Posted by: bluesyemre | September 23, 2018

100 Sayfadan Kısa #Kitaplar (#idefix)

100-sayfadan-kisa-kitaplar_18092018102922

Her yanımızı sonsuz uyaranların sardığı dijital çağda kitap okumak için sakin bir ortamı ve gerekli zamanı bulmak hepimizin ortak derdi. Bu “akıl çelici”lere göğüs gerip tüm dikkatini kitaplara veren, klasik metinlerin, okurdan emek bekleyen sayfaların arasına dalanlarımız da yok değil. Yine de kabul etmeliyiz ki, hepimizin hayat koşulları farklı ve okuma fırsatları konusunda eşit değiliz. Burada hazırladığımız liste, okumak için uzun bir seyahati, bir pazar sabahını ya da hafta sonu pikniğini iple çekenlere hitap ediyor. Tamamı 100 sayfadan kısa olan bu kitapların içinde barındırdıkları dünyaları ve açtıkları algı kapılarını rakamlarla tarif etmek imkansız elbette. Okumanın yüzyılları aşan büyülü gücü de buradan geliyor zaten. Bir ayraca bile gerek duymadan bitirebileceğiniz bu kitapları çantanıza atmayı unutmayın!

Dönüşüm

Dönüşüm

Franz Kafka

Satranç

Satranç

Stefan Zweig

Benim Hüzünlü Orospularım

Benim Hüzünlü Orospularım

Gabriel Garcia…

Palto

Palto

Nikolay…

Üç Hikaye

Üç Hikaye

Nikolay…

Bilinmeyen Adanın Öyküsü

Bilinmeyen Adanın Öyküsü

Jose Saramago

Çocuğun Öyküsü

Çocuğun Öyküsü

Peter Handke

İtiraflarım

İtiraflarım

Lev Tolstoy

Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek

Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek

Richard Brautigan

Altın Gözlük

Altın Gözlük

Giorgio Bassani

Tasmalı Güvercin

Tasmalı Güvercin

Cemil Kavukçu

Seyrek Yağmur

Seyrek Yağmur

Barış Bıçakçı

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

İlhami Algör

Savaş Sanatı

Savaş Sanatı

Sun Tzu

Montaigne'den Montaigne'e

Montaigne’den Montaigne’e

Claude…

Proust

https://www.idefix.com/kataloglar_/100-sayfadan-kisa-kitaplar/50757

Bir Bilim Adamının Romanı

Bir Bilim Adamının Romanı

Oğuz Atay

Milli Kültür ve Meseleleri ve Maarif Davamız

Milli Kültür ve Meseleleri ve Maarif…

Samiha Ayverdi

Gençlerle Başbaşa

Gençlerle Başbaşa

Ali Fuad Başgil

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı

Stephen R. Covey

Bitmeyen Gece

Bitmeyen Gece

Doç.Dr. Mitat Enç

Ezilenlerin Pedagojisi

Ezilenlerin Pedagojisi

Paulo Freire

Sofie'nin Dünyası

Sofie’nin Dünyası

Jostein Gaarder

Eğitim Yazıları

Eğitim Yazıları

İsmail Gaspıralı

Eğitim-Bir Kitle İmha Silahı

Eğitim-Bir Kitle İmha Silahı

John Taylor Gatto

İşbaşında Duygusal Zeka

İşbaşında Duygusal Zeka

Daniel Goleman

Sosyal Bilimleri Açın

Sosyal Bilimleri Açın

Gulbenkian…

Acımak

Acımak

Reşat Nuri…

Okulsuz Toplum

Okulsuz Toplum

Ivan Illich

Doğu Batı Arasında İslam

Doğu Batı Arasında İslam

Aliya İzzetbegoviç

Eğitim Üzerine (Ruhun Eğitimi-Ahlaki Eğitim-Pratik Eğitim)

Eğitim Üzerine (Ruhun Eğitimi-Ahlaki…

Immanuel Kant

Bir Eğitim Tasavvuru Olarak Mahalle / Sıbyan Mektepleri

Bir Eğitim Tasavvuru Olarak Mahalle…

Kolektif

Diriliş Neslinin Amentüsü

Diriliş Neslinin Amentüsü

Sezai Karakoç

Dünya Okulu

Dünya Okulu

Salman Khan

Wikipedia U

Wikipedia U

Thomas Leitch

Eğitici Tolstoy

Eğitici Tolstoy

Daniel Moulin

Kafa Karıştıran Kelimeler

Kafa Karıştıran Kelimeler

Rasim Özdenören

Okul Sıkıntısı

Okul Sıkıntısı

Daniel Pennac

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Grigory Petrov

Cahil Hoca

Cahil Hoca

Jacques Ranciere

Emile - Ya da Eğitim Üzerine - Hasan Ali Yücel Klasikleri

Emile – Ya da Eğitim Üzerine – Hasan…

Jean-Jacques…

Eğitim,Gençlik,Üniversite (objektif

Eğitim,Gençlik,Üniversite (objektif

Peyami Safa

Bilim Tarihi Sohbetleri

Bilim Tarihi Sohbetleri

Fuat Sezgin

Türkiye'nin Maarif Davası

Türkiye’nin Maarif Davası

Nurettin Topçu

Benim Küçük Dostlarım

Benim Küçük Dostlarım

Halide Nusret…

 

https://www.idefix.com/kataloglar_/ogretmenler-icin-okuma-listesi/50761

Posted by: bluesyemre | September 23, 2018

Adım Adım #Kopenhag Keşifleri #ZeynepAtılganBoneval

GettyImages-126140612_super

Arnavut kaldırımlı daracık sokakları, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi rengarenk evleri, rokoko sarayları, yemyeşil parkları, bahçeleri, çeşmeleri, ferah meydanları, heykelleri, yelkenliler ve tekne-evlerin dizildiği kanalları, adacıkları, köprüleri ve göletleri ile, su ile iç içe masalsı bir şehir Kopenhag.

Andersen masallarına ilham kaynağı olmuş şehir, gözü okşayan estetik mimarisi, bisikletten inmeyen stil sahibi şık şehirlileri, sade, zevkli ve özgün tasarımları, şef restoranları, karakterli kafe ve bistroları, çikolata, kahve, çay, karamel, kaktüs, seramik butikleri, rengarenk çiçekçileri ile bugün dünyanın en yaşanılası şehirlerinin başında geliyor.

Pırıl pırıl sokaklarda, bakımlı, güler yüzlü ve güzel insanların yürüdüğü, kahvelerde sohbet ettiği, park ve kanal kıyılarında güneşlenip biralarını yudumladığı… Araba, tramvay, bisiklet, kaykay, metro, otobüs, nehir tekneleri ve kanoların karmaşa yaratmadan biribirine saygıyla yol aldığı… Nereye baksanız keyifli, sade, karakterli insanlar, binalar, tasarımlar gördüğünüz… Gözünüzün, gönlünüzün, içinizin, ruhunuzun açıldığı Kopenhag, medeniyet, insancıllık, mutluluk ve huzur kokuyor.

http://divarese.blog/adim-adim-kopenhag-kesifleri/

http://www.yolculukterapisi.com/

https://www.visitcopenhagen.com/copenhagen-tourist

Posted by: bluesyemre | September 23, 2018

How To Build #LEGO #Bugatti Chiron (Working LEGO CHIRON)

When we say with LEGO Technic you can BUILD FOR REAL, we really mean it! Here’s our amazing 1:1 version of the iconic Bugatti Chiron. Not only does it look like the real thing, it also drives as well – and to prove it we took it for a spin on the same German track where Bugatti do their testing…

https://www.lego.com/tr-tr/themes/technic/bugatti-chiron/build-for-real

https://www.bugatti.com/chiron/

https://shop.lego.com/en-US/TECHNIC-ByTheme

goncaloviana_010131

Herhangi bir yaşam, istediği kadar uzun ve karmaşık olsun, tek bir an’dan oluşur aslında – kişinin kim olduğunu keşfettiği andan…

Jorge Luis Borges (Alef kitabından)

0000000570851-1

Borges Alef’te düş ile gerçek, eski ile yeni, Batı ile Doğu arasındaki ikiliklerde gidip gelen bir zenginliğin anlatısını sunuyor.

Borges’in en verimli döneminde yazdığı hikâyeleri bir araya getiren Alef, İbrani alfabesinin ilk harfi olan “alef”i merkezine alarak, bizi evrenin kökenine ve sonsuzluk düşüncesine götürüyor. Alef uzay boşluğundaki tüm noktaları kapsayan bir noktadır; bu noktadan içeri bakan kişi evreni görür ve onu kucaklar. Burası, sonsuzluğun hem başladığı hem bittiği yerdir. Zaman, kimlik ve ölümsüzlük temaları çevresinde kurulan Alef, farklı gerçeklik ve anlam katmanları vaat eden bir metin. Üstelik Borges’in bu kitapta okuruna bir de sürprizi var: Modern edebiyatın zaman ve uzam sihirbazı, kitapta sadece anlatıcı olarak yer almıyor, karşımıza hikâye kahramanı olarak da çıkıyor.

“Jorge Luis Borges, kaderi ince, yıkıcı ve empatik bir tanrının çizimlerine göre cisimleştirir.”
-Riccardo Campa-

https://www.idefix.com/Kitap/Alef-Clz/Edebiyat/Dunya-Oyku/urunno=0000000570851

Posted by: bluesyemre | September 20, 2018

Transforming The #Library Space by Solus UK Ltd @solusuk

Solus UK Ltd offers a range of product to bring your library into the digital world, see just a few in this video.

http://www.sol.us/

https://www.facebook.com/SolusUKLtd/

https://www.instagram.com/solusuk/

Posted by: bluesyemre | September 20, 2018

Deniz kıyısındaki #kütüphane – #MeltemGürle

373561809_5c6917d279_o

Eğer belli bir yaşın üstündeki bir Dublinliyle konuşuyorsanız, bu kütüphanenin adı geçtiği anda size Mrs. McCarthy’yi anlatmaya başlıyor. Bütün ömrünü Marsh’s Library’de geçirmiş olan bu kütüphaneci kadın, her konudaki akıl almaz bilgisi ve bütün kütüphaneyi avcunun içi gibi bilmesiyle meşhur…

Geçenlerde The Irish Times’da İrlandalıların kütüphanelerini çok sevdiğine dair bir yazı okudum. Bu habere göre, her sabah Dublin’in meşhur Merkez Kütüphanesi’nin açılmasına on dakika kala kapıda insanlar sıraya girip beklemeye başlıyormuş. Sıra bazen o kadar uzun oluyormuş ki, şehre dışarıdan gelenler burada bir şey satıldığını zannedip soruyorlarmış.

Dünyanın başka yerlerinde kütüphaneler tehdit altındayken, İngiltere’de bile mahalle kütüphaneleri birer birer kapanırken, İrlanda’da bu geleneğin kuvvetlenerek devam etmesinin altındaki nedenleri araştırmak gerekir belki de. Benim okuduğum yazı da biraz bu amaçla yazılmış zaten. Merkez Kütüphanesi’nin müdavimlerine oraya neden geldiklerini ve zamanlarını nasıl geçirdiklerini sormuşlar.

Kimileri gündelik alışkanlığının bir parçası olarak burada vakit geçirmekten hoşlandığını söylemiş. Kütüphaneye düzenli olarak uğrayanlar arasında, kısa bir süre önce yakınlarını kaybetmiş yaşlılar var mesela. Onlardan biri, günlük gazetesini evde tekbaşına okumak yerine kütüphaneye gelmeyi tercih ettiğini anlatmış. “Hem burada gazete okurken, bazen gözüme bir kitap çarpıyor, o zaman onu da alıp eve gidiyorum,” demiş. Uzakça bir yerden geldiği için, o kadar uzun bir tren yolculuğuna değip değmediği sorulunca, “Mesele sadece evden çıkmak. Yaşlılar için seyahat kartım var, onu kullanıp geliyorum,” diye cevap vermiş. Gençten biri ise, kütüphaneyi beste yapmak için kullandığını, müzik odasında başkalarını rahatsız etmeden kulaklıkla piyano çalabildiğini ve bunun onu çok mutlu ettiğini anlatmış.

Kütüphanelerin gitgide daha popüler hale gelmesinin sebeplerinden biri de, İrlanda hükümetinin halktan gelen talebi karşılıksız bırakmamak için çaba göstermesi olabilir. Merkez Kütüphanesi başta olmak üzere kütüphanelerin açık kaldığı saatleri artırma, kitap cezalarını azaltma ve bütçeden bu ihtiyaç için daha çok para ayırma gibi kararlar alınması şu aralar gündemde. Hükümet daha geçen ay, ülkedeki yüzlerce halk kütüphanesinde kullanılmak üzere iPad’ler, bilgisayarlar, akıllı tahtalar ve diğer teknolojik araçlar almak için 8 milyon Euro harcayacağını duyurdu. Kitaplar için harcanacak miktarı saymıyorum bile.

Ben Merkez Kütüphanesi’nin müdavimlerinden değilim. Zamanımın çoğunu öğrenciler gibi üniversite kütüphanesinde geçiriyorum. Ama şehre kişiliğini kazandıran bu binaların bir kısmını dolaştım. Dünyanın en güzel on kütüphanesinden biri sayılan ve VI. yüzyıldan kalma elyazmalarına evsahipliği yapan Trinity’nin efsanevi kütüphanesi Long Room’u, St Patrick Katedrali’nin hemen yakınlarında yer alan Marsh’s Library’yi, Dublin Şehir Kütüphanesi’ni ve daha başkalarını.
Ne zaman bu kütüphanelerden birinin adını geçirecek olsam, Dublinliler muhakkak bir anılarını ya da işittikleri eğlenceli bir hikayeyi anlatıyorlar. Mesela Marsh’s Library. 1701 senesinde kurulmuş bu köklü kütüphane hakkında söylenecek çok şey var: Her şeyden önce, Newton, Kepler, Galileo ve Descartes gibi bilim insanlarının ve düşünürlerin eserlerinin ilk baskıları burada. 25,000 kitaptan oluşan müthiş bir koleksiyonu ve aralarında James Joyce’un da bulunduğu bir üye listesi var. Ama insanlar size bunlardan bahsetmiyorlar. Eğer belli bir yaşın üstündeki bir Dublinliyle konuşuyorsanız, bu kütüphanenin adı geçtiği anda size Mrs. McCarthy’yi anlatmaya başlıyor. Bütün ömrünü Marsh’s Library’de geçirmiş olan bu kütüphaneci kadın, her konudaki akıl almaz bilgisi ve bütün kütüphaneyi avcunun içi gibi bilmesiyle meşhur. Bir de tabii çok otoriter biri olmasıyla. Herkes onun önünde korkudan en az bir kere titremiş ve saygıyla ceketini iliklemiş. Onun için bu tecrübeyi asla unutmuyorlar. Muriel McCarthy çoktan emekli olmuş ama kütüphanenin yaşayan bir parçası olarak Dublinlilerin hayatında hâlâ önemli bir yer kaplıyor.

Bütün bu namlı kütüphanelerin arasında, diğerleri kadar güzel bir bina olmamasına rağmen konumu ve toplumsal hayatta oynadığı rol nedeniyle muhakkak anılması gereken bir yer daha var: Dún Laoghaire Halk Kütüphanesi. Dublin’in denize doğru bakan banliyö semtlerinden birinde kurulmuş bu büyük ve biraz da hantalca bina henüz inşaat halindeyken, semt sakinleri tarafından tepkiyle karşılanmış. Daha küçük ve “düşük profilli” bir kütüphaneyi tercih edenler ile, denizin dibindeki bu görkemli yapının çok isabetli olacağını düşünenler arasındaki tartışma bina tamamlanana kadar sürmüş. Ancak kütüphane tamamlandıktan sonra, galiba herkes buranın harika bir mekan olduğu konusunda tamamen ikna olmuş. Neredeyse denizin üzerinde yer alan konumuyla, seyir halindeki bir teknedeymişsiniz hissi veren bu bina, şimdilerde her yaştan okurlarla dolup taşıyor ve bölgedeki kültürel hayatın merkezi olarak faaliyet gösteriyor.

Benim şehir merkezinin oldukça dışında kalan bu kütüphaneyle tanışmam ise bir şiir sayesinde oldu. Dún Laoghaire’de yaşayan ve çocuk kitapları yazan Lucinda Jacob’un “Hopscotch in the Sky” (Gökyüzünde Seksek) adlı kitabını karıştırırken, “Deniz Kıyısındaki Kütüphanede” adlı şiir dikkatimi çekti. Bu şiirde yorgun bacaklarını dinlendirmek için, sahildeki kütüphaneye sığınan denizkızlarından söz ediliyordu. Havanın ve ışığın peşinden gelmişlerdi. Biraz da meraktan tabii. Bazıları ıslak ıslak bir köşede oturuyor. Daha cesur olanlar yeni ayakları üzerinde dengesizce yürüyordu. Üzerlerinden sular akarak, fısıl fısıl konuşarak raflar arasında dolaşıyorlar ve insan olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Bazen de bankonun önüne sıralanıyorlar
iri gözlerini kocaman açıp
tıpkı balıkçıların önüne dizilen foklar gibi.

Önce şiire, ardından da kütüphaneye vuruldum. Daha sonra bir tesadüf eseri Lucinda ile tanıştığımızda, bu şiiri neden yazdığını sordum ona. Kütüphane inşa edilirken, pazarda iki kadının konuşmasına şahit olduğunu anlattı. Binanın denize bu kadar yakın olmasından rahatsız olduğu belli olan biri diğerine demiş ki: “Neden burayı seçtiler anlamadım. Denizkızları mı gelip kitap okuyacak sanki?”

“Geldiler mi bari?” diye sordum hikayeyi dinledikten sonra. Bunun üzerine Lucinda uzun uzun güldü. Gülünce gamzeleri ortaya çıktı ve bir çocuğa benzedi. “Bütün Dún Laoghaire orada,” dedi sonunda, “Denizkızları da gelmiştir herhalde. Kitapların arasında bir yerde sessizce dolaşıyorlardır.”

http://www.dublincity.ie/main-menu-services-recreation-culture/dublin-city-public-libraries-and-archive

http://www.dublincity.ie/central-library

https://www.birgun.net/haber-detay/deniz-kiyisindaki-kutuphane-230636.html

9780472130948 (1)

Mistranslation and understanding constructs international relationships

International politics often requires two or more languages. The resulting interlingual relations mean translation, either by interpreters who are quite literally in the middle of conversations, or by bilingual statesmen who negotiate internationally in one language and then legitimize domestically in another. Since no two languages are the same, what can be argued in one language may be impossible in another. Political concepts can thus be significantly reformulated in the translation process. State of Translation examines this phenomenon using the case of how 19th-century Ottoman and later Turkish statesmen struggled to reconcile their arguments in external languages (French, then English) with those in their internal language (Ottoman, later Turkish), and in the process further entangled them. Einar Wigen shows how this process structured social relations between the Ottoman state and its interlocutors, both domestically and internationally, and shaped the dynamics of Turkish relations with Europe.
“A stunning example of what we can learn about international relations and political change when we attend carefully to language and translation. The chapters on civilization, empire, citizenship, and democracy are gems. Wigen has put the study of ‘interlingual relations’ on the map.”
—Frederic Charles Schaffer, University of Massachusetts Amherst

“This book sets the agenda for studying what happens to key political concepts when they enter unfamiliar semantic terrain. International relations have always been among languages and not just states. Anybody interested in interlingual relations should read this book.”
—Jörg Friedrichs, University of Oxford

State of Translation advances an innovative argument about the importance of translation across linguistic divides in international relations. This pioneering monograph will trigger other studies exploring politics across other linguistic divides.”
—Bahar Rumelili, Koç University

Einar Wigen is Associate Professor of Turkish studies in the Department of Culture Studies and Oriental Languages at the University of Oslo.

 

https://www.press.umich.edu/9910072/state_of_translation

Posted by: bluesyemre | September 14, 2018

#OyunBağımlılığı Gerçek Bir Sorun

oyun

José Antonio Hita Ruiz ergenliğini yaşayan bir çocukken pek de iyi bir hayatı yoktu. Babası alkolik, annesi çok fazla çalışan bir kadındı ve Hita okulda zorbalığa uğruyor ve notları pek de iyi gitmiyordu. Okulu bıraktı. Tüm arkadaşlarının çevre illerde üniversitelere gidişini izlerken kendisi günde 16 saate yakın oyun oynuyordu. Şimdi 24 yaşında ve hayatıyla barışık olan Hita 3 yıl önce, acılarını ve yalnızlığını, izolasyonunu bitirmek için intihar düşünüyordu.

Her türlü sorununun ilacını video oyunlar olarak gören Hita bir noktadan sonra hatasını fark etti ve internette Game Quitters isimli bir foruma üye oldu.

“Başka insanlarla bile oynamıyordum; sadece ben ve aynı birkaç oyun, tekrar tekrar. Bazı insanlar ‘uyuşturucu gibi’ dediğimde yanlış yorumlayabilirler. Ancak benim deneyimlerimde uyuşturucu gibiydi.”

Dünya’da yaklaşık 2 milyar insan oyun oynuyor. The national Bureau of Labor Statistics’in araştırmasına göre 2003 ile 2016 arasında oyun oynama oranı %50 yükseldi.

Oyun oynamak artık sadece bir odaya çekilip yalnızlığa gömülmek değil sosyal bir aktivite, arkadaşlarla etkileşim ve hatta ülke dışından insanlarla sosyal etkileşim haline geldi. Hatta artık yıllık 11 milyon dolar ödül dağıtılan ve her insanın hayallerini süsleyen bir ‘profesyonel spor’ görünümüne de sahip.

Cameron Adair’ın da Hita gibi bir hikayesi var. 5 yaşından itibaren oyunlara bağımlı hale gelen Cameron’ın 15 yaşında okulu bırakma sebeplerinden birisi de buymuş. (Diğer sepeb ise en yakın arkadaşının zorla rehabilitasyon merkezine yatırılması olmuş.)

Adair da oyun bağımlılığından kurtulmak için 92 ülkeden 2000 üyesi bulunan. Yaş ortalaması 24 ve üyelerin %94’ü erkek olan Game Quitters’a üye olmuş.

Okulda kötü notlar, insan ilişkilerinde sıkıntılar ve beslenme bozuklukları gibi sonuçlar verebilen oyun bağımlılığı bu yıl, World Health Organization (WHO – Dünya Sağlık Örgütü)) tarafından ilk defa bir sağlık bozukluğu olarak tanımladı ancak Amerika’da henüz psikologlar bu konunun üzerine eğilmiş değil. Hatta bu durumun bir bağımlılık/hastalık olmadığını ve tıpkı yemek yemeyi, dans etmeyi, cinsel ilişkiyi ve çalışmayı çok abartanlar olduğu gibi oyunu abartanların da olduğunu düşünen psikologlar da bir hayli fazla.

Bu konuda Türkiye’ye dair istatistiksel bir veriye sahip değiliz ancak çocuklarımızın gereğinden fazla oyunlar ile meşgul olduğunu çıplak gözle de görmek mümkün. Yakın gelecekte sahip olacağımız sanal gerçeklik gibi seçeneklerle birlikte gerçek ile sanal boyut biribirinin içerisine geçecek ve oyunlarımız çok daha gerçekçi bir hal alacak. O günler geldiğinde psikolojik olarak ayakta kalabilmemiz için de bazı önlemlerin alınmış olması, psikologlarımızın hazır halde olması büyük önem arz ediyor.

“If you want to change, you have to know that there’s a whole community of people that have gone through the same situation as you,” Jose says. “It’s about knowing your options. After all, it’s your time and your life.”

Kaynak: Futurism

http://www.gelecekburada.net/oyun-bagimliligi-gercek-bir-sorun/

Posted by: bluesyemre | September 14, 2018

#Reading by Laura Lacambra Shubert

http://lsstudios.com/

AFK1

TKD Genel Başkanı Ali Fuat KARTAL istihdam sorununa dair açıklama yaptı. Açıklaması aşağıdaki gibidir:

Son günlerde özellikle sosyal medya üzerinden genç meslektaşlarımız haklı olarak, kadro taleplerini dile getiriyorlar.

Zira çalışma hakkı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 23. ve 24. Maddelerinde düzenlemiştir. Söz konusu maddelerde özetle; “Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına… hakkı vardır” derken, TC Anayasasının 49. Maddesi ise; “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” demektedir.

Bugün yaşamakta olduğumuz ekonomik kriz nedeniyle, herhalde hiç kimse işsizliği önlemek için elverişli bir ortam olduğunu söyleyemez. Bu gerçeklikten hareketle genç arkadaşlarımızın, peki bu durumun sorumlusu ben miyim? Sorusuna ne denebilir ki?

Elbette siz değilsiniz. Benim diyeceğim; ama gerçekten ben değilim. Keşke ben olsaydım. İnanın gereğini yapardım. Yukarıda yazdım. Anayasamız devlet diyor. Peki devlet kim? Her ile bir üniversite açtık diye övünenler mi? Hiçbir veriye dayanmadan kafalarına göre bölümler açan rektörler mi? Yoksa hiçbir bilimsel veri kullanmadan bölümlerin kontenjanını artıran YÖK mü?

Değerli meslektaşlarım bu tür sorunları konuşmak için Kültür ve Turizm Bakanından randevu talep ettim. Özel Kalem Eylül ayı programının dolu olduğunu söyledi.

Bugün Maliye Bakanlığı Genel Müdür Yardımcısı ile görüştüm. 2018 yılı için kadro sayısının belli olduğunu, bunun dışına çıkılamayacağı, bunun dışında sözleşmeli personel alımının da ekonomik nedenlerle mümkün olmadığını olsa bile yeni düzenleme ile Cumhurbaşkanının vize vermesi gerektiğini belirtti. Bu konuda Cumhurbaşkanlığının 2 Nolu Genel Kadro ve Usulü Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne bakabilirsiniz.

Zaten dün de Sayın Cumhurbaşkanımız TESK Genel Kurulunda personel alımında da tasarruflu olunacağını söyledi.

Ülke olarak biran önce bu olumsuz durumdan kurtulmamız dileğiyle saygılarımı sunuyorum.

http://www.bbyhaber.com/bby/2018/09/14/tkd-baskani-ali-fuat-kartal-istihdam-sorununa-dair-aciklama-yapti

Posted by: bluesyemre | September 14, 2018

Le Tour du Monde – André Henri Dargelas (1828–1906)

André Henri Dargelas (1828–1906)

http://www.artnet.com/artists/andr%C3%A9-henri-dargelas/

 

 

Rogers_A-Dream-Dreamed-in-the-Presence-of-Reason1200

Photographer Christy Lee Rogers produces luminous scenes of swirling figures swathed in colorful fabrics. She creates a painterly quality in her large-scale images not by using wet pigments, but rather by completely submerging her subjects in illuminated water and photographing them at night.

The works shown here are part of Rogers’ most recent series, titled ‘Muses’, which were in response to a year of personal loss. She shared in an interview that “these final images represent a soft and peaceful place that I imagine exists, where you can be free to let go and experience the beauty surrounding you.”

Rogers grew up in Hawaii and continues to shoot there, though she now lives in Nashville. Her works are exhibited widely, alongside video installations, one of which can be viewed below.  The photographer recently had a solo show at Art Labor Gallery, who will also be representing her work at PHOTOFAIRS | Shangai, opening on September 21, 2018. You can see more from Rogers on Facebook and Vimeo.

http://www.christyleerogers.com/

https://www.instagram.com/christyleerogers/

https://www.facebook.com/ChristyLeeRogersArt/

https://www.behance.net/ChristyLeeRogers

https://vimeo.com/christyleerogers 

https://www.youtube.com/channel/UCu3RL6Cp-w7NgTGjWh5STgg

https://www.thisiscolossal.com/2018/08/baroque-underwater-photography-by-christy-lee-rogers/

Posted by: bluesyemre | September 13, 2018

How the ‘brainy’ #book became a #publishing phenomenon

4112

These uncertain times have seen a renewed interest in serious nonfiction, as people try to make sense of an unstable world

This is a story about a book that just kept selling, catching publishers, booksellers and even its author off guard. In seeking to understand the reasons for the book’s unusually protracted shelf life, we uncover important messages about our moment in history, about the still-vital place of reading in our culture, and about the changing face of publishing.

The book is Sapiens, by the Israeli academic Yuval Noah Harari, published in the UK in September 2014. It’s a recondite work of evolutionary history charting the development of humankind through a scholarly examination of our ability to cooperate as a species. Sapiens sold well on publication, particularly when it came out in paperback in the summer of 2015. What’s remarkable about it, though, is that it’s still selling in vast numbers. In its first two and a half years of life, Sapiens sold just over 200,000 copies in the UK. Since 2017, when Harari published Homo Deus, his follow-up, Sapiens has sold a further half million copies, establishing itself firmly at the top of the bestseller lists (and convincingly outselling its sequel). Sapiens has become a publishing phenomenon and its wild success is symptomatic of a broader trend in our book-buying habits: a surge in the popularity of intelligent, challenging nonfiction, often books that are several years old.

https://www.theguardian.com/books/2018/jul/29/why-brainy-book-became-publishing-phenonmenon

Posted by: bluesyemre | September 13, 2018

Tarihte Türkiye Haritaları – Boyut Yayıncılık

Tarihte Türkiye Haritaları ilk kez kitaplaştı!

İlk çağlardan günümüze kadar merkezinde Asia Minor’un (Anadolu) yer aldığı 2000 yıllık eşsiz bir harita koleksiyonu. Konusunda ilk ve tek eser. Tarihin coğrafya ile harmanlanarak anlatıldığı TÜRKİYE KİTABI. İngiltere, Fransa, Hollanda, Rusya ve ABD’nin başlıca müze ve kütüphanelerinden derlenen haritalarla zenginleştirilen koleksiyon, Türk hakimiyeti altındaki toprakların en geniş sergisi niteliğinde. 50×70 cm sayfalarda, 6000’nin üzerinde harita arasından seçilen 265 haritanın yer aldığı kitap, 20 yıla yakın bir çalışmanın ürünü. Koleksiyonunu müze ve kütüphanelerdeki haritaların dijital kopyalarıyla zenginleştiren kitabın editörü Bülent Özükan, Sanat Yönetmeni Murat Öneş. Boyut Koleksiyon Kitaplarının en nadide kitaplarından biri…

“Ülkelerin kendi geçmişine ilişkin harita koleksiyonları üzerine geniş bir sunum” yazısını hazırlayan Celal Şengör (Prof. Dr., İstanbul Teknik Üniversitesi, Jeoloji Mühendisliği) yazısında Türkiye’ye ilişkin koleksiyon haritaların ilk kez bu kitapta bir araya getirildiğini anlatıyor. Coğrafyanın ve haritacılığın tarih bilgisiyle harmanlandığı tarihi haritaların yazımını Doğan Uçar (Prof. Dr., İstanbul Teknik Üniversitesi Geomatik Mühendisliği Bölümü eski Başkanı)  gerçekleştirdi. Osmanlıca yazılımlı haritaların düzenlenmesini ise Mustafa Kaçar (Prof. Dr., Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Bilim Tarihi Anabilim Dalı Başkanı) hazırladı.

https://www.boyutstore.com/tarihte-turkiye-haritalari

new_wikimedia_foundation_off

Wikipedia founder Jimmy Wales talks exclusively to IP’s Rob Green about the search for trusted information and the role of libraries and librarians in the face of the rise of fake news, clickbait and the erosion of trust in news and information sources.

When Wikipedia was launched in 2001, we were living in a very different world. Mobile phones were still largely speaking and texting devices. It would be a full six years before the -notion of a smartphone gained traction with -consumers, following the release of the first iPhone. Today’s connected generation take fingertip computing power for granted, and have instant access to information and data from across the internet. Anyone with a connected device not only -consumes data, they curate it and create it – constantly adding to the deluge of data and information available.

Sources of trusted information

Huge chunks of that information is benign, but the ease with which it can be created and accessed means it has become simple to manipulate and distort the truth. Jimmy says that how people judge this proliferation of information needs to be addressed – and points to libraries and librarians as the facilitators to improve skills.

He said: “One of the things I want to talk about is how when I was a kid or teenager, the range of quality information available to me was actually fairly narrow. It ranged from quality newspaper and magazines, books, down to tabloid newspapers and up to academic journals – although they were not always so easily available. Now, all of those things are available at your fingertips, and a lot more.”

Jimmy points out that for a lot of people it is difficult to not only discern what sources can be trusted, but also to judge sources in the proper context. For instance, ­peer-reviewed medical journals are clearly sources to be trusted – but

Jimmy says: “One of the things we know about medical literature is that studies get published with findings that are intriguing and interesting – but maybe it’s a study of 20 people that shows an ­unusual result. Now, medical professionals know to say, ‘that’s interesting, we should do some more studies and find out more’. After a few more years of research and some meta-analysis we find that that is an unusual outlier.

“But it’s quite easy for a person, particularly if they are ill and vulnerable, to read something and take it at face value. There are tons of people who can take that kind of information in the wrong context”.

The crackpot and the bogus

At the other extreme, convincing fakes can be created – “crackpot, bogus ideas and medical treatment online where you have people claiming all manner of complete nonsense. And some of them are on nice looking websites, with credentials that sound impressive if you don’t actually know,” according to Jimmy. He adds: “Because we have this incredible access to both low quality information and high quality information that may be hard for us to contextualise, people really do need skills to help them work through that.”

#1Lib1Ref campaign

Wikipedia has been running its ­#1Lib1Ref campaign for a number of years, asking librarians to become Wikimedians and add their own pages or edit existing ones. The aim is not just about getting more trusted contributors to update pages (although that inherent trust in the profession is one reason why the campaign is aimed at librarians), but also to help libraries make more of their collections by making them discoverable through to the Wikipedia community.

It is clear that the value of libraries and librarians is not lost on Jimmy and he sees the potential for the profession to become the facilitators for improving information literacy understanding and skills in local communities.

He says that while individuals within the profession, and the profession as whole, already understand how they can help, there are constraints because decision-makers do not have the same grasp. This leads to a scenario where librarians are undervalued and misunderstood.

Give a man a fish…

“There is no big surprise that it is skills that are important – ‘give a man a fish and he’ll eat for a day, teach him how to fish and he’ll eat for a lifetime’. That is what education is fundamentally about – helping people to gain the skills they need to explore the world in an efficacious manner,” Jimmy says. “I think a lot of educators get that, but unfortunately the systems we have in place don’t always recognise that. It’s one of the paradoxes we have that groups of individuals can understand something but the system hampers that.”

Having said that he believes that things can be changed, and it could be the rise of fake news that helps force the change. The traditional news media has seen an opportunity to regain some of its lost trust by focussing on fake news and trying to tackle it. The idea that fake news is real and potentially dangerous to society is now part of the media agenda as they look to regain readers, regain trust and ultimately regain advertising revenue.

For librarians there is an opportunity to be at the forefront of that agenda. Librarians are already widely trusted and well-placed in local communities, with a genuine public service ethos.

Devalued concept of news

Summing up the rise of fake news, Jimmy says it has stemmed from an over reliance on cheap-to-produce content which has undermined professional journalism. He said: “What has changed a lot is the business models. The advertising-only model has been incredibly destructive for journalism. It leads even quality publications to feel a financial pressure to go for clickbait – vast amounts of low quality content. Rather than go for long-form, good quality, well-researched pieces which are expensive to produce and require a certain degree of professionalism.

“If you make the same amount of money revenue-wise, from something that takes a senior reporter three weeks to work on compared to something an intern churned out in an hour, then it’s hard to justify from a business perspective.”

That skewing of news provision has devalued the concept of news, and has allowed the growth of fake news (or lies) to take hold. Jimmy cites Hannah Arend’s treatise on fascism and totalitarianism in which she views the first step on the road to tyranny, not as indoctrination in a belief system but to undermine people’s belief in anything at all.

“The fact that Donald Trump calls fake news anything he doesn’t like hearing is problematic because it undermines people’s trust in media and in professional journalism. That makes them vulnerable.” Says Jimmy. “If people do not know what is true or not, then they find it very difficult to evaluate.”

Revenue from readers

Jimmy does see some positives in the way news organisations are looking at different business models, from the Guardian’s supporters model – one he pushed for during his time on the paper’s board, and which he has since adopted with the launch of WikiTribune; and The New York Times’ push for digital subscriptions, which has seen a rise in paying-users from one million to more than three million in just a couple of years.

He says: “That is huge because revenue from readers really is the incentive to produce content that is meaningful and can be used to change lives in a meaningful way.

“Those are some good signs, and finally we look at Putin and Trump and all of that – these things are hopefully passing phenomena, but although it is a passing phenomenon it is real and it does matter.”

Wikipedians don’t fall for fake news

While the rise of fake news has not hampered Wikipedia, according to Jimmy, he is worried that the general public are at a disadvantage. He says: “The ­phenomenon of true fake news – websites set up to spread viral content that has no discernible truthful element to it and has no concern for the truth whatsoever – has had no impact on Wikipedia.

That’s because the kind of people who become Wikipedia volunteers and who become experienced, spend their lives judging sources. To fool a Wikipedian with ‘Pope endorses Trump’, they are going to say ‘hold on a second, that doesn’t sound right’. That kind of skill is not rocket science and I think most people who are avid consumers of news or information gain those skills and learn those skills quite readily. But they need to be taught more widely – it’s crucially important.

Teaching key skills

“The librarian is a key point in this because students do turn to them to sort through and find information. Obviously, a school librarian’s task is not just to say ‘here’s something good, now go do your homework’, but to say ‘here’s how you judge what is good. Let me show you how to think through why you use this as a source, and not that’. That is really important and I think it should be embedded in the school curriculum as well.”

Libraries and librarians in the digital age

Looking at the digital transformation that is happening in the world, there are parallels in the shift to digital between news production and libraries. Both are born from a paper and ink world and both are having to find their places in an electronic world. The media is slowly finding its place in that world and is continuing to experiment and innovate.

Jimmy says the same must be true of libraries and librarians, who he sees as guides to information, knowledge and the skills needed to navigate the digital information sphere. He said: “One of the things I think is really interesting about libraries and librarians is the challenge of technology. I don’t think we should be looking at the meaning of the word library in the future as effectively a museum for old ­objects, with paper in them. That is kind of a dead idea of what a library is. Fundamentally, that is not what a library is.

“A library 50 years ago was a living and breathing place that happened to be full of books because that was the most efficient way of getting and storing information. Now books are still, in many cases, the most effective ways of getting and storing information – but not in all cases.

“People forget that the job of the librarian is not to tell you ‘It is on aisle 7, on the right’, but to actually help people with the process of research and the process of working things through. The digital transformation has been a challenge for that. A lot of libraries have had a hard time finding their place in that world.”

And while he happily admits he is not the first to point this out, he says there is still a need for libraries, their staff and their users to explore new ways of working. He said: “I’m not saying anything particularly new, a lot of people have said that a library shouldn’t be a place for dead books. But there is the challenge of how do libraries serve a community, if that ­community is not coming to you for a recommendation for a history book but they are actually interested in exploring a range of resources that are available to them at their fingertips all the time. I don’t think we really know what the future library looks like yet, except it’s going to have a big online component to it.”

Better to question

Having spoken about trust in sources, Jimmy says he is sanguine about ­Wikipedia retaining trust issues from its very early days when there was a small community of editors, limited numbers of articles and more opportunity for malicious or unmalicious falsehoods to perpetuate within articles. He says: “My approach is that I’m happy for people to question their information sources. If that means people question Wikipedia as a source, then I’d rather have that than no questions at all.”

https://www.cilip.org.uk/page/JimmyWales

105439114-1536343150976princeton.1910x1000

Photo: Princeton University, Office of Communications.
Princeton University

1. Princeton University

Total undergraduate enrollment: 5,400

Tuition and fees (2017-2018): $47,140

Average first-year student retention rate: 98 percent

Graduation rate: 97 percent

2. Harvard University

Total undergraduate enrollment: 6,710

Tuition and fees (2017-2018): $48,949

Average first-year student retention rate: 97 percent

Graduation rate: 96 percent

3. Yale University (tie)

Total undergraduate enrollment: 5,472

Tuition and fees (2017-2018): $51,400

Average first-year student retention rate: 99 percent

Graduation rate: 97 percent

3. University of Chicago (tie)

Total undergraduate enrollment: 5,941

Tuition and fees (2017-2018): $54,825

Average first-year student retention rate: 99 percent

Graduation rate: 93 percent

3. Massachusetts Institute of Technology (tie)

Total undergraduate enrollment: 4,524

Tuition and fees (2017-2018): $49,892

Average first-year student retention rate: 99 percent

Graduation rate: 94 percent

3. Columbia University (tie)

Total undergraduate enrollment: 6,113

Tuition and fees (2017-2018): $57,208

Average first-year student retention rate: 99 percent

Graduation rate: 96 percent

 

Choosing a college is difficult. While there are plenty of resources to help students estimate hard costs, it can be hard to understand which features make one school a better fit than another.

The U.S. News & World Report annual ranking helps make this process a little easier. The publication has long tracked and analyzed data from hundreds of schools, studying metrics such as graduation rate, retention rate and class size. For the first time, the rankings will also consider a school’s ability to promote the social mobility of low-income students. The list also features a four-way tie for third place.

Once again, Princeton University topped U.S. News’ rankings of the best universities thanks to a perfect 100 out of 100 overall score and an impressive five-to-one student-to-faculty ratio.

Common among these top-ranked institutions are sky-high first-year retention and graduation rates. These figures are often overlooked by prospective students but are incredibly important when considering colleges.

The National Center for Education Statistics reports that just 40 percent of first-time full-time students earn a bachelor’s degree in four years, and only 59 percent earn their bachelor’s in six years.

Since students often struggle to graduate on-time, they are forced to pay for extra years of college which can quickly increase the cost of their degree.

While not all students will attend one of this year’s top-ranked 6 schools, understanding the traits these institutions share can go a long way toward selecting a university that serves them best in the long term.

https://www.cnbc.com/2018/09/07/us-news-and-world-report-top-6-us-universities.html

Posted by: bluesyemre | September 12, 2018

Vakıflı’da (#Antakya) ‘yaşayan’ bir #müze kuruluyor…

ismail zubari 2

Türkiye’nin ayakta kalmayı başarmış tek Ermeni köyü olan Antakya’nın çokkültürlülüğünün önemli yapıtaşlarından birini oluşturan Vakıflı’nın tarihi ve kültürü yepyeni bir projeyle gelecek kuşaklara aktarılacak. Doğu Akdeniz Kalkınma Ajansı’nın (DOĞAKA) desteğiyle köyün tarihini, kültürünü, dününü ve bugününü anlatan bir müze kurulacak. Vakıflıköy Surp Asdvadzadzin Kilisesi Vakfı’nın Nisan ayında Doğu Akdeniz Kalkınma Ajansı’na yaptığı başvuru olumlu sonuçlandı. Ajansın 27 Temmuz Cuma günü açıkladığı başarılı projeler arasında yer alan Vakıflıköy Müzesi projesi için 14 Ağustos Salı günü ajans ile vakıf arasında sözleşme imzalanarak çalışmalara start verildi. 12 aylık bir çalışma sonrasında açılması planlanan müze sayesinde Vakıflıköy’ün sosyokültürel tarihi interaktif bir ortamda sergilenecek. Projenin koordinatörlüğünü üstlenen Lora Çapar’la, önümüzdeki yıl Ağustos ayında, Asdvadzadzin Yortusu’nda açılması planlanan müze hakkında görüştük.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/21136/vakiflida-yasayan-bir-muze-kuruluyor

Posted by: bluesyemre | September 12, 2018

BookXcess (A #bookstore in #Malaysia) is open 24/7

large_D2hUvFju-bTrcmEr5g8FVS3ZsYn0KzJiHy3j6cb8YGE

The plight of bookstores in the West – as well as the changing shopping and reading habits of consumers – is much discussed, with many independent retailers already forced out of business. Meanwhile in Malaysia, one company has just opened the country’s biggest-ever bookstore that will stay open twenty-four hours a day, seven days a week.

BookXcess stocks half a million titles in its 3,437m² complex, as well as offering a stage, a cafe and private reading spaces to encourage customers to spend more time and money inside its cavernous depths. It is also characteristic of the new wave of businesses that are cashing in on Malaysia’s new-found wealth. Alongside other new high-end enterprises, businesses like this are emerging to meet the changing needs of Malaysia’s citizens.

https://www.bookxcessonline.com/

https://www.weforum.org/agenda/2018/08/this-24-hour-bookstore-is-aimed-at-malaysia-s-emerging-middle-class

Posted by: bluesyemre | September 12, 2018

This is why Finland’s #schools are so good

ethics

Posted by: bluesyemre | September 12, 2018

Educational attainment of 25-64 year-olds (2017) (OECD countries)

078a9388-3c8b-4310-b15a-ac79c3cd3154-original

Beyin

Posted by: bluesyemre | September 11, 2018

@YapayZeka Dosyası

yapay zeka 1

yapay zeka 2

yapay zeka 3

yapay zeka 4

yapay zeka 5

Şarkı besteleyebiliyor, resim çizebiliyorlar, senaryo yazabiliyor, hastalık teşhis edebiliyorlar, satrançta usta olabiliyor, lezzetli yemekler pişirebiliyorlar, kısacası verilen görevlerin büyük bir kısmını yerine getirebiliyorlar. Peki ya sevgilerini katıyorlar mı? Sadece on yıl önce çılgınca – hatta belki de delice – gelen bu soru çoktan normalleşmiş görünüyor. İnsanlar artık duygularını ifade edebilen yapay sistemler geliştiriyor. Uzun zamandır akıllı teknolojilerle hayatımızda olan, yapay zeka konusunun kapısını aralama kararı aldık. Kolay, tuhaf, hızlı, çok yeni ve eğlenceli bir hayat bekliyorsa bizi, bunun sorumlusu olan Yapay Zeka hakkında bilmen gereken ilk bilgileri en hafif şekilde özetledik.

Yapay zeka dosyası

PLYTO_Winner_Text1 (1)

PLYTO_Winner_Text2

“You can get married in the theatre or celebrate your birthday in the café. Everything is possible in School 7,” declares Jacinta Krimp, director of the School 7 library in the Netherlands (KopGroep Libraries), winner of the 2018 Public Library of the Year award.

An application field of 35 libraries from 19 different countries across six continents was initially whittled down to five nominees – and then to one winner. The Dutch School 7 public library, placed in the city Den Helder and part of the KopGroep Libraries organisation, wins the 2018 award for Public Library of the Year.

Nominees for the award were:

This year’s recipient of the award has just been announced at the annual meeting of the International Federation of Library Associations and Institutions (IFLA), held in Kuala Lumpur, Malaysia.

“The recognition means a lot for School 7, but also for the whole KopGroep Libraries organisation. Winning this award shows that in a new building, with an open and functional architecture, you can undertake many activities that are appreciated by the public,” says Jacinta Krimp, Director of KopGroep Libraries, and continues:

“The inhabitants of Den Helder are proud of their new library, and it shows every day!”

“We want everybody to feel at home in our library”

The winner library was announced by Vice President Martin Brøchner-Mortensen of Systematic, which – together with the International Federation of Library Associations and Institutions (IFLA) – selects the world’s best new public library each year.

“At Systematic, we are really excited to provide this annual recognition to international libraries that make a difference for their users. As the supplier of a unique national library solution in Denmark – the Joint Library System – it is important for us to also be able to support library work in the rest of the world. We believe libraries play a crucial role in information and education, as well as being a focal point in society,” explains Martin Brøchner-Mortensen.

Martin-plus-vinderen

The winner is selected by an international panel of experts consisting of representatives from the IFLA’s many different member associations. For this year’s winner, it is particularly important that the library is accessible to all the different groups within the larger community.

“We want everybody to feel at home in our library: children, adults, seniors, immigrants and people with language difficulties. School 7 is a real ‘third place’ where you can not only borrow books, but also work, read, take courses or attend activities. You can even get married in our atmosphere-laden theatre, or hold a birthday event in the café. Anything and everything is possible in School 7,” points out Jacinta Krimp.

Becoming the community’s living room

The Public Library of the Year award is presented each year to a public library that is either newly built or set up in premises not previously used for library purposes. Applicants are assessed on six different criteria, including the extent to which the library considers new digital development, local culture and sustainability. In the case of School 7, it was the criterion of “interaction with surroundings and the local culture” that they considered particularly relevant when they applied to be considered for the prize.

“When we started School 7 we wanted to be able to serve as ‘the living room for the community’ – and we’ve already succeeded in that. People come to the library to read, to work, to attend a lecture or to take part in a workshop. Young people study in our library, and new Dutch citizens practice the language. Enthusiastic volunteers teach children programming, children are often read to aloud, and writers tell about their books. People drink coffee in our coffee corner (the Leescafé), read the paper and meet for a chat. All these facilities are now located under the same roof,” explains Jacinta Krimp.

When we started School 7 we wanted to be able to serve as ‘the living room for the community’ 

The prize must cater for the young visitors

The title of the world’s best new public library is accompanied by a USD 5,000 prize sponsored by Systematic. At the KopGroep Libraries (School 7), the prize will be used to accommodate the needs of younger visitors to the library, in particular.

According to Jacinta Krimp, “Children are important in society and therefore also for us. We have noticed that the material we provide for our younger users needs revitalising, so we will certainly spend part of the prize money on buying more children’s books. And, of course, we will organise a party for all our employees and volunteers. They do their best to make School 7 a success every single day!”

”Public Library of the Year” is an annual award presented to the best new public library in the world, embracing user wishes and local culture as well as digital development and functional architecture. The award is made by by the International Federation of Library Associations (IFLA), while Systematic sponsors the USD 5,000 prize, which goes directly to the winning library.

Previous winners:

  • Public Library of the Year 2016: Dokk1, Denmark
  • Public Library of the Year 2015: Kista Public Library, Sweden
  • Public Library of the Year 2014: Craigieburn Library, Australien

The award was not presented in 2017. This year’s jury consists of 7 members coming from the IFLA departments Public Library Section, Metropolitan Library Section and Building and Equipment. The chairman of the jury is Jan Richards, who is Manager of Central West Libraries in Australia.

Read more about the jury members here.

https://systematic.com/library-learning/nyheder/2018/public-library-of-the-year-2018-vinderen-er-fundet!/

01

02

03

04

05

06

07

08

09

10

11

12

13

14

15

16

17

18

19

20

https://www.theguardian.com/books/gallery/2018/sep/06/neil-gaiman-and-chris-riddell-on-why-we-need-libraries-an-essay-in-pictures

aia-feat

The ALA/AIA Library Building Awards are co-sponsored by the American Library Association (ALA) and the American Institute of Architects (AIA). The annual competition recognizes excellence in the architectural design and planning of libraries.  Awards for distinguished accomplishment in library architecture by an architect licensed in the United States will be made for any library in the United States or abroad.  The program is managed by the LLAMA Buildings and Equipment Community of Practice Library Buildings Awards Committee.

Information and Application for the 2019 ALA/AIA Library Building Awards will be available in November 2018.

Austin Central Library

Eastham Public Library

Hastings Public Library Renovation

Laurel Branch Library

Pico Branch Library

Tulsa City-County Central Library

https://www.aia.org/resources/187311-2018-aiaala-library-building-awards

https://americanlibrariesmagazine.org/2018/09/04/2018-ala-aia-library-building-awards/

http://www.ala.org/llama/awards/aiaalalibrary

Ara-Güler-Müzesi

Doğuş Grubu’nun, fotoğraf sanatının duayenlerinden Ara Güler ile işbirliği sonucu hayata geçirdiği Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi (AGAVAM) ve Ara Güler Müzesi, kapılarını Ara Güler’in doğum günü olan 16 Ağustos’ta Bomontiada İstanbul’da ziyaretçilere açtı.

Ara Güler’in çok yönlü sanatçı kimliğini ve ilham veren yaşamını gelecek nesillere aktarmak amacıyla kurulan ve Türkiye’nin uluslararası standartlara sahip ilk fotoğraf sanatçısı müzesi olma özelliğini taşıyan Ara Güler Müzesi’nde, sanatçının arşivinden fotoğraf, hikaye, video ve maket kitaplardan oluşan bir seçki, “Islık Çalan Adam” başlığı altında ilk kez sergilenecek.

Doğuş Grubu Sanat Danışmanı Çağla Saraç liderliğinde iki yıldır çalışmalarını sürdüren arşiv ekibi, Ara Güler’in yüz binlerce eserinin tasnif, envanter, koruma, sayısallaştırma ve indeksleme işlemlerini yürütüyor. Arşiv koleksiyonlarının önümüzdeki dönemde bir portal üzerinden fotoğraf meraklıları ve araştırmacılara açık hale getirilmesi hedefleniyor.

Ara Güler Müzesi’nin açılışı, iş, sanat ve siyaset dünyasından seçkin konukların katılımıyla gerçekleşti. Açılışta konuşan Doğuş Grubu CEO’su Hüsnü Akhan, Ara Güler’le dünyada benzeri olmayan bir işbirliğine imza atıklarına işaret etti. Akhan, “Çok kıymetli bir kaynak olan Ara Güler arşivinin bütün olarak korunması ve gelecek nesillere aktarılmasını, bu süreçte fotoğraf sanatının bu arşiv üzerinden çeşitli yöntemlerle desteklenmesini hedefliyoruz. 2016 yılında Ara Güler ile yapılan işbirliği sonrasında kurulan Ara Güler Doğuş Sanat ve Müzecilik A.Ş. çatısı altında yapılandırılan Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi’ni (AGAVAM) ile Ara Güler Müzesi’ni bugün üstadın 90’ıncı doğum gününde açmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Profesyonel düzeyde yönetilen ve kâr amacı gütmeyen bu iki sanat kurumu birbirini operasyon ve içerik anlamında besleyecek, koordineli çalışacak” dedi.

http://www.bomontiada.com/

http://www.araguler.com.tr/tr/

https://www.ntv.com.tr/sanat/ara-gulerin-70-yillik-arsivi-dogus-grubu-destegiyle-dunyaya-aciliyor,m-Z0TGBU-0qATqWIlG0ubQ

http://kalemkahveklavye.com/2018/08/ara-guler-muzesi-ara-gulerin-70-yillik-fotograf-arsivi-dunyaya-acildi.html

http://www.brandlifemag.com/70-yillik-fotograf-hazinesi/

23-800x450

Osmanlı iktisat tarihçilerinden mütefekkir Mehmet Genç

Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle beraber arşivlerde yapılan değişiklikler gözlerin Osmanlı Arşivine çevrilmesine sebep oldu. Osmanlı Arşivinin hem Türkler hem de tüm dünya için önemi çok büyük. Türk devletlerinin içinde arşiv bırakan tek devlet olması bizim için önemliyken, Balkanlar ve Ortadoğu’daki ülkelerinin de ortak hafızası. Bir diğer önemi ise İslam coğrafyasının en kapsamlı arşivi olması. 60 yıldır arşivde çalışma yapan Türkiye’nin en önemli Osmanlı iktisat tarihçilerinden mütefekkir Mehmet Genç’le, Osmanlı Arşivlerini konuştuk. İslam’ın varlığını Osmanlı Arşivinde bulabileceğimizi söyleyen Genç, “İslamofobinin Batı’da tsunami gibi yükselmeye başladığı bir dönemde, Osmanlı Arşivini gözümüzün bebeği gibi korumamız gerekir” dedi.

-Hocam öncelikle uzun yıllar arşivde kalan birisi olarak size, Osmanlı Arşivi’nin biz Türkler için ne ifade ettiğini sormak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nden evvel gelen 16 Türk devletinin içinde bize arşiv bırakan tek devlet Osmanlı devletidir. Diğer Türk devletleri içinde ömrü Osmanlı’nın yarısına bile ulaşabileni yoktur. Bir diğer özelliği, dil, din, soy, mezhep bakımından tarihin en büyük çeşitliliğini içinde barındırmıştır. Bunları çok sıkıntı yaratmadan idare etmeyi başarmış bir devlettir. Onun bize bıraktığı arşiv, bizim atalarımızın bütün yapıp ettiklerini öğrenmemize imkan veriyor. Bunun yanı sıra şu anda 38 ayrı devlete ayrılmış olan Balkanlarda ve Ortadoğu’daki eski Osmanlı coğrafyasının tarihi de Osmanlı Arşivi içindedir. Osmanlı Arşivi’ni çektiğiniz zaman, o insanların hafızalarını çöpe atmış olursunuz. Türkiye’nin bu bölge ülkeleriyle çok sıkı ilişkisi var. Bu ilişkileri düzenlemekte bu arşivin çok önemli fonksiyonları olduğu muhakkak. Onun için bu arşive uluslararası ilişkiler bakımından da çok önem vermemiz gerekir.

İslam’ın varlık belgesi Osmanlı Arşivinde

-Osmanlı Arşivinin dünya tarihi açısından da önemi büyük. Hem İslam dünyası hem de Batı dünyası açısından Osmanlı Arşivinin önemini açıklayabilir misiniz?

Osmanlı, Türk devletleri içinde arşiv bırakan tek devlet olduğu gibi, İslam devletleri içinde de Osmanlı gibi arşiv bırakan bir başka devlet yok. Bunu bütün Müslümanların bilmesi lazım. Osmanlı Arşivini çıkarırsanız, bir buçuk milyar Müslüman’ın kimlik belgesini de ortadan kaldırmış olursunuz. İslamofobinin Batı’da tsunami gibi yükselmeye başladığı bir dönemde, Osmanlı Arşivini gözümüzün bebeği gibi korumamız gerekir. Çünkü İslam’ın varlığını orada görüyoruz. İslam’ı biz kitaplardan biliyoruz, ama bir Müslüman toplum nasıl yaşıyordu, ne gibi problemleri vardı, onları ne şekilde çözüyordu gibi konuları ancak arşivden öğrenebiliriz. Mesela biz başörtüsünden 20 sene problem yaşadık, geçmişte bu tip şeyler nasıldı? Müslümanlar İslam’ın kurallarına uyuyorlar mıydı, ne kadar uyuyorlardı ve sapmalar olduğu zaman nasıl tepkilerle karşılaşıyorlardı, problemler çıktığı zaman İslami kuralları ne ölçüde esnetiyor veya onları uyguluyorlardı, bütün bunların tek bilgi kaynağı Osmanlı Arşividir. Mesela İran da İslam devletidir ama Osmanlı gibi ciddi bir arşivi yoktur.
Osmanlı coğrafyasında mevcut 38 ülke, Birleşmiş Milletlere kayıtlı 200 civarında olan dünya ülkelerinin beşte biri, bütün dünyanın yüzde 20’si demektir. Dünyanın kalbi denilecek bölgedir buralar. Bu bölgenin tarihinin tamamı Osmanlı Arşivindedir. Bu bölge kara delik gibidir. Henüz yeteri kadar araştırılmamıştır. Ayrıca Osmanlı Arşivi yalnız Türkiye’de değil bölgedeki ülkelerde de vardır. Ama onlardaki arşiv İstanbul’dakinin yüzde 10’u bile değildir. Esas yüzde 90’lık büyük kitle Türkiye’dedir.

Arşivin yüzde ellisi tasnif edildi

-Bu kadar önemli olan arşivimizden gereği kadar istifade edebiliyor muyuz? Özellikle akademyamız açısından.

Arşivden faydalanmakta biraz geç kaldık. Ben arşivde çalışmaya 1966 yılında başladım. O zamanlar 8-10 kişi çalışıyordu arşivin tasnif işinde. 1985’e kadar arşivimizin ancak yüzde 10 kadarı tasnif edilebilmişti. Çalışmalara hız verilmesinin ilginç bir hikayesi var. 1974’ten itibaren Ermeni ASALA örgütü elçilerimizi katletmeye başlamıştı. Bu katliam o zaman hepimizi çok dehşete düşürdü, adeta çaresiz kaldık. Arşivde uzun zaman çalışmış Mehmet Amaç Bey bir röportajında, 1983 yılında askeri hükümet zamanında, Ermeni katliamıyla ilgili Macar Türkolog’un bir kongrede şu mealde tebliğ sunduğunu anlatır. “Osmanlı Balkanlarda son derece adil davrandı. Elbette diğer topraklarda da adil davrandığını biliyoruz. Gayrimüslimlere bu kadar adil davranan bir devletin kendi tebaasına katliam ve zulüm yapması gibi bir düşünce mantıkla izah edilebilir değildir. Mesela biz Macarlar 151 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldık. Osmanlı devrinde yaşadıkları rahatlığı ninelerimiz ve dedelerimiz bir efsane gibi anlatırlar. Ama aynı dinden olduğumuz halde bizi işgal eden Avusturyalılardan gördükleri zulmü esefle anlatırlar. Şundan emin olunuz ki, devlet geçmişe ait bütün belgeleri ayırım yapmadan tasnif edip, araştırmaya açarsa, burada Osmanlı’nın asla suçlu olmayıp, belki de mağdur olduğu görülecektir.”
Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı’nın Ermenileri katletmiş olabileceği düşünülüyordu. Bu Macar’ın sözleri üzerine devlet yetkilileri Osmanlı Arşivini incelemeye aldı ve herhangi bir ayrımcı politikası olmadığını gördüler. 1985’te rahmetli Turgut Özal’ın müsteşarı rahmetli Hasan Celal Güzel bir konferans düzenledi. Ondan sonra 8-10 kişilik tasnif heyeti, 400-500 kişiye kadar genişletildi. 1987’den beri yani 30 senedir arşiv çok hızlı bir şekilde tasnif ediliyor. 30 yıl önce onda biri tasnifli olan arşivin şimdi yüzde 50’yi geçen kısmı tasnif edilmiş durumdadır. Üstelik bu arşiv dünyanın bildiği en zengin arşivlerin başında gelir. 95 milyon belge ve 400 bin defter olduğunu, 400 bin defterin 350 bininin tasnif edilmiş olduğunu söylüyor yetkililer. Ama 95 milyon belgenin 55 milyonu ancak tasnif edilmiş, 40 milyonu duruyor. Bu tempoyla giderse 30 senede arşivin tamamının tasnif edilmiş olacağı beklenir.
Bu tasnifle birlikte, belgelerin incelenmesi ve tarihi araştırmaların yapılması da hem Türkiye’de hem de eski Osmanlı coğrafyasındaki ülkelerde devam ediyor. Ama tasnif hızından daha yavaş bir hızda yapılıyor. Çünkü tek tek fertler kendi tezleri için veya makale yazmak için çalışıyor. Bu arşivin verimli olabilmesi için araştırma gruplarının oluşturulması gerekir. Yalnız tarihçilerin değil, yanında istatistikçilerin, iktisatçıların, sosyologların ve diğer sosyal ilim mensuplarının görev aldığı gruplarla ciddi çalışmalar organize edilmelidir ki, bu devasa arşivin hakkını teslim edebilelim.

Dil devrimi büyük problem

-Arşivden istifade etmek için dil problemi de karşımızda büyük bir engel değil mi? Ne de olsa dil devrimi geçirmiş, atalarının yazdığı yazıları okuyamayan bir toplumuz.

Başka arşivlere benzemeyen bir problem bu dil meselesi. Osmanlılar Arap harflerini kullanırdı. Arap harfleri de Türkçeye çok uygun değildi. Osmanlı Türkçesi; Arapça, Farsça, Ermenice, Rumca, Bulgarca, İtalyanca kısacası birçok dilden rahatlıkla kelime alabiliyordu. Ama 19. yüzyılın sonlarından itibaren, dili sadeleştirilerek kelimelerin çoğu Türkçeleştirilince, Arap harfleriyle devam etmekte zorlanıldı. Alfabe değişince de başka bir problemle karşılaştık. Bütün kültürümüz geçmişte kalmış oldu. Kültürümüze ulaşamaz hale geldik. Bu, hala bizim için büyük bir problem olmaya devam ediyor. 50-60 yıl evvel yazılmış olan bir hikayeyi, romanı, yazıyı anlamakta zorluk çeken, bugünkü dile çevirmek isteyen bir kuşak var. Bu bir felakettir. Dünyada böyle bir kültür yok. Bir kültürün mensubu 60-70 yıl önce yazılan bir metni okuyup anlayamıyorsa, o kültürde sürekliliği devam ettirmenin imkanı olmaz. Bunu düzeltmemiz lazım.

Bir an önce tasnif edilmeli

-Geçen haftalarda Osmanlı Arşivinde çalışan uzmanların başka bir kurumlarda görevlendirmeleri ve bu yanlıştan hızlı bir şekilde dönme sürecini yaşadık. Sizce Osmanlı Arşivlerinde çalışanların liyakatine yeterli önem veriliyor mu?

Osmanlı yazısı Arap harfleriyle olduğu halde bunun da çok çeşitleri vardır. Arap alfabesini bilenler matbu metinleri okuyabilirler. Ancak Osmanlı bürokrasisinin kullandığı yazı türleri içinde çok değişik olanlarını okuyamaz. Mesela Divan’ın kullandığı Divani yazı türü oldukça zor okunur. Onu hakkıyla öğrenebilmek için bir insanın birkaç sene dirsek çürütmesi gerekir. Sonra Maliye belgelerinde Siyakat yazısı kullanılır. O da çok zor bir yazıdır. Osmanlı Arşivinde çalışanlar bu yazıları öğrenmiş uzmanlardır. Bu uzmanlık da bir iki senede kazanılacak bir hüner değildir. Yıllarca orada pişmesi gerekiyor. Onun için arşivdeki son operasyon herhalde bir yanlışlık sonucu oluşmuş diye düşünüyorum. Nitekim hemen düzeltildi. Orada yetişerek Osmanlı Arşivinde tasnifte çalışmakta olan biri, bir Osmanlı belgesine baktığı zaman ne yazıldığını, kimin kime neyi gönderdiğini anlayabilen bir uzman ancak 15-20 senede yetişebilir. Öyle birkaç ayda ya da senede kazanılacak bir ehliyet değildir. Osmanlı Arşivinde çalışan uzmanları, başka devlet kurumlarına göndermek, buna karşılık Osmanlı Arşivine yeni memur alıp bunların kısa zamanda uzman olmasını beklemek mümkün değildir. Ben 60 senedir o yazıları okuyorum, hala okumakta zorluk çektiğim metinler var. Ciddi bir uzmanlık alanıdır. O uzmanlığa tabii ki saygı göstermek gerekir. Osmanlı Arşivi ancak kendi uzmanlarının omuzları üzerinde anlamlı varlığını sürdürebilir. Onlardan mahrum bırakılması, arşivin de ortadan kalkması demektir. Bu vahim kararın hemen geri alınması sevindiricidir. Ancak önemini vurgulamaya çalıştığımız arşivin, bu vesile ile bir 50 yıl daha beklemeden, tasnifinin bir an önce tamamlanmasını sağlayacak yeni personelle takviye edilerek daha da mükemmel hale gelmesi hedefimiz olmalıdır. “Kahırdan lütuf doğar” diyen atasözümüzün  icabı da budur.

Osmanlı ismi kalmalı

-Türkiye’deki bütün resmi arşivleri bir idare altında toplamayı amaçlayan yeni Arşiv kararnamesi (11 Nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi)’nde 1982’den beri kullanılan “Osmanlı Arşivleri” ifadesi dışarıda tutulmuştur. Bunun ne gibi sakıncaları vardır?

Arşivin Cumhurbaşkanlığına bağlanmış olması çok iyi olmuştur. Başındaki başkan Uğur Ünal Bey çok değerli bir tarihçi ve arşivcidir. Onun liyakatle düzenlemeyi başaracağına inanırım. Eskiden arşivin adı Başbakanlık Osmanlı Arşivi idi. Bütün belgelerin künyelerinde BOA rumuzu yazılırdı. Şimdi Başbakanlık kalktı, onun yerine Başkanlık Osmanlı Arşivi denilebilir. Onu inşallah düşünürler. Devlet Arşivleri Başkanlığı emrinde Genel Müdürlükler teşkil edilebilir. Osmanlı Arşivi Genel Müdürlüğü diye bir birim olursa, mesele halledilmiş olur. Osmanlı ismi mutlaka kalmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kendini Osmanlı’nın devamı saymadı. Osmanlı hanedanlığını bertaraf edebilmek için Osmanlı ile bağlarını kesmesi gerekiyordu. Ama şimdi öyle değil artık. Biz Osmanlının devamı, rejim değişikliğine uğrayan yeni bir milli devletiz diyoruz. Burada Osmanlı Arşivi tabirini kullanmak doğru olur. Ayrıca 38 ülkenin ve İslam dünyasının da arşivi bu arşivdir. Onun için buna Osmanlı Arşivi dememiz kadar doğal bir şey olamaz.

-Osmanlı coğrafyasından olan bu 38 ülkenin Osmanlı Arşivleriyle ne tür bir ilişkisi var? En azından belgelerin dijital paylaşımı söz konusu mu?

Hemen hepsiyle ilişkileri var. Ancak Osmanlı bölgesi Osmanlılar zamanında başarıyla idare edildiği halde, şu anda düzenleri iyi yürümüyor maalesef. İlişkiler de çok iyi olmuyor o sebepten. Mesela bizimkiler, Makedonya arşivini elektronik olarak aldılar. Arnavutluk ve Bulgaristan ile de ilişkileri olduğunu yöneticiler belirtiyor. İstanbul dışında kalan Osmanlı Arşivlerinin en büyük kısmı, Mısır ve Bulgaristan’dadır Arşiv idaresi bunlarla ilgili çalışmaları olduğunu söylüyor.
Osmanlı Arşivi, günümüz dünya arşivleri arasında araştırıcılara kolaylık sağlamakta en liberal olanlardan biridir. 1960’larda Osmanlı Arşivinde çalışmak isteyen yabancılar, bulundukları ülkede Türk elçiliğine dilekçe veriyorlardı. O dilekçe Dışişleri Bakanlığına, oradan İçişleri Bakanlığına, oradan da Emniyet ve Milli İstihbarata gidiyordu. Bu izin bir veya iki seneden evvel çıkmıyordu. Rahmetli Halil İnalcık öğrencilerinin Osmanlı tarihi alanında çalışma yapmak isteyip, başvurularına iki senede cevap gelmediği için bırakıp başka tarafa geçtiğinden çok dert yanıyordu. Turgut Özal’ın yaptığı reformdan sonra arşiv çok hızlı bir şekilde modernleşti. Şu anda beş dakika içinde arşivde çalışma yapmaya başlayabiliyorsunuz. Dünyada en hızlı araştırmacı kabul edenlerin başında geliyor bizim arşiv.

Avrupa arşivlerinden ileriyiz

-Avrupa’da bu işler nasıl yürüyor? Kendi arşivlerine nasıl sahip çıkıyorlar?

Dijital ortama aktarma konusunda Avrupa arşivlerinden de ileri durumdayız. Avrupa arşivleri çok eskiden tasnife başladıkları için, onlar daha geleneksel bir şekilde devam ediyorlar. Dijitalleştirmede en önde olanlardan biri bizim arşivimiz. Ancak bizim arşivimizden dijital kopya almak biraz masraflı olabiliyor. Avrupa’da bazı arşivlerdeki belgeleri hiç masrafsız kopyalayabiliyorsunuz. İnternet ortamına da aktarıyorlar. Bizimkiler de internete koyuyorlar, fakat internetten indirmek için de bir bedel ödemek gerekiyor. Bunun biraz düzeltilmesi iyi olur. Biz, alfabesi değişmiş bir toplumuz, dilimiz de değişiyor, geçmişimizle bağlantı kurmakta zorlanıyoruz. Bu zorluğu aşmak için biraz fedakarlık etmezsek, kültürümüz çok ağır yara alır.
Yazma Eserler Kütüphanesi’nde yazmaları kopya etmek çok masraflıydı. Sayın Nabi Avcı Kültür Bakanı iken kendisine durumu anlattım. Lütfedip ilgilendi; artık yazma eserleri kopyalamak ücretsiz. Bedavadan da öte, bir yazma eseri hazırlayıp yayınlayacak olana ek bir para ödemeyi de önermiştim. Çünkü bu tarz bir çalışmanın teşvik edilmesi gerekiyor. Osmanlı Arşivi’nin ihtiva ettiği belgeler de bizim kültürümüzü, milletimizin varlığını zenginleştirecek kaynaklardır. Biraz evvel naklettiğim Macar Türkolog’un söylediğinden çok daha önemli bir dünya barındırıyor bizim arşivimiz. O dünyayı biz bilirsek, başkaları da bilirse bu, kültürümüzün, medeniyetimizin herhalde lehine olur. Biraz bunun için fedakârlık yapmalı, araştırmacıları desteklemeli ve en önemlisi araştırma birimleri oluşturmalıyız.

Buzdağının tepesini kullanıyoruz

-Peki, bu arşivleri birleştirme noktasında Askeri ve Dışişleri arşivleri ne olacak?

Arşivlerin yönetimi çok kolay bir şey değil. Muazzam bir bürokrasi istiyor. Osmanlı Arşivleri olarak başlıca bir eski Başbakanlık bir de Topkapı Sarayı Arşivi var. Topkapı Sarayı arşivi sayıca çok fazla olmasa bile, seçilmiş önemli defter ve evraklardan oluşuyor. Başbakanlık arşiviyle birlikte o arşivde de çalışırdık. İkisi için de ayrı ayrı dilekçe vererek izin alıyorduk. Daha sonra Topkapı Sarayı arşivi kapanma noktasına geldi. Kaç senedir faydalanamıyorduk oradan. Başbakanlık arşivi oradaki belgelerin kopyalarını aldı. Birkaç senedir o belgelere de ulaşabiliyoruz. Osmanlı belgelerini bu şekilde bir araya toplamak doğru olabilir, ama Dışişleri Bakanlığı ve askeri arşivin farklılıkları vardır. Bunları nasıl düzenleyeceklerine yetkililer karar verir. Fransa’da da mesela Dışişleri, Devlet, Ticaret Odası arşivleri başka başka yerlerdedir. Bunlar olabilir. Ama Osmanlı Arşivlerinin bir arada olması önemlidir.

-Bu devasa arşivi uluslararası ilişkiler ve diplomasi arenasında etkin olarak kullanabiliyor muyuz?
Bu arşivin hiçbir alanda henüz tam olarak verimini alabilmiş değiliz. Arşivde muazzam bir bilgi var, biz bu bilgi stokunun çok küçük, buzdağının tepesi olabilecek bölümünü kullanıyoruz. Araştırmalar ilerledikçe, arşivimizde ne olduğunu bildikçe daha çok kullanabileceğiz. Diplomatlar, siyaset adamları oradaki bilgiyi kendileri bulamaz. O bilgiler ortaya konulmadıkça onlara dayanarak bir hamlede bulunmaları mümkün olmaz. Yani esas olan, bizim Osmanlı araştırmalarını teşvik etmemiz, geliştirmemizdir.

***

Osmanlı belgeleri sistemin DNA’sıydı

-Geçtiğimiz aylarda soy kütük bilgileri vatandaşların erişimine açıldı. Osmanlı Arşivlerinden yeterince istifade edebildiğimizde, kütük meselesi gibi vatandaşın hayatına dokunan neler olacak?

Tabii ki birçok bilgiye ulaşılacaktır. Osmanlılar çok enteresan kayıtlar tutuyorlardı. Şeytanın aklına gelmeyecek konuları bile kaydediyorlardı. Biz hala neden Osmanlılardan başka Türk veya İslam devletlerinin arşiv tutmadığını/bırakmadığını bilmiyoruz. Kâğıt yazmadan devlet idare edilemez. Abbasîlerin, Emevilerin, Göktürklerin, Selçuklu Devletinin de yazışmaları vardı. Ama bunların hiçbiri ortada yok. Osmanlı bürokrasisi, bu bilgileri çok iyi bir şekilde korudu. Niye korudu? Onu tam olarak bildiğimizi söyleyemeyiz.

-Sizce Osmanlı devleti bu kadar detaylı bir arşivi niçin tutmuş ve son derece önemle muhafaza etmiş olabilir?

Osmanlı bir hukuk devleti idi. Haklara riayet ediyordu. Bir problem, dilekçe geldiği zaman, onu hemen üstün körü halletmez, o konuyla ilgili kayıtları çıkarır, yani emsallere bakarak bir norm tespit etmeye çalışırlardı. Bir çeşit sistemin DNA’sı gibiydi belgeler. O DNA’yı korumaya çok dikkat ettiler. Şimdi ise bizim o DNA’yı önce korumamız, sonra da çözmemiz gerekiyor. Osmanlı Arşivi hem Türk tarihinin kimliğinin hem de bütün dünya Müslümanlarının ve Osmanlı bölgesi toprağı olan ülkelerin kimlik kaydını ihtiva ettiği için, onu gözümüzün bebeği gibi korumamız gerekir.

Arşivi tanımayan önemini anlayamaz

-Osmanlı döneminde çok önem verilen bu belgeler nasıl korunuyordu?

Çok titizlikle korunuyordu. Padişahlar, ordunun başında 16. yüzyılın sonuna kadar sefere giderlerdi. Padişahlarla birlikte bu arşivdeki defterler de sefere giderdi. Her sefer hazırlanırken hangi defterlerin gideceği de belirlenirdi. Ekseriya son 20-30 yılın önemli defterlerini develere yükleyerek götürürlerdi. Padişah cepheye kadar giderdi. Defterleri padişahın yanına kadar götürmeyip, geri hatlarda güvenlikli bir kalede tutarlardı. İhtiyaç duyulduğu zaman hızlı atlılar defterleri götürüp getirirlerdi. Çünkü padişah şehit olursa şehzade vardır, ama defter şehit olursa defterin yerine bir başka defter koymanın imkanı yoktu.
Nitekim ben arşivde bir Mühimme defterinin kaybolduğu bilgisine rastladım. Mühimme defterleri, Divanda alınan kararları, padişahların ya da padişah adına sadrazamın eyaletlere, yöneticilere gönderdiği emirleri içeren defterlerdir. İkinci Viyana Kuşatması sırasında kaybolan bir Mühimme defterini yeniden inşa etmek için, bütün imparatorluk kadılarına kaybolan defterin ait olduğu tarih aralığında kendilerine giden emirlerin tamamının kopyalarını göndermeleri talep edildi. Ve onlardan yeni bir mühimme defteri inşa ettiler. Yani bu kadar önem veriyorlardı. Osmanlı Arşivinin önemini arşivi tanımayan birine anlatmak çok zordur. Mesela herhangi bir dava geldiği zaman bürokratlar onu hemen çözmezdi. O konuyla ilgili dairelere o problemin kopyası gönderilirdi. Ve daireler o konuyu okur, kendi bürosunda o konuyla ilgili herhangi bir kayıt varsa kopyanın kenarına “derkenar” dedikleri şekilde kaydederlerdi. Bunlar 50, 100 hatta 200 sene öncesine ait kayıtlar da olabilirdi.

Ön yargılardan kurtaran bir okuldur

-Bu işlemler o zamanın şartlarında çok uzun sürmez miydi?

Hayır, uzun sürmezdi. Birkaç gün içinde yüzyıllara yayılan kayıtlar kağıda geçirilirdi. 1746-1762 yılları arasında İstanbul’da İngiliz elçisi olarak görev yapmış olan Sir James Porter’ın Osmanlı bürokrasisi hakkındaki gözlemleri şöyledir: “Bürokraside dikkat ve itina bakımından hiçbir Hristiyan devlet Babıali ile yarışamaz. Muameleleri çok büyük bir titizlikle yaparlar. Herhangi bir emri ve kararı, eğer tarihi belli ise, ne kadar eski olursa olsun hemen bulup kopyasını size verirler” diyor. Ben bunu okuduğum zaman arşive yeni girmiştim ve doğrusu inanmadım. İngilizlerin gözünü boyamışlardır diye düşündüm. Fakat arşivde birkaç aylık çalıştıktan sonra Porter’in söylediklerinin kesinlikle doğru olduğunu hayretle gördüm. İnanılmaz! O derkenarları çıkarırken bürokratlar, kaydın altına çıkardıkları günün tarihini de kaydediyorlardı. Böylece Divana sunulan bir arzuhalin kopyasının kenarlarına çıkarılan kayıtların hangi bürodan, hangi gün çıkarıldığı da belirtilmiş oluyordu. Bu kayıt çıkarma işinin birkaç gün içinde tamamlanarak hükmünün de yazılmış olduğunu görmek çok şaşırtıcı idi. Yani Osmanlı Arşivi’ne giren araştırıcı bu tür pek çok sürprizlerle karşılaşmaya hazır olmalıdır. Osmanlı Arşivi, insanı ön yargılarından da kurtarabilen bir okuldur.

http://www.gercekhayat.com.tr/roportaj/osmanli-arsivi-islamin-arsividir/

Posted by: bluesyemre | September 11, 2018

Mesleki Değerler mi, Rakip Değerler mi?Prof. Dr. #BülentYılmaz

Bülent Yılmaz

Diğer bazı alanlarda kullanılandan farklı olarak felsefi anlamıyla değer kavramı, “günlük hayatımızda davranışlarımıza ve eylemlerimize yön veren, rehberlik eden içsel rehberimiz, ilkelerimizdir.” Yani, her hangi bir durumda bir davranışta, eylemde bulunma söz konusu olduğunda, bize, “yap-yapma,” ya da “şöyle yap-böyle yap,” diyen iç hakemimizdir. Kısaca, değerler hakemimiz, rehberimiz ya da ilkelerimizdir. Davranış aslında değerlerin, ilkelerin eyleme dönüşmüş halidir. Davranışlarımızın arkasında, altında diğer bazı olguların yanı sıra değerlerimiz, ilkelerimiz vardır. Davranış bir sonuçtur.

Örneğin, eğer “yardım etme” değerimiz, ilkemiz varsa önümüzde kaza sonucu yaralanan bir kişiye yardım etme davranışı gösteririz, yardım ederiz. Ancak, “üzerine vazife olmayan, doğrudan seninle ilgili olmayan  işlere karışma” biçiminde bir ilkemiz, değerimiz varsa aynı durumda yardım etmeyiz.

Kısaca, eylemlerimizde, davranışlarımızda neyi yapıp neyi yapmayacağımıza değerlerimize ve bu değerlerin dile getiriliş biçimi olan ilkelerimize göre karar veririz, yaparız ya da yapmayız. Bu nedenle değerlere, ilkelere sahip olmak çok önemlidir; çünkü onlar yol göstericidir. İlkesi, değeri olmayan yolunu kaybeder. Değeri, ilkesi olmayan tutarsız davranır. Bazen öyle, bazen böyle; geçmişte öyle şimdi böyle davranır. Kişisel çıkarlar değer olur ve  öne geçer, davranışlarımızı onlar yönetir.

Sahip olduğumuz değerler, ilkeler iyi de kötü de olabilir.

Şimdi, tıpkı genel hayatımızda davranışlarımızı yönlendiren değerlerimiz, ilkelerimiz olduğu gibi, meslek hayatlarımızda da bizi yönlendiren, mesleki davranış ve eylemlerimize yön veren, “yap ya da yapma, öyle ya da böyle yap,” diyen değerlerimiz ve ilkelerimiz vardır, olmalıdır. Bir mesleğin meslek sayılabilmesinin uluslararası koşullarından, gerekliliklerinden birisidir bu aynı zamanda. Bu değerlerin/ilkelerin adına “mesleki değerler” ya da “mesleki etik ilkeler” adı verilmektedir.

Bilindiği üzere, ALA’nın (Amerikan Kütüphane Derneği) ve başka bazı ulusal-uluslararası derneklerin bu türden ilkeleri olduğu gibi Türkiye’de de Türk Kütüphaneciler Derneği tarafından 1996 yılına  yayımlanmış “Mesleki Etik İlkeler”  bulunmaktadır. Bu ilkeler (toplam 12 ilkedir) mesleki değerlerimizi ifade eder ve her kütüphaneciye mesleğini uygularken, icra ederken nasıl davranması gerektiği konusunda yol gösterir. İlgili bildirgede kullanıcılar arasında ayrım yapmama, düşünce özgürlüğüne uygun davranma, görevini mesleğe değer katacak biçimde gerçekleştirme, telif haklarını koruma, özel hayatın gizliliğine saygı duyma, mesleğine ya da kurumuna zarar verecek davranışlarda bulunmama, haksız kişisel çıkarlardan uzak durma, mesleki gelişmeleri izleme,  mesleki işbirliği ve dayanışmaya özen gösterme, mesleki ve yönetsel ilişkilerinde adil ve dürüst davranma gibi temel ilkeler/mesleki değerler sıralanır.

Bu mesleki ilkeler/değerler önemlidir. Çünkü, onlar  mesleğin toplumsal kabulünü sağlar; mesleği sağlam temellere dayandırır; meslek üyelerine sorumluluk yükler ve  onlar arasında bağlılık duygusunu, dayanışmayı, işbirliğini artırır, tüm kütüphanecilerin aynı türden olaylar karşısında benzer davranışları göstermesini sağlayarak mesleki tutarlılığı artırır ve kişisel davranışlara sınır koyar.

Bu arada mesleki değerlerle davranma sadece kullanıcılarla ilgili değildir. Meslektaşlara, yöneticiye ve yönetici iseniz yönettiklerinize de ilişkindir.

Sanırım hepimiz çalıştığımız kurumlarda, ülkemizde  az ya da çok bu mesleki değerlere uygun olmayan davranışlara tanık oluyor ve yaşıyoruz.

Peki, neden?

Elbette bir çok nedeni vardır ve sıralayabiliriz. Ancak burada özellikle literatürde rastladığım ilginç bir kavrama dikkat çekmek isterim. Fink (1989) hayatımızdaki değerleri/ilkeleri 4 gruba ayırır. Genel, kişisel, mesleki ve rakip değerler. Dikkat çekmek istediğim değer grubu rakip değerlerdir.

Rakip değerler mesleğimizi uygularken, çalışırken mesleki konulardaki davranışlarımızı, eylemlerimizi yönlendiren, mesleki değerlerin yerini alan değer grubudur. Yani bunlar mesleki değerlerimize “rakip olan” değerlerdir. Bu değerler genellikle bürokratik, anti-entelektüel ve nihilistik değerlerdir, deniyor. Buna kişisel beklenti ve çıkarlar ile politik-ideolojik yaklaşımlar da eklenebilir.

Biraz açacak olursak, mesleğimizi uygularken karşı karşıya kaldığımız bazı durumlarda bürokratik refleks ile  hareket ediyorsak, bürokrasiye sığınıyorsak, bilgiye dayalı ve aydınca davranmıyorsak ve de “bu meslekte hiç bir  şey olmaz, hiç bir şeyin anlamı yok, hiç bir şey yapmaya gerek yok, çünkü yararı yok” gibi nihilist bir anlayışla  ya da yükselme, mesleki gelecek kaygısı, siyasi-ideolojik yaklaşım  vb. kişisel beklenti ve çıkarlarla davranıyorsak, mesleğimizi mesleki değerlere göre değil de rakip değerlere göre yapıyoruz demektir. Bize yol gösteren, rehberlik eden değerler mesleki değer değil de rakip değerler oluyor.

Şimdi bu çerçevede bakıldığında Türkiye’de mesleki değerlere göre değil de rakip değerlere göre davranma örnekleri ne yazık ki var. Elbette her düzeyde kütüphaneci, arşivci için geçerlidir ama özellikle, mesleği yönlendirenler, üst düzey yöneticiler, kurum yönetcileri için bu rakip değerlerin etkisi altında davranmak mesleğe daha çok zarar veriyor.  Bazen mesleğimiz adına gerek ulusal gerekse kurumsal düzeylerde öyle yanlış kararlar alınıyor ve uygulanıyor ki, bu kararları alan ve uygulamaları gerçekleştiren  mekanizmaların, kurumların içinde çalışan meslektaşlarımız bunu nasıl yapıyor, bunlara neden ve nasıl göz yumuyor, izin ya da onay veriyor, karşı çıkmıyorlar ve hatta bu uygulamaları nasıl olup da övüyorlar diye düşünüyoruz, şaşırıyoruz.

Hani denir ya, “göz göre göre bu kadar açık, net bir yanlış nasıl yapılır, bunu bir meslektaşımız nasıl yapar?” diye, böyle bir şey!

Şimdi artık bu tür durumları yeni bir kavramla açıklayabilir miyiz acaba?

Mesleki değerlerle değil de rakip değerlerle davranıyoruz da ondan!

Aslında hangi düzeyde olursa olsun (bir akademisyen, üst-orta-alt düzey yönetici, mesleğe yeni başlamış bir kütüphaneci-arşivci ya da mesleğe hazırlanan bir öğrenci) mesleğimizde rakip değerlere göre davranmanın sonucu mesleğimiz adına büyük olumsuz sonuçlar yaratıyor.

Ve bugün mesleğimiz adına yaşadığımız büyük ve önemli sorunların bizim dışımızda politik, yönetimsel, eğitimsel, hukuksal başka nedenleri olmakla birlikte, bizlerin mesleki değerlere göre değil de rakip değerlere dayalı davranışlarımızın az mı payı vardır acaba?

Bu nedenle “iğne-çuvaldız önerisini” unutmamak gerek.

Ve iğneyi kendimize batırma zamanının geçmekte olduğunu.

İşin unutulmaması gereken bir başka yanı da şudur: Rakip değerlere göre gerçekleştirdiğimiz kendi yararımıza bir davranışın olumsuz sonuçları bir süre sonra bize de ulaşacaktır.

Saygılarımla,

 Kaynakça

Finks, Lee. (1989).Values  without shame. American Libraries, 20, 352-356.

http://www.bbyhaber.com/bby/2018/09/11/mesleki-degerler-mi-rakip-degerler-mi

Older Posts »

Categories

%d bloggers like this: