalıp kolları sıvayalım diye, bir kulak verip dinlemek lazım.

Gurbete gitmek içindeki gurbet hissini katlayacak sadece dedim.

Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik gibi. Burası bir zamanlar Nazi Almanya’sından kaçan akademisyenlere kapısını açan ülke.

Prof. Dr. Gerhard Kessler ilk sendikanın kuruluşunda yer aldı.

Eduard Zuckmayer, P. Hindemith ve C. Ebert ile birlikte Ankara Devlet Konservatuvarını kurdu.

Mimar ve Şehir Planlamacısı Bruno Taut bu ülkede ömrünün yettiği 2 yılda onlarca okul projesi hazırladı ve Ankara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Binası onun projesine göre inşa edildi. Ve daha nicesi geldi, üretti, gitti.

Aydınlanmayı bir başka toprağın aydınlarının desteğiyle başarmışız bir zamanlar, kendi aydınlarımız yetişene kadar. Şimdi yetişmiş aydınımızı dünyaya savuruyoruz, kalmışız karanlıkta. Uzak ülkelerdeki zaferleriyle gıyaplarında gurur duyuyoruz, hakkımızmış gibi.

Belki kendi toprağında mülteci ya da gurbette hissetmektir yaşadığımız, bizi anlayan, anlatan, tanımlayan ve sırt dayadığımız ne varsa bir bir gitmiştir elimizden.

Yuvasız kuşlar gibi kalmışızdır belki, tedirgin.

Ama inanıyorum ki gidenlerin çoğu bu ülkeyi yeniden yaratma sürecinde o aydınlanmanın bir parçası olma heyecanıyla dönecekler geriye. Kendi sürgünlerine yeniden kapısını ardına kadar açacak bu ülke. Bir aydınlanma çağına gireceğiz. Hele şimdi gidilir mi, işin en heyecanlı yeri

Akın Olgun’un El Alem kitabında, aynı adlı öykünün ilk cümlesiydi:

“Düşlerinizi kimsenin kırmasına izin vermeyin. Kırılmasına izin verdiğiniz her düş, mutlaka ayaklarınıza batar.”

Toplasın tası tarağı keder kuşları, dağılacak yuvaları, asıl onların göç zamanı.

Gücümüze bir bakın, biz kitap okudukça, şahsen kitabın özetini dinlemeyi savunanlar bile kitap yazmak zorunda kalıyor.

Yuvayı baştan yapmak vaktidir.

Gidenler düşlerimizin aydınlığına kapılır, illaki geri gelir.

Bu memleket bizim.

Güzel okumalarla dolu bir pazar dilerim.

https://www.evrensel.net/yazi/89490/yuvasi-bozulanlara-alip-da-basini-gidesi-gelenlere

Posted by: bluesyemre | September 17, 2021

Where Is Our #Spotify for #Books?

Libraries have been thwarted in their attempts to expand e-book offerings. Photo by Susan Q Yin/Unsplash

For many families and schools, e-books were a lifeline to keep kids reading during lockdown.
Total numbers of digital books borrowed from libraries hit 289 million in 2020—a 33 percent increase over 2019. That makes the feisty public library the main challenger to Amazon, which almost completely monopolizes private sales of e-books and sold 487,000 in 2020.

But there is a giant problem.

Many e-books have incredibly limited availability or are not available at all at public libraries, and library budgets are strained covering the escalating costs of e-book demand.

Publishers make the costs for e-books prohibitive for libraries. For example, before COVID hit, a typical deal at Macmillan was that public libraries had to pay $60 for any e-book and could lend it out only 52 times or for two years, whichever came first, after which they had to repurchase the e-book. Publishers temporarily lowered some prices and loosened rules on select titles during the pandemic, but the costs overall still severely limit the ability of libraries to offer many books. Some publishers, particularly Amazon, still refuse to let libraries get access to any of the e-books they publish, while publishers like Macmillan have withheld new releases from libraries

The reason publishers can charge higher price is because of a quirk in copyright law, called the “first sale doctrine.” Unlike with physical books, the courts have said libraries have no right to buy an e-book and then lend it to their members. Instead, publishers only “license” e-books and can deny that license to a library or condition the right to lend the e-book on paying that much higher price.

Some state legislators are outraged enough they have proposed legislation to force publishers to license e-books they are currently withholding from libraries, and Maryland enacted such a law this spring. But these will likely be challenged by publishers in court as preempted by federal copyright law.

For university libraries and their student patrons, the restrictions on electronic textbooks are even more severe. By one estimate, publishers refuse to license 85 percent of electronic versions of textbooks to university libraries, forcing students to either buy directly from the publisher or do without.  And according to a survey during the pandemic of 82 campuses conducted by US PIRG, a consumer group focused heavily on student concerns, 65 percent of students have skipped at least one textbook purchase because of the costs.

When an e-textbook is made available to universities, it’s often more than 10 times the retail price, and may come with additional conditions and subscriptions that drive the costs even higher. “You have to pay thousands for a package with a few eBooks you need and lots of things you don’t,” complains librarian Joanna Anderson, who co-authored a letter protesting these costs signed by 3,000 librarians, academics and students.

The complicated legal distinction between selling physical books and “licensing” e-books is one reason private attempts at subscription book services for monthly fees have mostly failed or had limited book availability. In the publishing trade, publishers have the right to sell books, but authors often retain the copyrights that would allow licensing to monthly subscription services and have their own demands for fair compensation, so deals for subscription services are often legally impossible or economically untenable. One version, Oyster, shut down a few years ago. Epic! Books has had modest success with a subscription service solely for a subset of kids’ books used mostly by schools. Scribd, the most successful surviving version, still lacks most popular books.

Amazon has created an end-run around this problem by creating an unlimited reading program for subscribers solely with authors who self-publish with Amazon itself and opt into the program. Estimates are that nearly 50 percent of paid e-books downloaded are now self-published, largely due to the popularity of Amazon’s Kindle Unlimited, making Amazon’s program the most successful model for a monthly unlimited reading service—but for only a limited subset of books.

What is clear is that private deals are unlikely to deliver any service that makes a wide range of e-books available to Americans, even aside from the issue of private services leaving out the families who could not afford an additional monthly fee.

So improving library access to e-books needs to be a priority.

Congress could fix the problem instantly by extending the first sale doctrine to allow school and public libraries to purchase e-books at regular retail prices and keep them in their collections permanently. At a stroke, this would triple to quadruple the number of e-books libraries could purchase with current budgets and, since the books would never expire, increase their e-book holdings by orders of magnitude over time.

The Congressional Research Service in an April 2020 review of the issue noted that Congress considered doing this back in 1998, the last time the federal copyright law was updated, but put off that decision until the market for e-books “has matured sufficiently and in a manner that would warrant further action.” Obviously, with nearly $2 billion in annual sales, e-books have reached that point.

At the same time, authors who often already struggle financially have reasonable fears that reducing library fees to publishers will further reduce their incomes. But instead of depending on strapped local library budgets to supply the income authors need to keep writing, Congress could, at the same time they restore the first sale doctrine, also institute a federal “Public Lending Right,” or PLR, a mechanism used by 35 nations around the world, including almost all of Europe, to offer authors payments for each book, physical or digital, borrowed from a public library.

In fact, the Authors Guild, which promoted a PLR in the U.S. decades ago, relaunched a campaign in 2019 to enact legislation to have the National Endowment for Humanities distribute payments to authors for each book borrowed from a library.  “PLR recognizes two fundamental principles,” then-Authors Guild President James Gleick wrote in 2019, “the need for society to provide free access to books, and the right of authors to be remunerated for their work.”

This combination—restoring the first sale doctrine for libraries and instituting a federal PRL system—would allow libraries to radically expand the availability of e-books online. And this would address a separate problem writers and publishers highlight, the rise of online piracy that the Authors Guild estimates may be eroding book sales by as much as 28 percent. A more robust public library system offering most books online would likely shift much of that pirated downloading back to libraries and ensure compensation for authors.

Similarly, a side benefit of a strengthened public library e-book lending system is a check on Amazon’s dominance of the private e-book sector that will limit any price hikes or other manipulations of the e-book sector by Amazon. And, as a bonus, this new system would make it possible for something like a Spotify for books to finally become a reality.

All of this would protect the incomes of writers while restoring libraries to their long-time role providing the widest range of books for all our communities in the new digital age.

Future Tense is a partnership of SlateNew America, and Arizona State University that examines emerging technologies, public policy, and society.

https://slate.com/technology/2021/06/spotify-e-books-amazon-publishers-libraries-licensing.html

Posted by: bluesyemre | September 17, 2021

Undertaking Inclusive Employment at a Public Library

Photo by cottonbro from Pexels

In 2019, the Public Libraries Victoria (PLV) Shared Leadership Program produced a report called Who do we think we are? Understanding diversity in the Victorian public library workforce (pdf), which aimed to evaluate the current state of diversity in the Victorian public library workforce.

Among its key findings was that there is a broad lack of representation within libraries, particularly of LGBTQI+ people, people with a disability and culturally and linguistically diverse people. Ageism is an issue; library qualifications are seen as a barrier to hiring and advancement; and many staff felt that their organisations were not doing enough to ensure that diversity and inclusion was prioritised during recruitment processes.

But why is this important? The report noted that diversity and inclusion is incredibly important to the public library sector — with inclusive workplaces engendering a sense of pride and belonging.

Moreland City Libraries hold inclusion as an organisational value, and have been undertaking to ensure that its staff reflect the diversity of the community we serve.

In early 2021, Moreland City Libraries found itself with 12 roles to advertise and the Library Leadership Group saw it as an ideal opportunity to undertake an inclusive recruitment process that would increase diversity within our workforce.

The twelve roles included five library officers (Band 3 level), four library technicians (Band 4 level) and three librarians (Band 5 level).
Some of the tactical approaches we took included:

Leadership discussions. Moreland’s Library Leadership group discussed our inclusive hiring priorities such as ensuring our workforce reflects the cultural makeup of our community, and that experience was valid in place of library qualifications. While the Library Leadership Group is supportive of diversity in hiring, it was helpful to have the conversation up front and ensure we were all on the same page from the outset as to what we were trying to achieve.

Form hiring committees. Rather than individual team leaders leading recruitment of staff for their branches, we had one group hiring the library officers together, another doing library technicians and another hiring librarians. This was to ensure we could see the diversity of the candidate pool at each band, something which cannot be seen with separate recruitment processes. As part of our commitment to this, we also invited a member of Moreland City Council’s social inclusion team to join a recruitment panel too which provided a non-library perspective.

Being clear in recruitment ads that certain skills and experience — while not essential to do the role — would be looked upon favourably. ‘Ability to speak community languages’ was listed as a favourable skill in all the recruitment ads. We also noted that library experience was not essential.

Marketing widely. While we did utilise library channels for advertising, including internally and via the PLV mailing list, we put some effort into listing the job ads more broadly. We listed the library officer roles on Ethical Jobs and ArtsHub, and sent out the listings to a local Disability Employment Service agency and many of our community partners, such as Neighbourhood Houses, to request that they share with their networks as well.

Running group interviews. For our library officer roles we ran group interviews which enabled us to interview dozens of candidates easily across one day, where a typical panel style interview would see us undertake half a dozen interviews only across one or two days. The group interviews allowed us to really test the values and attitude fit of staff, as well as digital confidence. It was especially good to see how applicants with no library experience would fare in ‘library tasks’ like customer service and tech help. It gave us a strong insight into how the candidate would perform in the role, which panel interviews don’t always do.

So, how did we fare? Most importantly, the new staff hires brought a varied and focussed skill set including amazing customer service experience and digital proficiency. They are community-minded, have outgoing personalities and demonstrated a passion for libraries. Happily, they were also an excitingly diverse group.

While it’s uncomfortable to consider staff based on their ‘diversity’, of the 12 roles we advertised, we recruited several gender diverse people; many who are fluent in community languages — some more than one; a Muslim woman; and several people of colour. Within the library officer (Band 3) roles, half of the hires had never worked in a public library before. Of the library technician (Band 4) roles, one did not have formal library qualifications.

Excitingly, as we progressed along our inclusive hiring journey, the conversations we had with HR and others internally at Council saw a new opportunity arise, and as part of a Council initiative we were offered the opportunity to take part in an Inclusive Traineeship Program. Through that initiative we have hired a young disabled person as a library trainee.

Inclusive hiring practices should be enshrined in organisational policies and procedures, and increasingly are, but where there are gaps, this case study highlights some tactics that library managers can implement to assist them to diversify their workforce through recruitment.

Written by:
Narelle Stute, Library Coordinator, Customer Service and Programs
Lisa Dempster, Manager Cultural Development
Moreland Library Service

First published: ALIA’s Workforce diversity: digital INCITE supplement — July/August 2021

https://bit.ly/3tMzTAh

Muğla’nın Milas İlçesi’nde, ulusal öneme haiz sulak alan niteliğindeki Bargilya Tuzla Sulak Alanı sınırında binlerce konut, otel ve golf sahalarını içeren, “Turizm Kenti” isimli Ağaoğlu projesinin planlandığı ve etkileyeceği alanları görüntüleyen Medyascope, projenin Bargilya Tuzla Sulak Alanı için yaratacağı tehdidi Muğla Çevre Platformu üyesi Umay Karabaş ve doğa koruma uzmanı Levent Erkol’dan dinledi.

Ağaoğlu ile Net Holding ortaklığında kurulması planlanan binlerce konut, oteller ve golf sahalarından oluşan, 10 binlerce kişinin yaşaması planlanan “Turizm Kenti“, Muğla-Milas’taki koruma altındaki Bargilya Tuzla Sulak Alanı sınırına inşa edilmek isteniyor. Hem arkeolojik sit alanı hem de doğal sit alanı niteliğinde olan, aynı zamanda ulusal öneme haiz sulak alan olma özelliği taşıyan Bargilya Tuzla Sulak Alanı, birçok kuş ve balık türüne ev sahipliği yapıyor.

Medyascope hem Bargilya Tuzla Sulak Alanı’nı hem de Turizm Kenti projesinin inşa edilmesinin planlandığı kıyıları görüntüledi ve projenin haritasını çıkardı.

Muğla Çevre ve Ekoloji Politikaları Derneği ile Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Muğla İl Koordinasyon Kurulu, 2 Haziran 2021’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından proje hakkında verilen ÇED Olumlu Kararının iptali için dava açtı ve projenin iptalini istedi.

Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) üyesi Umay Karabaş, ulusal öneme haiz sulak alan niteliğindeki Bargilya Tuzla Sulak Alanı kıyısına yapılmak istenen proje kapsamında karada yürütülecek inşaat faaliyetlerinin ve artacak nüfus yoğunluğunun, koruma altındaki sulak alanın ölüm fermanı olduğunu anlatıyor:

“Net Holding ve Ağaoğlu ortaklığında yapılmak istenen bir turizm kenti projesi var. Golf sahaları, oteller, turizm tesisleri, binlerce konut. Buraya getirmek istedikleri nüfus için bir kaymakam atanması gerekiyor. İlçe gibi bir nüfustan bahsediyorlar. 30-40 bin civarında söyleniyor ama başka kaynaklarda bu nüfusun 80 bini bulabileceği, öyle hayallerinin olduğunu görüyoruz. Bodrum-Milas arasında siz 80 bin nüfuslu bir kent daha kurduğunuzda değil sulak alan, buradaki yaşamın ne kadar sıkışacağını hayal etmek mümkün değil.

“İkinci-üçüncü evlerimizi yapacağız diye sulak alanda yaşayan canlıların evlerini mahvedemeyiz”

Karabaş, Tuz Gölü ve daha pek çok sulak alanın insan kullanımı yüzünden kuruduğunu anımsatarak, Turizm Kenti projesi iptal edilmediği takdirde Bargilya Tuzla Sulak Alanı’nın da yok olan sulak alanlara ekleneceğini söylüyor:

“Geçtiğimiz aylarda Tuz Gölü’nün ne hale geldiğini gördük. Türkiye’deki pek çok sulak alan maalesef kullanım odaklı çalışmalardan kurumuş, ölmüş durumda. Milas-Tuzla Sulak Alanı hala yaşayan, ulusal öneme haiz sulak alan tescilli ve bu özelliğini kaybetmemiş, 2001 yılından beri önemli kuş alanı olarak belirlenmiş ve bu değerlerini hala koruyan bir sulak alan. Bizim ülkemiz adına bir sulak alanı daha kaybetme lüksümüz yok, bunun da pazarlığı yok. İkinci ve üçüncü evlerimizi yapacağız, daha iyi manzaralı bir yere geleceğiz diye öbür canlıların evlerini mahvedemeyiz. Ortak yaşam alanlarımızı korumak zorundayız. 1 Temmuz itibarıyla Muğla Çevre ve Ekoloji Politikaları Derneği ve TMMOB Muğla İKK olarak davamızı açtık. Doğal sit sınırının, arkeolojik sit sınırının yanı başında böyle bir proje olmasını tabii ki istemiyoruz.”

Proje, kuş ve balık popülasyonlarını etkileyecek

Doğa koruma uzmanı Levent Erkol ise Turizm Kenti projesinin ekosisteme yaratacağı hasarın ölçülemeyecek kadar büyük olabileceği görüşünde.

“Bargilya Tuzla Sulak Alanı, Güllük Körfezi’nden başlayıp Milas-Bodrum Otoyolu’na uzanan bir alan. Burası hem Mazı Çayı’nın hem de diğer akarsuların, taşkın ovaları ve denizle bağlantısı sonucu oluşmuş bir lagün ekosistemi. Hem tatlı su hem tuzlu su baskısı altında olan ama acı su karakteristiği gösteren kıyı sulak alanlarından bir tanesi. Burası ulusal öneme haiz bir sulak alan. Yani Türkiye’deki ilgili Çevre Kanunu, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği gibi mevzuatlarla tamamen koruma altında. Su kuşları için çok önemli bir alan. Güney Ege’de böyle kıyı sulak alanları çok az sayıda. Bu da özellikle göç ve kışlama dönemlerinde su kuşlarının burada toplanması için gerekli habitatı sağlıyor. Kış aylarında binlere varan ördek türleri, flamingolar, gri balıkçıllar ve diğer balıkçıl türleri için çok kıymetli bir alan. Balıkçılık için de çok önemli çünkü sığ bir ekosistem olduğu için avcı türler, yani küçük balıkları yiyebilecek türler buralara gelmiyor. Burada beslendikten sonra tekrar açık denize ulaşıyor balıklar. Yani buraya bir şey olması halinde Güllük Körfezi’ndeki ve Güney Ege’deki bütün balıkçılığın etkileneceğini söyleyebiliriz.”

Posted by: bluesyemre | September 17, 2021

Communications to prepare for the 2021-22 academic year

As students return to campus for the 2021–22 academic year, it will be critical for universities to communicate effectively with students and local communities. Although Covid-19 restrictions are lifting, the public health situation remains unpredictable. 

University communications will play a critical role in making sure:

  • Students understand what the university experience will look like in 2021–22 (including in different public health scenarios).
  • Students know what support is available to them before they return to campus and know how to access that support. 
  • Students are aware of the behaviour that is expected of them to ensure responsible and respectful behaviour.
  • Students are strongly encouraged to get vaccinated and know how t to get a Covid-19 vaccine. 
  • Students are given clear advice on any ongoing asymptomatic testing they need to do. 
  • Local communities are reassured about students returning to campus.

About this checklist 

This checklist can be used by universities to help identify actions before the new academic year. The checklist can be adapted to individual settings and contexts. It can also be used alongside the examples of different university approaches.

The checklist and examples cover student-focused communications and communications to the wider community. A staff communications checklist is being developed by UCEA.

Checklist: Pre-arrival communications

Safety on campus

  • Provide reassurance on what measures the university will be undertaking to keep the university community safe. 
  • Ensure students who are new or returning to campus understand whether the university will be providing hand sanitiser, cleaning products for communal spaces and where/when face coverings may be required etc.
  • Reassure students on safety measures and cleaning protocols in university accommodation. 

Expectations of students’ behaviour

  • Develop communications assets which reinforce core behavioural expectations on campus such as continuing to behave responsibly, respecting individual choice, the university’s approach to face coverings.
  • Develop communications assets which reinforce core behavioural expectations in the community eg, in local hospitality settings, on public transport.
  • Signpost students to relevant university codes of conduct and charters

Further resources available: Our briefing: Covid-safe behaviours and returning to campus (April 2021)

Information on student experience

  • Set out how teaching and learning will be delivered and how it may change if there is a shift in the public health situation.
  • Provide clear information on the wider student experience and how it may change if there is a shift in the public health situation, for example Students Union activities, freshers’ week.

Student welfare

  • Provide clear and prominent information on the student support available to new and returning students including on:
    • mental health support available
    • hardship support and how to apply
    • how any students needing to self-isolate in 2021–22 will be looked after
    • initiatives to address digital poverty and how to access them

Further resources available: Our self-isolation checklist (updated March 2021)

International

  • Ensure there are clear communications to international students on their expected learning experience, including for those unable to travel to the UK for the start of the academic year.
  • Make sure that students understand the current travel restrictions in place for entry to the UK and that these are subject to change and should be checked regularly.
  • Provide clear information to students travelling from red list countries on any quarantine arrangements and what support will be available for those in managed quarantine facilities.
  • Provide clear information to students travelling from amber list countries on whether they will be required to self-isolate, whether any exemptions are relevant to them and what support will be available to those needing to self-isolate
  • Ensure international students have access to clear information on vaccinations which explains their eligibility and how to get the Covid-19 vaccines.
  • Consider how communications to international students can provide reassurance on the university’s health and safety measures. 
  • Signpost international students to clear information on the wellbeing support in place including mental health support, student services, health services and financial hardship.
  • Provide clear information to outward mobility students on how to ensure they understand and comply with Covid-19 regulations during their period of time overseas

Further resources available: 

Preparing for university life

  • Develop information for students starting university in the autumn which highlights steps they can take to prepare for beginning university and the support available to help them transition to higher education smoothly.

Further resources available: Our case studies: Support for new students starting university in autumn 2021 (June 2021)

Vaccination

  • Strongly encourage students to get vaccinated without delay. 
  • Provide advice to students on getting vaccinated locally including making clear that GP registration is not a prerequisite for getting vaccinated.
  • Promote local pop-up sites or vaccine centres. including information about their locations and how to access them. 
  • Ensure information on vaccines includes useful information  for international students. 
  • Signpost to official vaccination information on NHS.UK 
  • Make sure students have access to resources designed to address any hesitancy of getting the vaccine and counter misinformation.
  • Consider how information on Covid-19 vaccines can be disseminated to students alongside information on other non-Covid vaccines that they should consider having.
  • Be mindful of other public health diseases such as Meningitis that occur around the start of term and ensure messaging on the wider public health challenges mentions these.
     

Further resources available:

Testing

Provide clear information to students on asymptomatic testing including any expectations to test before travel, test on arrival and test at regular intervals during term time.

Working with students’ unions

  • Explore how the students’ union can co-produce, amplify and reinforce key messages to students. 
  • Identify other clubs, societies and groups to reach out to students and work with them.

Reassuring local communities

  • Engage with local public health to explore how core messages and communications can be aligned and/or joined up to reassure students and local communities.
  • Explore with other universities in the town or city any opportunities to work together on messaging for the local community on the return of students to campus eg, joint letters or securing local media coverage.

Examples from universities

We have pulled together a collection of case studies of how universities are developing communications to help students and local communities prepare for the start of term. 

Behavioural expectations

York St John University is carrying out a “Keep it kind on campus” campaign which will promote key expectations around student behaviour, foster mutual respect, and promote collective responsibility.

Imperial College London’s website highlights that despite the lifting of restrictions, the spirit of individual responsibility and respect for others continues. The website sets out expectations on students on face coverings, testing and adhering to local measures which may differ between departments based on specific risk assessments.

University of Gloucestershire’s Student Charter includes a section on Covid-19 which includes clear commitments from the university and students’ union and expectations on students.

In 2020–21 the University of the Creative Arts published a Covid-19 addendum to its student code of conduct.

Health and safety

Newcastle University has published detailed information on How we’re keeping you safe during Covid-19 including FAQs on the 2021–22 experience

In 2020, University of the Arts, London produced a Keeping you safe in halls video on keeping students safe in halls which offered easy to understand explainers on how halls were being kept safe.

Imperial College London has developed general advice on keeping safe on campus including the university’s approach to face coverings, details of its return to campus framework and other health and safety measures. Links to relevant information can all be found from one central web page. The university has also published information for those in university accommodation on what to expect in 2021–22 covering cleaning protocols, households, self-isolation and guests.

Clear information on the student experience

Imperial College London has published information for students outlining how its student experience may alter if there are changes in the public health situation. The information covers three scenarios: minimal restrictions, partial restrictions, and full Covid-19 restrictions (lockdown). The information published includes details of the academic experience and community experience under each scenario.

The University of Nottingham has developed clear website content outlining what students can expect in the 2021–22 academic year.

University of the Arts, London has published a Coronavirus update on 2021/22 academic year which sets out the university’s approach to teaching and learning, signposts to the university’s Community Pledge and confirms that students will be given a health and safety briefing at the start of the new academic year.

Nottingham Trent University has published a message from the vice-chancellor to students looking ahead to term one of the 2021/22 academic year.

Reinforcing local public health messaging

Coventry University has regularly retweeted key public health messages from Coventry City Council on staying safe in hospitality venues and use of face coverings.

Joint messaging to provide community reassurance

In 2020, the vice-chancellors of the University of Warwick and Coventry University issued a joint statement to the local community on the return of students to campus. The statement shared the measures that the universities were putting in place on their campuses and in the wider community and aimed to provide reassurance to the local community in advance of the new academic year.

Vaccination messages

Coventry University has been promoting video clips of students who have just been vaccinated at the university medical centre

The University of Nottingham is using strong messaging to reinforce the need for students to get vaccinates – “vaccinate to keep our community safe”, “vaccinate to study safely”, “vaccinate to play sports safely”. The university has brought together detailed vaccine information including Q&As and directions to local vaccination sites.

The University of Nottingham has also led on a collaborative initiative between the University of Nottingham, University of Southampton and King’s College London to establish COVIDVAXfacts.info to address vaccine concerns and hesitancy. The site includes information and evidence from independent experts working in immunology, vaccination and Covid-19. Students are signposted to the site from the University of Nottingham website. 

The University of Sunderland Students’ Union is promoting videos about vaccinations on social media and the students’ union’s website.

The University of Manchester has been regularly retweeting local vaccination site information from Manchester Health and Care Commissioning (MHCC). The university has also been using university experts to explain how vaccination hesitancy might be addressed. Information on vaccinations is also featured on the homepage of the students’ news site.

University of Sussex has published a clear position on vaccinations. It states that the university is in favour of vaccinations as an effective means of protecting public and individual health and strongly encourages all members of the university who are able to do so, to be vaccinated against Covid-19 and other diseases.

Student welfare

Sheffield Hallam University’s Welcome 2021 page includes a wide range of information for students from getting vaccinated to study skills training to booking welcome week events and learning about available support services.

The University of Brighton has published resources for students on Managing fears and anxiety around Coronavirus

Canterbury Christ Church University’s Welcome Hub includes links to different elements of the student experience including student support and tailored information for different cohorts.  

University of Wolverhampton has developed Get Set resources to provide new students with as much support as possible before they start their university journey. It includes Zoom events introducing students to aspects of university life and available support services.

https://www.universitiesuk.ac.uk/what-we-do/policy-and-research/publications/checklist-communications-prepare-2021-22

University course readings are pivotal to advance student knowledge and prepare them for class discussions. Despite this, only 20-30% of students read the assigned materials. Drawing on research findings that help explain this alarmingly low rate, this article offers some strategies to help students engage with their required readings.

Over the past two decades educators have raised concerns about changing patterns of student motivation, engagement and comprehension of academic reading. The power of technology, media and apps have affected student reading patterns.

Studies indicate that students are reading more slowly and comprehending less. They often struggle to read anything beyond an excerpt.

The challenging statistics on reading show a steep decline in student reading compliance. These trends are emerging not just at primary and secondary education level, but increasingly at a university level.

Students often underestimate the centrality of course readings. They rarely regard textbooks and academic papers as their primary source of information.

This often results in a lack of class participation, rich conversations and, at times, assessment quality.

In our increasingly technological world, new online and application solutions have assisted students with motivation and supported their learning preferences. Digital technology has made access to academic texts more flexible. However, some researchers argue screen-based reading may compromise the quality of the readers’ engagement.

Why are readings so often left unread?

A comprehensive study identifies four main reasons university students don’t engage with course readings:

  1. unpreparedness due to language deficits
  2. time constraints
  3. lack of motivation
  4. underestimating the importance of the readings.

“Unpreparedness” is an alarming finding, as it highlights deficits in language understanding and use. Some students have limited knowledge of technical terms used in courses, which explains why they struggle to understand assigned course literature.

Social and cultural dimensions also influence student engagement (or disengagement) with readings. For example, students’ previous experiences, year in university, and native versus non-native (English) speakers can all play an important role in their perception of, and attitudes to, readings.

Students naturally approach the assigned content with their own unique expectations and strategies. Some may review the reading, take notes and google summaries, while others may translate each unknown word or difficult concept.

Don’t just blame the problem on students

The engagement with readings is often seen as an exclusively student-centred problem. I urge a move away from this view. Instead, I invite educators, learning designers and educational developers to reconsider the methods we use to integrate assigned academic literature in the course design.

Research indicates that educators struggle to clearly communicate the rationale for why students need to read and how these texts contribute to their learning. We need to recognise different student personalities and anxieties, and to develop flexible ways for students to interact with academic literature.

But don’t students know that reading matters? Isn’t that what being at uni is about? Maybe, but here’s the problem.

Teachers regularly engage with complex papers, books and reports. Over the years they develop effective approaches to tackling the academic content.

Most students, on the other hand, have limited, if any, exposure to such texts. Many have low reading confidence. This results in situations where students face a black box (of readings) and are simply expected to know what to do with it, how to do it and, importantly, why. First-year and international students are particularly familiar with this scenario.

How can educators improve engagement with readings?

Educators often use questions and reflections to determine whether students have learned or missed anything in the readings. While it is a good starting point, quite often these sessions are done to test students rather than foster their learning. So, what else can we do?

With the development of blended (in person and online) and technology-rich learning environments, educators can use mixed approaches to engage students with assigned readings. We can divide these into pre-class and in-class strategies.

Ideas for pre-class strategies:

  • Students participate in pre-class activities online. Learning management systems and collaborative tools – such as quizzes, polls and collaborative apps – offer multiple interactive options. Invite students to practise different approaches, including unfamiliar reading strategies.
  • Offer clear expectations and strategies on what, how and why to read. For example, should I skim, review the text or look for best practice? Sometimes a discussion early on is enough.
  • Gradually introduce technical terms and cognitive load. Don’t assume students know all specific terms from the start.

Ideas for in-class strategies:

Various techniques are effective in different contexts. What strategies have you found to meaningfully engage students with readings?

https://theconversation.com/amp/up-to-80-of-uni-students-dont-read-their-assigned-readings-here-are-6-helpful-tips-for-teachers-165952?

Posted by: bluesyemre | September 17, 2021

Very + sıfat yerine kullanabilecek sözcükler

Günümüzden yaklaşık 3.300 yıl önce Kadeş Savaşı’nın ardından hazırlanan “dünyanın ilk uluslararası yazılı barış antlaşması”nda, Mısır firavunu II. Ramses ve Hitit Büyük Kralı III. Hattuşili ile birlikte bir Anadolu kadını olan, Hitit Büyük Kraliçesi Puduhepa’nın da mührünün olduğunu biliyor muydunuz? Bir Anadolu kadınının mührünü taşıyan bu tarihi antlaşmanın büyütülmüş bir kopyası bugün hâlâ New York’taki Birleşmiş Milletler binasında asılıdır. Coğrafyamızın iyi tanınması gereken kadın profillerinden biri olan Puduhepa’nın hikayesini, Meselenin İki Yüzü programımızda ağırladığımız konuşmacılarımız Bağımsız Araştırmacı Doğa Taşlardan ve Sosyal Girişimci Renan Tan Tavukçuoğlu’nun “Tarihe Mührünü Basan Kadın: Hitit Kraliçesi Puduhepa” başlıklı zihin açan söyleşilerinde dinlemeye ne dersiniz?

Posted by: bluesyemre | September 17, 2021

COVID-19 Hasta Kitapçığı #TürkToraksDerneği

https://toraks.org.tr/

Posted by: bluesyemre | September 17, 2021

#Audiobooks Take Off With Students During #Pandemic

Set of books with headphones

Like e-books, the use of audiobooks grew substantially during the pandemic for both kids and adults. With many school and public libraries closed for print book checkout, readers had to resort to borrowing books online in digital formats. And for audiobooks, a groundswell of listeners also subscribed to services such as Audible, the Amazon-owned audiobook market leader.

With many libraries open again and hard copy books more readily available, one might wonder if the use of digital books will wane. But since receiving laptops from their schools for virtual learning, more students now have devices for reading ebooks. And with the popularity of smart speakers helping drive audiobook use, it’s a safe bet the growth of digital books — both ebooks and audio — will continue apace, and libraries are taking note.

I’ve written about some of the challenges libraries face in working with publishers and third-party providers like OverDrive to license e-books for their patrons. And a recent New Yorker article takes a good look at these issues, as well as how the pandemic has shifted libraries’ budgets and spending patterns for e-books and audiobooks.

However, the use of e-books among kids has raised questions for parents and educators about their potential downsides. The main concerns are increased screen time with ebooks, plus research that shows retention of digital texts is less than when the same material is read in hard copy form. But one can’t muster a good argument that reading e-books isn’t, in fact, “reading.”

The same can’t be said for audiobooks. The role they play in developing students’ literacy skills is an ongoing point of contention for those who see them as a form of literary “cheating,” or at least not actually “reading.”

The audiobook debate raises such questions as: Does a student who listens to an audio version of a book glean the same amount of information as a student who reads it? Should teachers, especially in the upper grades where students have presumably mastered the mechanics of reading, let their students use audiobooks in lieu of texts, or care one way or another if they do? Is listening to To Kill a Mockingbird inherently better or worse than reading it?

In discussing the pros and cons of audiobooks, it’s useful to divide listeners into two groups: Developing readers and proficient readers. For developing readers, the assumption is that audiobooks will help them become proficient readers, but will not be used to replace reading altogether. For proficient readers, the discussion is more nuanced.

Audiobooks and Developing Readers

Research shows that audiobooks can play an important role in developing literacy skills in developing readers because:

  • The brain works in the same way to decode words whether listening to them or reading them.
  • Audiobooks help listeners develop comprehension skills that are transferable to print reading, and they also expand students’ vocabularies and phonemic awareness — their ability to identify and manipulate the sounds in spoken words.
  • For developing readers, listening to an audiobook while simultaneously reading along can help build reading fluency through modeling. This reading-while-listening approach is especially important for kids whose parents aren’t fluent readers or don’t spend quality time reading to and with them.
  • For struggling readers, audiobooks allow them to stretch beyond their reading levels and engage with a wider range of books in genres and topics of personal interest. And doing so can motivate them to continue working on their reading fluency. Some studies have shown this is especially important for boys.

Audiobooks and Proficient Readers

In 2018, an opinion piece in the New York Times, “Is Listening to a Book the Same Thing as Reading It?,” Daniel Willingham, a psychology professor at the University of Virginia, fired up a wave of debate that still continues. Citing research, Willingham concluded audiobook listeners aren’t cheating and should feel no guilt in continuing their practice. But he also described a study conducted with students who listened to a 22-minute scientific podcast and subsequently scored far worse on a written quiz than their class counterparts who had read the material.

Willingham wrote, “What happened? Note that the subject matter was difficult, and the goal wasn’t pleasure but learning. Both factors make us read differently. When we focus, we slow down. We reread the hard bits. We stop and think. Each is easier with print than with a podcast.”

And that’s an important point for teachers as they consider the role of audiobooks or podcasts in their classrooms. Using Willingham’s thesis, allowing students to listen to The Grapes of Wrath for a high school literature class may be fine, but less so for a treatise on Einstein’s theory of relativity.

Seeing the benefits of the reading-while-listening approach, elementary teachers long ago adopted books on tape, setting up listening corners in their classrooms where students were encouraged to listen to a book while following along with its print version.

So the audiobook phenomenon is nothing new in education, and even some of Thomas Edison’s early phonographs were recordings of stories. But with the growth of digital audiobooks and podcasts, new opportunities are now available to educators and students at all levels.

https://www.govtech.com/education/audiobooks-take-off-with-students-during-pandemic

Posted by: bluesyemre | September 17, 2021

Doğru Türkçe doğru iletişim #KurumsalİletişimcilerDerneği

https://www.kid.com.tr/

Posted by: bluesyemre | September 16, 2021

Ally Venable Band @allyvenableband

Ally Marie Venable (born April 7, 1999 in Kilgore, Texas) is an American blues rock guitar player, singer, and songwriter. She is the 2014, 2015 ETX Music awards female guitar player of the year, and she and her band were the ETX Music Awards 2015, 2016 blues band of the year.[1][2][3]

Ally Venable was just 14 when she released her debut EP, Wise Man (2013), which earned her a reputation as a rising star in the Lone Star State’s blues community.[4]

Venable’s third album, No Glass Shoes, with Connor Ray Music finished at number 16 in the RMR Electric Blues Charts for 2016. Venable is touted a must see act for under-30-year-olds by America’s Blue’s Scene.[5] Her second album, Puppet Show, debuted at No. 7 in the Billboard Blues Albums Chart.[6] The album Texas Honey was released in 2019; video directed by John Chambers.

In 2016, Ally Venable attended her High School prom with her childhood friend and global marketing professional, Chris Degenaars. [7]

She resides in Kilgore, Texas, United States.

Discography

  • No Glass Shoes 2016
  • Puppet Show 2018
  • Texas Honey 2019
  • Heart of Fire 2021

(Filmed by Natasha in 1080 HD) Ally Venable – Guitar & Vocals, Braeden Stubbs – Bass, Elijah Owings – Drums Filmed & Recorded at the Hot August Music Festival in Cockeysville, MD on August 28, 2021

Ally Venable does a stunning rendition of The (1972) Bill Withers classic “Use Me”
The moment she rears back & cuts her Les Paul loose is reminiscent of the classic rock guitar
heroes we Boomers grew up with….Gary Rossington of Lynyrd Skynyrd, Jimi Page of Led Zeppelin, Joe Perry from Aerosmith..one and all produced a “wall of raw power ” that pushed us back into our seats.The Blues & Rock Gods have surely smiled on The Kilgore,Texas native as they let out a
Collective “Oh Hell Yeah”

The Ally Venable Band was filmed live at Antones in Downtown Austin on 06/11/2021
using the Sony A7s3 in 4K 10BIT 4.2.0 with a Sony 70mm to 200mm lens
Audio was provided by ZOOM H5

The Band : Guitar & Vocals – Ally Venable
Bass Guitar – Brandon Stubbs
Keyboards – Fernando Del Los Santos
Drums – Elijah Owings

Ally Marie Venable – Guitar & Vocals
Fernando De Los Santos – Keys
Braeden Stubbs – Bass
Elijah Owings – Drums

Special Thanks to:
Al Poliack & Ira Maltz for The Funky Biscuit
Kudos to Sharon Wolf for help filming
Jesse Finkelstein for the camera angle & friendship
Jeff Kissinger for the original audio

https://allyvenableband.com/

https://www.facebook.com/AllyVenableBand/

https://www.instagram.com/allyvenableband/

https://www.youtube.com/c/allyvenableband

Posted by: bluesyemre | September 16, 2021

Counting Happiness and Where it Comes From

Researchers asked 10,000 participants to list ten things that recently made them happy. The result was HappyDB, a collection of 100,000 happy moments. For each moment, I parsed out the subject, verb, and object to better see what makes people happy overall.

For example, someone might have said “I watched a good movie yesterday.” The subject was “I”, the verb was “watched”, and the object was “movie”.

Then I counted and connected the dots.

From my previous analysis, I knew the subject part of the moments was split between “I” and everything else, so it seemed reasonable to look at happiness that started with the self versus happiness that came from others. There’s a difference between “I ate some good pizza.” and “My parents are coming home.” It’s the difference between what we do to make ourselves happy and what we do to make others happy.

Here are the top five subject-verb-object combinations from each group:

Subject / Verb / Object with “I”

  1. I / had / dinner
  2. I / watched / movie
  3. I / got / job
  4. I / spent / time
  5. I / had / lunch

With Others

  1. Team / won / game
  2. Husband / surprised / me
  3. Son / gave / hug
  4. Friend / told / me
  5. Husband / came / home

The team-won-game surprised me at first, but it’s mostly people who were happy their favorite sports team won a game. Some moments were parents happy their child’s team won a game.

There’s overlap between the categories, so it seemed worth looking at the distributions only for moments with other people.

Again, the data was collected through Mechanical Turk, which isn’t a representative sample of the population. A large majority of participants were between 20 and 40 years old, which increases the counts for children and spouses. If the sample skewed younger, I suspect we’d see more “girlfriend” and “boyfriend” responses. I’d also expect to see more work-related people, but maybe those on Mechanical Turk are less likely to have a full-time boss, manager, or coworker.

The distribution of verbs (action) and objects (what) seems more interesting here. Generally speaking, it’s about someone making time for another, which might come as a meal together, a gift, or a hug.

When you look at the breakdown for pets, the actions become more specific: snuggled, jumped, curled, etc. Dogs and cats are expectedly at the top.

Posted by: bluesyemre | September 16, 2021

The World’s top 50 websites (#infographic)

Posted by: bluesyemre | September 16, 2021

Dungeons And Dragons In The Library

Dungeons and Dragons is in its renaissance right now. The rising popularity of shows like Critical Role, Dimension20 or Not Another DND Podcast, brings new players to the world’s most popular role playing game. But is this trend something your library should capitalize on and introduce the game to its community? In this week’s post Jake Hutton shares his experience with running a D&D game for teens at the library.

For the last year, I have been running a once a week game of Dungeons and Dragons (D&D) at the Aberdeen Branch of the Harford County Public Library, in Maryland. The program has consistently been my most popular, pulling roughly 15-20 teens every week, some from as far as 30 minutes away.

Not only has D&D been really well received, it ticks numerous boxes libraries strive for in their programming. D&D is an outlet for creativity, encourages social interaction between people of diverse backgrounds, and fosters reading comprehension and critical thinking skills. In this article, I will briefly describe why I wanted to try D&D in the library, how it has gone, and how anyone interested can give it a try. For my program, I have worked primarily with teens, but this is an opportunity many adults would enjoy as well.

Why D&D?

I have been an avid fan of D&D for most of my life, and play frequently in my free time. Once I started working as a librarian, I noticed how seamlessly the game integrates concepts important to libraries.

Dungeons and Dragons is a pen and paper role playing game (RPG). A single player plays as the Dungeon Master, creating a world that the players interact with. Players act as a group of adventurers working together to complete quests, slay monsters, and achieve their own personal goals. The game uses a series of dice to help simulate how successful characters and monsters are at achieving their various goals. The game doesn’t require anything other than a few books, paper and pencils, and some dice.

The vast majority of the game takes place in the collective imaginations of the players. The Dungeon Master uses evocative descriptions to make the game come alive; and players then decide their characters’ actions, creating an exciting and limitless narrative experience. The rules of the game provide a framework for what characters can and cannot achieve, and how difficult actions are. Before, during, and after play, players will frequently reference rulebooks to check how abilities and spells work, in order to figure out the best ways to overcome challenges created by the Dungeon Master.

I am hoping this description makes it obvious why this game is perfect for library programming; it has social interaction, imaginative play, and reading comprehension.

How the program has gone

When I started D&D programming at the library, it initially started slow, with 3-4 teens playing. I had a tough time telling if they were truly enjoying playing, or if they were merely humoring me. After about three weeks, the program still hadn’t gained much momentum, so I decided to go back to playing Super Smash Brothers during my teen program. Immediately, all four of my teen regulars asked why we weren’t playing D&D, and what would happen to their characters. They wanted to keep playing.

This got me pretty excited, so I decided even if I only drew these same four teens every week, if they were having fun, then it was worth it. After about two more weeks of playing, two new teens showed up, saying they heard we were playing D&D, and that they wanted to give it a try.

Since then the program has really gained momentum. I have roughly 15 teen regulars that show up every week, with 6-8 that play but are less frequent attendees. Our group grew so large that we split into two groups, one which is entirely teen run, and the other I still run. We are even contemplating creating a third group.
I have noticed several benefits from this program. I see teens from diverse backgrounds interacting regularly through D&D, both before, during, and after the program. While I am not certain, I think many of these teens did not know each other before playing D&D, and now they hang out once or twice a week, talking about school, D&D, and their hobbies.

A large portion of my players has also bought dice and rulebooks of their own, taking pride in reading through spells and abilities in their own time. They spend quite a bit of time digging through these books to come up with fresh ideas to slay monsters. Teens that haven’t bought books of their own frequently request and check out the library’s circulating D&D books. I see groups of them collaborating in the teen section in preparation for the day’s session, which has been amazing to see. Many of my players told me they do not frequently read, and yet they are going out of their way to dig through a several hundred page rulebook.

I have also used our D&D sessions as a chance to recommend many fantasy and science fiction books that I think players will enjoy.

How can you get started?

Right, so after all this, you are probably (hopefully?) wondering how you can start a D&D program of your own, in the most time- and cost-efficient way.

For those of you brand new to D&D, I would recommend purchasing the D&D Starter Set* for the most recent, 5th Edition, which in my opinion is the best edition to play. This starter set costs $20, it contains a full set of dice, a starter version of the rules, several pre-made characters for players to play, and a great prewritten adventure for new Dungeon Masters to use, which will walk you through how to play the game. This little box contains at least 20 hours of play in it, perhaps more, and it is all you need to get started. If you have a local game store in your area, maybe they will even consider donating the item to your library, it’s always worth asking.

*Editor’s note: Wizards of the Coast has since then released an Essentials kit as well, containing rules for character creation, a different adventure, more dice, a DM screen and cards for spells and items. You can see a comparison between the two kits here.

If you are looking for expanded content, or content for more veteran players, all you need to purchase in addition to dice, is the Players Handbook and the Monsters Manual. These two books will give you limitless content, and give you the complete rules to play the game. The Dungeon Masters Guide is the final book of these core rulebooks, but you can probably skip it until you get a feel for the program.

In addition to these two books, I would strongly recommend purchasing a pre-made adventure, as this makes your job as the librarian much easier; rather than creating encounters, cities, and people to populate these areas from scratch, you can just read what professional adventure writers have created. I would personally recommend Tales from Yawning Portal; these are a series of dungeons that are loosely interconnected, rather than a large adventure, spanning continents, so it will be easier for a new Dungeon Masters to manage. It also means that players can come and go easier during the adventure, without creating problems for the group.

Editor’s note: Waterdeep Dragon Heist is another pre-made adventure that can be recommended. It has an extensive world, supporting characters and a storyline that is different based on in which season the story happens, offering great replayability.

Time is almost always a factor when we try to allocate our few precious slots of planning and programming time. You do not need to run a game every week to have success, you could also try running it once a month, having two sessions spread out over two weeks, or even a longer one-day session. If you want to schedule a D&D program, but can’t manage to schedule a staff member to run it, stop by the local game store, see if there is someone that the game store owner can recommend to you to potentially come and volunteer to run the game. Wizards of the Coast (the company that makes D&D) also has a volunteer organization called the Adventurers League found here http://dnd.wizards.com/playevents/organized-play .

Hopefully, this article has gotten you interested in Dungeons and Dragons and perhaps instilled some tips to let you run your own library D&D programs. I have found it to be an extremely enjoyable program to run, and one that participants talk about and look forward to.

If you have any questions about the program or how to run D&D at your library, check out the comment section under the original post here.

Posted by: bluesyemre | September 16, 2021

Doç. Dr. #NevzatÖzel ile #AkademikDürüstlük ve #Etik

How is the Job Market Shifting Over the Next Decade?

The employment landscape is constantly shifting. While agricultural jobs played a big role in the 19th century, a large portion of U.S. jobs today are in administration, sales, or transportation. So how can job seekers identify the fastest growing jobs of the future?

The U.S. Bureau of Labor Statistics (BLS) projects there will be 11.9 million new jobs created from 2020 to 2030, an overall growth rate of 7.7%. However, some jobs have a growth rate that far exceeds this level. In this graphic, we use BLS data to show the fastest growing jobs—and fastest declining jobs—and how much they each pay.

The Top 20 Fastest Growing Jobs

We used the dataset that excludes occupations with above average cyclical recovery from the COVID-19 pandemic. For example, jobs such as motion picture projectionists, ticket takers, and restaurant cooks were removed. Once these exclusions were made, the resulting list reflects long-term structural growth.

Here are the fastest growing jobs from 2020 to 2030, along with the number of jobs that will be created and the median pay for the position.

OccupationPercent employment change, 2020–2030PNumeric employment change, 2020-2030PMedian annual wage, 2020
Wind turbine service technicians68.2%4,700$56,230
Nurse practitioners52.2%114,900$111,680
Solar photovoltaic installers52.1%6,100$46,470
Statisticians35.4%14,900$92,270
Physical therapist assistants35.4%33,200$59,770
Information security analysts33.3%47,100$103,590
Home health and personal care aides32.6%1,129,900$27,080
Medical and health services managers32.5%139,600$104,280
Data scientists and mathematical science occupations, all other31.4%19,800$98,230
Physician assistants31.0%40,100$115,390

Showing 1 to 10 of 20 entriesPreviousNext

Wind turbine service technicians have the fastest growth rate, with solar photovoltaic (solar panel) installers taking the third slot. The rapid growth is driven by demand for renewable energy. However, because these are relatively small occupations, the two roles will account for about 11,000 new jobs collectively.

Nine of the top 20 fastest growing jobs are in healthcare or related fields, as the baby boomer population ages and chronic conditions are on the rise. Home health and personal care aides, who assist with routine healthcare tasks such as bathing and feeding, will account for over one million new jobs in the next decade. This will be almost 10% of all new jobs created between 2020 and 2030. Unfortunately, these workers are the lowest paid on the list.

Computer and math-related jobs are also expected to see high growth. The BLS expects strong demand for IT security and software development, partly because of the increase in people that are working from home.

The Top 20 Fastest Declining Jobs

Structural changes in the economy will cause some jobs to decline quite quickly. Here are the top 20 jobs where employment is expected to decline the fastest over the next decade.

OccupationPercent employment change, 2020–2030PNumeric employment change, 2020-2030PMedian annual wage, 2020
Word processors and typists-36.0%-16,300$41,050
Parking enforcement workers-35.0%-2,800$42,070
Nuclear power reactor operators-32.9%-1,800$104,040
Cutters and trimmers, hand-29.7%-2,400$31,630
Telephone operators-25.4%-1,200$37,710
Watch and clock repairers-24.9%-700$45,290
Door-to-door sales workers, news and street vendors, and related workers-24.1%-13,000$29,730
Switchboard operators, including answering service-22.7%-13,600$31,430
Data entry keyers-22.5%-35,600$34,440
Shoe machine operators and tenders-21.6%-1,100$30,630

Showing 1 to 10 of 20 entriesPreviousNext

Eight of the top 20 declining jobs are in office and administrative support. This could be cause for concern, given this category currently makes up almost 13% of employment in the U.S.—the largest of any major category. Jobs involved in the production of goods and services, as well as sales jobs, are also seeing declines.

In all cases, automation is likely the biggest culprit. For example, software that automatically converts audio to text will reduce the need for typists.

While the fastest declining jobs typically fall within the lower salary range, there is one outlier. Nuclear power reactor operators, who earn a salary of over $100,000, will see employment decline at a steep rate of -33%. No new nuclear plants have opened since the 1990s, and nuclear power faces steep competition from renewable energy sources.

Warning: Education Required

As the composition of employment shifts, it eliminates some jobs and creates others. For instance, while production jobs are declining, new opportunities exist for “computer numerically controlled tool programmers.” These workers develop programs to control the automated equipment that processes materials.

However, while many of the fastest growing jobs are higher paying, they typically also require advanced education.

 Top 20 Fastest Growing JobsTop 20 Fastest Declining Jobs
# with median salary > $41,950175
# with post-secondary education required 160

Seventeen of the top 20 fastest growing jobs have a median salary higher than $41,950, which is the median salary for all jobs in total. Most also require post-secondary schooling. These opportunities are replacing jobs that only required a high school diploma.

With tuition costs soaring relative to inflation, this could create challenges for displaced workers or young people entering the workforce.

https://www.gazeteduvar.com.tr/dergi/duvar-kitap-sayi-179-edebiyattan-arastirmaya-yeni-cikan-kitaplar-6140b707bb2c413a5652e2a2

Posted by: bluesyemre | September 16, 2021

The cost of starting a business in every country (#infographic)

Posted by: bluesyemre | September 16, 2021

15 Leadership Lessons From Female Founders and CEOs (#infographic)

https://www.marketingprofs.com/chirp/2021/45678/15-leadership-lessons-from-female-founders-and-ceos-infographic

Posted by: bluesyemre | September 16, 2021

The best selling car in nearly every country (#infographic)

Posted by: bluesyemre | September 15, 2021

Türkiye Burs Analizi 2017-2018, 2018-2019

Posted by: bluesyemre | September 15, 2021

16. Ankara Kitap Fuarı, 22-31 Ekim 2021, ATO Congresium

Posted by: bluesyemre | September 15, 2021

E-Bursum (Türkiye’nin En Büyük #Burs Platformu)

2015 yılında kurulan E-Bursum, her seviyeden öğrencinin eğitim olanaklarına eşit şekilde ulaşmasını sağlamak amacıyla Türkiye’deki burs ekosistemini daha demokratik hale getirmeyi hedefleyen bir sosyal girişimdir.

Bursların herkes için ulaşılabilir olması ve burs süreçlerinin daha adil, eşitlikçi ve kolay olmasını sağlamak amacıyla bu yolculuğa çıktık ve öğrenci ve burs veren kurumlar arasında köprü görevi görmenin yanında kendini burs ekosistemini değiştirmeye de adadık.

Sistematik hale getirilmiş burs sisteminin yanı sıra, 21. yüzyıl yetkinliklerine sahip bireyler olarak yetişmeleri için temel finansal okuryazarlık eğitimi, kariyer videoları sunuyoruz. Bunun yanında sosyal etki ölçümü ve online mentorluk ile burs verenlerin öğrenciler üzerinde yarattıkları etkiyi en üst düzeye çıkarmayı hedefliyoruz.

E-Bursum olarak, her bir öğrencinin günümüz ve geleceğimiz için değerli birer birey olduğuna inanıyor ve bu bağlamda çalışmalar yürütüyoruz. Çünkü biliyoruz ki bir öğrenci bir okulu, bir okul bir toplumu, bir toplum dünyayı değiştirebilir.

https://e-bursum.com/

Dindar olmak kimi kesimler tarafından Adalet ve Kalkınma Partisi’ni desteklemekle özdeşleştirilse de, dindar kesim içinde İslam felsefesini farklı yorumlayan kişi ve gruplar mevcut. Onlar, alışılmış dindarlığın dışında kalmayı seçen muhalifler… Dindarlık deyince akla AK Parti’nin gelmesinden rahatsızlık duyan muhalif Müslümanlar, İslam inancı konusunda iktidardan oldukça farklı düşünüyor. Bu isimlerden biri olan Antikapitalist Müslümanlar’ın kurucusu İhsan Eliaçık, “Müslüman sağcı olmak zorunda değil. Müslüman solcu da olabilir. Camiden çıkıp 1 Mayıs’a gidebilir. Allah, ekmek, özgürlük diyebilir” sözleriyle düşüncelerini özetliyor. Feminist olan Zeynep Duygu Ağbayır ise cemaatin bünyesinde medresede eğitim gördüğünü söylüyor. Bu eğitimin ardından sübyan mektebinde hocalık yapmaya başlayan Zeynep, burada gördüklerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdikten sonra işten kovulduğunu anlatıyor. Müslüman kimliği hayatının merkezinde dursa da, o İslam düşüncesi konusunda çoğu Müslümandan farklı bir bakışa sahip. Hayatında mevcut iktidara oy vermediğini söyleyen Zeynep, “Yine de AKP’li olmakla suçlanıyorum” diyor. +90, 3 muhalif Müslüman ve KONDA’nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır ile Türkiye’deki dindarlığı ve dinin siyasetle ilişkisini konuştu.

Posted by: bluesyemre | September 14, 2021

Ensuring the success of data sharing in Canada

The Canadian federal Tri-Agency Research Data Management Policy has recently been released. This will require Canadian universities and other research institutes to create and share strategic plans regarding data management and to equip their researchers with skills to complete data deposits. To help maximize the success of data sharing we outline five domains for research institutions to consider during implementation: training and education, paying for data sharing, audit and feedback, meta-science, and career advancement.

“Everybody’s knowledge, nobody’s property”1

Open science (OS) refers to making the scientific process (e.g., protocols, materials) and its outputs (e.g., reports of completed research, data, code) freely and transparently available to everybody. There have been valiant efforts to ensure easy access to COVID-19 research reports and the sharing of its underlying data. A Wellcome initiative to mandate a set of OS practices for COVID-19 research (Wellcome Trust 2020) was started early on in the pandemic and subsequently endorsed by hundreds of organizations. Despite these efforts, we have not seen meaningful change; many of the materials and outputs of COVID-19 studies remain inaccessible. An analysis of 535 COVID-19 articles on preprint servers found that “only 21% of authors included data availability statements, and only 11% of those made their data available in external repositories” (Sumner et al. 2020). None of the data underlying any of the COVID-19 vaccine trials is directly and easily available to the scientific community, patients, or the broader community (Baden et al. 2021). Only a handful of biomedical journals have strong data-sharing policies (Naudet et al. 2018) that prospective authors must agree to as part of the submission/acceptance process.This is about to change in Canada. Canada’s Chief Science Advisor has established a “Roadmap to Open Science” that aims to create change and embed OS into all aspects of Canadian research culture (Canadian Federal Government 2021). A key component of Canada’s transition to OS will revolve around sharing research data. Canada’s federal Tri-Agencies have recently released their Tri-Agency Research Data Management Policy (RDM Policy 2021). This policy will require action on behalf of institutions, mandate data management plans for grant applications, and includes a strong preference for data sharing. This analysis focuses on five topics to help implement data sharing successfully in Canada (see Table 1).

https://www.facetsjournal.com/doi/full/10.1139/facets-2021-0031

İstanbul Teknik Üniversitesi’nin 248’inci yıl birincisi Hüseyin Umutcan Ay’ın mezuniyet törenindeki konuşması büyük ilgi gördü. Kadına yönelik şiddet konusundaki sorunlara, vatandaşın geçim sıkıntısına ve gençlerin gelecek kaygılarına değinen Ay, “Geriye kalan bizler ve bizim yetiştireceğimiz çocuklar, hegomanların elinde yozlaşmış bu sistemi değiştireceğiz. Değiştirmeliyiz” sözleriyle alkışlandı.

Posted by: bluesyemre | September 14, 2021

Yapay Zekâ Etiği (Editör #UtkuKöse)

Yapay Zekâ ile ilgili sıkça tartışılan ve çözüme kavuşturulamayan konular, genellikle insanla bağlantılı soyut unsurlara dayanmaktadır. Bu unsurlar arasında yer alan etik, geniş etki alanı ve felsefi karakteri sebebiyle yapay zekâ tartışmaları içerisinde önemli bir popülarite kazanmıştır. Bu kitap; Yapay Zekâ Etiği başlığı altında incelenebilecek etik, ahlak, vicdan, hukuksal düzenlemeler, ön yargı, açıklanabilirlik, sorumluluk, mahremiyet, yaratıcılık, transhümanizm ve teknolojik tekillik gibi birçok kritik konuyu incelemekte; insan ve yapay zekâ arasındaki etkileşimi günümüz ve gelecek açısından tartışmaktadır.

https://www.nobelyayin.com/kitap_17448.html

Tamron sponsorluğunda, kadın yaratıcıları onurlandırdığımız 6 videodan oluşan minik seride, farklı alanlarda hepsi birbirinden değerli 6 Kadın’ın, yaratım hikayelerini, yaşadıkları sıkıntılarını ve kadın olmanın bu sürece etkisini hep beraber dinleyeceğiz. Rahşan Gülşan moderatörlüğünde gerçekleşen “Woman Creators” serimizin dördüncü konuğu, değerli yazar Ayşe BALIBEY. Bu seride başta sayın Rahşan Gülşan’a ve bizleri kırmayıp bu projemize ortak olan tüm konuklarımıza buradan tekrardan teşekkür ederiz.

Posted by: bluesyemre | September 14, 2021

Slow life, slow librarianship by #MeredithFarkas

It’s been a quiet summer over here, focused on family, recovering from the stress of the academic year, and doing a lot of reading. I’d had fantasies of getting a lot of writing done over the summer (more on that below), but I didn’t get nearly as much done as I’d hoped. I’m trying to be very gentle with myself. I know I’m burnt out and emotionally exhausted. I’m dealing with stressful family health issues. I feel demoralized at work between the College trying to take away faculty and staff cost-of-living increases (which proved unsuccessful — woo hoo! union strong!), the increasing lack of voice and agency for faculty and staff in an ever-expanding hierarchy, and the fun of working during a pandemic. And I’m feeling really okay with not getting much done. I had some wonderful moments with my family this summer and that is without question the most important thing I could have accomplished in these months.

That would not have cut it a few years ago; I’d have been beating myself up for my laziness and lack of productivity. Back in the day, the worse I felt, the harder I’d work. I’d bury myself in work to focus on something other than my feelings. I’d work hard in the hopes of getting external validation that might make me feel better (spoiler: it never did). I taught classes through migraines and told myself that it would take my mind off the pain. And in a way it did, but these strategies of muscling through pain just led to burnout. We need to feel our feelings. We need to rest when our body or our mind is unwell. I’m immensely proud of the fact that I have not once felt guilty for not getting a lot done lately and I’ve resisted the pull to get involved in things that wouldn’t give me time to prioritize taking care of myself and my family. It’s taken a long time to get into recovery for my workaholism and I still do slip into bad habits from time to time, but those are getting fewer and I’m getting better and better at saying no to things.

One of the hardest parts of recovering from workaholism is having colleagues who still are active workaholics, constantly go above and beyond, and have very few boundaries. I don’t worry much about how my performance looks compared to theirs (though I used to), but I sometimes feel like I’m abandoning them. Last year, I was determined not to work on our annual instructional assessment project because I had worked on it or led it for so many years in a row and it is hard thankless work. But then my friend (who has worked on it even more times than I have) volunteered to lead and no one else was volunteering to help so I didn’t want her to have to do it alone. I’m struggling with the conflict between having boundaries and being in solidarity with my fellow workaholics. In the end though, I can’t make other people erect boundaries, and if I am ever to truly recover, I have to stay true to my own.

For the past couple of years, I’ve been thinking about something I call slow librarianship. It was in response to the realizations I had about my workaholism and the ideas I explored around ambition, striving, productivity, self-optimization, and achievement culture on this blog two years ago. It felt like the answer to all this was to slow down, to notice and reflect, to focus more on being true to our values than innovating, to build relationships, to really listen (to our communities our colleagues, and ourselves), and to be in solidarity with others. I then discovered that another librarian, Julia Glassman, had written an essay in 2017 sharing her vision of slow librarianship called “The innovation fetish and slow librarianship: What librarians can learn from the Juicero.” In it, she brought up many of the concerns I have about achievement culture, reward structures that create a sense of scarcity and thus toxic competition, and the focus on flashy innovative work. While she wrote that defining slow librarianship was beyond the scope of her essay, I think she got a pretty good start with the last sentence she offers:

Perhaps, if we reject the capitalist drive to constantly churn out new products and instead take a stand to support more reflective and responsive practices, we can offer our patrons services that are deeper, more lasting, and more human.

It sounds about right to me. I can’t tell you how good it felt to see that someone was thinking along the exact same lines as I was. Thank you Julia for starting this conversation!

Last Fall, I gave a talk at the New York Library Association’s annual conference where I started sketching out my vision of slow librarianship. And I’ve been surprised since then to have been asked to speak at 8 different events on the topic (many of which I’ve turned down due to my own focus on slow living), when I’ve barely been asked to do any speaking outside of my state in YEARS. Clearly, we’re at a place where people are questioning the roles whiteness and capitalism play in our work and are looking for a new path. I’ve done a lot of reading and have made refinements since the NYLA talk and I have so many things in my head that I want to get onto the page. I started work this summer on something. I’m thinking it will be a book, since I’ve already written 9,000 words and have barely scratched the surface. I don’t exactly know what I’ll do with it when I’m done, but I know I want it to be open access and I don’t want it to be some perfectly polished scholarly product.

In my first draft of the first chapter of whatever it is I’m writing, I defined slow librarianship this way:

Slow librarianship is an antiracist, responsive, and values-driven practice that stands in opposition to neoliberal values. Workers in slow libraries are focused on relationship-building, deeply understanding and meeting patron needs, and providing equitable services to their communities. Internally, slow library culture is focused on learning and reflection, collaboration and solidarity, valuing all kinds of contributions, and supporting staff as whole people. Slow librarianship is a process, not a destination; it is an orientation towards our work, ourselves, and others that creates positive change. It is an organizational philosophy that supports workers and builds stronger relationships with our communities.

I’ve been thinking a lot about how individualism is at the root of so many of our problems and how things like solidarity, mutual aid, and collective action are the answer. Capitalism does everything it can to keep us anxious and in competition with each other. It gave us the myth of meritocracy – the idea that we can achieve anything if we work hard enough, that our achievements are fully our own (and not also a product of the privileges we were born to and the people who have taught us, nurtured us, and helped us along the way), and that we deserve what we have (and conversely that others who have less deserve their lot in life). It gave us petty hierarchies in the workplace – professional vs. paraprofessional, faculty vs. staff, full-time vs. part-time, white-collar vs. blue-collar – that make us jealously guard the minuscule privilege our role gives us instead of seeing ourselves in solidarity with all labor. It’s created countless individual awards and recognitions that incentivize us not to collaborate and to find ways to make ourselves shine. It’s created conditions of scarcity in the workplace where people view their colleagues as threats or competitors instead of rightly turning their attention toward the people in power who are responsible for the culture. This is how the system was made to work; to keep us isolated and anxious, grinding away as hard as we can so we don’t have time or space to view ourselves as exploited workers. It is only through relationships and collaboration, through caring about our fellow workers, through coming together to fight for change, that things will improve. But that requires us to focus less on ourselves and our desire to shine, rise, or receive external recognition, and to focus more on community care and efforts to see everyone in our community rise. It goes against everything capitalism has taught us, but we’ll never create meaningful change unless we replace individualism with solidarity and care more about the well-being of the whole than the petty advantages we can win alone.

I’m honestly really proud of myself for working so slowly on this. It used to be that I’d stay up until 2am writing if I felt passionately about something, so impatient to get my thoughts out of my brain and onto the screen. At the pace I’m working and with the academic year starting, it’s going to be a long time before this book sees the light of day, so I thought I’d share some things I’ve read, watched, and listened to that really influenced my own thinking (thank you all for your labor in getting these ideas out there and letting me learn from you!!). I hope these are just as inspirational for you as they have been to be.

(sorry my citations are sloppy and I don’t always include the url to articles (you know how to google/google scholar) )

Andrews, Nicola. “It’s Not Imposter Syndrome: Resisting Self-Doubt as Normal For Library Workers.” In the Library with the Lead Pipe, 2020.

Bowler, Kate. Everything Happens for a Reason: And Other Lies I’ve Loved. Random House, 2018. (Kate’s podcast is also consistently AMAZING!!!)

brown, adrienne maree. Emergent Strategy: Shaping Change, Changing Worlds. AK Press, 2017.

Ettarh, Fobazi. “Vocational awe and librarianship: The lies we tell ourselves.” In the Library with the Lead Pipe 10 (2018).

Ferretti, Jennifer A. “Building a Critical Culture: How Critical Librarianship Falls Short in the Workplace.” Communications in information literacy 14.1 (2020): 134-152.

Gallagher, Brian. “How Inequality Imperils Cooperation.” Nautilus, 9 Jan. 2020, nautil.us/issue/79/catalysts/how-the-rich-imperil-cooperation.

Glassman, Julia. 18 Oct. 2017. “The innovation fetish and slow librarianship: What librarians can learn from the Juicero.” In the Library with the Lead Pipe, 18 Oct. 2017, www.inthelibrarywiththeleadpipe.org/2017/the-innovation-fetish-and-slow-librarianship-what-librarians-can-learn-from-the-juicero/

Graeber, David. “After the Pandemic, We Can’t Go back to Sleep.” Jacobin, 4 Mar. 2021, www.jacobinmag.com/2021/03/david-graeber-posthumous-essay-pandemic.

Graeber, David. The Utopia of Rules: On Technology, Stupidity and the Secret Joys of Bureaucracy. Melville House, 2016.

Han, Byung-Chul. “The Tiredness Virus.” The Nation, 12 Apr. 2021, www.thenation.com/article/society/pandemic-burnout-society/.

Han, Byung-Chul. “Why Revolution Is No Longer Possible.” OpenDemocracy, 23 Oct. 2015, www.opendemocracy.net/en/transformation/why-revolution-is-no-longer-possible/.

Headlee, Celeste. Do Nothing: How to Break Away from Overworking, Overdoing, and Underliving. Harmony, 2020.

Honoré, Carl. In praise of slowness: Challenging the cult of speed. Harper Collins, 2009.

Hudson, David J. “The Displays: On Anti-Racist Study and Institutional Enclosure.” up//root: a we here publication. October 22, 2020. https://www.uproot.space/features/hudson-the-displays.

Soooooo many episodes of the podcast Hurry Slowly inspired me — they’re too numerous to name.

Kendrick, Kaetrena Davis. “The low morale experience of academic librarians: A phenomenological study.” Journal of Library Administration 57.8 (2017): 846-878. (all of Kaetrena research and writing is amazing and her more recent works are OA, so look ’em up!)

Leung, Sofia and Jorge López-McKnight (Eds.), Knowledge Justice: Disrupting Library and Information Studies through Critical Race Theory. MIT Press, 2021.

Mountz, Alison, et al. “For slow scholarship: A feminist politics of resistance through collective action in the neoliberal university.” ACME: An International Journal for Critical Geographies 14.4 (2015): 1235-1259.

Nicholson, Karen P., Jane Schmidt, and Lisa Sloniowski. 2020. “Editorial.” Canadian Journal of
Academic Librarianship
 6: 1–11. https://doi.org/10.33137/cjal-rcbu/v6.35194

Nicholson, Karen P. “The” value agenda”: Negotiating a path between compliance and critical practice.” Canadian Libraries Assessment Workshop (CLAW) 2017 Conference, Victoria, BC.

Ndefo, Nkem. “Nkem Ndefo on the Body as Compass.” In Young, Ayana. For the Wild podcast, 24 March 2021, https://forthewild.world/listen/nkem-ndefo-on-the-body-as-compass-227

Odell, Jenny. How to do nothing: Resisting the attention economy. Melville House Publishing, 2020. (if you don’t have time for her book, the conference talk she gave that became the book is excellent!)

Okun, Tema. White Supremacy Culturehttps://www.dismantlingracism.org/uploads/4/3/5/7/43579015/okun_-_white_sup_culture.pdf

Parkins, Wendy. “Out of time: Fast subjects and slow living.” Time & Society 13.2-3 (2004): 363-382.

Petersen, Anne Helen. “Why Office Workers Didn’t Unionize.” Culture Study, 18 Oct. 2020, annehelen.substack.com/p/why-office-workers-didnt-unionize.

​​Petrini, Carlo. Slow food: The case for taste. Columbia University Press, 2003.

Sandel, Michael J. The Tyranny of Merit: What’s Become of the Common Good? Penguin Books, 2021.

Seale, Maura, and Rafia Mirza. “The Coin of Love and Virtue: Academic Libraries and Value in a Global Pandemic.” Canadian Journal of Academic Librarianship/Revue canadienne de bibliothéconomie universitaire 6 (2020): 1-30.

Solnit, Rebecca. “When the Hero Is the Problem.” Literary Hub, 2 Apr. 2019, lithub.com/rebecca-solnit-when-the-hero-is-the-problem/.

Spade, Dean. Mutual aid: Building solidarity during this crisis (and the next). Verso Books, 2020.

Walters, Alicia. “Centering Blackness: A World Re-imagined.” In Parker, Priya. Together Apart podcast, 17 June 2020, https://podcasts.apple.com/us/podcast/centering-blackness-a-world-re-imagined/id1506057555?i=1000478317059

Weber, Max. 2001 [1930]. The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism. New York, NY: Routledge.

Wolff, Richard D. Democracy at Work: A Cure for Capitalism. Haymarket Books, 2012.

Image credit: slow by elycefeliz on Flickr (CC-BY-NC-ND)

Meredith Farkas

MEREDITH FARKAS

Meredith Farkas is a faculty librarian at Portland Community College in Oregon and an adjunct faculty member at San Jose State University’s iSchool. She is the author of the book “Social Software in Libraries: Building Collaboration, Communication and Community Online” (Information Today, 2007) and writes the monthly column “Technology in Practice” for American Libraries. Meredith was honored in 2014 with the ACRL Instruction Section Innovation Award, in 2008 and 2011 with the WISE Excellence in Online Education Award and in 2009 with the LITA/Library Hi Tech award for Outstanding Communication in Library and Information Technology. She has been writing the blog Information Wants to be Free since 2004.

https://meredith.wolfwater.com/wordpress/2021/09/08/slow-life-slow-librarianship/

Posted by: bluesyemre | September 14, 2021

Bir kitabın maliyeti #MürselÇavuş

BİR KİTABIN MALİYETİ

Geçen gün bir yayıncı arkadaşımla konuşurken başladı maliyet kalemlerini saymaya, dur dur dedim, not alıyorum. 😄 Bir kitabın maliyeti kaça çıkıyor merak ediyorsanız, hesap şöyleymiş. 256 sayfalık, 13,5×21 bir kitap için konuştuk.

TELİF: 500-2000 dolar arasında değişiyormuş ama konuştuğumuz kitap için 500 dolar ödemiş, yani 4250 lira.  

AJANS KOMİSYONU: Ajans varsa ajans komisyonu+ %18 KDV var. 90 dolar+ KDV. 590 lira ajans bedeli.

ÇEVİRİ: Telifli veya telifsiz anlaşmaya göre değişmekle birlikte, sayfa başı 12-18 lira arasında değişiyormuş. Buna bir de %20 stopaj ekleniyormuş. Bahsettiğimiz kitap için çevirmene 9000 lira ödemiş.

ÇEVİRİ EDİTÖRÜ: Bu kitap özelinde 4000 lira ödemiş.  

DÜZELTME: Temiz metindi, 500  lira verdim, dedi.

TASARIM: İkisi toplamda 1000 lira tutmuş.

MATBAA VE KAĞIT: 5.500 lira. (1000 kitap için)

E-KİTAP YAPMA: 500-700 lira.

BANDROL: 33 lira. (ISBN ücretsiz.)

İŞLETME GİDERLERİ: Yayınevi ayda 1 kitap çıkarıyor. Depolama ve sabit giderler 2500 lira.  

YAZILIM: xx lira.
VERGİ: xx lira.
NAKLİYE: xx lira.

Kabaca bir kitabı 1000 basmanın kapı açılışı, matbaa aşamasına kadar 25 bin lirayı buluyor. Üzerine e-kitap, işletme, vergi, nakliye vs koyarsanız herhalde 30 bini rahat geçer ve elinize sadece 1000 tane kitap geçiyor. Şimdi siz olsanız bu kitaba kaç lira etiket koyarsınız?

Bu hesap renkli, fotoğraflı, ciltli kitaplarda tabii ki değişiyor.

Not: Etiket fiyatının yüzde 50’si de dağıtımcı ve satıcının…

https://www.linkedin.com/posts/murselcavus_bi%CC%87r-ki%CC%87tabin-mali%CC%87yeti%CC%87-ge%C3%A7en-g%C3%BCn-bir-yay%C4%B1nc%C4%B1-activity-6843409453266567168-XoHI

Posted by: bluesyemre | September 14, 2021

Original choreography by #SadeckWaff

https://www.youtube.com/channel/UCrPZz0V-gahhgGn-DHCgObg/videos

https://www.instagram.com/sadeckwaff/

Posted by: bluesyemre | September 13, 2021

Motivasyonunuz Hâlâ Tatilde mi? #ArtMarkman

Tatiller, çalışma yılınızın önemli bir parçasını oluşturur. Dinlenmek, düşünmek ve yeniden enerji toplamak için zaman ayırmanın çeşitli faydaları vardır. Fakat kimi zaman tatiliniz biter ancak işe dönme motivasyonuna sahip olmazsınız. Uzaktan çalışıyorsanız rutininize geri dönmek özellikle zor olabilir çünkü siz uzaktayken sürekli çalışan diğer insanların yanında olmazsınız.

Tatil dönüşünde işinizi yapmakta zorlanıyor olmanızın birçok nedeni olabilir. Kendinizi harekete geçirecek adımlar atmadan önce, neden başlamakta sorun yaşadığınızı biraz daha anlamanız gerekir. İşte işe dönüşünüzü ağırdan almanızın üç yaygın nedeni ve bunları çözmek için yapmanız gerekenler.

Dağ Tırmanmak için Çok Yüksek Görünüyor

Tatiller sizi ofisten uzaklaştırır ve bu da işle aranızda fiziksel ve zihinsel mesafe yaratır. Daha önce de bahsettiğim gibibirçok araştırma, bir şeyden ne kadar uzaksanız onun hakkında o kadar soyut düşündüğünüzü gösteriyor.

İş söz konusu olduğunda, mesafe iki ucu keskin bir kılıçtır. Öncelikleriniz hakkında düşünmenize yardımcı olabilir (bunu bir sonraki bölümde ele alacağız), ancak aynı zamanda başarmak zorunda olduğunuz birçok şeyi aşılmaz hale getirebilir. Tamamlamanız gereken büyük bir projeniz varsa, onu nasıl tamamlayacağınızı görmekte zorlanabilirsiniz. Bir projenin yapılamayacağı duygusu felç edicidir çünkü araştırmalara göre, hem yaptığınız işin önemi hem de onu gerçekten tamamlama olasılığınız, onu tamamlama motivasyonunuzu artırır. Başka bir deyişle, belirli bir görevi tamamlayamayacağınızı düşünüyorsanız üzerinde çalışmak için enerji toplamanız pek mümkün olmaz.

Bu, soyut görevi, tamamlayabileceğiniz belirli adımlara dönüştürmeniz gerektiği anlamına gelir. Yapılacaklar listenize geri dönün ve daha büyük projenin farklı bileşenlerini ele almak için belirli zamanlar ayırın. Atmanız gereken sonraki adımları belirleme konusunda yardıma ihtiyacınız varsa, benzer projelerde başarılı olmuş diğer kişilerden tavsiye alın. Ayrıca, yardımına ihtiyaç duyacağınız iş arkadaşlarınızla üzerlerine düşenleri yapmaları için ne zaman müsait olabilecekleri konusunda iletişime geçin. İşin farklı yönlerini tamamlamak adına son tarihler belirlemenize yardımcı olması için uygun oldukları zamanları kullanın.

Hiçbir Şey O Kadar Önemli Görünmez

Tatillerin yaptığı ikinci şey ise, günlük hayatınıza bakış açınızı değiştirmek. Görevlerle olan bağınız, onların arkasına koyduğunuz motivasyonel enerjiye bağlı. İşe gitme ve yapılması gereken bir sonraki şeyi yapma rutinine girdiğinizde takviminizdeki toplantılara katılır, yapılacaklar listenizdeki ögeleri işaretler, iş arkadaşlarınızın ve müşterilerinizin isteklerini yerine getirirsiniz, ve böylelikle iş günü muhtemelen çabucak geçer. Ardından, aile sorumlulukları, evdeki işler ve biraz dinlenmek adına evde geçirilen zaman gelir. Her gün, yaptığınız işin toplu etkisine odaklanmak veya zamanınızı harcayabileceğiniz diğer yolları düşünmek için çok zamanınız olmaz.

Tatile gittiğinizde önceliklerinizi yeniden düzenlersiniz. Muhtemelen, aileniz veya arkadaşlarınızla biraz zaman geçirir ve seyahat etmek, egzersiz yapmak veya sadece elinize iyi bir kitap alıp uzanmak gibi diğer ilgi alanlarınızla yeniden bağlantı kurarsınız.

İş yerine geri döndüğünüzde, yaptığınız görevler toplamının harcadığınız çabaya değer olduğuna kendinizi ikna etmeniz gerekebilir. Son birkaç ayda yaptığınız çalışmaları gözden geçirmek için zaman ayırın ve bunların neler olduğunu listeleyin. Büyük resimdeki başarılarınız neler? Başkalarının hayatlarını ne şekilde etkilediniz?

İşinizdeki gerçek misyon duygusu, gerçekleştirdiğiniz görevlerin daha önemli bir dizi sonuçla nasıl bağlantılı olduğunu görmenin birleşiminden gelir (çok daha büyük bir ekibin yalnızca bir parçası olsanız bile bu böyle). İşyerinde mutluluk üzerine yapılan pek çok araştırma, işinizin sizi diğer insanlara bağlayan daha geniş bir amaca hizmet ettiğini hissettiğinizde, yaptığınız işlerin sizi daha fazla tatmin ettiğini gösteriyor. Tatilden dönüş, işinizin sadece bir iş değil, aynı zamanda bir çağrı olduğuna odaklanmanıza yardımcı olabilir.

Tekdüzeliğe Takılıp Kaldınız

Yaptığınız işin ardındaki misyona derinden inansanız bile, izne çıktıktan sonra işinize geri dönmekte sorun yaşayabilirsiniz. Sadece yaptığınız işlerden sıkılmış da olabilirsiniz.

Akış gibi kavramlar üzerinde çalışmak, insanların işleriyle en çok, yapabileceklerinin sınırında çalıştıklarında (bir görevin çok kolay olması ve bir görevin çok zor olması arasındaki boşluk) ve her eylemin başarılı olduğu ve doğal olarak bir sonrakine yol açtığı durumlarda meşgul olduklarını gösterir. Bu günlük sorumluluk hissine sahip değilseniz, içinde bulunduğunuz iş artık sizin için bir meydan okuma olmayabilir. Kariyerinizde ilerlemek (ister şu an birlikte çalıştığınız şirketle isterse de yeni bir şirketle) iki önemli adım gerektirir.

İlk olarak, istediğiniz zorluğu sağlayacak bir rol belirleyin. Cazip olabilecek yeni fırsatlar bulmanıza yardımcı olması için bir danışmanla çalışmak faydalı olabilir. Sonrasında, bu rollere uygun olmak için ihtiyaç duyduğunuz ek becerileri düşünün. Pandemi sırasında birçok insan, becerilerini geliştirebilecek ek eğitim ve öğretimi erteledi. Ancak, birçok kaliteli eğitim, üniversite dersleri ve diğer eğitim sağlayıcıları çevrim içi ortama taşındı. Ayrıca kariyerlerini ilerletmek isteyen insanlar için hazırlanmış çok sayıda lisans programı ve kredisiz seçenekler de bulunuyor. Yeni bilgi ve beceriler, motive olmakta zorlandığınızda yeniden harekete geçmenize yardımcı olabilir.

Amaç, enerjinizi tüketen kısa ve uzun vadeli faktörleri ele almak. Önemli bir misyona bağlı hissettiren somut adımlar atarak iş yapmak için motivasyonunuzu en üst düzeye çıkarırsınız. Edinmeniz gereken yeni nesil becerileri düşünerek bu motivasyonu uzun vadede koruyabilirsiniz.

https://hbrturkiye.com/blog/motivasyonunuz-hala-tatilde-mi

Posted by: bluesyemre | September 13, 2021

Bedside Reading®

Bedside Reading® has been placing books by the bedsides in luxury and lifestyle hotels, and in the media for 20 years. Our clients include traditional, hybrid, and indie publishers, as well as self-published authors. Our layered approach to book marketing offers the author a unique and proven platform that promotes the author’s brand and book in both earned and paid media, social media, and most importantly through “word-of-mouth” marketing. In addition, our partnerships with five-star luxury hotels and destinations have elevated our author events to another level. We are all looking forward to seeing how we can work together!

https://www.bedsidereading.com/

Bugünlerde teknoloji dünyasındaki idollerimizi geçmişin mitolojik kahramanlarından çok daha iyi tanıyoruz. Onlar hakkında yapılan belgeseller, çekilen filmler ve yazılan kitaplar; genç girişimcilere titanların yakaladıkları başarıların ipuçlarını verecekmiş gibi hissettiriyor. Hayranlıkla hayatlarını gözden geçirirken bir gerçeği asla görmezden gelemiyoruz. Bu gerçek, sınırlarını sonuna kadar zorlamaya hazır olan bir grup insanın, derme çatma çalışma ortamlarında günümüzün dev teknoloji şirketlerini kurmasıdır. Şimdi ise durum bunun çok ötesinde. Eskinin bir avuç öncüsüne karşı bugünün binlerce insanı kendi hayatlarında idollerinin başarılarını görmek istiyor fakat girişimciliğin artık aykırı bir model olmadığı gerçeğinin görmezden gelindiği de kesin. Gelinen noktada yapmamız gereken, daha önce öncülerin yaptığı gibi genel kapsamlı düşünmek adına bir adım geri atmak. Günümüzün tutkulu girişimcileri olarak büyük çaplı başarılar yakalamak isterken girişimlerimize nasıl yatırımcı bulabiliriz sorusuna değil girişimcilikten sonra veya alternatifi olabilecek bir modelin nasıl olacağı sorusuna yanıt aramalıyız.

Tam da bu noktada akla yeni bir model geliyor.  Girişimciliğe alternatif, belki de girişimciliğin varisi olabilecek bir model öneriyorum. Modelimizin adı: “Çoklu Girişim.” Tek bir bünyenin altında toplanan yetenekli insanlar, ucu açık girişim fikirlerini birbiriyle tartışarak ve esnek çalışma gruplarıyla yatırım arama derdinden kurtularak kişi sayılarıyla fark yaratabilirler. Bunu yaparken kurgulayacağımız çoklu girişimimizi optimum seviyede tutmak için dikkat etmemiz gereken bazı başlıklar var:

Alan belirlemek. Herkesin birbirinden yeni ve iddialı birçok fikri var. Burada yapılmak istenen fikirleri daraltmaktan çok dikkatimizi gerçekten neyin üzerine toplayacağımızla ilgili. Çalışma alanımızı belirlerken son derece genelleyici olmamız önümüze geniş bir fırsat yelpazesi açar. Çalışma alanımızı oyun yazılımı olarak belirleyebiliriz. Bu bizi asla küçük bir kümede toplamaz. Aksine bilgisayarlara, telefonlara veya konsollara üretim yapabiliriz. Başlangıçta hedef olarak tek bir platform seçmemek yapılacak en doğru hamle olacaktır. Söylenenlere ek olarak, yapılan çok sayıdaki çalışmada ortak amaç ve tutku çevresinde toplanıp çalışan kişilerin üretkenliklerinde bireysel artış olduğu gözlemlenmiştir. Ekibimizin ortak amaç ve tutkuya sahip olması alan belirleme aşamasında sürece pozitif katkı yapacaktır.

Sayılara dikkat etmek. Ekip ve kişi sayısını belirlemenin alan belirlemekten çok daha kolay olduğu aşikâr. Fakat ikinci adımımızın da kendine göre bir zorluğu var. Bu aşamada çözmemiz gereken problem ise ekip ve içinde bulunan kişi sayılarını neye göre belirleyeceğimizdir. Her sistemin kendine göre bir doygunluğu olduğu düşünülürse burada da başlangıçta olmasa bile yapı inşası tamamlanana kadar doygunluk yakalanmalı. Kuracağımız yapı kişi ve ekip sayısı olarak ne bir eksik ne bir fazla tam da doyum noktasında olmalı. Yalın Girişimler Her Şeyi Nasıl Değiştirecek? makalesinin yazarı Steve Blank, girişimlerin başarısıyla ilgili; “Şansınız pek yüksek değildir: Harvard İşletme Okulundan Shikhar Ghosh’un yeni araştırmasının da ortaya koyduğu gibi, yeni girişimlerin yüzde 75’i başarısız olur.” diyor. Bu nedenle sayılar belirlenirken izleyeceğimiz strateji nitelik ve nicelik ile doğrudan alakalıdır. Eğer nitelik ve nicelik arasındaki denge doğru kurulursa sayılar abartıdan uzak olmakla kalmayıp yapı altında kurulan girişimlerin de batma riski azalacaktır. Söylenenler eşliğinde üreteceklerimiz ve belirlediğimiz ortalama proje sürelerimize bakarak ekip için gerekli insan gücü ve bilgisini hesaplayabiliriz.

Esnekliği sınırlamak. Alanın ve kişi sayılarının kusursuzca işlemesi halinde farklı ekiplerde çalışan kişiler diğer ekiplerle ortak çalışma yapmak veya başka projeye geçmek isteyebilir. Yaratılan esneklik çalışanları yaptıkları işten daha çok keyif almasını sağlasa da değişen ölçeklerdeki krizlere ve karmaşalara taban hazırlayabilir. Ekiplerinden veya projeden memnun olmayan kişiler projeler arası geçiş esnekliğini iş değiştirmek gibi görebilirler. Bu, kesinlikle isteyeceğimiz en son durumdur. Bahsedilen olayın ve benzerlerinin tekrarı başlangıçta zararsız gibi görünse de sürdürülebilirliği olumsuz şekilde etkiler. Esnekliğin sınırlarını burada çizmeye başlamak yapılacak en sağlıklı hamledir. Yapılan araştırmalarda kurumların benimsediği kültürün çalışanlarını direkt olarak etkilediği gözlemlenmiştir. Kurum kültürünü benimseyen çalışanların kolektif çıkarları bireysel çıkarlara tercih ettiği sonucuna varılmıştır. Yapı içerisinde oluşturulacak ortak değer anlayışı ve hazırlanacak iletişime açık zemin esnekliğin amaç dışı kullanımını ve olası zararları engelleyecektir.

Esneklikten yararlanmak. Yapının başarısı esnekliğin sadece sınırlandırılmasıyla söz konusu olamaz. İstatistikçi Abraham Wald, İkinci Dünya Savaşı sırasında hasar almalarına rağmen geri dönen uçaklardan yola çıkarak Donanma’ya bir öneride bulunmuştu. Wald’ın önerisi geri dönen uçakların hasar alan kısımları haricindeki bölümlerini güçlendirmekti. Bunun nedeni bu harici kısımlardan hasar alan uçakların geri dönememesiydi. Bahsedilen olay bir survivor bias örneğidir. Biz de benzer stratejiyi kendi yapımız için uygulayabiliriz. Oluşturacağımız stratejiyi daha iyi anlamak için iki ekipten oluşan bir yapı düşünelim. Yapıyı da bir uçak olarak hayal edelim. Birinci ekip maliyetleri çok az aşan, proje bitiş süresi konusunda tutarlı olmayan ve fikir ayrılığı yaşayan fakat sürecin sonunda ürünü tolere edilebilecek sorunlarla ortaya koyan bir ekip olsun. İkinci ekip ise ilk ekipten farklı olarak fikir ayrılığı yaşamayan, maliyeti asla aşmayan fakat sürecin bir türlü bitmediği ve ürünü asla doğru zamanda ortaya koyamayan bir ekip olsun. Ekiplerimizden ilkini hasar alsa dahi eve dönebilen kısmı, ikincisini ise geri dönen uçaklardaki hasarsız kısmı olarak görebiliriz. Sonuç olarak yapmamız gereken ikinci ekibi güçlendirmektir çünkü ikinci ekibin hasar aldığı durumlarda yapının yani uçağın düşeceğini biliyoruz. İkinci ekibi güçlendirmek adına ilk ekibi gözlemlemek ve iş yapış konusunda ekipler arası farkları kıyaslamak esnekliğimizi nasıl kullanacağımız konusuna ışık tutabilir. Projeler arasında kontrollü çalışan geçişi yapmak veya problem tespit ekibi kurmak gibi çözüme giden birçok yol olabilir. Yapımız için seçeceğimiz esneklik stratejisi karşılaşılan zorluklara göre değişiklik gösterebilir fakat temelde bir değişmezi vardır o da problem çözme yeteneğidir.

Dakik olmak. Tek bir alanda çalışan, sayıları belli ve proje geçiş esnekliği olan yapımızın son dikkat etmesi gereken adım zamandır. Proje sürelerini takip etmek yapının getirileriyle güçleşiyor gibi görünse de tam aksi bir durum söz konusu olacaktır. Bunun nedeni iyi hazırlanmış ekip ve kişi sayılarının projeler arası geçiş esnekliği olan benzer motivasyona sahip insanlarla birleştiğinde yakalayacağı harmonidir. Birbirinden bağımsız birçok proje farklı ya da aynı zamanlarda piyasaya sürülebilir. Ekibimiz sadece bir sonraki adımı değil çeşitli senaryoları piyasa ve projelerin ilerleyişleriyle birlikte değerlendirdiğinde, zamanlama konusunda sorun yaratacak birçok olasılığın önüne geçmiş olacaktır. İlginç olan şudur ki ekipler arası doğru esneklik sağlanırsa insan gücü projeler arası geçişte akışkanlık kazandığı için tahmin edilen teslim süreleri öne çekilebilir.

Değişimler ve yeni fikirler başlangıç aşamasında konforumuzu elimizden alsa da bizi başka şekillerde düşünmeye iter. Bu düşüncenin ışığında önerdiğim “Çoklu Girişim Modeli” her gün büyüyen ve değişen sistemin yeni üyesi olma konusunda iddialı. Yukarıda bahsedilen adımlar dikkate alındığında, benzer amaçlar altında toplanan yetenekli insanlar; yaratmak istedikleri öncü, yenilikçi ve hareket ettirilemez yapıları kolektif bir şekilde keyifle kurup normalin çok üstünde bir hızla başarı merdivenlerini tırmanabilir.

https://hbrturkiye.com/blog/genc-girisimcinin-gozunden-yeni-bir-model-coklu-girisim

Aralarında Goldman Sachs ve JPMorgan’ın bulunduğu bazı şirketler, çalışanlarını tam zamanlı olarak ofise döndürmek için yakın zamanda harekete geçti. Yüz yüze etkileşimin işbirliğini artırması ve çalışanların evde verimli çalışamaması belirttikleri nedenler arasında. Daha karanlık bir gerekçe ise, bir üst düzey yöneticinin “Goldman, sadece ofiste kaç gün geçirmeleri gerektiğine odaklanan insanları işe almak istemiyor” ifadesinden de anlaşılacağı üzere uyumsuz profilleri temizlemek olabilir.

Bu rotayı seçen şirketler, sektörün bir sonraki Yahoo’su olabilir: Yahoo, herkesin çok iyi bildiği gibi evden çalışmayı yasaklamış, daha sonra sessizce bu karardan vazgeçince 2013’te medyayı kasıp kavurmuştu.

Ofise tam zamanlı olarak geri dönmek isteyen şirketler için en büyük zorluklardan biri işgücü piyasalarının içinde bulunduğu darboğaz. İşe alım ve çalışanları elde tutma artık inanılmaz derecede zor. Kalifiye çalışanlar iş değiştirmek isterlerse birden fazla teklif alabilirler. Üstelik birçok insan evden çalışmayı gerçekten seviyor.

5 bin Amerikalının katıldığı aylık anketimize göre, çalışanlar haftada ortalama 2,5 gün evden çalışmak istiyor. Pandemi sürecinde evden çalışma ve işe gidip gelme sürelerini azaltma isteği güçlendi ve pek çoğumuz insanlarla olan ilişkilerimizi uzaktan daha kolay yönetir hale geldik. Delta varyantının hızla yayılması, kısa vadede ofise tam zamanlı dönüş için gereken motivasyonu da azaltıyor.

Gerçeği söylemek gerekirse, Haziran ve Temmuz anketlerimiz, tam zamanlı olarak ofise dönmeleri istenirse, ABD çalışanlarının yüzde 40’ından fazlasının başka bir iş aramaya başlayacağını ya da derhal işten ayrılacağını ortaya koydu. Bu durumda Goldman Sachs’ın yeni işe alınanlar için yüzde 30’luk büyük bir maaş artışı olacağını açıklaması hiç de şaşırtıcı değil. 2021’de çalışanların tam zamanlı olarak ofise dönmesini istiyorsanız, bunun bir bedeli olması gerekiyor.

İşgücü çeşitliliğinde daha incelikli bir konu gözden kaçıyor. Anket verilerimiz, beyaz olmayan insanların ve küçük çocuklu iyi eğitim almış kadınların, haftanın bir kısmında evden çalışabilmeye özellikle önem verdiğini gösteriyor. Evden çalışma yasağı, bu çalışanların hepsinin birden işten ayrılması anlamına gelir. Bu, yetenekli kadınları ve azınlık gruplarından yöneticileri işe almak ve elde tutmak için mücadele eden birçok şirkette zaten elzem olan bu sorunu daha da kötü bir hale getirebilir.

Peki, ne yapmalı? Tavsiyemiz, liderlerin yeni işgücü piyasasının gerçekliğini tanıması ve buna uyum sağlaması. Evden çalışma modeli kalıcı: Pandemi başladığından bu yana uzaktan çalışma modelini deneyen milyonlarca şirketin yüzde 20’sinden azı, pandemi sona erdikten sonra tam zamanlı olarak ofise dönmeyi planlıyor. 2019’da, diğer şirketler de aynısını yaparken tam zamanlı bir ofisin varlığına ihtiyaç duymak kolaydı. 2021’de çalışanları tam zamanlı olarak ofise geri çağırmak, üst düzey yetenekleri hibrit çalışma düzenlemeleri sunan rakiplere kaptırma riskini doğuruyor.

Tek bir hibrit modelde, çalışanlar haftada üç gün ofise gelir (Apple’ın planında olduğu gibi Pazartesi, Salı ve Perşembe diyelim) ve iki gün evden çalışırlar. Ofis günleri toplantılar, müşteri etkinlikleri, eğitim ve sosyalleşme ile doludur. Evdeki günler ise sessiz çalışma, veri analizi, okuma ve görüntülü toplantılar içindir. Farklı tür hibrit modeller de mümkün. Yöneticiler için zor olan şey, organizasyonları için doğru hibrit modeli bulmak ve onu işler kılmak.

Bu nedenle, çalışanları haftada beş gün ofise geri çağırmadan önce iki kez düşünün. Bu karar, Harvard Business School’un vaka çalışmalarına konu olacak türden bir yönetim fiyaskosuna dönüşebilir.

https://hbrturkiye.com/blog/insanlari-tam-zamanli-olarak-ofise-donmeye-zorlamayin

Deichman Bjørvika

Whenever a baby is born in the maternity hospital in Aarhus, Denmark, his or her mother will be asked to push a button. This button sounds the world’s biggest tubular bell in the city’s state-of-the-art Dokk1 library, heralding the new arrival.

“Those who know what the sound means look up and they think: ‘We just got one more person. Someone just had something beautiful happen in their lives,” explains Marie Østergård, director of Aarhus Public Libraries.

“Then maybe they think about their own children being born. The tenderness that comes from that is amazing. But even if people don’t know what the sound means, they still look up and they see each other across the space. They think: ‘Something happened, we all heard it, we had this shared experience’. It’s a way of connecting them.”

The ringing of the bell also means those born in Aarhus are connected to the library from the moment they take their first breath. That seems hugely symbolic in a city – and indeed country – in which libraries are so bound up with the idea of citizenship and democracy.

“Public libraries here are linked to the Enlightenment,” says Østergård. “We have public schools, we have public libraries – all established to create a more enlightened citizenry, which is why funding is directly through the municipalities, with some state finance for capital projects. It is all paid for by tax money.”

Scotland’s libraries are paid for through taxes, too. As in Denmark, there is some national money for specific initiatives, but most funding comes through the local authorities.

But our taxes are significantly lower than those in Scandinavia. Both the Scottish government and council budgets have been cut as a result of a decade of austerity politics. That has impacted on services. Sixty-one of the country’s 480 libraries are still closed indefinitely, months after Covid restrictions were lifted.

Last week, Nicola Sturgeon announced £1.25m to help reopen libraries, particularly those in areas of deprivation. This money is welcome, but it doesn’t take a mathematical genius to work out £1.25m is not a lot when split amongst so many. Indeed, with the Couper Institute on the city’s southside needing £400,000 alone, that sum is scarcely enough to guarantee the future of the five still-closed Glasgow libraries.

Three weeks ago, Scotland on Sunday launched a campaign to highlight the role well-resourced libraries can play in promoting health and well-being, and fostering social cohesion. As part of that, it seemed appropriate to look at pioneering libraries elsewhere. I wanted to know how other countries value them, and to explore what – with vision and ample funding – they can become.

At the start of the millennium, many sceptics were sounding the death knell for libraries. With information moving online, they insisted, traditional book repositories would soon be obsolete.

Yet the opposite has happened. Yes, libraries have adapted to the times, digitising archives, automating check-out and return, offering eBooks. But library providers have become conscious of the importance of the physical gathering space in a world where people are increasingly isolated.

Counterintuitively, the rise of social media – which reduces the opportunity for real-life contact – has fuelled a loneliness epidemic so great supermarkets were at one point being encouraged to set up “chatty cafes” for isolated customers.

The internet has also driven a polarisation of opinion, with people increasingly confined to their echo chambers or social bubbles.

“Libraries are now the only non-commercial space where you meet across gender and age, across political and religious conviction, across educational and family background,” says Østergård. “The fact you can come to Dokk1 and be exposed to or involved with people who are different from the ones you would normally hang out with is something we take very seriously.”

And so, against the odds, the most incredible new libraries are springing up across the globe. Gone are the shelf-lined cathedrals of the past, with their fusty smell and their shooshty staff.

Today’s world-beating bibliotheques are flexible, multi-functional spaces; emporiums of learning in its widest, most socially-equitable sense. They are meeting places, greeting places and sometimes even eating places. They are places of reflection and circumspection. Places to be challenged and entertained. At their best, they help break down barriers and help users navigate a safe course through the white noise of mass information.

Dokk1 opened in 2015. This year’s International Federation of Libraries (IFL) shortlist for new public libraries included Marrickville Library in Sydney and Het Predikheren Library in Mechelen, Belgium.

Marrickville Library is built on the site of a former hospital. Bricks, timber and columns from the original building have been reused to create a complex that includes a pavilion, an outdoor garden and a historic art book collection that was previously not accessible to the public. Het Predikheren is housed in a restored baroque monastery, abandoned in 1975.

But it was Deichman Bjørvika Library in Oslo that stole the prize. Renovated as part of an urban renewal project, Deichman Bjørvika sits next to the Opera House on the city’s waterfront. The architectural masterpiece, which houses 450,000 books, is covered in thin, vertical windows, and has a cantilevered fourth floor that juts out 65 feet above the plaza where the entrance is located. It contains reading rooms, a cinema, a 200-seat auditorium, cafes, restaurants, recording studios, rehearsal rooms and game rooms.

Asked for his favourite, Nick Poole, CEO of CILIP, the UK’s library and information service, chooses the State Library Victoria in Melbourne. “It’s a global beacon,” he says. “It is completely connected to the city and is good at welcoming the indigenous population. It’s a democratic palace. A palace of the people.”

Poole says different countries have different models of library governance. “The Netherlands has a strong central national library which provides support, and then has a regionalised structure so libraries can share information and resources,“ he says. “And then there are totally federated library set-ups like Germany where there is almost no centralised control and a lot of local and regional governance.”

He says the extent to which libraries flourish depends on the government’s view on the universal right to an education. “In countries which are invested in this idea – Denmark’s a great example – you tend to see libraries thriving. In countries which aren’t, countries which regard their individual citizens as economic units rather than people with a right to dignity and learning, you tend to see public libraries withering.

“The real issue for us [in England and Scotland] is, do the governments aspire to education and opportunity for all? If they do, they ought to fund local government properly and let them get on with it. If they don’t, you have to ask why they aren’t thinking about the longer term implications of those choices.”

In Aarhus, the belief in a right to a universal education is a given. But the link between libraries and citizenship runs much deeper than just a sense they should be accessible to all.

There, the library service sees itself as an engine of empowerment, helping people to take control of their own lives and shape the development of their communities.

“We hold citizens’ gatherings where things like traffic schemes and architectural politics are debated,” says Østergård. “In other places, such discussions might take place in a city hall, but the city hall is so loaded with signals and culture, it has a high bar for people to enter. We know librarians are trusted and libraries are regarded as safe spaces.”

More controversially, Aarhus libraries are used for party political sparring. Not only do they serve as polling stations but they are the means by which citizens decide how to cast their votes. In the run-up to elections, politicians of different hues will hold meetings in Dokk1 and the city’s 18 district libraries. Opposing viewpoints will be aired and challenged.

This sits a little uneasily in the UK. Here, the expectation is that libraries will be neutral – quiet havens from the cut and thrust of party politics. “I hear that discussion all the time,” says Østergård. “[It is true that] libraries should not take a particular standpoint. But we are supposed to provide information for people to form their own opinions.

“What we can do is to create these debates but make sure we curate them so different political views are represented. The framework needs to be clear so people know this is what they are entering. In that sense the library stays neutral.”

Empowering people to shape public policy is particularly important where division and disenfranchisement prevail. In the last few decades, libraries have been used to promote healing in countries where strife has been bitter and long-standing.

Poole, who used to live in South Africa, tells how sheds which served as warrant offices under apartheid were converted into township libraries and went on to play a role in the country’s Truth and Reconciliation process.

The reclaiming and transformation of those once-hated buildings was so successful some of them were used as venues for hearings on reparations for stolen land.

Years later, when the UN was looking to rebuild Darfur after Sudan’s civil war, it asked itself what kinds of institutions would promote harmony. Should it invest in schools or maybe hospitals? Eventually, however, it opted to build “libraries of peace”. “It discovered those are the places where people come together,” Poole says.

Aarhus is not in a conflict zone. Nor does it have areas of deprivation on anything like the scale of Scotland. But it does have the so-called ghetto of Gellerup, with its largely immigrant population, living in substandard housing.

Gellerup, which is blighted by gang violence, is now undergoing a regeneration. At the heart of that regeneration will be a brand new library to replace its small, outdated one.

“It’s been an ambition of the city council to use the library as something that will help lift this area so it can change from being written off as a ghetto into becoming a more diverse society with different kinds of democracy,” says Østergård. “It’s a total rethinking of [Gellerup], improving the infrastructure to link it closer to the city centre and using libraries and cultural institutions to transform it into an attractive neighbourhood for people who would not normally live there.”

Physical ghettos are one thing. But increasingly we find ourselves in virtual ghettos, hurling abuse at one another across cyberspace. Leave v Remain; Yes v No, pro-trans v gender critical. All nuance is lost as people dig themselves deeper into ideological trenches. This process is heightened by algorithms that feed us the opinions we want to hear and by disinformation that makes it difficult to establish the truth.

“I think if we are going to repair our democracy, we need civic spaces where we can debate conflicting viewpoints without it being about destroying the other person’s view,” says Poole.

Aarhus libraries not only bring people together, they aim to furnish them with the tools they need to distinguish between fact and fiction. “Knowledge comes in many forms,” says Østergård. “One of the library’s major opportunities and obligations is to help people decipher fake news, to process the information they are receiving.”

And so, in Dokk1, there are workshops on media literacy and data democracy. The way we consume information may have transformed the way libraries operate, but the spirit of the Enlightenment lives on.

The public library system in Scotland and the rest of the UK was born not from the Enlightenment, but from the reform movement in the second quarter of the 19th century.

Prior to that, there were lending libraries gifted to communities by philanthropists and benefactors. Innerpeffray in Perthshire was established in 1680 when the third Lord Maddertie left his collection of books on religion, witchcraft, demonology and astrology to the local community. Three years later, William Baikie bequeathed his “eight score” volumes to the people of Kirkwall in Orkney. As Maddertie intended his books for the use of the students while Baikie’s books were for more general consumption, Kirkwall claims the distinction of the country’s first public library.

In the 18th century, the impulse to self-improvement brought subscription libraries, such as the miners’ library in Leadhills, where members paid to buy and then borrow books. There were also Mechanic Institute libraries, funded by industrialists who wanted a more educated workforce (or to keep their workers out of the pub) and circulating libraries, which were run for profit.

But, explains Peter Reid, professor of librarianship at Robert Gordon University, not everyone wanted a more informed workforce. Some employers felt threatened by the prospect. “Knowledge could be seen as power and people getting above their station,” he says.

The first legislative move towards a public library system came from Scottish MP William Ewart. He was the driving force behind the Public Libraries Act 1850, which applied in England, and which was followed by similar legislation in Scotland three years later.

But this did not prove to be the catalyst Ewart anticipated. Each burgh had to hold a referendum on whether or not to adopt the Act – a move which required an extra penny on the rates.

Back then, of course, the electorate was made up of men of means. And many burghs stood firm against the Act. “Edinburgh rejected the penny on the tax by a whopping majority,” Reid says. “Some big towns didn’t adopt the public libraries act until as late as the 1880s or 90s.”

In the end, it was Andrew Carnegie who galvanised local politicians into action. The Dunfermline-born tycoon created thousands of libraries across the world, hundreds of them in Scotland.

A self-made man, he was determined to reinvest his wealth in worthy projects and saw libraries as “a never-failing spring in the desert”. But he also believed the state should play its part. He was prepared to fund the buildings and the fitting out but he expected the local authorities to cover the running costs.

“Carnegie offered £25,000 to Edinburgh, but it was still dithering so he doubled it to £50,00 and the opposition disappeared overnight,” says Reid.

The growth of the Labour movement in the run-up to WWI and beyond saw Carnegie’s notion of libraries as a social good become embedded in the national consciousness.

“It is both a left-wing and a right-wing proposition,” says Poole. “From a left-wing point of view, it’s about institutions that promote justice and individual freedom and equality, and from a more right wing point of view, it’s about social mobility, innovation and enterprise.”

Carnegie’s long-term legacy has been mixed. He brought a universal state-funded public library service into being, but the buildings he provided, though beautiful, were large, drafty and costly to maintain – a problem many local authorities are still dealing with today.

Modern libraries require a multifunctional functional space that gives flexibility for Book Bug sessions or lectures or IT suites. “Trying to adapt some of these older buildings for 21st century purposes is like wading through treacle,” Reid says.

There have been successful projects. Reid cites, for example, the John Gray Centre in Haddington where a historic building has been regenerated and juxtaposed with “a sensitive, but bold” new extension.

Such projects require investment at a time when money is tight, yet library advocates would argue such investment is money well-spent.

Dokk1 was a major investment for Aarhus. But the number of visits has more than doubled from 1,800 visits a day six days a week to 3,700 visits a day seven days a week. More significantly, perhaps, despite fears the vibrant new building would draw people away from their own communities, there has been no reduction in visit numbers at the district libraries.

In fact, an unexpected consequence of Dokk1’s popularity is that expectations have been raised. “It has opened people’s eyes to what libraries can be,” says Østergård. “They saw what was happening in Dokk1 and started asking: ‘Why can’t our branch library do the same?’”

While opening hours have been cut in some Scottish libraries, Aarhus has also found a way to maximise access. Its opening hours are divided into staffed and unstaffed. People can continue to use the buildings after the librarians have gone home.

In the branch libraries, users can enter during unstaffed hours by swiping their library cards (something that has happened on a very limited scale in Scotland). But in Dokk1 the doors remain open to all from 8am-10pm every day. “People love that when they get home late from work, they can still go to the library,” says Østergård.

Isn’t there vandalism? “Sometimes,” she concedes, “but that doesn’t mean other people shouldn’t be able to benefit. And it’s rare. People feel the libraries are theirs, so they take care of them.”

This is the Carnegie ethos writ large. He believed libraries helped create better citizens who would go on to create a better world. Surely that’s a vision worth investing in.

https://www.scotsman.com/education/with-vision-and-ample-funding-what-could-scotlands-libraries-become-dani-garavelli-3379716

Pandemi etkisiyle birçok kurum çalışma düzeninde değişikliğe gitmeye devam ediyor. Vodafone da bu dönüşüme ayak uydurarak 1 Eylül itibariyle kalıcı olarak hibrit çalışma düzenine geçen organizasyonlar arasında yerini aldı. Sürece dair detayları Vodafone Türkiye İcra Kurulu Başkan Yardımcısı Bülent Bayram ile konuştuk.

Kalıcı olarak hibrit çalışma düzenine geçiş kararını nasıl aldınız? Pandemi öncesi de Vodafone’da daha küçük çapta böylesi düzenlemeler mevcut muydu?

Pandemi döneminde her şirket gibi bizim de birinci önceliğimiz, çalışma arkadaşlarımızın, ailelerinin ve sevdiklerinin sağlığını ve güvenliğini korumak oldu. Virüsün tespit edildiği ilk günden itibaren çalışanlarımızı düzenli ve şeffaf bir biçimde bilgilendirdik, farkındalık ve bilinçlendirme çalışmaları yaptık. Virüsün ülkemizde de görülmesiyle birlikte önlemlerimizi artırdık ve evden çalışma, online toplantı, seyahat kısıtlaması gibi pek çok uygulamayı hayata geçirdik. Hazırlıklarımızı tamamlayarak mümkün olan tüm birimlerimizi evden çalışmaya yönlendirdik. Sadece birkaç haftada tüm müşteri hizmetleri ekibimizi evden çalışma modeline geçirdik.

Bu dönemde, uzaktan çalışmayı destekleyen araçlar sunmayı ve evden çalışırken sağlığımızı korumayı en önemli odak alanları olarak belirledik. Evden çalışmayı destekleyen teknolojilerimiz sayesinde faaliyetlerimize kesintisiz devam ettik. Vodafone olarak dört yıl önce haftada bir gün evden çalışma uygulamasına geçmiştik. Önceki uygulamamızda yaptığımız gibi, pandemi döneminde de şirkete uzaktan bağlanıp işlerimizi sürdürdük. Mevcut mobil uygulamalarımız ve online platformlarımız sayesinde çalışanlarımızla sürekli olarak açık ve şeffaf diyalog halinde olduk.

Pandemi sonrası süreçte hibrit çalışma sisteminin yaygınlaşacağını düşünüyoruz. Ekibin bir kısmının evden çalıştığı, bir kısmının ise sahada hareket halinde olduğu, bununla birlikte iki tarafın da entegre çalıştığı ve birbirini beslediği bir düzen oluşacak. Nereden çalıştığınızın çok önemi olmayacak ve kişiye özel şekillenen istihdam politikaları yaygınlaşacak. Dolayısıyla, biz de yeni dönemde hibrit çalışma şeklini en iyi şekilde uygulamaya odaklanacağız. 

Hibrit düzene 1 Eylül itibarıyla geçtiğinizi biliyoruz. Burada nasıl bir kurgu planladınız? Tüm departmanlar sisteme dahil mi?

Mart 2020 itibarıyla merkez ofis çalışanlarımız ve müşteri hizmetleri ekibimiz dahil tüm şirketimiz uzaktan çalışma düzenine geçti. Eylül 2020’de müşteri hizmetlerimizin pandemi sonrasında da kalıcı olarak uzaktan çalışacağını duyurduk. Eylül 2021 itibarıyla da diğer çalışanlarımız için hibrit çalışma modelini kalıcı hale getirdik.

Hibrit modelde çalışma arkadaşlarımız zamanlarının ne kadarını uzaktan, ne kadarını ofislerde geçireceklerini kendi işlerinin gereklilikleri ve kişisel tercihlerine bağlı olarak belirlemekte özgürler. Ofislerimiz, standart mesai saatleri içinde bulunduğumuz bir alan olmaktan çıktı. Merkez ve bölge ofislerimiz, çalışanlarımızın işbirliği, inovasyon, sosyalleşme amacıyla bir araya geldikleri buluşma noktalarına dönüştü.

Gerek pandemi dönemindeki deneyimimiz gerekse çalışanlarımızdan aldığımız geribildirimler yeni çalışma modelinde bize yol gösterdi. Çalışan deneyimini ve esnekliği merkezine alan, uzaktan çalışmanın verimliliği ile ofislerde çalışmanın sinerjisini harmanlayan bir model uyguluyoruz. Bu modelle, uzaktan çalışmanın getirdiği özgürlük ve verimliliği, ofislerde olmanın getirdiği ortak çalışma kültürü ve sosyal ortam ile entegre ediyoruz. Çalışanlarımıza hem uzaktan çalışma hem de inovasyon, ortak akıl üretme, ekiplerarası sosyal etkileşim için ofislerimizi kullanma imkanı sunuyoruz. Amacımız, evdeki verimlilik ve ofisteki işbirliğinin sinerjisini en üst seviyeye çıkarmak. Hibrit modelin, çalışan motivasyonu ve verimliliğini pozitif yönde etkileyeceğini düşünüyoruz.

Haftanın beş günü ofis binalarında olması gereken çalışma arkadaşlarımız, tamamen uzaktan çalışan müşteri hizmetleri yetkililerimiz ve ofis binalarımızda sınırlı zaman geçiren teknoloji ve satış saha ekiplerimiz hibrit modelin dışında kalan gruplar.

Çalışanlara sunduğunuz yan haklar/desteklerde bir değişime gittiniz mi?

“Uzaktan çalışır yakından ilgileniriz” anlayışını benimsiyoruz. Uzaktan çalışma döneminde çalışanlarımız için bazı yeni yan haklar ve destek paketleri tanımladık. Pandemi döneminin en başında ofisteki sandalye, monitör, aydınlatma gibi ergonomi ekipmanlarını dileyen çalışanlarımızın evlerine yolladık. Bir sonraki aşamada evlerde doğru çalışma ortamını sağlamak için tüm çalışanlarımıza 2 bin TL değerinde Ergonomi Hediye Çeki hediye ettik. Mimari Destek programını hayata geçirerek çalışanlarımızın evlerindeki ergonomik ortamı sağlamalarına destek verecek şekilde danışmanlık sağladık. Tüm çalışanlarımızın evlerine çalışma deneyimlerini destekleyecek ürünleri içeren “Uzaktan Çalışma Kiti” gönderdik. Özellikle dijital toplantılardaki deneyimi iyileştirmek üzere kulaklık dağıttık. Çalışma arkadaşlarımızın esnek bir şekilde diledikleri restoranda kullanabilecekleri dijital yemek kartı uygulamasına geçtik. Uzaktan çalışma modeliyle uyumlu olacak şekilde çalışanlarımız için spor, psikoloji, beslenme ve sağlık alanlarına yatırımlar yaptık. Hibrit çalışma modeline geçişle birlikte çalışanlarımıza mobil ve data internet paketi, evde internette indirim, ring servis ve ulaşım ödeneği gibi imkanlar da sunuyoruz.

Hibrit düzende iş takibi nasıl sağlanıyor? Bu noktada özel yazılımlar ya da programlar var mı?

Hibrit çalışma düzeninde arkadaşlarımızın ofislere gelişlerini kolayca planlamalarını sağlayacak bir mobil uygulama hayata geçirdik. OneApp adlı bu uygulamaya, ofislerimizde masa, toplantı odası ve otopark kullanımını planlamayı sağlayan rezervasyon sistemi entegre ettik. Bu sistemde çalışanlarımız bir hafta önceden rezervasyona açılan masaları kendileri veya ekip arkadaşları için yarım veya tam gün olarak rezerve edebiliyor. Proje grupları oluşturarak, birlikte çalıştığı kişilerin veya ekibin rezervasyonlarını uygulama üzerinden takip edebiliyor. Sosyalleşme alanları ve anlık kullanım için ayrılmış müsait masalar için rezervasyon gerekmiyor. Bu uygulama üzerinden servis rezervasyonu da yapılabiliyor. Çalışanlarımız bir haftalık ofis programlarını, hangi servise hangi saatte bineceklerini önceden sisteme girebiliyorlar. Bir sonraki aşamada, çalışanlarımızın restoran, park alanı ve kuaför kullanımlarını da rezervasyon sistemi üzerinden planlamalarını hedefliyoruz.

Hibrit çalışmanın kuralları nedir? Hibrit çalışmada nelere dikkat edilmeli?

Pandemi, “Ofiste olmak başarı göstergesidir, çalışanların verimliliğini görerek sağlayabilirim” anlayışını ortadan kaldırdı. Çalışanlarıyla uzaktan da iletişim kurabilen; zamandan ve mekandan bağımsız, çıktı ve iş odaklı çalışan; çalışanını da böyle motive eden liderlere ihtiyaç var. Önemli olan, psikolojik güveni sağlayıp iş çıktılarına dayalı bir ortam yaratmak. Bir çalışan, ister evinde ister ofiste çalışsın, iş çıktılarını zamanında ve mutabık kalınan şekilde iletiyorsa, benim için başarılıdır. Önemli olan, çalışanın motivasyonu, şirkete bağlılığı ve bir sonuç üretmesi. Dolayısıyla, hibrit çalışmanın birinci kuralı, karşılıklı güven ortamının tesis edilmesi.

Bununla birlikte, tüm ekibin dikkat etmesi başka kurallar da söz konusu. Örneğin, gerek Vodafone hub kullanımını düzenli olarak deneyimleyebilmemiz, gerekse paydaş, iç-dış müşteri ihtiyacı, kriz gibi gerekli olan durumlar için ofis alanlarına ulaşabilir olmalıyız. Bu nedenle, hibrit modelde tüm çalışma arkadaşlarımızın bağlı bulundukları ofis binalarının olduğu şehirde ikamet etmeleri son derece önemli.

Çalışma arkadaşlarımız ayrıca, ilerleyen dönemde İstanbul’un çeşitli lokasyonlarında bulunacak paylaşımlı ofisleri de kullanabilecek. Paylaşımlı ofisler sayesinde, çalışanlarımıza ayda ortalama 2-3 gün İstanbul’un diledikleri bir yerinde ya da evlerine en yakın noktada bulunan paylaşımlı ofiste çalışma imkanı sunacağız. Önerimiz, paylaşımlı ofislerin bireysel çalışma ve az katılımcılı toplantılar için kullanılması.

Hibrit modelde esnek mesai saatlerimiz 8:00-17:00 ve 9:00-18:00, resmi toplantı saatlerimiz ise 9:00-12:00 ve 13:00-17:00 arası. Tüm çalışma arkadaşlarımızın bu saatlerde toplantılar için uygun olmalarını bekliyoruz. Çalışma arkadaşlarımız; yöneticileri, ekipleri ve paydaşları ile anlaşarak kendi toplantı programlarına göre esnek bir şekilde günlerini planlayabiliyor.

Çalışma arkadaşlarımızın sağlıklı ve zinde olmalarına katkıda bulunmak amacıyla toplantı düzenimizde de yeniliğe gittik. “Cuma Kafası” dediğimiz bu yeni düzenle, her cuma öğleden sonraları iş toplantılarımızı bir yana bırakıyoruz. Bu aralıkta, çalışanlarımızın kişisel gelişim, inovasyon ve ekip ruhuna odaklanmalarını teşvik ediyoruz. Ayrıca, toplantı zamanımızı da maksimum 45 dakika olarak belirledik. Toplantı aralarında minimum 15 dakika ara verilmesini sağladık.

Önümüzdeki süreçte Vodafone’un ajandasında başka değişim/dönüşüm planları mevcut mudur?

Pandemi günlerinde sunduğumuz evden çalışma imkanı, müşteri hizmetleri ekibimizin tamamen evden çalışmaya geçerek çalışan bazını tüm Türkiye’ye yayması, tesis ettiğimiz psikolojik güven, toplantısız günler ve ergonomik ev-ofis desteği gibi uygulamalar konusunda çalışanlarımızdan aldığımız geribildirimler, doğru yolda olduğumuzu gösteriyor ve bizi gururlandırıyor. Hibrit modelde de çalışan deneyimini sürekli iyileştirmeye yönelik çalışmalarımız devam edecek.

https://hbrturkiye.com/roportaj/hibrit-model-calisan-motivasyonu-ve-verimliligini-pozitif-yonde-etkileyecek

Summer 2020 witnessed a large-scale temporary release of content from the publishing community to support UK universities as they moved to online-only delivery, followed by a scramble by those institutions to maintain access to resources. This paper reflects on the experiences of De Montfort University and Imperial College libraries during this period as they supported the move to remote teaching. It focuses on the complexities experienced during this transitional period, and considers how the speed of these changes increased staff workloads, stretched budgets, and compelled acquisitions teams to act without always fully gathering evidence or strategically planning how new practices might work in the longer term. The authors, who sit on various national contract management and acquisitions strategy groups, examine the repercussions of navigating from an unplanned, accelerated digital shift to a more managed, sustainable paradigm, and contemplate how the advent of multimode teaching may impact on the way libraries are resourced.

Son yıllarda en çok konuştuğumuz konu, kendini güncellemenin önemi ve geleceğe hazırlanmak etrafındaydı. Yetenek açığından bahsediyorduk, şirketlerin tercih ettiği yetkinliklerin değiştiğini söylüyorduk. Kariyer ve iş modelleri hızla değişecek diyorduk. Bunların hepsi oldu ve bugün her şey daha da hızlı değişmeye devam ediyor. Bizler bunu konuşuyorduk, şimdi yaşıyoruz.

Aslında pandemi öncesindeki raporlar ve istatistikler de bunu doğruluyordu. Düşünün, şimdi bir de son bir buçuk yıldır yaşadığımız bambaşka bir dünya var. Pandemi bizi hızlandırdı, hepimiz farklılaşan yaşamımıza ayak uyduruyoruz. Pandemi bize geleceğin geldiğini gösterdi. Uzak gelecek bugünümüz ve yakın gelecek oldu.

Örneğin, pandemi öncesinde, IBM İş Değerleri Enstitüsü 2019 raporu, “Önümüzdeki üç yılda dünyanın en büyük 12 ekonomisinde 120 milyondan fazla kişinin yeni becerilere ihtiyaçları olacak” diyordu. Hatta aynı araştırmaya göre CEO’ların çalışanlarında aradığı özelliklerin ilk dördü sosyal ve duygusal beceriler kapsamındaydı. 2021 yılındayız ve bu rapor yayınlandıktan iki yıl sonra gerçekten de öyle olduğunu, sonuçları ile beraber çok net görüyoruz.

Sosyal beceriler dediğimizde muhakeme, gözlem, öğrendiğini hızla hayata geçirme, kritik düşünüp problem çözebilme yer alıyor. Ayrıca, empati, kendini yönetebilme ve ekip çalışması önem kazanıyor.

Peki özellikle iş yaşantısında neden bunlar öne çıktı? Bunun teknolojide beklenen dönüşümler ile ilgisi ne? Teknolojinin değişim hızı, hareket halindeyken kendimizi yenilememizi gerektiriyor. Sosyal ve duygusal becerilerin yüksek olması, kişilerin iş hayatındaki dönüşümü hızlı yapabilmesini sağlıyor. Bu da bizim artık olmazsa olmazımız.

Ancak unutmamalıyız ki, ihtiyacımız olan başka yeni beceriler de ortaya çıkacak. Gelecekte meslekler hızla farklılaşmaya devam edecek ve sosyal beceriler daha da önemli olacak. Bu konular ile ilgili yapılan araştırmalardan literatürde en kabul görmüş olanı, World Economic Forum (Dünya Ekonomik Forumu) tarafından iki senede bir hazırlanan “Future of Jobs” / “İşlerin – Mesleklerin Geleceği” raporu.

Geleceğin meslekleri raporuna göre önümüzdeki dönemde teknolojiler arasında bulut bilişim, büyük veri analizi, nesnelerin interneti (IoT), siber güvenlik ve yapay zeka daha da öne çıkacak. Neredeyse tüm üretimin ve operasyonel işlerin makinelere devredileceğini görüyoruz. Ancak korkulan olmayacak, yapay zeka işimizi elimizden almayacak çünkü bunun yanında, bazı işler var ki insanlar tarafından yapılmaya devam edilecek. Koordinasyon, yönetim, danışmanlık, karar verme, iletişim ve etkileşimin yoğun olduğu ve hatta bugün henüz ortaya çıkmamış adını bilmediğimiz mesleklerde, insana ihtiyaç var. İşte bu noktada sürekli gelişim ve kendini güncelleme devreye giriyor.

Rapora göre 2025 yılına kadar 85 milyon meslek kaybolacak. Ama bununla beraber 97 milyon yeni rolün ortaya çıkabileceği tahmin ediliyor. Yani kaybolan mesleklerden daha fazla meslek ortaya çıkacak. Matematik ortada. Panik olmamak, ama hızla aksiyona geçmek ve uyumlanmak gerekiyor.

Rapora göre talebin arttığı 20 meslek var. Ve birkaçı hariç tamamının özellikle yeni nesil teknolojilerin geliştirilmesi, uygulanması ve kullanılmasıyla ilgili. Örneğin son yayınlanan raporda 10. sıradaki Internet of Things Specialist (Nesnelerin İnterneti Uzmanı), iki sene önceki raporda bulunmuyordu. Aynı şekilde dikkat çekici bir değişiklik de, dijital pazarlama uzmanlığı mesleğinin 2018’de bulunduğu 20. sıradan, 4. sıraya yükselmiş olması.

Raporda dikkat çeken başka bir bulgu, “kendini yönetme” yetkinliğinin ilk defa listeye girmesi. Özellikle evden çalışmanın da etkisi ile, uzaktan birbiri ile irtibatta olan takımların üretken olabilmesi için son dönemde önemi artan bir beceri oldu.

İlk defa listeye dahil olan bir başka yetkinlik ise “teknoloji kullanımı ve teknolojiyi izleme.” Yeni teknolojileri takip etmek, bunları doğru yorumlamak, kullanmak ve faydaya çevirmek gerekiyor. Kısacası teknoloji sayesinde veriminiz artıyor.

Bu sayılanlar tüm şirketler için kritik öneme sahip olduğundan, bu becerilere sahip çalışanlara olan talep de artacak. Fakat bu durumu yanlış muhakeme etmemek gerekiyor. Herkes teknoloji okusun, bilgisayar mühendisliği okusun, yazılım ve kodlama yapsın demiyoruz. Örneğin hukuk, tıp, ya da felsefe okuyor olabilirsiniz. Ama sosyal bir meslek için bile, artık teknolojiyi kullanabilmek, teknolojik hayatı anlayıp mesleklerin nasıl evrildiğini görebilmek önemli. Mesela artık teknolojinin etkisi ile hukukta siber güvenlik ve kişisel verileri koruma kanunundan bahsediyoruz. Tıp alanında doktorlar yapay zeka ile uzaktan ameliyatlar yapıyor.  On-line tıp hizmetleri gelişiyor. Ya da felsefe ve sosyolojide toplumsal olarak teknolojinin etkilerini araştırıyoruz.

Gördüğünüz gibi, seçtiğiniz meslek ne olursa olsun kendimizi güncel tutmamız, aynı telefonunuzdaki eski sürümü yeniler gibi kendinizi sürekli yenilemeniz gerekiyor. Hangi meslekte olursak olalım, işin sırrı bu.

İşte sosyal ve duygusal beceriler tam da burada devreye giriyor. Gözlem yapmayıp, empati kurmayıp, yenilikleri öğrenme açlığında olmayanlar kendilerini yenileyemeyecekler. Hayat akarken, teknoloji gelişirken ikili değişim yapmanız gerekiyor.

Ne demek ikili değişim? ‘Dual transformation’ dan bahsediyorum. Türkçeye ikili dönüşüm olarak çevirebiliriz. Daha önce yine HBR Türkiye’de yayımlanan “Bugünü Geliştirirken Yarını Yaratmak” makalemde dikkat çektiğim nokta, bugünkü yaptığınız işi geliştirirken, bir yandan da gelecekte odaklanacağınız işi yaratmanız. Burada kendi iş kolunuzda yenilikleri hayata geçirmekten ve aynı anda yeni iş kolu yaratmaktan bahsediyorum.

Güncellenmek ve gelişim durmuyor. Teknolojik ve sosyokültürel akış o kadar hızlı ki, değişimi yaratacak, yenilikçi ve hızlı öğrenen kişilere ihtiyaç var. Önemli olan öğrenmeye açık olmak, öğrendiğini hızlı şekilde hayata geçirmek. Yani güncellemenin gelmesini beklemeden kendinizi dönüştürürseniz, iş hayatında her zaman tercih edilen olacaksınız.

https://hbrturkiye.com/blog/post-covid-doneminde-sirketler-hangi-yetenekleri-tercih-ediyor

Posted by: bluesyemre | September 13, 2021

Digital Nation Australia 2021

Good Things Foundation Australia’s Digital Nation Australia 2021 brings together the latest research to build understanding of the digital inclusion landscape in Australia.

The digital divide is a significant issue in modern Australia, particularly with the rapid pace of digitisation brought forward by the COVID-19 pandemic. Digital technology has become an essential requirement for work, study, accessing essential services and connecting with family and friends.

The positive news is that the digital divide is slowly improving in Australia, and that initial research points to more people being active online than they were before the COVID-19 pandemic.

However, some groups are still more at risk of digital exclusion than others, meaning they are at risk of being left behind and face increasing barriers when interacting with a digitised society. Even after Australians are affordably connected to the internet (a barrier in and of itself), many people still don’t feel confident or safe online, or feel they can’t keep up with technological changes.

Good Things Foundation Australia’s Digital Nation Australia 2021 report brings together the latest research and insights from government, community and academia to help build understanding of the digital inclusion landscape in Australia and inform initiatives that could close the digital divide for all.

During the pandemic, the rate of people completely offline fell from 10% to just 1%. However, still less than 40% of Australians felt confident that they could keep up with the rapid pace of change in technology.

When pulling together this research, we found that the most at-risk groups for digital exclusion in Australia include:

  • First Nations people: In remote First Nations communities, 30% of people have no household internet or phone connection.
  • Rural and remote Australians: Even with the roll-out of the NBN, only one third of Australia’s land area has mobile connectivity. This is despite regional and remote areas making up 30% of the Australian population.
  • Low-income households and those with a mobile-only data connection: Half of low-income households had difficulty paying for home internet. Meanwhile, one third of those with a mobile-data only connection are low-income families with school-aged children.
  • Women: Low digital literacy means women are more vulnerable to online abuse.
  • New CALD migrants and refugees: Low digital skills and access are a barrier to accessing services during the pandemic and job opportunities more broadly.
  • People with disabilities: People with disabilities are lower users of digital and social media and are more likely to experience cyberbullying and digital abuse.
  • Those over 65 years of age: 80% find it difficult to keep up with tech changes.
  • People outside of the labour force: Confidence in digital skills decreases as length of retirement increases.
  • People with low levels of education: 44% have no media literacy support.

This can have a big impact on people’s lives across employment, education, and safety. Research presented in Digital Nation Australia 2021 shows:

  • 87% of jobs in Australia now require digital skills.
  • 46% of employees were working from home in April 2020, and 58% of people said that the internet was essential to work during the pandemic.
  • Since the pandemic, 81% of  respondents in a survey by The Smith Family were concerned about students struggling to do schoolwork without reliable access to a laptop and internet.
  • 61% don’t feel confident that they can identify misinformation online.

People who don’t have the essential digital skills to be safe and confident online and those who do not have affordable access to the internet are at risk of being left behind as the world moves further online.

Posted by: bluesyemre | September 13, 2021

Hangi Kurumsal Sosyal Sorumluluk? #FatihKılıç

Modern pazarlama dünyasında artan rekabetle beraber markalar, hedef kitleleriyle özel ilişkiler kurmanın yollarını arıyorlar. Markalar; bu ilişkileri geliştirmek adına marka kimliği ve kişiliği oluşturma çalışmalarını çok ciddiye alarak yürütüyor, iyi planlanmış stratejilerle ilişkiler geliştirilmeye çalışıyor. Markaların bu çabaların temelinde ise değişen tüketici davranışlarıyla beraber, tüketicilerin artık markaları kendi kişiliğini, karakterini, sosyoekonomik seviyesini yansıtmada bir araç olarak kullanması yatıyor. Tüketicilerin markaları bu kadar sahiplenmesi, markalara karşı ciddi beklentilerin oluşmasına da yol açıyor ve tüketiciler; markalardan onların sorunlarını sorun etmesini, onlar gibi düşünmesini, onlarla sevinmesini, onlarla üzülmesini bekliyorlar. Bu beklentileri karşılamak adına markaların tutundurma faaliyetleri kapsamında çok çeşitli stratejiler/etkinlikler/kampanyalar geliştirdiğini görmekteyiz. Bu faaliyetlerden birisi de Kurumsal Sosyal Sorumluluk projeleridir. Kurumsal sosyal sorumluluk projelerinde her ne kadar markaların ana hedefleri   çevre ve toplum yararına faaliyetler yürütmek olsa da   hedef kitlelerinde olumlu etkiler bırakarak gelir yaratmak da vardır. Markalar için KSS’ler her ne kadar harika birer halka ilişkiler faaliyeti olarak görülse de bazı nüansları bilmeden yürütüldüğünde markalara ciddi zararlar verebiliyor veya en azından istenilen sonuçlar alınamıyor. Bu yazımda son dönemde yapılmış çok önemli bir araştırmadan yararlanarak bu hususlara açıklık getiriyorum.

Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) Çeşitleri

Markaların kurumsal sosyal sorumluluk projelerinden beklenen etkiyi elde edebilmesi adına üç temel formu iyi anlaması gerekiyor. Bu formlar onarıcı, telefi edici ve iyi niyet geliştirici projeler olarak karşımıza çıkıyor.

Onarıcı KSS bir markanın ürünlerinde veya ticari faaliyetlerinde yapılan fiili değişiklikler yoluyla toplum veya çevre üzerindeki olumsuz etkisini en aza indirmeye çalıştığı bir KSS olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin, bir perakende firması doğayı korumak adına kullanılan plastik poşet tüketimini azaltmak için doğaya daha az zarar veren bir maddeden ürettikleri poşet kullanımını teşvik eden bir kampanya yürütebilir. Toplum odaklı bir örnek vermek gerekirse, bir bilgisayar oyun firmasının çocuklarda oluşan oyun bağımlığın psikolojik etkilerini en aza indirmek adına oyunlarında da bazı düzenlemeler yaparak yürüttüğü kampanya örnek gösterilebilir. Kısacası Onarıcı KSS, bir markanın toplumsal ve çevresel zararları azaltmayı hedefleyen ürünlerinde/operasyonlarında yapılan açık değişikliklerin, tüketicilerin zihninde onarıcı bir etki yaratmasıdır.

Telafi Edici KSS bir markanın olumsuz dışsallıklarını “dolaylı olarak” ele aldığı girişimleri içeriyor (yani, ürünlerinde veya iş uygulamalarında gerçek bir değişiklik meydana gelmiyor). Telafi edici KSS girişimleri hesap verebilirliğin zımnen bir kabulü olarak da görülebilir. Bir şişe su markasının plastik geri dönüşüm programlarına para bağışlaması ve bu kampanyaları desteklemesi iyi bir örnek olabilir. Düzeltici ve telafi edici KSS eylemleri, olumsuz dışsallık için firmanın hesap verebilirliğini zımnen kabul etmelerinde benzer olsalar da fiili olarak iş yapış şeklinde bir değişiklik yapmaması sebebiyle telafi edici KSS, Onarıcı KSS’den ayrılıyor.  Bununla birlikte kişiler arası ilişkiler üzerine yapılan araştırmalar, telafisi olmayan bir özrün hiç özür dilememekten daha etkili olduğunu gösteriyor. Bu sebeple markaların telafi edici KSS’leri de ihmal etmemesi gerektiğini özellikle vurgulamak istiyorum.

İyi Niyet Geliştirici KSS bir markanın olumsuz dışsallıklarını ele almak yerine, sonsuz çeşitlilikteki ilgisiz iyi faaliyetlere destek sunması olarak tanımlanabilir.  Bu durumda, markalar herhangi bir olumsuz dışsallık için sorumluluğu kabul etme yönünde hiçbir adım atmıyor. Kendi kişisel gözlemlerime dayanarak söyleyebilir ki bugün markaların birçok hayırsever çabaları bu kategoriye giriyor. Yine bir şişe su markasını ele alırsak bu markanın okuma-yazma programlarına para bağışlamasını örnek gösterebilirim. Bu tür faaliyetlerde fayda sağlayan neden değerli olsa da tüketiciler bu KSS girişimlerini firmaların faaliyetlerinden kaynaklanan herhangi bir sorumluluğu kabul etmemesi olarak görebiliyor. Bu sebeple, tüketicilerin bu tür girişimleri samimiyetsiz ve potansiyel olarak kurumsal kaynakların israfı olarak görmesi de kuvvetle muhtemel oluyor.

Kurumsal Sosyal Sorumluluk Projelerinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

Kurumsal sosyal sorumluluk proje çeşitlerini üç temel başlıkta özetleyebildiğimi düşünüyorum. Şimdi yazıma konu olan araştırmanın sonuçlarından da bahsetmek istiyorum.

Araştırmada dikkatimi çeken sonuçlardan ilki, çevre odaklı KSS girişimlerinin tüketicilerin satın alma niyetleri üzerinde toplum odaklı girişimlerden daha fazla olumlu etkisini ortaya koymasıdır. Bunun temelinde ise iki sebep yatıyor. Birincisi, tüketiciler çevresel kaygılara sosyal konulardan daha fazla önem verme eğiliminde olmasıdır. Tüketicilerin bu tür bir eğilimde olmasının sebebinin medyanın çevreye verilen zararları düzenli olarak vurgulamasından dolayı bir farkındalık oluşmasına bağlıyorum.  Örneğin, 2017 Carbon Majors Raporu’nda   dünyadaki 100 şirketin küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 70’ini ürettiği ileri sürülmüş, o dönemde bu rapor medyada önemli ölçüde yer alarak kamuoyu tarafından uzun süre tartışılmıştı. Aynı zamanda sosyal KSS girişimleri, paydaşların alt kümeleri arasında olumlu bir imaj yaratma potansiyeline sahipken aynı zamanda bu tür eylemlerin yabancılaştırıcı bir aktivizm biçimi olarak algılanabilmesinden kaynaklanmaktadır. Örneğin, LGBT hareketini destekleyici bir kampanya yürütmek toplumun bir kısmı için oldukça olumlu algılanabilirken başka bir kısmı için olumsuz algılanma ihtimali oldukça yüksektir.

Araştırmada dikkatimi çeken sonuçlardan ikincisi ise onarıcı ve telafi edici KSS’lerin iyi niyet geliştirici KSS’ye göre hedef kitlede daha fazla satın alma eylemi ve niyeti geliştirmesidir. Buradaki temel argüman, tüketicilerin Onarıcı ve Telefi Edici KSS’leri daha samimi olarak görmesidir. İyi niyet geliştirici KSS’ler genellikle hem markanın faaliyetleriyle bağlantılı olmaması hem de markanın zımnen bile olsa topluma veya çevreye verdiği zararı kabul etmemesine bağlı olarak samimi algılanmamaktadır. Örneğin bir havayolu şirketinin çevreye verdiği zararı göz ardı ederek kadınların iş hayatına daha fazla katılımını destekleyecek bir KSS kampanyası yürütmesi hedef kitleler tarafından samimi olarak algılanmayacaktır. Yazımın önceki bölümlerinde altını çizdiğim üzere kendi kişisel gözlemlerime dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki markaların büyük bir çoğunluğu bu gerçeğin farkında olmadan İyi Niyet Geliştirici KSS’ler yapıyor. Bu durum markaların hem hedeflenen sonuçları elde edememesine bağlı olarak kaynak israfına sebep oluyor hem de markaların çevreye ve topluma verdiği zararı azaltacak asıl faaliyetlerin yürütülmesini engelliyor.

Sonuç olarak markalar, tutundurma faaliyetleri kapsamında büyük mali kaynaklar ayırarak belirli faaliyetler yürütüyor. Bu faaliyetlerin en önemlilerinden birisi de kurumsal sosyal sorumluluk projeleridir. Dahası dünyada KSS örneklerine baktığımızda bazı firmaların en büyük tutundurma harcama kalemlerini KSS programlarını yürütmeye ayırdığını (Örneğin Unilever – Farewell To The Forest) görüyoruz. Bu kadar büyük bütçelerin ayrıldığı programların ruhunu tam olarak anlamadan, temel bileşenlerini doğru yorumlamadan yapılan harcamalar doğaya ve topluma yarar getirmemesinin yanı sıra büyük bir kaynak israfı yaratarak toplum, çevre ve marka krizlerini daha da derinleştiriyor.

https://hbrturkiye.com/blog/hangi-kurumsal-sosyal-sorumluluk

Aşina, Türkiye’den sanatçı kitabı basım ve dağıtım projesidir; her ne kadar fiziksel sınırları tanısa da, bu sınırları aşmanın yollarını arar. Aşina toplulukları birbiriyle tanıştırır; hikâyelerin sınır tanımadığına inanır ve onları, seyahat edebilen bir mecraya büründürerek yeni ve meraklı kulaklara ulaştırmayı hedefler.

https://asinaprojesi.art/

Bir müşteri maskesi çenesinin altında ofisinize giriyor.

Asansöre biniyorsunuz ve yanınızdaki kişinin maske takmadığını fark ediyorsunuz. 

İş arkadaşınız sohbet etmek için masanızın üzerine eğiliyor ve her konuştuğunda bunu yapmak için maskesini aşağı indiriyor.

Covid ile ilgili pek çok kısıtlama değişim halindeyken ve Delta varyantı ortalığı yıkıp yakıyorken şirketler başka yerlerde maske takmayı bırakan insanları ofiste maske takmaya ikna etme zorluğuyla karşı karşıya.

Bir kişi herhangi bir nedenle iş yerine maskesiz gelebilir. İnsanlar eski alışkanlıklarına geri dönmüş ve maske takmayı unutmuş olabilirler. İşletmenizin mevcut maske takma politikasının ne olduğunu bilmiyor olabilirler. Maske takma önerisini tam anlamıyla “bir öneri” olarak görebilir ve bu karar aleyhinde karar verebilir, hatta buna açıkça katılmayabilirler.

Maske takmama sebepleri ne olursa olsun, yine de etrafınıza maske takmalarını tercih edebilirsiniz. Veya kendinizi daha kapsamlı bir maske takma politikası uygulamanız gereken bir konumda bulabilirsiniz.

Sonuç olarak, birini maske takmaya teşvik etmek veya başka bir şekilde sosyal mesafesini koruması için öyle bir şey söylemelisiniz ki bu isteğiniz gücenme veya öfkeye sebep olmadan kabul edilsin. Bir sosyal psikolog olarak, 15 yıldan fazla bir süredir sosyal etki ve uyum üzerine çalışıyorum. Bu araştırmaya dayanarak talebinizi nasıl daha etkili hale getirebileceğiniz konusunda üç önerim var.

Hazırlıklı olun.

Maske takmanın ahlaki bir karar olduğu inkar edilemez. Bu, birinden bu isteğe uymasını istemeyi özellikle zorlaştırır. Bir başkasının ahlaki olarak yanlış yorumlanabilecek bir şey yaptığını belirtmek son derece rahatsız edicidir. Gerçekten de araştırmalar, birini ırkçı veya homofobik sözlerle çağırma veya cinsel tacizle karşılaşma ihtimalimizin, böyle bir durumu varsayımsal olarak ele aldığımızda hayal ettiğimizden daha az olduğunu ortaya koyuyor.

Bu, maske takmayan biriyle yüzleşmek için de geçerli olabilir. Özetle, bunu öz güvenle, hatta kabadayılıkla yaptığımızı hayal edebiliriz. Fakat, gerçekten ne düşündüğümüzü açıkça dile getirmeye ve birini davranışlarıyla yüzleştirmeye ihtiyaç duyduğumuz acil durumlarda, bunu hayal ettiğimizden çok daha garip ve dolayısıyla takip etmesi zor bulabiliriz.

Bu sebeplerden dolayı ilk önerim hazırlanmak. Sık sık konuşmaktan çekiniyoruz çünkü o anda kendimizi garip hissediyor ve doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyoruz. Ancak, o an söyleyecek bir şey bulmak yerine ne söyleyeceğinizi önceden biliyorsanız, takip etmek çok daha kolaylaşır. Öyleyse, şimdiden gelecekte bu tür durumlarda kullanabileceğiniz birkaç kurtarıcı senaryo bulun ve bunları kafanızda, hatta daha iyisi, yüksek sesle birkaç kez çalışın.

Diğer kişinin itibarını zedelemeyecek şekilde sorun.

Bu tür taleplerin bu kadar garip olmasının nedeni, birinin ahlaki davranışını dile getirmenin, çoğumuzun dünyaya sunmaya çalıştığı iyi ve ahlaklı insan imajını tehdit etme potansiyeline sahip olması. Ayrıca, bir kişinin, özellikle toplum içinde, başka bir kişi tarafından afişe edilmesiyle temel sosyal kabul ihtiyacını tehdit edebilir. Özünde, böyle bir isteğin alt metni, “bu kişi benden hoşlanmıyor ve benim kötü biri olduğumu düşünüyor”dur. Bunu takip eden utanç ve mahcubiyet duygusu, birinin olumsuz tepki vermesine ve bir istek karşısında inat etmesine neden olabilir.

Bu nedenle, etkili bir talep bu endişelerin her ikisini de ele alarak diğer kişinin itibarını kurtarmasına izin verir. Diğer kişinin kötü biri olduğunu düşünmediğinizi ve onu toplum içinde reddetmediğinizi onaylamak istersiniz. Özünde senaryonuz “Sen de iyisin, biz de iyiyiz. Fakat, sadece bunu yapmana ihtiyacım var” mesajını iletmeli.

Bunu gerçekleştirmenin somut yolları, kişinin kendini dışlanmış hissetmemesi için bugünlerde herkesten maske takmasını istediğinizi belirtmeyi içerebilir. İtibarlarını korumalarına izin veren bir dayanak sunabilirsiniz. (“Sanırım unuttunuz, politikalarımızın değişmeye devam ettiğini biliyorum…”) Örneğin, kendinizin Covid’e maruz kalıp kalmadığınızı bilmediğinizi ve karşınızdaki kişiyi korumak istediğinizi belirten “Sen değil, benim” taktiğini kullanabilirsiniz. (“Çocuklarım kreşe gidiyor ve seni hasta etmek istemiyorum.”) Veya elinizin kolunuzun bağlı olduğunu belirten uzlaşma taktiğini kullanabilirsiniz. (“Bu protokollere uymazsam yöneticim beni öldürür…” veya “Babamın önceden var olan bir rahatsızlığı olduğu için sadece ekstra temkinli olmaya çalışıyorum.”)

Sonuçta bu öneriler diğer kişinin maske takmaması veya maskeyi doğru şekilde kullanmamasından kaynaklanan herhangi bir ahlaki yargı veya suçlamayı devre dışı bırakır. Bu, maskelerini takma veya yukarı çekme talebinize uymalarını sağlayarak kolayca itibarlarını korumalarına olanak tanır.

Açık olun.

Bu bizi asıl soruya getiriyor. Senaryonuz diğer tarafın itibarını kurtarmasına izin verse de açık ve doğrudan bir taleple dengelenmesi gerekir. Biriyle yüzleşmek çok rahatsız edici olduğundan çözümümüz genellikle ne istediğimizi açıkça ve doğrudan sormak yerine, sadece karşı tarafın ne yapmasını istediğimize dair ipucu verir. Fakat, bir Stanford profesörü olan Frank Flynn ile yaptığım araştırma lafı gevelemenin aksine, doğrudan talepte bulunmanın kişinin uyum sağlaması için çok daha etkili olduğunu gösteriyor. Bir kişinin doğrudan kendisine yöneltilen maskesini takması talebini reddetmesi, kendisinden ne yapmasını istediğinizi bilmiyormuş veya anlamamış gibi yapmasından çok daha zordur.

Bu yüzden, “Bu protokollere uymazsam yöneticim beni öldürür.” şeklindeki itibar kurtaran senaryonuzu “Yani, lütfen maskenizi takabilir misiniz? ” gibi açık ve doğrudan bir istekle tamamlamak isteyeceksiniz.

Kuralların sürekli değiştiği ve konumdan konuma farklılık gösterdiği; bazı yerlerde maske takma zorunluluğu varken diğerlerinde böyle bir zorunluluğun olmadığı bu geçiş dönemi herkesin itibarını korurken belirli bir durumun beklentilerini netleştirerek (maskeli veya maskesiz) yeni bir tür maske takma kuralı uygulamamızı gerektirecek.

https://hbrturkiye.com/blog/meslektasinizdan-maskesini-takmasini-nasil-isteyebilirsiniz

Posted by: bluesyemre | September 13, 2021

Alışverişte “intikam” zamanı #NafizcanÖnder

Karantina günlerinden bunalan tüketici sokağa adım attı ve bir pazarlama teorisi olan “intikam alışverişi” için de test zamanı geldi! Marketing Türkiye adına Xsights Araştırma’nın gerçekleştirdiği çalışma intikam alışverişinin bir teori olmaktan çıkıp tüketici davranışlarına yansıdığını çarpıcı sonuçlarla ortaya koyuyor. Peki, Türk tüketicisi en çok hangi sektörlerde intikam alışverişi yaptı? Pandemide yapılan birikimlerin adresi nereler oldu? Yanıtlar “Normalleşme Dönemi İntikam Alışverişi” araştırmasında…

Yaklaşık iki yıldır süren küresel sağlık krizinin ar­dından başlayan aşılama çalışmalarıyla birlikte nor­malleşmenin de kapıları aralandı. Kısıtlanan hayatlar, ekonomik tedirginlikler ve beraberinde gelen stresli günler pek çok şeye duyulan özlemi artırır­ken yasakların kalkmasıyla özlem giderme günleri de geldi…

Pandemi döneminin pazarlama jargonuna kazandırdığı en dikkat çekici tanımların­dan biri oldu “İntikam alışverişi…” Teo­riye göre tüketici eve kapandığı günlerde birikim yapacak, sokağa çıkma fırsatı bul­duğunda ise alışveriş yapmadığı günlerin açısını daha çok alışveriş yaparak çıkarta­caktı. Bu ilginç teoriye itibar eden de oldu burun kıvıran da… Ancak zaman ilerledik­çe dünyanın farklı bölgelerinden intikam alışverişine dair ilginç haberler gelmeye başladı.

Örneğin Fransız lüks moda evi Hermes’in Guangzhou’daki mağazası Çin’de normal­leşme sürecinin başladığı ilk gün 2.7 mil­yon dolar ciro yaptı. Bu rakam, Çin’de tek bir butiğin bir günde şimdiye kadar elde ettiği en yüksek hasılat olarak kayıtlara geçti…

Peki, “intikam alışverişi” Türkiye’de nasıl bir karşılık buldu? Tüketiciler kendilerini nasıl ödüllendirdi? İntikam alışverişi süre­cinde tüketicilerin ilk durağı hangi marka­lar oldu? Hangi sektörler normalleşme sü­recinin kazananı oldu? Xsights Araştırma ve Danışmanlık’ın Marketing Türkiye için gerçekleştirdiği “Normalleşme Dönemi İn­tikam Alışverişi” araştırması tüm bu soru­lara verdiği yanıtlarla sürece ışık tutuyor…

Pandemide alışveriş rutini bozuldu

Alışverişte “intikam” zamanı

Araştırma kapsamında katılımcılara pandemi sürecindeki alışveriş alışkanlıkları sorulduğunda her iki kişiden biri herhangi bir değişim olmadığını belirtirken katılımcıların yüzde 27’si alışverişlerinin azaldığını, yüzde 23’ü ise daha çok alışveriş yaptığını ifade ediyor.

Salgın birikim alışkanlığını tetikledi

Sağlık endişesi bir yana pandemi dönemi ekonomik olarak da pek çok tedirginliği beraberinde getirdi. Katılımcılara bu dönemdeki birikim davranışları sorulduğunda yüzde 34’ü pandemi döneminde de aynı seviyede birikim yapmaya devam ettiğini belirtirken yüzde 17’si daha çok birikim yaptığını söylüyor. Pandemi sürecinde birikim seviyelerinin azaldığını söyleyenlerse yüzde 23 olarak karşımıza çıkıyor.

Alışverişte “intikam” zamanı

Birikimler yatırıma dönüştü

Normalleşme sürecinde birikimlerin nasıl değerlendirildiğine baktığımızda en çok harcamanın yüzde 33’le alışveriş olduğunu gözlemliyoruz. Bununla birlikte birikimlerini tatil için kullanan yüzde 16’lık kesimi de dışında tutarsak birikimlerin başka alanlarda yatırıma dönüşmüş olması ekonomik tedirginliğin bir anlamda devam ettiğinin de göstergesi. Mevcut yatırımlar içerisinde ise emlak (yüzde 17,2) ve borsa (yüzde 13,4) ön plana çıkarken her 10 kişiden 1’inin kripto paralara yatırım yapmış olması dikkat çekici…

Alışverişte “intikam” zamanı

İntikam alışverişi gerçek oldu!

Alışverişte “intikam” zamanı

Pazarlama uzmanları normalleşme sürecinde ülkemizde de küresel örneklerde olduğu gibi intikam alışverişi trendinin gerçekleşmesini bekliyordu. Araştırma sonuçlarına bakıldığında ise bu öngörünün haksız olmadığı açıkça görülüyor. Katılımcıların yüzde 64’ü normalleşme sürecinde kendilerini ödüllendirmek adına alışverişe çıktığını ifade ediyor…

Ödüller tekstil reyonlarında!

Alışverişte “intikam” zamanı

Normalleşmeyle birlikte hemen her sektörde yaşanan alışveriş artışları şüphesiz herkese rahat bir nefes aldırdı. Ancak sınırlamaların kaldırılması en çok tekstil sektörüne yaramış görünüyor. Her 3 kişiden 2’sinin kendisini ödüllendirmek için yaptığı alışverişler arasında tekstil (giyim/ayakkabı/aksesuar) ürünlerine rağbetin hayli yüksek olduğu dikkat çekiyor. Öyle ki intikam alışverişi yaptığını belirten katılımcıların yüzde 77’si tekstil kategorisinden en az bir ürün alarak kendini ödüllendirdiğini belirtirken ikinci sırada yüzde 37 ile yeniden başlaması heyecanla beklenen sosyal aktiviteler yer alıyor.

Alışverişte ilk durak tekstil

Alışverişte “intikam” zamanı

Araştırma kapsamında katılımcılara normalleşme sürecinde ilk hangi kategoriden ürün satın aldıkları sorulduğunda tekstil kategorisi yüzde 46 ile yine zirveyi kimseye kaptırmıyor. Katılımcıların yüzde 17’sinin ilk alışveriş tercihi beyaz eşya kategorisinden olurken yüzde 11,3’ü ise elektrik-elektronik kategorisinden bir ürün satın aldığını ifade ediyor. 2020 yazının da pandemi koşullarıyla geçmiş olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda her 10 kişiden 1’inin ilk alışverişini tatil (bilet/otel) kategorisinden yapmış olması hiç şaşırtıcı değil…

En çok tekstil alışverişi yaptık

Alışverişte “intikam” zamanı

Katılımcıların normalleşme sürecinde tıpkı ilk durakları ve ödül alışverişlerinde olduğu gibi en çok alışveriş yaptığı kategori de tekstil (yüzde 55) olarak verilere yansıyor. Bu durumun arkasında ise uzun zaman sonra sosyal hayata karışıyor olmaktan pandemi sürecinde değişen fiziksel özelliklerimize dek pek çok sebep yatıyor. Uzun zamandır sosyalleşemiyor olmanın acısını da çıkaran tüketicilerin en çok harcama yaptıkları kategoriler arasında sosyal aktivite yüzde 21,9 ile ikinci sırayı alırken dijital dönüşümün etkileri bu araştırmaya da yansıyor ve elektrik elektronik kategorisindeki alışverişler yüzde 11,3 oranla üçüncü sıraya yerleşiyor…

Konsere gitmeyözlemişiz

Alışverişte “intikam” zamanı

Pandemi döneminde mevcut kısıtlamalarla birlikte en çok özlenenler arasında kültürel etkinlikler de yer alıyordu. Katılımcıların normalleşme sürecinde pandemi dönemi öncesine nazaran kültürel etkinliklere katılım oranları sorulduğunda her 2 kişiden 1’i daha az katılıyor olduğunu ifade ediyor. Geçmişteki katılım alışkanlıklarını sergileyenlerin oranı yüzde 39 olurken yaklaşık her 10 kişiden 1’i daha çok etkinliğe katıldığını söylüyor. Normalleşme sürecinde öne çıkan kültürel etkinliklere baktığımızdaysa ilk sırayı yüzde 20 ile konserler alıyor. Sergiler yüzde 17,7 ile ikinci sırada konumlanırken onu tiyatrolar (yüzde 12,7) ve sinema (yüzde 5) takip ediyor…

Araştırmanın metodolojisi

Marketing Türkiye adına Xsights Araştırma’nın 29.07.2021-18.08.2021 tarihleri arasında online araştırma yöntemiyle gerçekleştirdiği “Normalleşme Dönemi İntikam Alışverişi” araştırmasına 500 kişi katıldı. Araştırma kapsamında veriler yüzde 95 güven düzeyinde anlamlılık testine tabi tutuldu.

https://www.marketingturkiye.com.tr/haberler/alisveriste-intikam-zamani/

Kültür ve Turizm Bakanlığı, görevde yükselme sınavında yüksek puan alanları eleyip, Kütüphane Müdürü kadrolarına kütüphaneci olmayan 31 kişiyi atadı.

Yönetmeliğe aykırı atamaları CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi duyurdu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kütüphaneci olmayan 17’si asil 14’ü yedek toplam 31 kişiyi Kütüphane Müdürü kadrolarına atadığını belirten İlgezdi, “Sınavdan 100 tam puan, ve yüksek puanlar alan 30 kütüphaneci sözlüden düşük puanlar verilerek elenirken, kütüphaneci olmayanlar yönetmeliğe aykırı olarak müdür atandı” dedi. 

‘MEVZUATA AYKIRI ATAMALAR DURDURULMALI’

Kütüphane Müdürlüğü için 93 kadronun açıldığını, yazılı sınavı 142 kişinin geçtiğini belirten CHP Genel Başkan Yardımcısı İlgezdi, şöyle konuştu: “Kültür ve Turizm Bakanlığı Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği’nde kütüphane müdürü atanabilmek için ‘kütüphane müdürlüğü ihtisas elemanı olmak’ hükmü bulunmaktadır. Yine yönetmelikte ‘Yeterli sayıda ihtisas elemanı bulunamadığı takdirde dört yıllık fakülte veya yüksekokul mezunları’ atanabilmekte. 93 kadro için 142 kütüphanecinin başarılı olduğu sınavda sözlü ile elenen kütüphaneciler yerine kütüphaneci olmayan 17 kişi atanmıştır. Mevzuata aykırı bu atamalar durdurulmalıdır.” .  

YAZILI SINAVDA 100 TAM PUAN ALANLAR SÖZLÜ SINAVDA ELENDİ

İlgezdi, yazılı sınavdan 100 tam puan alan kütüphanecinin sözlüde elendiğini ifade ederek “Tüm kurumlarda liyakatı yok sayan iktidar, kütüphane müdürlüğü sınavında da yandaş ve torpillilere müdürlük vermek için, yönetmeliğe aykırı olarak atamalar yaptı. Yazıdan 100 tam puan, 97,20 gibi yüksek puan alan kütüphaneciler düşük sözlü puanlarıyla elenirken; yazılıdan 76,60 – 78,72 gibi puan alan kütüphaneci olmayanlar müdürlüklere atandı” ifadelerini kullandı.

TÜRK KÜTÜPHANECİLER DERNEĞİ: KARAR KABUL EDİLEMEZ

Türk Kütüphaneciler Derneği Genel Başkanı Ali Fuat Kartal da yönetmeliğe açıkça aykırı yapılan işleme tepki gösterdi. Kütüphanecilikle ilişkisi olmayan kişilerin kadrolara atanmasını eleştiren Kartal şunları söyledi: “Görevde yükselme sınavı sonucunda yıllardır yokluklar içerisinde kütüphanelerde hizmet veren meslektaşlarımız varken, kütüphanecilik mesleği ile yakından uzaktan alakası olmayan kişilerin kütüphane müdürü olarak atanmasını kabul etmemiz mümkün değil.”

MECLİS GÜNDEMİNE DE TAŞINDI

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi konuyu Meclis gündemine de taşıyarak, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi. “Yeteri kadar kütüphane müdürlüğü ihtisas elemanı olmasına rağmen Yönetmeliğin açık hükmü neden işletilmemiştir?” diye soran İlgezdi, “Yönetmeliğe aykırı atanan ve kütüphane müdürlüğü ihtisas elemanı olmayan 17 asil ve 9 yedek kişinin işlemi iptal edilmesi gerekmektedir” dedi.

https://www.gazeteduvar.com.tr/kutuphanelere-yonetmelige-aykiri-mudur-atamasi-100-tam-puan-alan-sozlude-elendi-haber-1534693

https://t24.com.tr/haber/kutuphanelere-yonetmelige-aykiri-mudur-atandi-tam-puan-alan-aday-sozlude-elendi,978357

Older Posts »

Categories

%d bloggers like this: