Posted by: bluesyemre | January 26, 2022

Kitap ‘dinleme’ dalgası yayılıyor

Dinleyici kitlesi her geçen gün daha da artan sesli kitap platformları, büyüyen bir sektör haline geldi. Sesli kitaplar, geçen yıl toplam 7 milyar 855 milyon TL’lik kitap perakende cirosu içinde 77 milyon TL’lik bir yer tuttu. Kitap dinleme oranlarında yüzde 112’ye varan artışların yaşandığı sesli kitap pazarının değerinin ise 2027 yılında 5 kat büyüyerek 15 milyar dolara ulaşması bekleniyor.

Selenay YAĞCI

Kitap endüstrisinde yeni bir rüzgar esiyor. Elektronik kitapların ve kitap okuyucularının ardından yayıncılık dünyası bir değişime daha yaklaşıyor. İnsanlar, okumak için müsait olmadıkları her anda ve her yerde artık kitapları dinliyor. Sesli kitap platformlarında kitap dinleme oranlarında yüzde 100’ün üzerinde artışlar yaşanıyor. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin raporuna göre Türkiye’de sesli kitap pazarı, bir önceki yıla göre yüzde 51 büyüdü. Sesli kitaplar, geçen yıl toplam 7 milyar 855 milyon TL’lik kitap perakende cirosu içinde 77 milyon TL’lik bir yer tuttu. Pandemi ile birlikte ilginin arttığı sesli kitap satışlarının payı 2020’de ilk defa yüzde 1,10’a ulaştı.

Müzik platformlarındaki gibi aylık abonelik sistemi ile çalışan sesli kitap platformları, yayınevleri ile anlaşma yaparak kitapları, kendi seslendirme sanatçılarıyla birlikte kullanıcıya sunuyor. Aynı zamanda platformlar kendi sesli içeriklerini de üretiyor. Yayınevleri ise sesli kitapları risk olarak değil fırsat olarak görüp, artık bu alana daha fazla yatırım yapıyor.

2027’de 5 kat büyüyerek 15 milyar dolara ulaşacak

Sesli kitap dinleme alışkanlığı ülkeden ülkeye de farklılıklar gösterebiliyor. ABD’de ve özellikle Kuzey Avrupa’da sesli kitaplar uzun zamandır yayıncılığın bir kolu olarak kabul ediliyor. Hem Amerika’da hem de Kuzey Avrupa’da sesli kitaplar ile basılı kitaplar eşzamanlı olarak yayınlanıyor. Amerika’da toplam kitap pazarının yüzde 5’i, İngiltere’de yüzde 5,7’si, Almanya’da ise yaklaşık yüzde 3’ü sesli kitaplardan oluşuyor. Sektör temsilcilerine göre Türkiye popülasyon olarak Avrupa’nın birçok ülkesine göre oldukça büyük bir pazar. Yeni neslin tüketim alışkanlıkları çok farklı ve sesli kitaplar bu yeni neslin alışkanlıkları ile örtüşüyor. Genç nüfusun artması, bu kuşağın teknolojiye, yeniliklere daha açık ve ilgili olması da Türkiye’yi diğer Avrupa ülkelerine göre farklılaştırıyor. Bu bağlamda Türkiye sesli kitap pazarı çok hızlı gelişiyor. Grandviewresearch.com’un verilerine göre 2020 yılında dünyada 3,3 milyar dolar olan sesli kitap pazarının değeri, 2027 yılında 5 kat büyüyerek 15 milyar dolara ulaşacak.

Sesli kitaplar, dijital pazarın yüzde 10’u

Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk, 2020 yılının pandemi sebebiyle önemli dengelerin değiştiği özel bir yıl olduğunu hatırlattı. Kocatürk, kurgu (edebiyat), kurgu dışı (araştırma-inceleme, tarih, kişisel gelişim) ve çocuk kitaplarının sesli kitap formatında da satışları ve dinlenme oranlarının arttığını ifade etti. Özellikle yayınevlerinin sesli kitaba artık daha sıcak baktığını da vurgulayan Kocatürk, “Sesli kitaplar; kurgu, kurgu dışı ve çocuk kitaplarına ek olarak; inanç, eğitim, akademik ve ithalle birlikte toplam yedi kategoriyle dijital kitap pazarının yüzde 10’una yakınını kaplıyor. Bu çok önemli bir gelişme. 2020 yılında pandemiyle birlikte pazar payları artan sesli kitap satışları, ilk defa pay olarak yüzde 1,10 oranına ulaşmasıyla da önemli gelişme gösterdi” diye konuştu.

Sesli kitabın pandemi sürecinde farklı bir ivme yakaladığını söyleyen Kocatürk, “Pandemi sürecinde online satış kanallarından kitap alışverişinin önceki yıllara kıyasla yüzde 100’e yakın oranda artması, okuma eyleminin önem kazanması basılı kitaplara olan talebi toplumsal düzeyde olumlu olarak etkilerken, sesli kitaba olan rağbeti de olumlu yönde tetikledi” dedi.

Storytel’de 4.2 milyon saat kitap dinlendi

Sesli kitap platformlarından biri olan İsveçli Storytel, 3 yaşındaki yerli girişim Seslenen Kitap’ı 2017 yılında satın aldı. Storytel, Türkiye’de faaliyetlerine başladığı günden bu yana toplam 17 milyon 700 bin saat sesli kitap dinleme sayısına ulaştı. Geçen yıl ise Storytel Türkiye üzerinden 8 milyon 640 bin saat dinleme gerçekleşirken, 2021’in ilk 4 ayında ise 4 milyon 205 bin saat dinleme gerçekleşti. Storytel Türkiye’nin 2021’in ilk yarısında da büyümeye devam ettiğini söyleyen Storytel Türkiye Ülke Müdürü Berk İmamoğlu, Storytel Türkiye’de dinleme sürelerinin 2020’de önceki yıla göre yüzde 112 arttığını belirtti. İmamoğlu, sesli kitaba olan ilginin artması ve kullanıcıların sesli kitabı günlük hayatlarının bir parçası haline getirmeleri ile birlikte dinleme oranlarının da her geçen yıl bir öncekine göre arttığını kaydetti.

Storytel’e yılda yaklaşık bin 500 sesli kitap ekleniyor

Storytel’in faaliyet gösterdiği 25’den fazla ülkede 1.6 milyonun üzerinde aboneye sahip olduğunu kaydeden İmamoğlu, şunları anlattı: “Storytel Türkiye 2021’in ilk yarısında da büyümeye devam etti. Storytel Nasdaq/First Noth borsasına açık bir şirket olarak ülke bazlı verilerini paylaşamıyor ancak global sonuçlarını 3 aylık raporlarında borsayla ve analistlerle paylaşıyor. Ocak 2020’de yapılan açıklamaya göre Türkiye, tüm Storytel ülkeleri arasında 50 bin üyeye en kısa zamanda ulaşan ülke. Bu bizim için heyecan veren çok büyük bir başarı. Elbette 2020 Ocak ayından bugüne bu sayı hızla arttı ve önümüzdeki dönemlerde de artmaya devam edeceğini öngörüyoruz. Storytel, aktif olduğu 25’den fazla ülkedeki gelişme grafiği ve yeni gireceği pazarlarla, ileriye dönük çok yüksek bir potansiyel vaat ediyor.”

Storytel’de bulunan Türkçe sesli kitap sayısı Mayıs 2018’de yapılan lansmanda yaklaşık 300 adet seviyesindeyken 2021 Eylül itibariyle bu sayı 4 bin adetin üzerinde. Berk İmamoğlu, Storytel’e yılda yaklaşık bin 500 sesli kitap eklendiğini ve bu kitapların büyük çoğunluğunun Storytel tarafından üretildiğini kaydetti.

Türkiye’de sesli kitapların bilinirliğinin hâlâ oluşma aşamasında olduğunu ifade eden İmamoğlu, “Kütüphanemizdeki Türkçe içerik sayısı her geçen ay artan bir hızla büyüyor. Yine de Storytel Türkiye, diğer Storytel ülkeleri arasında lokal dillerde en az içerik bulunan ülkelerden bir tanesi. Bunun başlıca sebebi bizim Türkiye’de bu işe sıfırdan başlamış olmamız. Diğer ülkelerde, mobil uygulamalar öncesinde de sesli kitaplar piyasada CD ve benzeri formatlarda satılır halde bulunurken Türkiye’de böyle bir portföy yok denecek kadar azdı” dedi.

Audioteka’da kitap dinleyenlerin sayısı %67 arttı

Sesli kitap pazarının başka oyuncusu Audioteka. Bir sesli kitap girişimi olan Audioteka’nın doğuşu Polonya’ya dayanıyor. 2008 yılında Marcin Beme tarafından hayata geçirilen Audioteka, şu anda 23 ülkede 9 dilde yüz binlerce sesli içeriği ile kullanıcılarıyla buluşuyor. Audioteka’nın bu yılın ilk yarısında Türkiye’deki kullanıcı sayısını yüzde 67 artırdı. Türkiye sesli kitap pazarının çok hızlı geliştiğini ve 2021 yılının da sesli kitap pazarı için oldukça umut verici olduğunu kaydeden Audioteka Türkiye Ürün Müdürü Hande Saygılı, yıl sonunda kullanıcı sayısının yüzde 120 artmasını beklediklerini ifade etti. Pandemiyle birlikte sesli kitap dinleme sürelerinin ise yüzde 45 arttığını da ekleyen Saygılı, “Hepimiz biliyoruz ki pandemi nedeniyle uzun bir süreyi evlerimizde geçirdik. Bu noktada binlerce kişi kendini geliştirmek, uzun süredir ertelediği kitapları dinleyebilmek ve kendine vakit ayırabilmek amacıyla sesli kitap platformlarına yöneldi. Pandemi ve dijitalleşme ile ivme kazanan sesli kitap dinleme alışkanlığı da 2020 yılında arttı. Özellikle insanların ağırlıklı olarak evlerinde zaman geçirdiği pandemi sürecinde büyük bir ilgiyle karşılaştık” açıklamasında bulundu.

2021 sesli kitap için altın yıl

Türkiye pazarına girdiği 2019 yılından beri kullanıcı sayısını artıran Audioteka’nın, şu anda kayıtlı olarak 128 bini aşkın kullanıcısı olduğunu belirten Hande Saygılı, pandemi sayesinde hızlanan dijitalleşmenin meyvelerini de daha çok toplayacaklarına dair beklentisini paylaşıyor. Özellikle 2021 yılında sesli kitap alanı için altın yıl yaşadıklarını ifade eden Saygılı, bu doğrultuda işbirliklerine devam ettiklerini söyleyerek, “Yakın zamanda Audioteka Almanya mağazamızda birbirinden kaliteli Türkçe sesli kitap kataloğumuzu Almanya’da yaşayan Türklere ve Türkçe dinlemek isteyen sesli kitap severlere sunacağız” dedi.

Sesli veya e-kitapta üretim yüzde 33,90 arttı

●Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı ISBN Ajansından alınan bilgilere göre Türkiye’de 2019’da 68 bin 554 adet yeni başlık üretilirken, yüzde 14,51’lik artışla 2020 yılında 78 bin 500 adet yeni başlık üretildi. Toplam başlık sayısının 9 bin 815 adedi sesli veya e-kitap formatında. Geçen yıl sesli ve e-kitap başlık sayısı 6 bin 487’ydi. Bugün itibariyle Storytel Türkiye kütüphanesinde 4 binin üzerinde Türkçe sesli kitap, 2 binin üzerinde Türkçe e-kitap, 100 bin İngilizce sesli kitap ve 120 bin İngilizce e-kitap yer alıyor. Audioteka arşivinde ise 5 bin 100 adet sesli kitap ve podcast bulunuyor.

Fiziksel kitaba alternatif değil

● Sektör temsilcilerine göre; yayınevlerinin bir kısmı hala sesli kitapları fiziksel kitaba alternatif olarak görse de sesli kitaplar daha çok elin ve gözün meşgul olduğu durumda tüketiliyor. İnsanlar evlerinde fiziksel kitaplarını okurken, sporda, trafikte ya da ev işi yaparken sesli kitaplarını dinliyor. Hatta birçok sesli kitap tüketicisi eğer dinlediği kitabı beğenirse fiziksel kütüphanesinde de bulunması için gidip fiziksel kitabını alıyor.

Yayınevlerinin sesli kütüphanesi büyüyor

●Platformlar, sesli kitaba kapalı yayınevlerinin bu farkındalığı edinmesi için çalışmalar yaparken, sesli kitap pazarı büyüdükçe daha çok yayınevi bu işin içine giriyor. Direnen yayınevleri de bunun bir rekabet olmadığı aksine bir işbirliği olduğunun farkına varıyor. Sesli kitabın öncülerinden olan Can Yayınları’nı, Doğan Kitap, Yapıkredi Yayınları, Hep Kitap, İnkılap, Okuyan Us gibi yayınevleri takip ediyor. Tudem Yayın Grubu’nun da 31 sesli kitabı bulunuyor.

Dünyada en çok podcast dinleme artışı Türkiye’de oldu

Son yıllarda sesli içeriklerin tercih edilme oranlarında da artışlar yaşanıyor. Sesli kitabın büyümesine katkı sağlayan alanlardan biri de podcast’in yükselen trendi. Spotify’daki podcast sayısı 2018’den bu yana yüzde 2500 arttı, sadece 2021 yılında 1,5 milyon yeni podcast eklendi. Analiz şirketi Chartable’ın verilerine göre ise geçen yıl dünya çapında yaklaşık 885 binden fazla yeni podcast yayınlandı. Yani 2019’dan üç kat daha fazla. Sadece beş yılda üretilen podcast sayısı 17 kat arttı, 2020 yılında da podcast indirme sayısı yüzde 180 yükseldi. Podcast dinleme açısından Türkiye’de kullanılan cihaz sayısında 5 kattan fazla bir artış gözlemlendi. Türkiye’yi, 4,7 daha fazla cihazla İtalya takip ediyor. Storytel, podcast odağında pazarlama hamlelerine imza attı. Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu’nun tanınmış yazarlarla kitaplarının ilk sayfasını değerlendirme podcast yayınları başlayan Storytel, ardından birçok podcast içeriği üreticisine de sponsor oldu. Audioteka ise ‘Shorts’ ile takım çalışması, liderlik gibi Harvard Business Review makaleleri ya da özel içerikler, kısa makaleler üretirken, Superproduction ise çok sesli, efektli ve müzikli hikâye ve dizileri, podcast’leri son kullanıcıya ulaştırıyor. Hande Saygılı, “Özellikle 2021 yılında podcast’ler oldukça ilgi çekiyor. Podcast, kısa ve kompakt yapısıyla dinleme alışkanlığını yeni edinenler ve uzun süre dikkatini veremeyenler için harika bir alternatif ” dedi.

Kadınlar daha çok dinliyor

Kitap dinleme alışkanlığında kadınların üstünlüğü dikkat çekiyor. Geçen yıl Dinlebi üzerinden gerçekleşen tüm kitap dinlemelerinde yüzde 61.7 ile kadınların daha çok kitap dinlediği görülüyor. Erkekler ise yüzde 38.3’lük oranda kalıyor. Bununla birlikte en çok dinleyen yaş grubunun 35 ila 44 yaş aralığı olduğu, kitap dinlemenin en çok tercih edildiği saatlerin ise 22:00 – 00:00 arası olduğu belirtiliyor. Ahmet Yaman, Dinlebi kullanıcılarının yalnızca yüzde 9’unun kitap kurdu olarak nitelendirilebilecek kullanıcılardan oluştuğunu kaydederek, “Kalan yüzde 90’lık büyük çoğunluk gösteriyor ki sesli kitaplar aslında hayatında kitaplara daha çok yer vermek isteyip buna yeterli zaman ayıramayan kullanıcıların dikkatini çekiyor” dedi.

En çok dinlenen kitaplar ve seslendirenler

  • Sapiens – Tilbe Saran
  • Ustalık Gerektiren Kafaya
  • Takmama Sanatı – İbrahim Selim
  • Camdaki Kız – Zeyno Burcu Temel
  • Tutunamayanlar – Şerif Erol
  • Harry Potter Serisi – Tilbe Saran
  • Bir Ömür Nasıl Yaşanır – Mazlum Kiper
  • Kürk Mantolu Madonna – Mert Fırat
  • Suç ve Ceza – Şerif Erol
  • Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Murat Eken
  • Hayvan Çiftliği – Okan Bayülgen

Bir sesli kitap nasıl oluşur?

Seslendirilecek eser belirlendikten sonra, yayınevi ve bazen yazarla birlikte kitabın bir kadın mı yoksa bir erkek sesi tarafından mı seslendirileceğine karar veriliyor. Bunda eserin içeriği büyük rol oynuyor. Sonrasında seslendirme sanatçısı belirleniyor ve kayıt sürecine geçiliyor. Özel olarak oluşturulmuş stüdyolarda kayıtlar gerçekleşiyor. Örneğin 200 sayfalık bir kitabın sesli kitap haline gelmesi yaklaşık bir ayı buluyor. Sonra kontrol dinlemeleri yapılıyor ve yayına alınıyor. Her aşamasında farklı uzmanlığı olan ekip arkadaşları dahil oluyor. Sonunda da platformların sesli kitap standartlarına uygun bir şekilde eser sesli kitap hâline getiriliyor. Mümkün olduğunca çok kitabı sesli kitap hâline getirmeyi isteyen platformlar, buna yayınevleri ile birlikte karar veriyor. Bir kitabın sesli haklarının müsaitliği en önemli faktörlerden birisi…

Ünlü sanatçılar, yazarlar seslendiriyor

Sesli kitapların seslendirilmesi ise çok ayrı bir ekonomi. Usta oyuncuların yanı sıra deneyimli seslendirme sanatçılarının ya da yazarların kendi sesinden yayına hazırlanan sesli kitaplar edebiyatın sınırlarını genişletiyor. Seslendiren ünlülerden bazıları ise şöyle; Yetkin Dikinciler, Gülse Birsel, Mert Fırat, Sevinç Erbulak, Tilbe Saran, Okan Bayülgen… Ayşe Kulin, Murat Menteş, Pucca, Yılmaz Erdoğan gibi yazarlar ise kendi kitaplarını seslendirdi.

Gülseren Budayıcıoğlu etkisi

Dinlebi’de en çok dinlenen 5 kitaptan 3 tanesini Gülseren Budayıcıoğlu’nun eserleri oluşturdu. Geçen yıl en çok dinlenen kitaplar sırasıyla;

  • Madalyonun İçi, Gülseren Budayıcıoğlu,
  • Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali,
  • Suç ve Ceza, Dostoyevski,
  • Günahın Üç Rengi, Gülseren Budayıcıoğlu,
  • Camdaki Kız, Gülseren Budayıcıoğlu.

Ebeveynler masal dinletti

Tüm dünyada satılan toplam sesli kitap sayısının önemli bir bölümünü çocuklar için seslendirilen kitaplar oluşturuyor. Geçen yıl bazında baktığımızda evde olmayı fırsat bilen yetişkinler, en çok roman dinledi, gençler ve öğrenciler korku hikayeleri ve kişisel gelişim kitaplarına daha fazla talep gösterdi. Berk İmamoğlu, “Ebeveynler bu konuda iki kez şanslı, çünkü Kids Mode özelliğimiz tam da onların ihtiyacına çözüm oluyor. Ebeveynler bir şifre ile Kids Mode’u aktif hâle getiriyor ve çocuğuyla eşzamanlı olarak kitap dinleme deneyimini yaşıyor. Kids Mode özelliği ile 0-16 yaş arasında bulunan sesli kitaplara erişim sağlanıyor ve çocuğun kendi sesli kütüphanesini oluşturma fırsatı bulunuyor” dedi.

Kurumsal işbirlikleri artıyor

Sesli kitap platformları ayrıca kurumsal işbirlikleriyle etki alanını genişletiyor. Audioteka Türkiye Ürün Müdürü Hande Saygılı, “Türkiye pazarına girdiğimiz ilk yılı sadece yayınevleri ile anlaşma yaparak geçirdik. Sonrasında Caff e Nero, Samsung, Boyner, Total Club, World Mobil, Hepsiburada.com, N11.com, Trendyol ve Beşiktaş Belediyesi ile de işbirliği gerçekleştirdik. Bunun yanı sıra Koton, Ülker, Eti, Defacto, Yapı Kredi Bankası, Watsons, MacFit, Banabi gibi markalarla da anlaşmalarımız bulunuyor. Yaptığımız işbirlikleri kapsamında çalışanlarının ofis hayatları dışında motivasyonlarını yüksek tutacak bir adım atmak veya müşterilerine 21. yüzyılın yaşam tarzına uygun dijital bir deneyim sunmak isteyen firmalara projeler düzenliyoruz” diye konuştu.

Dinlebi yurtdışına açıldı, kullanıcıları yüzde 150 arttı

Yerli bir girişim Dinlebi, sektörü daha da büyütmek amacıyla Ağustos 2020’de kuruldu. Türkiye’nin kültürüne, alışkanlıklarına uygun bir deneyim ve içerik sunma hedefi ile yola çıkan girişim bu yıl yurt dışından erişime de açıldı. Bu yıl ilk 8 ayda kullanıcı sayısını bir önceki yıla göre yüzde 150 artıran Dinlebi’nin kullanıcı sayısı 2021’de 500 bini geçti. Dinlebi’de klasiklerden çok satanlara, kişisel gelişim kitaplarından iş kitaplarına her türden 2 bine yakın sesli kitap bulunuyor. Dinlebi Kurucu Ortağı Ahmet Yaman, çok yakında çoklu dil desteği ile birlikte binlerce Almanca ve İngilizce içeriğin de arşivinde yer alacağını söyledi. Yaman, “Üye artışında Dinlebi’nin yurt dışından erişime de açılmasının etkisi var. Dinlebi’nin artık tüm dünya ülkelerinden ulaşılabiliyor olması, gerçekleştirilen global işbirlikleri ve çoklu dil desteği ile de kullanıcı sayısının daha hızlı bir ivmeyle artmasını hedefliyoruz” dedi.

https://www.dunya.com/kultur-sanat/kitap-dinleme-dalgasi-yayiliyor-haberi-635430

Posted by: bluesyemre | January 26, 2022

Koleksiyonlardan Bir Seçki #YapıKrediMüzesi

Yapı Kredi Müzesi’ne hoş geldiniz! Müze Müdürü Nihat Tekdemir ve Müze Uzmanı Derya Sayın müzede şu an sergilenen eserler hakkında bilgi veriyor.

1992 yılında kurulan Yapı Kredi Müzesi’nin koleksiyonları numismatik ve etnografik olmak üzere iki ayrı bölümde korunuyor. Müzede farklı dönemlere ait sikkeler, tombaklar, gümüş eşyalar, cep saatleri ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ait eşyalar yeni içerik ve modern bir müze tasarımıyla ziyaretçilere sunuluyor.

Lidya’dan Günümüze Paranın Yolculuğu

Yapı Kredi Müzesi sikke koleksiyonu hacimsel ve bilimsel açıdan dünyanın önemli özel koleksiyonları arasında yer alıyor. 55 bin parçadan oluşan sikke koleksiyonu sayesinde, MÖ 7. yüzyılda parayı keşfeden Lidyalılardan günümüze tarihin bütün katmanlarını kronolojik ve kesintisiz olarak takip etmek mümkün.

Koleksiyonun büyük bölümünün geldiği Anadolu coğrafyası, tarihin farklı dönemlerine damgasını vuran; krallıklara, şehir devletlerine ve imparatorluklara ev sahipliği yapan nadir coğrafyalardan biri. Yapı Kredi sikke koleksiyonu bu uygarlıkların 2600 yıllık politik, ekonomik ve kültürel yönlerinin izlenebildiği nadir koleksiyonlardan. Sikke koleksiyonu içinden seçilen 250 adet elektron, altın, gümüş ve bakır sikke ile paranın tarihsel yolculuğu müze ziyaretçilerine aktarılıyor.

Metal Külçeden Blockchain Teknolojisine Uzanan Yolculuk

Yapı Kredi Müzesi’nin yeni teşhirine özel hazırlanan, ziyaretçilerin tarihöncesi çağlardan günümüze paranın yolculuğunu, sikkeden önceki alışveriş alışkanlıklarını, sikkenin para kavramı içindeki yerini, para reformlarını, finans tarihindeki sıçrama ve kırılma noktalarını görebilecekleri bir zaman çizelgesi de yer alıyor. Paranın yaklaşık 5 bin yıllık yolculuğunun verildiği zaman çizelgesinde ziyaretçiler sikkenin icadından önce kullanılan metal külçelerden blockchain teknolojisine ve kripto paraların kullanımına uzanan tarihsel süreci kronolojik olarak takip edebiliyorlar.

Atatürk Hatıraları

Yapı Kredi Müzesi mekanının bir bölümü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ait eşyaların, video ve fotoğraflarının gösterimine ayrıldı. Müze koleksiyonunda muhafaza edilen Atatürk’e ait eşyalar mekanda oluşturulan özel bir bölümde ziyaretçilere sunuluyor. Müzede, Kâzım Taşkent’in Mustafa Kemal Atatürk’e hediye ettiği köstekli cep saati ve Ürdün Kralı’nın hediye ettiği altın kaplama sigara kutusu da yer alıyor. Bu bölüm Yapı Kredi Tarihi Arşivi’nden ödünç alınan Atatürk’e ait zarf açacağı, divit, farklı zaman ve mekanlarda çekilmiş fotoğraf ve video görüntüleriyle de destekleniyor.

Yapı Kredi Müzesi haftanın yedi günü ziyarete açık ve ücretsiz:

https://sanat.ykykultur.com.tr/ziyaret
İstiklal Cad. No: 161 Beyoğlu İstanbul

Posted by: bluesyemre | January 26, 2022

Nature does #OpenAccess

https://www.bbc.co.uk/sounds/series/m001324l

Posted by: bluesyemre | January 25, 2022

The Other Diversity in #ScholarlyPublishing

Home - Scholarly Publishing and Open Access - Library Guides at University  of Washington Libraries

In scholarly publishing, we are increasingly aware of issues of diversity from a societal point of view. It has become a part of our efforts to promote, facilitate, and ensure Diversity, Equity, Inclusion & Accessibility (DEIA) in different areas of the publishing ecosystem. But other forms of diversity can also be found in academic publishing.

Researchers, for example, use a wide range of options to access research — from freely accessible to subscription to open access (OA) journals. Many researchers without institutional access get in touch with the authors or colleagues to get hold of journal articles. Over the past few decades, global programs and coalitions have been making thousands of journals accessible to researchers in the Low- and Middle-Income Countries (LMICs) or the Global South. Preprints have been around since the early 1990s, but recently have expanded to many major disciplines. Many journals are now working with preprint servers. On rare occasions, all published articles on a particular topic can be made free to read and use, as we saw in March 2020, at the beginning of the COVID-19 pandemic.

If we look into OA a bit deeper, we will find diversity in OA models: Diamond or Platinum OA, Green OA, Gold OA, and Bronze OA. Many reputable publishers have launched new online OA journals in recent years, along with making their established journals OA. Many long-running journals also follow a hybrid model by offering both subscription and OA options. OA megajournals showcase a new (disruptive) dimension in scholarly publishing. Diversity can also be seen in the Article Processing Charge (APC) model: flat fee agreements between a publisher and institutions, equity models that take into account an institution’s country’s economy, and community models distributing publication costs more equitably among the participating institutions. Transformative agreements between libraries and publishers allow a shift from subscription-based reading to OA publishing. Regional OA journals are being launched to improve equity in open access models.

We also see diversity in the peer-review process. In addition to, single-anonymized and double-anonymized peer-review, triple-anonymized peer-review has been advocated for. On the other hand, some journals are not only sharing peer-reviewers’ names with the authors, but also publicly disclosing those names along with their reviews. Open, community-based peer review can be seen on preprint servers and other research platforms. To cut down peer-review time, options like transferable peer-review, AI-assisted peer-review, and collaborative peer-reviewer pools are in practice. While in almost all cases, peer-review is a voluntary service, some have argued that a paid peer-review model would expedite the review process, while others have argued to the contrary. It however may be more common in Southern journals, which traditionally pay a small amount to their in-country reviewers. While post-publication peer-review is practiced by some journals, peer-review can now be done on experimental design and methodology before starting data collection. Octopus represents new platforms where researchers would publish all steps of their research cycle and receive feedback from other registered users on a regular basis.

If we explore other aspects of scholarly publishing — publication format, workflow, data sharing mechanisms, copyright, or licensing — we will find diverse options in practice. We may explain such diversity as a manifestation of the vibrant innovation culture of this industry driven by the needs from its stakeholders. To understand what value such diversity brings about, let’s compare it with the biodiversity we see around us.

First, in a natural ecosystem, be it a forest or a lake or a salt-marsh, we often find many similar species performing similar activities. Let’s take for example the world’s largest mangrove forest, the Sundarbans shared between my country Bangladesh (60%) and India (40%). Home of about one thousand plant and animal species, including the world-famous Bengal Tiger, Bangladesh Sundarbans, for example, has 37 species of butterfly, 13 species of orchid, and 7 species of woodpecker. This type of redundancy makes an ecosystem resilient to any shocks or stresses. It means that if due to some pest invasion one species is wiped out, other similar species will fill in the gap and the whole ecosystem will continue functioning without any significant changes. Similar redundancy in the scholarly publishing industry in the form of digital publishing, preprints, megajournals, diverse peer-review systems, for example, has already helped us to survive the initial surge of the COVID-19 pandemic, which I pointed out in a Learned Publishing article.

Second, each species plays a specific role within an ecosystem, such as a rainforest in Indonesia, a peatland in Russia, or a coral reef off the coast of Mexico — it’s called the “ecological niche” of that species. In scholarly publishing, as context changes, our understanding evolves and new demands are raised, and we respond to them by creating new options (like species) and by putting them in our existing system (like finding a niche for the option within the scholarly ecosystem). These new options or innovations are in addition to what we already have, without replacing anything. That’s why, in 2022, we can see all the versions of research communication — from printed journals (as was published in the 17th Century) to the Octopus platform and every other form in between. Nothing seems get lost in the scholarly publishing ecosystem. This coexistence of similar options, being neutral to each other, highlights the less competitive, soft nature of scholarly publishing around the globe.

Third, a list of all the species found in an ecosystem is a basic representation of its diversity. But all species don’t exist in equal number in an ecosystem. When the abundance of each species is put into the equation, we get a weighted expression of all species. Such calculation is important because with the increasing number of a particular species, the overall functional diversity of the ecosystem decreases, and the dominant species start dominating the ecosystem. Thus, how diversity is measured and presented matter. Although several OA models exist, for example, their collective proportion varies: In 2019, OA articles represented more than 30% of total published articles, but when expressed in journal publishing market value, OA occupied a little above 7% (US$ 763m). So, when we see diverse options are available or are recommended, we need to ask ourselves what proportion of the population (or journals in this case) have adopted them. Dominant species which influence an ecosystem by their sheer number or size are crucial to transform an ecosystem. It is also true for the scholarly ecosystem where a handful of publishers guide the overall directions of the industry.

Fourth, a species’ survival and continuity depend on sufficient resources in the ecosystem — for plants, the nutrients in the soil; for predators, the prey; for fungi, dead matter. But, given the exponential growth of the scholarly publishing industry, it seems, at least theoretically, there are no limits to the sustenance of journals. Unlike many other businesses, scholarly publishing remained largely unaffected during the COVID-19 pandemic, not only because it showed amazing resilience — defined by robustness, resourcefulness, redundancy, and rapidity — but probably also due to journal articles’ intrinsic relationship with academia’s research funding, scholarship, recruitment, tenure, and promotion. Further, species in nature go extinct over time; in recent decades, the rampant over-exploitation by humans has accelerated the extinction rate 100 times faster. But, the “death of a journal” seems to be a myth — my recent Google Scholar search came up with only 23 documents; just three articles bear that phrase in their titles.

All of these make me wonder, is academic publishing thriving by offering new ideas and innovations in policy and practice, by embracing and capitalizing on digital advancements, and by acquisitions and mergers? Or is the diversity discussed above is just a way to brand ourselves as critical, unique, relevant? We indeed define our brand on our own terms, otherwise how could we ask authors anything between US$ 100 and US$ 10,000 to process one manuscript?

Finally, we use diverse ways to measure the impact of our research and publications. With so many indicators, indices, factors, matrices, rankings, and scores, every researcher and their institution, every journal and its articles, have a number to talk about. It seems we have turned ‘research impact’ into ‘impact of numbers.’ As journal publishers, we follow the number of times authors cited us, social media mentioned us, appropriate agencies ranked us, but not what is happening on the ground based upon the articles we publish. We know that not all research outputs have immediate, direct, practical implications or applications. But have we ever searched how many of our articles were translated into reader-friendly briefs to reach out to policymakers? Or were cited in public strategies benefitting vulnerable people? Or quoted in donors’ working papers to channel funds to deprived regions? What is stopping scholarly publishers from innovating in measuring research impact? I wonder.

Haseeb Irfanullah

@HMIRFANULLAH

Haseeb Irfanullah is a biologist-turned-development practitioner, and often introduces himself as a research enthusiast. Over the last two decades, Haseeb has worked for different international development organizations, academic institutions, donors, and the Government of Bangladesh in different capacities. Currently, he is an independent consultant on environment, climate change, and research systems.

https://bit.ly/3tYWQlN

Posted by: bluesyemre | January 25, 2022

My Home Office (Garden Offices)

A home office not indoors but near your home, in the garden. That’s the idea behind our garden office My Home Office. The garden office is there for private and business customers who are looking to a luxurious home workplace to work in a relaxed manner. An office in your garden with a modern design, according to the latest trends. Made from sustainable materials, with detailing in black steel and a marmoleum floor. My Home Office is an officially patented design.

Peace and privacy

Working from home has become a normality in the past 1.5 years and will be permanent for many people. However, working at home also requires peace and privacy. You don’t have that guarantee in a living room with calling partners and children playing. My Home Office is an office in the garden as a working environment close to home where you can work quietly and undisturbed in a natural setting.

https://myhomeoffice.nu/en/our-home-offices

Posted by: bluesyemre | January 25, 2022

İşlerinizi Hızlandıracak 80 Adet Kaynak Site #UmutVar

Çocuklarımız; geleceğimizi garanti altına alacak, dünyanın makûs talihini değiştirecek; yapamadığımızı yapıp rahat etmemizi sağlayacaklar. Hiçbir çocuk, doğaüstü yetenekleri olan bir süper kahraman değil ki, bu ciddi sorumluluğun üstesinden gelsin. Minik bedenleri üzerine yüklediğimiz geleceği kurtarmak misyonunu ancak, onlara süper kahraman becerileri kazandırmamız durumunda gerçeğe dönüştürebilirler.

Adapazarı ENKA Okulları Kütüphane Öğretmeni Osman Koç ile okul kütüphanelerinin ülkemiz, dolayısıyla da dünyanın geleceğine nasıl etki edebileceği üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Merhaba Osman Bey, sizi biraz tanıyabilir miyiz?

İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümünden 1998 yılında mezun oldum. Sırasıyla, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Borusan Müzik Kütüphanesi, Darüşşafaka Eğitim Kurumları Kütüphanesi ve Adapazarı ENKA Okulları Kütüphanelerinin kurulması, işletilmesi ve yönetilmesi görevlerinde bulundum. Üniversite ve okul kütüphanesi deneyimlerim var. 

Öğrenenlerin IB (The International Baccalaureate), MYP (Middle Years Programme) ve PYP (Primary Years Programme) araştırma becerileri eğitimlerinin yapılandırılması alanında çalışmalar yapmakta ve sürdürmekteyim. 

Yaşam boyu öğrenme; bilgi okuryazarlığı, akademik dürüstlük konularında sunumlar yapmakta ve bu konuların ilk, orta ve lise eğitimi seviyelerinde Türkiye’de yapılandırılması çalışmalarına katılmaktayım. 

Halen çalışmakta olduğu Adapazarı ENKA Lisesinde “Proje Tabanlı Öğrenim” programının yapılandırılması; akademik metin yazma ve bilimsel proje hazırlama çalışmalarını organize ediyorum.

Yazmayı ve okumayı çok seviyorum. “ENKA Kitap Kulübü” isimli kitap kulübünün kurucusu ve yürütücüsüyüm. Kulübe kitap dostu olan herkes katılabilir. 

Türkiye’de okuma alışkanlığı ve kültürünün geliştirilmesi konusunda, ilk olabilecek etkinlikleri tasarladım, organize ettim ve sürdürülmesi için planlamalar yaptım. Dezavantajlı grupların kitaba ulaşması için sayısız toplum hizmeti çalışması yaptım. Halen aynı amaçla çalışan Herkese Kitap Vakfı isimli vakıfta gönüllü olarak proje liderliği yapıyorum. 

İlgi alanım doğrultusunda, mesleki birikimim de kullanarak yazdığım çocuk kitaplarım var. Kitaplarım; kitap okuma alışkanlığı, eleştirel düşünme, sorgulamaya dayalı eğitim, araştırma becerileri kazandırma, bilgi okuryazarlığı edindirme gibi odaklardaki içeriklere sahiptir. 

Okul kütüphanesi neden önemlidir?  Bir okulda kütüphane olmazsa olmaz mı? Çocuklarımız için okul seçimi yaparken öncelikle “Okulunuzun kütüphanesi var mı?” sorusuna alacağımız cevap bizlere, o okulla ilgili hangi ipuçlarını verebilir?

Hayatımızdaki en anlamlı varlıklarımız olan çocuklarımız için okul seçimi yaparken hangi kriterlere göre değerlendirme yapmalıyız? Öyle bir kriter var ki, bugüne kadar hiç düşünülmemiş ve hiçbir zaman da bizler; anne ve babalar, veliler tarafından değerlendirilmemiş. Evet; tek bir kriterle okulun geleceğe bakışını, öğrencisine katacağı değeri, belirttiği vizyon ve misyona ne kadar bağlı olduğunu değerlendirebiliriz. 

Daima “Çocuğum kaliteli bir okulda eğitim alsın!” diyoruz. Seçkin bir yaşamı; dünyaya katkısı, ailesine ve sosyal çevresine pozitif etkisi olsun; yaşam boyu öğrensin, yaratıcılığı gelişsin, inisiyatif kullanabilsin, iletişim ve iş birliği becerileri oluşsun ve gelişsin, duygularını ifade edebilsin diye bekliyoruz.

“Kaliteli okul” seçimimizi bazı kriterlere göre yapmaya çalışıyoruz. Okuldaki eğitimci kadrosu, dil edinimi, sportif, kültürel ve sanatsal olanakları, laboratuvar seçenekleri, sosyal kulüp çeşitliliği, okul fiziki yapısı ve ulaşım imkanları en çok araştırdığımız kriterlerden… Bugüne kadar pek de araştırılmayan ama hayati öneme sahip bir okul seçim kriteri de vardır ki o da okulun işlevsel bir kütüphanesinin olması ya da olmamasıdır. 

Çocuğumuzu göndereceğimiz okulu seçerken şu soruları sormamız bize, okulun eğitim yaklaşımı ve geleceğe bakışı ile ilgili pek çok ipucu verir.

Okulunuzun işlevsel bir kütüphanesi var mıdır?

Okulun işlevsel kütüphanesinin olması, o eğitim kurumuyla ilgili pek çok sorunun da cevabıdır aslında…

İkinci soru; okul kütüphanesi için ayırdığınız yıllık bütçe ne kadardır?

Okul kütüphanelerinde; basılı ve dijital bilgi kaynaklarına, fiziki alan giderlerine, profesyonel çalışanlarına her yıl ciddi miktarda bir bütçe ayrılması gerekir.

Okul kütüphanesi nasıl olmalıdır? Milli Eğitim Bakanlığının “Her Okula Bir Kütüphane” gibi kampanyaları, gerçek anlamda okulların işlevsel kütüphane ihtiyacını karşılar mı? 

Okul kütüphanesi bir miktar kitabın tutulduğu durağan bir yer; kitap deposu değildir. Sınav gruplarının düzenli etütlerinin yapıldığı bir yer ya da kitaplar kaybolur kuşkusuyla kapısına kilit vurulan odalar, hiç değildir… Bu tür kampanyalar sürecinde kurulmuş okul kütüphaneleri, “kütüphane” kelimesinin farkındalığının edinilmesi düzeyinde önemlidir ama işlevsel değildir. İşlevselliğin en önemli göstergesi, bu kütüphanelerin meslek profesyonellerini istihdam etmiyor olmasıdır. Bugüne kadar, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ataması yapılan tek bir kütüphaneci olduğu hatırlamıyorum. Bugün, her devlet okuluna bir kütüphane açıldığı ifade ediliyor fakat okulların hiçbirinde meslek profesyoneli olan, lisans mezunu kütüphaneci bulunmuyor. 

TÜİK Verilerine göre ülkemizde 32.158 adet örgün ve yaygın eğitim kurumu kütüphanesi, genel bir deyişle okul kütüphanesi mevcuttur. Bu abartılı TÜİK verisi içerisindeki işlevsel okul kütüphanesi oranı binde bir, yani 30-35 adettir.

32.158 işlevsel okul kütüphanesi (ilk ve orta dereceli okullar) demek bilgiyi tüketen toplumdan üreten topluma geçmek demek. Pasif bilgi tüketicisi toplumdan, aktif, bilgiyi işleyen, üreten gruba, gelişmiş ülke sınıfına transfer olmak demek. Her yıl binlerce patent demek. Yüksek teknoloji üretmek demek. Kişi başı milli gelirin uçması demek. Düşünen, üreten toplum demek. Popüler ve bilimsel yayın sayılarının artması demek. Daha çok okumak, yazmak demek. Düşünmek demek ve denecek binlerce kazanım demek. Keşke…

Okul yapısının mabedi, kalbinin attığı yer, buluşma noktası, en seçkin manzaraya sahip mekân, sanatsal estetik ve seçkin bir tasarıma sahip yapı, yazın serin, kışın sıcacık, kıpır kıpır, dinamik, yaşayan mekanlardır okul kütüphaneleri.

Ülkeler Bazında 1.000.000 Kişiye Düşen Bilimsel Yayın Sayıları

Not: Yukarıdaki grafik artnotlari.com isimli blog sitesinden alınmıştır.

Yukarıdaki grafik birçok farklı biçimde okunabilir. Bu yazı ile ilişkilendirecek olursak; Türkiye’de bilimsel yayın üretimi genellikle lisans eğitiminden sonra, hatta doktora döneminde başlıyor. Çok geç bir dönem. Bilimsel yayın sayılarının artması, aktif bilgi üreticisi konumuna ulaşılması için ilk ve orta dereceli okullarımızdaki müfredatı yeniden yapılandırmak gerekir. Okul akademik dürüstlük politikasının okul kütüphanesini merkez edinerek derslerde uygulanması kaçınılmaz olmalıdır.  Bu hem ahlaki hem de akademik bir zorunluluktur. Kütüphane kullanım kazanımları sayesinde, bilgiyi pasifçe taşıyan öğrenenler değil, onu keşfeden, kullanan ve yeni bilgiyi üreten aktif öğrenenlere dönüşmek mümkündür.

Peki, okul kütüphaneleri neler yapıyor da ülkenin, insanının kaderini değiştirebiliyor? 

Okulun uzak bir köşesinde atıl bir odadaki tozlu kitaplar insanı nasıl değiştirebilir ki? Okul kütüphanesi, bünyesinde bulunduğu eğitim kurumunu nitelik ve nicelik olarak nasıl zenginleştirir? Kütüphane okul toplumunun öğrenim hayatına nasıl etki eder?

Kütüphaneler okul yapılarının kalbidir, ruhudur, mabedidir, bilginin merkezidir. Derslerde, müfredat dahilinde, giriş seviyesinde işlenen konular, kütüphanede derinleştirilir. Kütüphanesi olmayan okullarda (kütüphane ile kasıt işlevsel bir okul kütüphanesidir) konu derslikte konuşulan kadar öğrenilir, sonraki ders farklı bir konuya geçilir, konu derinlemesine araştırılmaz (40 dk. bunun için yeterli değildir), öğrenilmez, sınav zamanı ezber yapılarak geçer not alınmaya çalışılır. Sınavdan üç gün sonra konu unutulur. 

Derslikler ve okul kütüphanesi tam bir uyum içerisinde; derslerde işlenen giriş seviyesindeki konuların derinleştirilir, bazen de öğrenci ilgi ve yeteneklerine göre bu konular bilimsel çalışmalara dönüştürülür. Derslikler kütüphanesiz, kütüphane de dersliksiz eksiktir, yarımdır. Kütüphanesi olmayan okul, sınavlara hazırlık dershanesi gibidir. Ezberlersin, sınavda kullanırsın ve unutursun.

Okul kütüphaneleri öğrenmenin pekiştirildiği, kalıcı hale getirildiği, bilginin üretildiği, bilgi üretme yöntemlerinin öğretildiği mekanlardır. Kütüphane çalışanı, alan profesyoneli olarak öğrenenlerdeki tüm sosyal ve akademik becerilerin edinilmesinde tamamlayıcı bir role sahiptir. 

Akademik becerilerden devam edelim… 

Akademik beceri, tüm okul sinerjisinin lise ya da üniversite sınavı odağa alınarak harcanması, çoktan seçmeli dört ya da beş seçenek arasından doğru olanı bulma becerisi hiç değildir. Modern eğitim felsefesinde test çözmek yoktur. Düşünmek vardır, hayal etmek vardır, sorun alanlarını keşfetmek, çözüm önerisi sunmak, duygularını hissetmek ve ifade etmek vardır. 

Bir okul kütüphanesi bilginin üretilmesine nasıl katkıda bulunur? 

“Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.” A.Newton.

Eğitim sistemimiz, öğrencilerin bilgiyi sadece taşımasını yeterli bulur! Nasıl mı? Öğrenciye ödev verilir, öğrenci dijital ve basılı kaynaklardan taramasını yapar, ilgili bilgiyi kopyalar, üzerine adını yazar dijital ya da fiziksel olarak öğretmenine teslim eder. Klasik ödev sürecindeki öğrenci kazanımı yok denecek kadar azdır. Bazen de zaman kaybından başka bir şey değildir.

Öğrenciye verilen ödev, araştırma ya da projenin bir kazanıma dönüşmesi için öğrencinin yalnızca bilgiyi taşıması değil onu üretmesi de gerekir. Var olan bilgi zaten vardır. “Okul Akademik Dürüstlük Politikası” gereği, var olan bilgi, sahibini belirtmek şartıyla kullanılabilir ama bir şartla… Öğrenci bilgi kaynaklarından ulaştığı bilgiyi yorumlayarak kendi yorumunu da çalışmasına eklemelidir. Öğrenci yorumu, referansı gösterilmiş yeni bir bilgi olarak özel bir kazanımdır. İşte tam da bu noktada yeni bilgi üretilmiş oluyor. Öğrenci, var olan bilgiyi referans göstererek; bilimsel bir gerçekten yola çıkıp kendi bilimsel gerçeğini oluşturabiliyor. Aksi, okul akademik dürüstlük politikalarına aykırıdır, yaptırımı vardır. 

Tüm bilgi üretme, işleme, sunma becerilerinin odağında okul kütüphanesi vardır. Öğrenmenin kalıcı hale gelmesi, derinleştirilmesi, okul akademik birimleri ve kütüphanesinin iş birliği sayesinde gerçekleşir. 

Osman Bey, bir okul seçim kriteri olarak okul kütüphanelerinin önemini anlattınız, bu konuya farklı bir bakış açısı geliştirmemizi sağladığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz bir konu var mıdır?

Bu yüzyılda bilgiye ulaşmak en temel insan hakkıdır. Erişilen ya da maruz kalınan bilgi bombardımanından işimize yarayacakları seçme; doğru bilgiye ulaşma ciddi bir bilgi okuryazarlığı öğrenimi ile mümkün olabilir. Bilgi okuryazarlığının da merkezi kütüphanelerdir. Öğrenci doğru bilgiye nasıl ulaşacak, onu diğer alanlara nasıl transfer edecek, bilgiyi nasıl işleyecek, zihninde nasıl bir değişim sağlanacak gibi konular da direkt kütüphaneleri ve kütüphanelerin barındırdığı içerikleri ilgilendirmektedir. Okul yapısının merkezine alınmış bir kütüphane okul iklimini etkin bir şekilde değiştirebilir, öğrenme dinamiklerine en üst seviyede katkıda bulunabilir!

Okul seçimi, çocuklarımızın sosyal ve akademik olarak geleceğe hazırlanmasında çok özel bir öneme sahiptir. Klasik okul seçim kriterlerinin yanında, hatta temel bir kriter olarak; “Okulunuzun işlevsel bir kütüphanesi var mıdır? Okul kütüphaneniz için ayırdığınız yıllık bütçe ne kadardır?” soruları aradığınız okulu bulmanız için yeterli olacaktır.

Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin…

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/sahin-aybek/okul-secim-kriteri-olarak-okul-kutuphanesi-1902305

COAR is a signatory of a joint statement (with CESEAR and LIBER) calling for protection of research and educational repositories from the unintended consequences of legislations that are being passed to regulate content sharing platforms such as Facebook and YouTube.  While we generally support these efforts to regulate the large platforms, our concern is that legislations will place an undue burden on already overstretched repositories (and other not-for-profit content platforms) in the education and research sectors. We also want to begin to raise awareness of the fundamental difference of our sector from the large commercial social media platforms. While this issue is highly relevant in the European context at the moment, as lawmakers are debating the Digital Services Act, it goes beyond Europe as I believe there are a number of other jurisdictions are also looking at regulation of the large platforms. We welcome you to reuse these arguments in your own context.  The statement is summarized below, with a link to the full text.

https://kartakip.ankara.com.tr/kamerali-araclar

Posted by: bluesyemre | January 24, 2022

Corsica: Beauty of the Mediterranean

In ancient times the Greeks called the island “Kalliste” – the beautiful: Corsica looks like an alpine landscape in the Mediterranean, an island with dramatic rock formations, romantic bays and proud inhabitants who see themselves first and foremost as Corsicans and only then as French.

Posted by: bluesyemre | January 24, 2022

Akademiden Notlar 62: Web3, 2, 1, 0 #YaşarTonta #OrçunMadran

Akademiden Notlar’ın bu bölümünde Yaşar Tonta ve Orçun Madran Web 3.0, Metaverse ve Web0 konularına odaklanıyor.

Posted by: bluesyemre | January 24, 2022

The ghost ski resorts

the ghost ski resorts | fortress | chapter two | full movie - YouTube

When Fortress Mountain closed in 2004, the once vibrant ski resort quickly became a remnant of the past. Two decades later, the far side chair, frontside chair, and day lodge remain standing. While the guests have disappeared, ghosts remain. Inside the relict structures are stories of ski culture and community. Skiers Mark Abma and Callum Pettit explore the past and ponder the future at this once iconic Alberta destination.

And we will be LIVE on February, 18, 9:00 PM CET / 1:00 PM MST on YouTube & Facebook, with the crows @markabma & @killahcal , and Fortress guardians, Chris Mueller & Chevy Chevalier. drop your questions in the comments below, and tell us which ghost resorts we should spotlight in the next chapters.

Akademiden Notlar’ın bu bölümünde Yaşar Tonta ve Orçun Madran Üniversitelerde Eksen Kayması üzerine odaklanıyor. Bu yayında konuğumuz değerli meslektaşımız Umut Al.

Posted by: bluesyemre | January 24, 2022

Kore ilginçlikleri: Üniversiteler #AkademikLink

Squid game, kpop, bts, kdrama, derken güney Kore kültürü hızla yayılıyor. Bu sefer karşınıza Kore ilginçliklerinden üniversiteler ile çıkıyoruz. Güney Kore’de mezun olduğunuz üniversitenin logosu ve adını tabelalarda kullanabiliyorsunuz. Bu sistem bizde de olsa mı?

Posted by: bluesyemre | January 24, 2022

Neil Young & Crazy Horse – A Band A Brotherhood A Barn 

BARN the documentary film, directed by Daryl Hannah (dhlovelife), catches a rare intimate glimpse of this legendary band as they make music in a restored 19th-century log barn under the full moon. The film captures Neil and the Horse in an organic way, their easy irreverent humor, their brotherhood, and of course their music, as it was created. BARN intentionally lingers on single shots for entire songs, showing there are no tricks, revealing the raw, organic, and spontaneous process of the music bursting to life from unexpected moments. Exquisite changes of light and weather dance in the remote meadow where the barn sits, adding a sweet, mystical magic as the music thumps, reverberates, and echoes. The film is infused with the gratitude and joy that permeated the whole experience. Hear the album and visit the store at https://NeilYoungArchives.com Experience all of Neil Young’s music at Neil Young Archives!

CREDITS
Band
Neil Young
Billy Talbot
Ralph Molina
Nils Lofgren

Director
dhlovelife

Music Produced By:
The Volume Dealers – Neil Young and Niko Bolas

Cinematography
Adam CK Vollick – DP
DHLoveLife – Additional Cinematographer

Post Production
Lost Planet – Gary Ward – Producer

2021 yılının Kasım ve Aralık aylarında Türk Lirası’nın hızla değer kaybetmesiyle üretim maliyetleri yükseldi. Döviz kurunun bir nebze aşağı inmesi ise tabloyu eski haline döndürmedi. Esnaf bu şartlarda fiyat belirlemeye ve geçinmeye çalışıyor. Döviz kurunun yanı sıra asgari ücret ve faturalardaki artış, işlerdeki azalma, müşterilerin fiyatlara yönelik tepkisi ve pandemi koşulları esnafın canını sıkıyor. Esnaf, piyasaların istikrara kavuşmasını umuyor.

Posted by: bluesyemre | January 24, 2022

Skadi (A Swedish ski movie about a winter in the north)

In Skadi, we get to follow the two Swedish freeskiers Kajsa Larsson & Malou Peterson on a trip to the Northern part of Sweden. From mighty mountain peaks to ancient forests and tundra-like heaths, from green-white glacier meltwater to crystal clear rivers. Northern Sweden is home to the last remaining areas of extensive wilderness in Europe and in this ski movie you will witness the harsh conditions of the area. From Polar nights to midnight sun.

Supported by

@stadium_jointhemovement
@everest_outdoor
@peakperformance
@merrelleu
@smartwool_europe
@pocsports

Created by: Kajsa Larsson & Malou Peterson
DOP – Ola Krondal
Cinematography – Baptiste Sjostrom & Karl Sandrock
Big Mounatin Cinematography – Alexander Rydén
Big Mountain Guide – Morgan Salen
Nature Guide – Jonas Pålsson
Editor – Adam Falk
Sound Design – Hugo Burvall
Colorist – Joonas Mattila
Manus – Richard Boss, Malou Peterson & Kajsa Larsson
Garphic Design – Kajsa Larsson

Posted by: bluesyemre | January 24, 2022

20 years on, what have we learned about global rankings?

In 2019, several ‘famous’ people went to prison for criminal conspiracy to influence undergraduate admission decisions. Thirty-three parents of college applicants were accused of paying more than US$25 million between 2011 and 2018 in what became known as the Operation Varsity Blues bribery scandal.

Two years later, the former dean of Temple University’s business school, along with two co-conspirators, was convicted of fraud for falsifying data provided to US News and World Report. He faces the maximum possible sentence of 25 years in prison followed by three years of supervised release and a US$500,000 fine.

Both events tell a tale of status-seeking behaviour – how university rankings continue to bamboozle the public, students and parents, influence university, government and investment strategies, and captivate media headlines and audiences around the world.

Launched in 2003, global rankings captured the zeitgeist of accelerating globalisation and the global battle for talent and increased policy and public focus on performance, quality and accountability.

On the eve of their 20th anniversary, the Research Handbook on University Rankings: Theory, methodology, influence and impact – in 37 chapters – provides a comprehensive review and analysis of their influence and impact.

Three themes are highlighted below.

Geopolitical reshaping of the higher education landscape

The success of rankings lies in the way they showcase international comparability between inherently diverse and unequal systems and institutions. As Brendan Cantwell of Michigan State University argues, the global higher education system is characterised by asymmetrical exchange and collaboration as well as by conflict and competition within and between countries.

Excellence initiatives aim to alter that narrative by seeking to position a few universities at the top of the global hierarchy.

China’s path is well documented. Its remarkable rise from having no universities in the top 100 in 2003 to seven in 2021 is an increase of 700% in the Academic Ranking of World Universities (ARWU). In comparison, the United States experienced a 31% decline from 58 universities in the top 100 in 2003 to 40 in 2021.

This also explains why the French celebrated when the University of Paris-Saclay was ranked 13th on the ARWU in 2021. A process of consolidation had brought together 10 faculties, four grandes écoles, the Institut des Hautes Etudes Scientifiques, two member-associated universities and shared laboratories with the main national French research organisations.

Too much focus on the top 100 ignores the more noteworthy expansion in scientific output and capacity coming from a pipeline of universities and scholars from a more diverse set of countries, as described by authors Simon Marginson, and Jeongeun Kim and Michael Bastedo. This multi-polarity portrays an open and dynamic higher education and knowledge system – different from the static core-periphery model which has characterised global system theory.

Yet, it is also one in which elite universities, and their nations, seek to reinforce and extend their influence and advance their objectives through international networks, says Angel Calderon. Competition and collaboration go hand in hand.

But there are many ‘losers’. Professor Akiyoshi Yonezawa explains that the arms race for investment in world-class universities became more expensive than Japan, with its already-mature higher education system, could afford. A similar tale is told by Tara K Ising and James D Breslin of the “fallacy of status prioritisation” which nearly crippled the University of Louisville, United States, when the economic tide went out.

These differing outcomes highlight the necessary substantial investment underpinned by favourable policy alongside the built-in bias of rankings methodology which favours high-performing and older universities, research measures and reputation. As such, they tell us almost everything we need to know about geopolitical tensions today.

The business of rankings

Increased attention on international comparability and accountability, along with open science systems and the desire for digital platforms, has fostered growing alignment between rankings, publishing and big data. This is generating a global intelligence business with huge repositories of higher education and scientific data held behind paywalls.

Hamish Coates evidences deepening integration between a small number of global publishers and online systems, including “online programme management” firms. Using Elsevier as a case study, George Chen and Leslie Chan map the development of end-to-end publishing, data analytics and research intelligence platforms which extend the visible role as a service provider as well as the invisible role in public governance.

Publishing firms intersect with rankings and sophisticated end-to-end software to accumulate and manage data, monetise and create new assets and leverage analytics products to work across the entire academic knowledge production cycle from conception to publication and distribution and subsequent evaluation and reputation management.

In turn, they arguably generate perverse incentives for universities and researchers to use those very same products for competitive and strategic purposes.

Too little attention has focused on corporate integration and economic concentration between rankings, publishing and big data. Indeed, the uncritical ease with which universities and scholars provide portfolios of data is illustrated by the mountains of material submitted to the Times Higher Education Impact Rankings for assessment behind closed doors.

The recent announcement of the acquisition of Inside Higher Ed by Times Higher Education has the potential to further confuse the roles of independent commentator on higher education and promoter of rankings.

Questions are only beginning to be asked about data ownership, governance and regulation – in the same way such questions are being asked about big tech.

Meaningful indicators and measuring performance

One – if not the – most regularly critiqued rankings issue concerns the methodology and choice of indicators. The growing number of rankings and new audiences have hastened the creation of vast data-lakes, but do not tell us much about the missions and outcomes of higher education.

We still have a poor understanding of what constitutes high quality higher education or how to assess quality in teaching and learning, internationalisation, EDI (equality, diversity and inclusion), societal engagement and impact, innovation, etc. We agree higher education institutions should be more socially responsive, but we lack a common understanding of what that means – and we’re too quick to prioritise global reputation.

Academics and universities are as guilty as their governments in this regard. Take the staff-student ratio which is readily used but, as John Zilvinskis et al and Kyle Fassett and Alexander McCormick argue, it does not correlate with teaching quality. Measuring learning gain, says Camille Howson, is a noble ambition, but there is “no simple ‘silver bullet’ metric that accurately and effectively measures student learning comparatively across subjects of study and institutional types”.

While some governments and universities remain under the influence of rankings, others are more circumspect. Rankings may be a motivator, but as Sebastian Stride et al, Andrée Sursock, and Cláudia Sarrico and Ana Godonoga argue, benchmarking and quality assurance can play more sustainable roles in shedding light on weaknesses, adopting new approaches and improving quality, governance and framework conditions.

There is too much evidence, warns Robert Kelchen, that we simply value what is measured, not what matters.

Still relevant?

All this focus on world-class excellence poses a basic question as to whether our students and graduates are better citizens and if our institutions make meaningful contributions to the well-being and sustainability of their communities.

A recent piece in The Atlantic identifies graduates of US global top 20 universities as being at the centre of Donald Trump’s coup attempt on 6 January – zealously undermining the basic values and structures of democratic society because their historic or assumed status positions protect them from any “significant consequences of their failures”.

At the end of nearly 20 years of rankings, there is little evidence that rankings make any meaningful impact on improving quality. And, there is no correlation between rising in the rankings and making a significant contribution to society or the public good.

Ellen Hazelkorn is a partner at BH Associates and professor emerita of the Technological University Dublin, Ireland, as well as joint editor of Policy Reviews in Higher Education. Georgiana Mihut is assistant professor in the department of education studies, University of Warwick, United Kingdom. Research Handbook on University Rankings: Theory, methodology, influence and impact is edited by Ellen Hazelkorn and Georgiana Mihut.

https://www.universityworldnews.com/post.php?story=20220119134808246

Posted by: bluesyemre | January 24, 2022

Tiyatro ve Müzelerin COVID-19 Önlemleri Eylemi

Tiyatro ve Müzelerin COVID-19 Önlemleri Eylemi

Hollanda’da kuaför, güzellik salonu ve spor kurslarının açılmasına karşın kültür ve sanat faaliyetlerinin kısıtlanmasına tepki gösteren müze, tiyatro ve konser salonları bir günlüğüne kuaför ve güzellik salonu oldu.

Hollanda hükümeti geçtiğimiz Aralık ayında Omicron varyantının hızlı yayılması nedeniyle ülke çapında kapsamlı karantina uygulamaya karar verdiklerini açıklamıştı. Hükümetin aldığı kararla temel ihtiyaca yönelik ürün satan işletmeler açık kalırken diğer işletmeler, eğitim kurumları ve mekanlar kapatılmıştı. 14 Ocak’ta sona eren kısıtlamaların ardından Hollanda’da hala müzelerin, tiyatroların, barların ve kafelerin açılmasına izin verilmiyor. Öte yandan güzellik salonları, kuaförler ve spor salonları kısıtlamaların gevşetilmesiyle birlikte açıldı.

Tiyatro ve müzeler kuaför, güzellik ve spor salonuna dönüştü

Kültürel faaliyetlerin yapılmasına izin vermeyen kısıtlamaları protesto eden konser salonları ve müzeler seslerini duyurmak için alışılagelmişin dışında bir yol seçti. Kültür-sanat faaliyetlerin durdurulmasına tepki gösteren mekanlar halihazırda kısıtlamaların olmadığı kuaför, masaj ve güzellik salonuna dönüştürülerek kapılarını açtı.

Amsterdam’daki Concertgebouw konser salonu klasik müzik dinletisi eşlinde saç kesimi yaparak eylemi başlatan ilk yer oldu. 50 kadar müşteri Concertgebouw Orkestrası provasını dinlerken saçlarını kestirdi. Benzer bir şekilde Amsterdam’daki De Kleine Komede Tiyatrosu da sahnesine iki berber koltuğu yerleştirerek Youp van ‘t Hek, Brigitte Kaandorp sanatçıların performansları eşliğinde saç kesimi yaptı.

Dünyaca ünlü Van Gogh Müzesi‘nde ziyaretçiler tabloların arasında saçlarını kestirdi ve Van Gogh temalarının hakim olduğu renkler ve desenlerle tırnaklarını boyattı. Amsterdam Museum’da da yoga dersleri verildi. Rembrandt van Rijn, Jacob van Ruisdael, Johannes Vermeer gibi sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapan Mauritshuis Müzesi’nin çalışanları ise belediye binasının önünde yoga yaparak eyleme destek verdi.

Küçüklü büyüklü 70’den fazla tiyatro ve konser salonun katıldığı bir günlük yaratıcı eyleme benzer bir şekilde ülkedeki barlar ve restoranlar da COVID-19 kısıtlamalarına karşı bir günlük eylem gerçekleştirmiş ve kapılarını açmıştı.

tiyatro
tiyatro
tiyatro
Posted by: bluesyemre | January 24, 2022

Meet MoLi! Charlotte Mecklenburg Library’s new Mobile Library

The Mobile Library seeks to connect people of all ages to Charlotte Mecklenburg Library by lowering access barriers to our services. To do this, our team will use rotating service routes to reach customers around Mecklenburg County. When you see the Mobile Library, endearingly referred to as “MoLi” (pronounced “Molly”), know that convenient access to Library service is a moment away!

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

#SırrıSüreyyaÖnder 30 Dakikada 365 Gün

30 Dakikada 365 Gün’de 2021’de Türkiye’de yaşanan insan hakları olaylarını İnsan Hakları Okulu’na emek vermiş yirmi altı hocamıza danışarak derledik ve Sırrı Süreyya Önder’le bu olayları konuştuk. Sırrı Süreyya Önder, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’da simgeleşen siyasi rehinelik davalarını, Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini, Garibe Gezer’in Kandıra Cezaevi’nde intihara sürüklenmesini ve cenazesinde yaşananları, Aysel Tuğluk’ta simgeleşen hasta mahpusları, HDP üzerindeki baskıları, pandemide yaşanan hak ihlallerini, 2021’de daha da derinleşen yoksulluğu, mültecilere karşı ırkçı saldırıları, Boğaziçi Direnişini, bir türlü bitmeyen OHAL’in anlamını ve 2021’de yalanan ekolojik felaketleri değerlendirdi. 2021’de insan hakları alanında bu ay ne oldu sorusuyla başladığımız 30 Dakikada 30 Gün fikrinin bir devamı olan ve Aksu Bora, Ali Rıza Çoban, Burcu Karakaş, Bülent Duru, Canberk Gürer, Dinçer Demirkent, Elçin Aktoprak, Ertuğrul Uzun, Feray Salman, Füsun Üstel, Handan Çağlayan, Hülya Dinçer, Hüsnü Öndül, Kasım Akbaş, Kerem Altıparmak, Kıvılcım Turanlı, Nejat Taştan, Nilgün Toker, Nur Elçik, Selda Öndül, Sevilay Çelenk, Tanıl Bora, Tuğrul Eryılmaz, Ulaş Bayraktar, Ülkü Doğanay ve Yücel Demirer’in görüşlerinden derlenen gündemiyle 30 Dakikada 365 Gün İnsan Hakları Okulu YouTube kanalında.

0:00 30 Dakikada 365 Gün 0:34 Osman Kavala, Selahattin Demirtaş 04:25 İstanbul Sözleşmesi, Kadın Cinayetleri, LGBTİ+ Nefreti 06:52 Garibe Gezer 10:50 Aysel Tuğluk ve Hasta Mahpuslar 17:18 HDP’ye Yönelik Saldırılar 19:39 Pandemi 22:56 Yoksulluk, Barınma Hakkı 27:14 Mültecilere Yönelik Nefret 30:03 Boğaziçi Direnişi 31:47 OHAL’in Uzatılması ve Komisyon Kararları 34:08 Yangınlar ve Seller

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

Yapay Zekâ Temelli Teknolojiler ve Ceza Hukuku

Winter in Lapland is no longer as cold as it used to be, with dire repercussions. The ice is melting. We meet three women whose lives in their homeland are directly affected by climate change. Malin Brännström is Indigenous Sami. She and her husband are reindeer herders in Swedish Lapland. But free-range reindeer are under threat from rising temperatures. Geography professor Gunhild Ninis Rosqvist previously headed a research station at the foot of the Kebnekaise. She drew attention to the alarming melt rate of the mountain’s southern peak, which lost its status as Sweden’s highest peak in 2019. Victoria Harnesk spends her summers in the Laponian area, where only the Sami live. These days, it’s possible to take a dip in the Akkajaure reservoir near the Arctic Circle.

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

Georgia without passport! Batumi

In this video, how to go to Georgia without a passport, how to reach Batumi from Sarp border gate. How are the places to visit in Batumi, the Georgian economy and the most famous dishes, Khachapuri and Hıngel, and how will you watch the Georgian nightlife that I came across by chance.

Daha şimdiden birçok şirket CO2’den hemen hemen her şeyi üretiyor: Yatak, tıbbi cihaz, çorap, spor ayakkabı, araba koltuğu, cep telefonu kılıfı, yalıtım malzemeleri, yer döşemesi veya briket. Belki geri dönüştürülmüş çorap ile CO2 emisyonlarını ciddi oranda azaltmak mümkün olmayabilir ama bu teknoloji çimento üretiminin yerini alabilirse çok şey değişebilir. Uzmanlar, karbondioksit bazlı ürünler pazarının sadece 2030 yılında 800 milyar ila 1 trilyon dolar arasında olacağını tahmin ediyor. Peki, C02 nasıl geri dönüştürülüyor? Bu teknoloji iklim değişikliği açısından neler vaad ediyor? Mercek altına aldık!

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

Tales from Cascadia by Blank Collective

Join us on November 9th for a LIVE premiere with Alexi Godbout & Stan Rey and the Salomon team. Hit the “REMINDER” button above and don’t miss out – athletes from the film will be on-hand to answer questions and provide behind-the-scenes insight while we watch the film.

A bioregion of volcanoes, watersheds and relentless coastal storms. A land as diverse as its people. A unifying identity of fun-seeking exploration. In 2021, the Blank Collective ventured down some less known roads in familiar territory, dove deep into the squall of winter and journeyed high above the valleys that we call Home. These are our tales from Cascadia.

Starring:
Stan Rey
Alexi Godbout
Anna Segal
Chris Rubens
Jordy Kidner
Josh Daiek
Lexi Dupont
Drew Petersen
Cole Richardson
ABM
Ian Morrison
Aaron Blunck
Erich Hjorleifson
Leah Evans
& others.

Directed & Edited by Jeff Thomas & Alexi Godbout

Principal Cinematography by Scotty Titterington, Jeff Thomas, Mitch Winton, Hazen Woolson & Mitch Winton.

Çocukluk çağlarında büyülü sesini duyduğu ve ne olduğunu bilmeden aşık olduğu neyin peşine düşen Floransalı müzisyen Valentina Bellanova, Berlin’de yaşayan bir #neyzen. İtalyan sanatçı DW Türkçe’ye, enstrümanına duyduğu aşkı, neyzen Ömer Erdoğdular’dan aldığı dersleri ve #ney aşkıyla gittiği İstanbul’u, yelpazesi geniş bir müzikal yolculukta anlattı.

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

Göğe komşu topraklar #Artvin

Artvin Valiliği İl Kültür Turizm Müdürlüğü tarafından hazırlanan Artvin Tanıtım Filmi.

Türkiye’de sigara ve içkiden alınan Özel Tüketim Vergisi’nin (#ÖTV) yüzde 47,4 artırılması ile #içki fiyatlarına yüzde 43 zam geldi. Böylelikle en ucuz 70 cl rakının önerilen satış fiyatı 255 TL’ye, 50 cl biranın fiyatı ise 22 TL’ye yükseldi.

Vergi Uzmanı Ozan Bingöl’ün aktardıklarına göre 2010’da bir litre rakıda 51.48 lira olan ÖTV tutarı, 3 Ocak 2022 tarihinde 481,98 liraya çıktı. Böylece son 12 yılda vergi artış oranı yüzde 836,3 oldu.

Her ne kadar alkollü içeceklerdeki ÖTV ile sağlığa zararlı ürünler üzerinde caydırıcılık etkisi yaratmak ve sosyal fayda sağlamak amaçlansa da Türkiye’deki yüksek oranlara ulaşan vergiler “aşırılık” olarak görülüyor. Vergilerin vatandaşları kaçak/sahte içkiye ve tehlikeli maddelere yönlendirdiği yönünde görüşler de var. Üstelik, alkollü içeceklere getirilen diğer kısıtlamalar ile birlikte bu uygulamaların özel hayata müdahale haline geldiği de düşünülüyor.

DW Türkçe, içki fiyatlarına gelen yeni zamları, vergi oranlarını ve alkollü içeceklere yönelik uygulamaları, İstanbul’un eğlence merkezleri Beyoğlu ve Kadıköy’deki işletmeciler, Türkiye Tekel Bayileri Platform Başkanı Özgür Aybaş, Vergi Uzmanı Ozan Bingöl ve Devletin Alkol Politikalarını İzleme Platformu Sözcüsü İsrafil Özkan ile konuştu.

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

#CemYılmaz (Opet Kadın Gücü Sohbetleri #RahşanGülşan)

Gazeteci Rahşan Gülşan ile Kadın Gücü Sohbetleri devam ediyor. Programın ikinci konuğu Cem Yılmaz. İkilinin keyifli sohbeti sizi bekliyor.

Tüm dünyanın ve Ülkemizin de içine girdiği global ekonomik kriz doğal olarak kütüphanelerimizi de derinden etkilemiştir. Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik kriz sürecinde kütüphane bütçelerinin daralması, kur sarmalı içerisinde kütüphanelere kaynak temini kütüphane yöneticilerimizi zor ve sıkıntılı süreçlere sokmuştur. Kütüphane hizmetlerini ve kullanıcıları etkileyen bu durumu tartışmak üzere sizleri “Akademik Kütüphanelerin Zor Yılı : Kur, Kullanıcı, Kaynak Üçgeni ve Yönetim” başlıklı web seminerimize bekliyoruz.

Seminer konuşmacıları
Tuba AKBAYTÜRK Koç Üniversitesi Suna Kıraç Kütüphanesi Direktörü
Ertuğrul Çimen MEF Üniversitesi Kütüphanesi Direktörü
Sami ÇUHADAR İstanbul Bilgi Üniversitesi Kütüphanesi Direktörü
Gültekin GÜRDAL İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Kütüphane Ve Dokümantasyon Daire Başkanı

Tüm meslektaşlarımıza rehber olabilecek konuların tartışılacağı ÜNAK WebSeminerimize sizleri bekliyoruz.

Bu video, Reflect Studio ve WWF-Türkiye işbirliği ile kurulan WWF Market sponsorluğunda hazırlanmıştır. WWF Market’ten yapacağınız herhangi bir alışverişte “Dilozof20” kodunu kullanarak, yüzde 20 indirimden yararlanabilirsiniz: https://wwfmarket.com

📣 KONUKLAR:
Prof. Dr. Levent Kurnaz, Boğaziçi Üniversitesi
Yuvam Dünya: https://yuvamdunya.org
1,5 Derece: https://www.instagram.com/1.5derece/
Melisa Akkuş: https://www.instagram.com/melisaakkuus/
Çevreci Geek: https://www.cevrecigeek.com
Esmiyor Podcast: https://open.spotify.com/show/1rSG5ON…

🔎 KAYNAKLAR:
Video içeriğine dair kaynakları ve ek önerileri Wiser Media’da hazırladığım kürasyonda bulabilirsiniz.
https://open.joinwiser.com/jgCkxxXRLf…

✒️ÖNSÖZ:
İklim krizine dair hala gerekli adımların atılmaması, karbon emisyonunu düşürmekten epey uzakta oluşumuz, Birleşmiş Milletler Konferansı’nın göstermelik bir şovdan başka hiçbir şey olmadığı, aslında hepimizin önemli olan tek şey hariç (iklim!) her şeyi sürekli konuşmakta olduğumuzu hatırladıkça aklımda bir soru beliriyor: İnsanlığın doğayla derdi ne? Bu soru vazgeçilmez olarak insanın doğayla ilişkilenme biçimleri üzerine düşünmeyi gerektiriyor. İlişkiselliği tamamen unutulan, insan-doğa, doğa-kültür, insan-hayvan gibi ikilikler, ayrımlar, çatışmalar üzerinden kavranan çarpık ve tehlikeli bir yaşam kavrayışımız var, hala.

Nitekim dünyanın içinde olmak bir nesnenin kutunun içinde olmasına benzemez; burada dönüştürücü bir ilişki vardır. İnsan kendisini yaşadığı şeylere taşır ve bu etki ile değiştirdiği dünya en sonunda geri dönerek kendi kendisini de dönüştürmesine yol açar. O yüzden bu bağlantısal, döngüsel, dev etkileşim ağlarının kendisini, -yani yaşam fenomenini- felsefi bir mesele olarak görmemiz sanıyorum ki en büyük kusurumuz. Nitekim bugün kapımızda bizi bekleyen en büyük krizler, iklim değişikliği, ormansızlaşma, hava, su, toprak kirliliği, endüstriyel hayvancılık, karbon ayak izimiz, plastiklerimizle yarattığımız yedinci kıta ve daha türlü felaket insanın kendisini diğer varolanlardan ayrı konumlandırması ve doğayı istediği yönde yakışıksızca dönüştürebilme hakkını kendisinde görmesiyle ortaya çıktı.

Yine de kişisel olarak insanlığın henüz emekleme döneminde olduğunu düşünüyorum. İnsan ve hayvan hakları, demokrasi, cinsiyetler arası eşitlik, cinsel yönelim özgürlüğü gibi konularda (henüz hayal ettiğimiz yerde olmasak da) yol alan insanlığın -eğer gerekli adımların atılması konusunda kitlesel olarak siyasilere baskıda bulunursak- böylesi bir radikal dönüşümün de üstesinden gelebileceğine inanıyorum. “Henüz” çok geç değil.

Posted by: bluesyemre | January 19, 2022

The Inca (Cities in the Cloud)

High up on the craggy peaks of the Urubamba Canyon, a lost city lies wreathed in cloud… In this episode, we explore the mountains of the Andes, and tell the story of the Inca Empire. Find out how these mountain people built the largest empire in the Western Hemipshere, in one of the toughest terrains on earth. With Inca poetry, Quechuan hymns and authentic Andean instruments, discover the unique culture of the Inca. And find out what happened to bring their society crashing down around them.

High up on the craggy peaks of the Urubamba Canyon, a lost city lies wreathed in cloud… In this episode, we explore the mountains of the Andes, and tell the story of the Inca Empire. Find out how these mountain people built the largest empire in the Western Hemipshere, in one of the toughest terrains on earth. With Inca poetry, Quechuan hymns and authentic Andean instruments, discover the unique culture of the Inca. And find out what happened to bring their society crashing down around them.

Sweden, right up on the border with Norway, 150 kilometers north of the Arctic Circle: Here Heidi Andersson lives in a village called Ensamheten – loneliness. That’s why everyone stays together, works with wood and in agriculture, and practices the same sport – arm wrestling. Heidi is an eight times world champion in this unusual sport for women and enjoys her life in “solitude”. The Baltic Sea coast in southern Lapland: Here you can find the herring delicacy surstromming, the “sour herring”. And as is so often the case with specialties, opinions differ – the smell and taste are definitely unique. Our journey then leads into the forests and swamps of Sweden. Around 400,000 moose live in the whole country. But you can hardly see them. Unless you visit Sune Häggmark. He takes care of orphaned and sick animals. Tourists have made it a business for him. Sundborn is located in the heart of central Sweden. After a visit to the pilgrimage site for Sweden fans from all over the world – the house of the most popular Swedish painter Carl Larsson – the trip to Sweden ends with Peter Mosten. He produces birch champagne. To do this, he drills holes in the trunks and taps the birch trees with them. He presses sparkling wine from the juice according to a secret recipe. Business is booming, and so he has set himself the goal of one day bringing 50,000 liters onto the market.

Turkey’s economy is currently experiencing a rapid crash. The Turkish lira is losing value almost daily, and inflation is officially at 36 percent. The poorest people in the country are particularly affected by the inflation. For example, some 500,000 garbage collectors, rarely earn more than the equivalent of 8 euros a day. Until now, they have made a living from recycling. In large carts, they collect plastic and paper from the street and from garbage containers to sell to recycling collection points. But now the government wants to modernize the recycling system and leave it up to large companies. Istanbul’s garbage collectors are fighting back.

Türkiye’nin yeni ekonomik modeli ihracata dayanıyor. Şirketlerin üretimlerini artırarak yurt dışına satış yapmaları, böylece Türkiye’nin döviz gelirini yükseltmesi bekleniyor. Ancak bunun gerçekleşmesinde bir engel var. Türkiye ekonomisi ithalata dayanmakta. Dolar/TL kurunun artması ve buna paralel olarak enflasyonda yaşanan yükseliş, üreticilerin masraflarının katlanmasına yol açtı. Elektrik ve doğalgaza gelen zamlar da şirketleri zora sokmuş durumda. Denizli ve İzmir’deki ihracat yapan şirketlerle yeni ekonomik modelin talep ettiği gibi üretimlerini artırmalarının mümkün olup olmadığını konuştuk.

0:00 Giriş 00:50 Dışa bağımlı bir sektör olarak tekstil 4:25 İhracata yeni başlayan şirketlerin karşılaştığı zorluklar 6:44 Türkiye’nin tarım ihracatında potansiyeli 9:32 Katma değerli üretimin önemi

Posted by: bluesyemre | January 19, 2022

The five Levels of Hype

For an upcoming zine project, I‘ve been buried deep under articles and papers on the phenomenon of “hype”. (If you‘re interested you can follow the project along here). A topic that has been haunting me throughout my years working at the innovation team of the süddeutsche zeitung where I spent a sizable amount of time trying to cut through the barrage of trend reports, press releases, and tech reporting.

Hype is an interesting thing. It‘s rightfully often spurred as misleading bullshit or ignorant boosterism but it also has its uses. In short: when it comes to creating a new technology you need to sell a vision to attract the resources you need (people, investment, etc.). Hype can also act as glue. At its best, it can create a shared vision pulling the actors in the same direction and thus creating a self-fulfilling prophecy.

One important component of hype is thus a set of promises of what the technology can achieve in the future for you dear reader. These might range from solving a particularly annoying problem to creating new markets, making you heaps of money, or even revolutionizing a whole field and changing society as a whole.

Hype thus moves on a scale from overpromising to overselling, and even irrational exuberance.

Today‘s tech industry is obsessed with the big futures. The metaverses, the next internets — you name it. Hype is everywhere, oozing out of the headlines of news articles, growing like mold all over my LinkedIn feed, and blinking at me whenever I open my inbox.

But hype is not always the same; there are different forms and levels. I‘ve been trying my hand on a categorization based on my experience and my understanding of the phenomenon. This categorization is intended to help people better understand which form of hype they‘re confronted with.

The five levels of hype

So far, I‘ve decided to separate hype into five different levels. The first draft of this scale went unexpectedly viral on twitter. (Including, of course, every imaginable typo still in it.)

Think of this scale as form of Richter scale to get a feel of how bad the hype is. A new technology doesn’t have to move through every single level but it most likely will at least reach level 3.

LEVEL 1: MARKETING CLAIMS

This is your standard marketing speak. They‘re focused on what existing technology can do for you almost immediately. Though exaggerated, they‘re still grounded in reality.

Marketing claims work on an immediate time scale, meaning whatever they promise can be realized almost instantly. The technology already exists.

LEVEL 2: EXAGGERATED CLAIMS

Here the effects and impact of an existing technology are greatly exaggerated and oversold but still informed by its real capabilities. The focus lies on the returns to come by investing now.

These claims oversell the present capabilities of a technology, often skirting the line to fraud.

A good example might be tesla selling their driving assistance systems as “full self-driving”.

LEVEL 3: UTOPIAN FUTURES

The technology is the key to a utopian future or the avoidance of a dystopic one. Claims are solely focussed on the “potential” of the technology, less its benefits in the present.

Here the focus of the hype is solely on the future, though the time-scale is still concrete, promising the technology will arrive at a fixed time from now.

One example here might be carbon capture technology, though it already exists in the form of prototypes, it‘s still in its infancy. Thus boosters of the technology will emphasize the future potential of its present capabilities to attract further investment and political support.

LEVEL 4: MAGICAL THINKING

The technology has left grounded reality and takes on magical properties. The problems it is expected to solve simply by existing are growing in number and scale while criticism gets ignored as minor hurdles, to be overcome soon.

With magical thinking concrete predictions are becoming less and less important, though the development might still be expected at a fixed date.

A particularly good example here might be the blockchain industry, which has been overselling the capabilities of the technology for years — pitching it as a solution to every imaginable societal problem and challenge.

LEVEL 5: OTHERING

The technology has become a group identity for its boosters. Claims are exclusively utopian, and critics are painted as defenders of the old, to be left behind.

This is the most aggressive and annoying form of hype. Notably, the time of arrival is less important at this level, simply that the technology will arrive at some point in the future.

Examples here are (again) the cryptocurrency scene which has been pretty good at othering critics as “no-coiners” or lately with the phrase “have fun staying poor”. Another example might also be particularly vocal groups of boosters at the height of the AI hype a couple of years ago. Here the claims were that critics simply didn’t “understand exponential growth”.

I hope this categorization is helpful for you to understand which form of hype you‘re confronted with.

If you have thoughts, critiques, or notes — don‘t hesitate to shoot me an e-mail!

As noted above this piece is part of a larger zine project you can follow along here.

https://johannesklingebiel.de/2022/01/12/hype-as-a-scale.html?

Elazığ Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisi Enes Kara, Nur cemaatine ait öğrenci evindeki baskı ortamına dayanamayarak intihar etti. Kara’nın intiharı cemaatlere ait öğrenci ev ve yurtlarını ülke gündemine taşıdı. DW Türkçe’nin konuştuğu cemaat yurtlarında kalmış gençler yaşadıklarını anlattı. Güvenlik gerekçesiyle isimlerini değiştirdiğimiz gençler, psikolojik olarak zorluk çektiklerini söylüyor. Eskişehir’de İlim Yayma Cemiyeti’ne ait bir yurtta kalan Zehra, “Orada yaşadığım stresten, sıkıntıdan dolayı sürekli vücudumda yaralar çıkıyordu. Doktora gittim. İleri depresyon, panik atak teşhisi konuldu. Ağlama krizleri geçiriyordum” diyor. Diyarbakır’da bir cemaat yurdunda kalan Ayşe de intiharın eşiğinden dönmüş. Tahir ise cemaat yurtlarından ayrılmanın kolay olmadığına dikkat çekiyor: “Arkamdan ailemi o kadar çok aradılar ki. Cemaatteki hocaların öğrencilerin evlerine kadar gidip velilere yalvardıklarını biliyorum. Zeki öğrencilerin peşinden çok koşuyorlar çünkü bu öğrenciler başarılı olacak ve devletin gerekli mercilerinde işe başlayacaklar.”

Posted by: bluesyemre | January 19, 2022

Hafıza Yetersiz (Tasarı ve kurgu #ÜmitKıvanç)

Ümit Kıvanç’ın tasarlayıp kurguladığı Hrant Dink’in sözünü renge, şekle ve sese büründürerek aktaran ‘Hafıza Yetersiz’ filmi, Hrant Dink’e ve sözüne yaşam alanı tanımayan ‘sistem’in nerelerde ‘hata verdiğini’ gözler önüne seriyor. Hrant Dink’i hedef haline getiren tutkusuna tanık olmaya; şu zor günlerde onun kendi sesinden dinleyeceğimiz Türkiye ve dünya hayalini bu filmde izleyebilirsiniz.

Posted by: bluesyemre | January 18, 2022

Beyin göçü

Bu ülkede son yıllarda üreten, uluslararası bir değeri olan, eğitilmiş insanların ülkeyi terk edip batı ülkelerinde yaşamlarına devam etme kararı çok tartışılır oldu. Gerçekten de veriler dikkat çekiciydi ve geçtiğimiz yıl yayınlanan bir rapor bu göçün son yıllarda %63 arttığını gösterdi.

2016’da yurtdışına göç eden vatandaşların sayısı 69.326 iken, 2017’de % 63 artışla 113.326’ya yükseldiği iddia edildi. Bu göçün maliyetinin 220 milyar dolar olduğu öne sürülüyor. Bu rakamlar ne kadar gerçek bilmem ama ortada bir sorun olduğu kesin.

Bu kaçış ile ilgili çok fazla şey yazılıp söylendi, bunları burada tekrarlamaya gerek yok ama işin bir de öteki yüzü var. Kim söylemişti tam anımsamıyorum ama dikkate değer bir sözdü; “kimi zaman ülke dışında olmak, Türkiye’ye ülke içinde olmaktan daha faydalıdır.”

Bu ülke, büyük bilim insanı diye tanıtılan ve o unvanla geri dönenlerin, süreç içinde o kimliklerinden nasıl sıyrıldıklarına, sıradan bir denge ve hesap insanına dönüştüklerine, değme politikacıdan nasıl daha politikacı olduklarına ve bilim, liyakat, hak, hukuk gibi kavramlardan nasıl hızla uzaklaştıklarına tanıklık etti.

Bu ülkede yaşayanlar, Türkiye’ye ilk geldiklerinde ülkemizdeki her üniversiteye “Mickey Mouse Üniversite” yakıştırması yapan bu bilim değil ama hesap adamlarının nasıl bir hızla “Mickey Mouse” haline döndüklerine tanıklık etti. Her zaman söylediğim şey, üniversiteye toplumu dönüştürücü bir misyon yüklemezseniz, o hastalıklı çark batıdan gelen bilim insanlarını da kendi çarkları arasında eritip yok edebiliyor.

Üniversitelerin toplumları dönüştürebilme gücüne sahip olmaları gerekiyor. Üniversiteler kendi bilim kadrolarını, kendi bilim kültürlerini yaratıp ona sadık devam edeceklerine; Türkiye’yi uygar dünyadan uzaklaştıran küçük hesapların, “bilim dışı” eğilimlerin, piyasa ve paranın tuzağına düşebiliyorlar.

Daha da kötüsü buna da ülke dışından sözde “bilim insanı” yöneticiler eşlik edebiliyor.

Ama haksızlık etmeyelim, bu ülkeye dönmeyi tercih ettiği için, bilim sevdalısı kalmayı seçtiği için kahırlar içinde ölen bilim insanlarımız da var.

Bir örnek Süreyya Tahsin Aygün’dür mesela.

Yıllar önce ilk kök hücre çalışmalarını düşünen, daha adı yokken hücre kültür çalışmaları yapan bir bilim insanıydı. Türkiye’de onu itibarsızlaştırmak için her şeyi yaptık.

Bakın yıllar önce Süreyya Öğretmeni iyi tanıyan Hıncal Uluç onun hakkında neler yazmıştı. “Bugünün kök hücre, gen tedavisi üzerine dünyada belki de ilk çalışmaları yapan, insan ömrünü uzatmanın yolunun, doğum sonrası kesilip atılan kordon hücreleri, plasentalarda olduğunu hem de ne yıllar önce gören hocaya, bir laboratuvar bile vermedik. Onu bir sahtekar ilan etmediğimiz kaldı. Prof. Süreyya Tahsin Aygün kahırlar içinde öldü…” Başka örnekler de var, sözü uzatmak gereksiz.

Elbette ülke dışından her gelen bilim insanı burada “Mickey Mouse” olmuyor, bu ülkeye çok önemli katkısı olan bir çok önemli bilim insanı da var. Kimseye haksızlık edemem, haddim değil. Dışarıdan gelen bilim insanlarımızın ülkemiz bilimine katkısı olmadığını söylemeye hiç çalışmıyorum.

Sadece “yurt dışı patentli” diye önceden ve toptan bir yüceltme, abartma haline girmemek lazım. Ülke dışında parlak CV’ler ile bu ülkeye gelen ama geldikten sonra bilimsel üretimleri tama yakın duran o kadar çok örnek var ki.

Bana sorarsanız daha değerlisi bu ülke içinde ve bu ülke olanaklarıyla “bilim üretmek” işini becermektir, böyle bilim üretenlere en azından dışarıdan gelenler kadar değer vermektir.

Bu yazıda sadece olayın başka bir yanına dikkat çekmeye çalışıyorum, yüz akımız Koç Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi gibi yurt dışından daha fazla sayıda bilim insanı transferi yapan üniversitelerimiz için konunun daha da önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu konuda yazmaya devam edeceğim.

Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com

https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/beyin-gocu

Posted by: bluesyemre | January 18, 2022

Parola Kullanımı Tarih Oluyor

Şifreler artık ortadan kalkıyor ancak bu kötü bir şey değil.

Çok sayıda parolamızın olması zaman zaman başımıza bela olabiliyor. Her birinin belli kriterlere uymak zorunda olması ve bunları hatırlamak zorunda olmak…

Dell Technologies’in Brain on Tech raporunda, dünya genelindeki kullanıcılara süre kısıtı konularak bilgisayarlarına erişmeleri için uzun ve zor bir şifre verildiğine, stres düzeylerinin beş saniye içinde yüzde 31 arttığına ve başarıyla oturum açtıktan sonra bile artmaya devam ettiğine değiniliyor.

Bu sonuçlar, iyi bir parolanın çoğumuz için bir öncelik olmadığını, hatta tam tersine bize sıkıntı verdiğini doğruluyor. İster aynı şifreyi tekrar tekrar kullanın, ister zayıf şifreler kullanın veya bunları bir yapışkan not kâğıdına yazın… Çoğumuz tam olarak bize yapmamamız gerektiği söylenen ne varsa onu yapıyoruz. Kuruluşlar, güvenliği artırmak için genellikle çalışanlarından parolaları düzenli olarak güncellemelerini ve güçlü parolalar oluşturmak için minimum gereksinimlere uymalarını ister. Ancak bu uygulama, çalışanların kolaylık sağlamak adına güvenliği tehlikeye atmasının önüne geçemez. Üstelik bu sadece çalışan yetişkinlere mahsus bir durum da değil. Araştırmalar, çoğu öğrencinin karmaşık şifreleri hatırlamakta zorlandığını ve bu nedenle de isimler ve doğum tarihlerinin yer aldığı  basit şifreler kullandığını gösteriyor.

Peki, çoğu insan iyi bir parolanın önemini biliyor ancak kimse kendini bunu uygulamak zorunda hissetmiyorsa nereye doğru gidiyoruz?

Biyometrik

Bir bireyi tanımak/kimliğini saptamak için biyometri kullanma fikri yüzyıllar öncesine dayanıyor. M.Ö. 500’lerde parmak izlerinin bir kişinin işareti olarak kullanıldığına ve biyometri teknolojisinin  on yıllarca önceden beri var olduğuna dair kanıtlar mevcut. Bu teknoloji ancak 2000’li yılların başında son kullanıcı cihazlarında görülmeye başlandı ve bugün çoğu insan, cihazlarının ve uygulamalarının kilidini açmak için biyometri kullanıyor. Çok değil, sadece birkaç yıl önce insanların akıllı telefonlarının kilidini açmak için telefonlarına basitçe baktıklarını gördüğümüzde bir yenilikmiş gibi görünen şey de artık sıradanlaşmış durumda.

Biyometri, otomatik kullanıcı tanımanın en uygun ve güvenli yolu olarak popülerlik kazanmaya devam ettikçe geleneksel parola hem tüketiciler hem de işletmeler için çekiciliğini yitirecek. Ayrıca biyometriyi mümkün kılan teknolojiler, gelişmiş sensör teknolojisi ve YZ tabanlı eşleştirme algoritmalarının kullanımıyla ilerlemeye devam ediyor. Bu da, güvenlik modelini geliştirirken daha iyi bir kullanıcı deneyimi sunulmasına yardımcı oluyor.

Parmak izi okuyucuları ve yüz tanıma gibi gelişmiş cihaz güvenliği özellikleri, artık iş için kullanılan dizüstü bilgisayarlarda da bulunuyor ve çok faktörlü kimlik doğrulama çözümünün bir parçası olarak kullanılıyor. Böylece kullanıcılara; cihazlarına, uygulamalarına ve verilerine erişmeleri için kolayca ele geçirilebilen parolalardan daha güvenli yollar sunuyor.

Dell Technologies’in Biometric Usage çalışması, biyometrik güvenliği olan bilgisayarlara sahip Amerikan şirketlerinde çalışanların yaklaşık yüzde 80’inin bu özelliği kullandığını gösteriyor. Çalışma,  bilgisayarlarında bu özelliğe sahip olmayan çalışanların yüzde 64’ünün de olanak sunulması halinde bu özelliği kullanacaklarını ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, çalışanlar bunu sadece kolaylık sunan bir özellik olarak görmüyor; şirket verilerinin güvenliğini sağlamaya yardımcı olabileceklerine de inanıyor. Dolayısıyla BT yöneticileri arasında da ağlarında bulunan cihazların ve kullanıcıların “gerçek” olduğuna dair güven artıyor.

“Biyometri kullanımı neden parolalardan daha güvenli?” diye soruyor olabilirsiniz. Parolalar, bir kullanıcının erişimine izin vermek için bir web sitesi veya hizmet sağlayıcı tarafından doğrulanan karakter dizilerinden oluşur. Güçlü parolalar, tahmin edilmesi veya kopyalanması zor olacak şekilde tasarlanıyor ancak en karmaşık parolaların bile çalınabilmesi veya risk oluşturması mümkün. Kullanıcı kimliklerinin güvence altına alınması için kullanıcı erişiminde çok faktörlü kimlik doğrulamanın kullanılması da bu yüzden giderek daha fazla önem arz ediyor.

Biyometri, kopyalanması en zor olan üç kimlik doğrulama faktörünü barındırdığından çok faktörlü kimlik doğrulamada kritik bir rol oynuyor. Bu üç faktör ise şöyle:

  • Bildiğiniz bir şey (şifreniz/PIN)
  • Size ait bir şey (cihazınız veya parola üreticisi)
  • Sizi tanımlayan bir şey (parmak iziniz veya yüzünüz)

Kimlik doğrulamasını bir kullanıcının biyometrik eşleşmesiyle birleştirmek, bir siber suçlu tarafından kopyalanması en zor senaryoyu oluşturuyor. Lokal kimlik doğrulama gerçekleştirildikten sonra, kullanıcı yetkilendirmesi için web sitesine veya hizmet sağlayıcısına güvenli bir dijital sertifika veriliyor.

Çalışanların, bilgisayarlarda biyometrik güvenlik özelliklerinden yararlanmaya olumlu yaklaşması ve özellikle Z-kuşağının iş gücüne katılması, biyometrik kullanımının artmaya devam edeceğine işaret ediyor. Akıllı telefonlarında parmak izi okuyucularını veya yüz tanıma özelliğini kullanmaya alışarak büyüyen dijital çağ çocukları, muhtemelen aynı teknolojiyi bilgisayarlarında ve diğer cihazlarında da tereddüt etmeden kullanacaklardır. Dolayısıyla kuruluşların çalışan kullanımındaki cihazların güvenliğini nasıl ele aldıklarına bakmalarının, yeniden değerlendirmelerinin ve bir sonraki bilgisayar yenileme zamanına biyometriyi dâhil etmeyi düşünmelerinin zamanı geldi.

Parolaların modası geçene ve bir müzede sergilenir hale gelene kadar gidecek çok yolumuz var. Ancak biyometri teknolojisi geliştikçe ve daha geniş çapta kullanılmaya başlandıkça, karmaşık parolaları güvenlikten ödün vermeden “mutlu” bir şekilde unutabilmemiz an meselesi.

Bu süre zarfında, stres seviyemizi artıran parolalar olmadan “siber akıllı olmak” ve verilerimizi güvende tutmak için izleyebileceğimiz basit yollar bulunuyor:

  • Güçlü parolalar oluşturmak ve bunları güvenli bir yerde saklamak için bir parola yöneticisi kullanmak,
  • Kimlik doğrulama ve güvenli iletişim için çok faktörlü kimlik doğrulamasından ve dijital sertifikalardan yararlanmak.

Kötü niyetli kullanıcılar için adeta bir altın madeni olan teknoloji, günlük hayatımıza daha fazla dahil olmaya devam edecek. Parolasız bir gelecek için, üzerimize düşeni yapıp siber akıllı olmak hepimizin elinde.

https://hbrturkiye.com/blog/parola-kullanimi-tarih-oluyor

The LIBER Citizen Science Working Group is pleased to announce the publication of the first section of their Citizen Science for Research Libraries Guide, a four-part book series. The guide is designed to be a practical toolbox to help run a citizen science project. It has been put together from contributions by members of the research library community and has been thoroughly peer-reviewed.

The first section (Citizen Science Skilling for Library Staff, Researchers, and the Public) focuses on the use of data and this new challenging role for the library — in public engagement and supporting researchers. The guide provides a number of step-by-step guides and concrete project examples. In the guide, you will learn about the different roles for citizens in a project, project management, communication, the use of data and knowledge provided by citizens, questions of FAIR data, and how scientific literacy can be used for co-creation and education in citizen science.

Researchers have been branching out into new areas of citizen science as digital services have pervaded many parts of our lives, such as — wearable health-tracking, using data for COVID‑19, and for climate change mitigation and monitoring. Research libraries are in a unique position to offer up the frameworks and infrastructures built by the open science movement for wider use by researchers in society. 

Moreover, Citizen science is quite often closely linked to the creation of data. Citizen science can be used by the researcher to identify which data may answer their questions or in increasing scientific literacy in the wider society by attracting citizens and other stakeholders interested in the data: collecting data, telling the story of the data, or repurposing data.

Citizen science is a key pillar of open science. The UNESCO Recommendation on Open Science for the first time creates consensus on definitions and principles for open science. Citizen science plays a variety of roles in the overall open science endeavour of the democratization of knowledge.

Lastly, this guide is part of a themed series of four sections based on the LIBER Open Science Roadmap that covers the essentials to support citizen science projects: skills, infrastructures, good practice, and programme development.

Read the open-access guide here and please spread the word by retweeting our update about the book here (using #CS4RL). For further details, feel free to contact Simon Worthington, Co-Editor-in-Chief via email: simon.worthington@tib.eu.

ProWritingAid: https://prowritingaid.com/Free Grammar hatalarını düzeltme özelliğine ek olarak, sıklıkla tekrarladığımız kelimeleri gösteren ve ‘thesaurus’ özelliği sayesinde alternatif kelimeler öneren harika bir site.

Ginger: https://gingersoftware.com/grammarcheck Herhangi bir dergi için makale hazırladığımızda lehçe kullanımı (UK/US) konusunda net bir tutum sergilemek önemli bir ayrıntı; genelde İngiliz ya da Amerikan İngilizcesinden birini seçip bu tutumu makale boyunca devam ettirmemiz bekleniyor. Ginger uzantısını Chrome’a ekleyerek bu konuda yardım alabiliriz. Ek olarak, grammar ve spelling hatalarını da gösteren bu site, paraphrase etme konusunda da seçenekler sunuyor.

Cliché Finder: https://clichefinder.net Metninizi siteye yapıştırdıktan sonra ‘Find clichés’ butonuna tıkladığınızda, adının hakkını veren bu site gerçek anlamda ‘klişe’ ifadeleri bulacaktır. Ayrıca, Ginger uzantısı ile uyumlu bir şekilde çalışıyor.

Word Counter: https://wordcounter.net Kelime çeşitliliği, akademik yazmanın önemli unsurlarından biri ancak bazen aynı kelimeyi çok defa kullanırız ve bunu fark etmeyiz. Tam da bu noktada yararlanabileceğimiz güzel bir site. Spelling ve grammar hataları için Grammarly Pro versiyonuna yönlendirecektir. Grammarly free versiyonunun ayrıca kullanılmasını tavsiye ederim.

SlickWrite: https://slickwrite.com/#!home Sitede yer alan ‘start writing’ seçeneğine tıkladıktan sonra metni incelemek için kopyala-yapıştır yapabilir ya da dosya formatında yükleyebiliriz. Hatalarımızı ve kompleks yapıları inceleyebilir, kelime kullanımını kontrol edebiliriz. Ek olarak, kullanmak istediğimiz bir kelimenin çağrıştırdığı kelimelere (word associations) bakabiliriz.

skell.sketchengine.co.uk . Bir kelimenin bağlam içerisinde nasıl kullandılığını ve sketchlerini (kelime ile kullanılan fiil, sıfat, zarf, edat vs) görebilirsiniz. Bu şekilde kullandığınız ifadenin ‘doğal’ olup olmadığını kontrol edebilirsiniz.

Posted by: bluesyemre | January 18, 2022

Yarının Yapay Zekası

GPT-3 ortaya çıkana kadar insansı yapay zeka ne zaman icat edileceğini sorsaydık, herkes birbirine sadece Hollywood filmleri ile sınırlı kalacağını söylerdi herhalde. Uzmanlarda, insansı yapay zekanın onlarca yıl uzakta olduğunu ya da hiç olmayabileceğini söylüyordu. Günümüzde ise, gerçek hayattaki temel yapay zeka uygulamaları, yalnızca belirli bir görevi yerine getirebilen chatbot anlamına gelen yönlendirici asistanlar veya geçmiş verilerden elde ettiği öğrenimlerle olasılıksal öngörü tahminleri üzerine çalışıyor. İnsan gibi düşünüp karar alabilen ve karmaşık işlevleri yerine getirebilen yapay zekalardan bahsedebilmek aslında çok daha zor bir sorundur. O kadar zor ki, bunu başarmak için net bir yol haritası yok ve Dünya’da çok az araştırmacı konu üzerinde açıkça çalışıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri, yapay zeka alanının insan beyninin sadece karar alma mekanizması ve buradaki nöron yapısının model ile kurgulanması üzerine kurulu olması, halbuki biz insanlar günlük hayatlarımızda pek çok kararı alırken duygusal ve içgüdüsel yönden de yaklaşıyoruz. GPT-3 teknolojisini bu noktada ön plana çıkaran temel etken ise bu algıyı yıkmaya yönelik ciddi adımlar atan ilk teknolojidir.

GPT-3, OpenAI ekibinin son değil fakat en yeni dil modelidir. OpenAI, GPT-3 ile ilgili detaylı bilgiler içeren duyurusunu 2020’de yayınladı ve kısa sürede OpenAI, bir API aracılığıyla test edilebilmesi için izin verdi. Model şiir yazmak, oyun oynamak veya birkaç düğmeyle çalışan basit uygulamalar oluşturmak için kullanıldı. Son yıllarda makine öğrenimindeki ilerlemeleri takip ettiyseniz, bunların hepsinin daha önce diğer AI sistemleri tarafından yapılabileceğini herkes bilir, peki GPT-3’ün farkı nedir? Hadi gelin kısa geçmişine birlikte bakalım:

Son on yılda, Derin Sinir Ağları (DNN) ve Doğal Dil İşleme (NLP) tabanlı yukarıda bahsettiğim tarzda uygulamalar her yerde yaygın hale geldi. Derin sinir ağları öncesinde doğal dil işleme çözümleri maalesef çok performanslı değildi. Mesela, Google Translate’in ilk çıktığı zamanlarda yaptığı çeviriler, pek çok göze batan hatayla, zar zor tutarlı cümleler üretiyordu. 2010’larda, NLP araştırmacıları potansiyeli fark ederek DNN’yi ana çalışma alanı olarak tamamen benimsedi. Yapay zeka uygulamalarında NLP ve DNN’in bir arada kullanılması kötü sonuçların ortadan kaldırılması için bir çözüm yolu oldu.

DNN ile sağlanan ilk yenilik, kelime vektörü modellerini (Word Representation) oluşturmak için sinir ağlarının kullanılmasıydı. Kelimenin kendisini bir makine öğrenme algoritmasında kullanmak yerine, fikir, önce kelimeleri matematiksel vektörler olarak dönüştürmek oldu ve bu çok doğru bir yaklaşımdı. Tıpkı bugünlerde GPT-3’ün ses getirdiği gibi Word2vec 2013 yılında ilk çıktığı zaman bir devrim yarattı. Kelime vektörlerinin dikkate değer özellikleri vardı ve elde edilen sonuçlar oldukça heyecan vericiydi. Örneğin, kelime vektörü modelinde İstanbul kelimesinin vektörünü aldığınızda, bunun dil içerisindeki yaklaşımından Türkiye’yi elde edebiliyorsunuz ve modelde bu iki kelimenin yanına İngiltere’yi eklediğinizde sistemin size vereceği bir sonraki kelime ne olur? Tabi ki Londra! Word2Vec ile buna benzer pek çok kelimeler arası ilişki kurulabilir hale geldi. Benzer bir yaklaşım olan GloVe teknolojisi ise 2014’te çıktı ve her iki kelime vektör modeli yaklaşımı da oldukça popüler hale gelerek birçok NLP uygulamasında ‘son teknoloji ürünü’ çıktıların elde edilmesini sağladı.

İkinci önemli yenilik, cümleleri ve paragrafları okuyabilmek için ‘tekrarlayan sinir ağlarının’ (RNN) kullanılmasıydı. RNN, rastgele uzun kelime dizileri ile beslenebilme avantajına sahipti ve çok sayıda cümleden meydana gelen içeriklerde tutarlılığı koruyabilmekteydi. RNN konusunda Seq2seq’in de çıkmasıyla birlikte bu yaklaşım özellikle makine çevirisinde çok popüler oldu. 2016 yılında Google, NLP görevleri için RNN’deki son gelişmelerden yararlanarak önceki İstatistiksel Makine Çevirisi (SMT) motorundan da faydalanarak yeni bir Nöral Makine Çevirisi (NMT) motoruna geçti.

Oldukça başarılı sonuçlar üretmesine rağmen çıktılar istenilen seviyeden hala bir miktar uzaktı. O dönemin çıktıları belirgin bir robot olduğu anlaşılan, dağınık ve devrik cümleler oluşturuyordu. Dil bilgisi ve yüklem açısından iyi fakat cümleler bir araya geldiğinde geçişlerde ve cümle içerisindeki bütünlük istenilen oranda başarıyı sağlayamıyordu.

İşler 2017’de değişmeye başladı. Google, ‘Transformer’ mimarisini tanıttı. Yeni mimari önemliydi çünkü çok daha derin sinir ağlarının yaratılmasını sağladı. Bu dönemde yapılan Computer Vision ile ilgili çalışmalar ise DNN sistemlerinin performanslarını ne kadar arttırılabildiğini herkese gösterdi. Şimdi aynı güç NLP araştırmacıları için mevcuttu. ‘Transformer’ daha derin ağlara ölçekleme yeteneği sayesinde, ekipler daha da büyük modeller yayınlamaya başladı. Google tarafından bu dönemde yayınlanan kararlı BERT modeli, 340 milyon parametreye sahipti. Salesforce’un CTRL modeli ise 1,6 milyar parametreli muazzam bir modeldir. NLP alanında ise bu modeller, bir cümle verildiğinde, rastgele bir kelimeyi seçerek bir sonraki kelimenin ya da cümle içerisindeki boşlukların yerine hangi kelimenin gelmesi gerektiğini tahmin ederek çalışıyorlar. Bu yaklaşım, kendi kendini denetlemeye çok uygundur. Modelin insan yapımı herhangi bir etikete ihtiyacı yoktur yani unsupervised (denetimsiz) olarak sadece hedef metin gösterildiğinde kendi kendine eğitim ve model oluşturma sürecini uçtan uca sağlayabilir. Bu özellik, geniş veri tabanları içerisinde ve hatta tüm internet üzerinde eğitimin kapısını açtı.

Buraya kadar her şey güzel fakat Transformer modellerini üretmenin bir bedeli var. O kadar çok veri üzerinde o kadar çok parametre var ki, eğitim hızı oldukça maliyetli ve süre alarak gerçekleşiyor. Bu sebeple araştırmacılar, son teknoloji altyapılarda büyük miktarda bulut bilişim gücüne ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle yalnızca dünyanın en büyük ve en iyi finanse edilen ekipleri yeni bir model üretme ayrıcalığına sahip olabiliyor. Çok küçük değişiklikler ve konfigürasyon işlemleri için bile büyük donanımlara sahip GPU tabanlı sunuculara ihtiyaç duyulabiliyor. Üzerinde çalışılan modellerin bazıları için, üst düzey bir Azure/AWS sanal makinesinde (cloud computing) 10 saatlik eğitim ön görülebilir. Bu durumda, en küçük hatayı yapmak çok maliyetli olabilir ve deneyimleri birden çok kez tekrarlamak maliyetli hale gelir.

Bu sebeple, GPT, GPT-2 veya GPT-3 sıradan ‘Transformer’ modelleri olarak düşünülebilir. OpenAI modelleri Transformer altyapısı dışında herhangi bir yeni metodoloji önermiyor. Temel fark sağladığı modellerin sahip olduğu eğitim setleri, kapsamı ve ölçeği. GPT-1, BERT tabanıyla aynı olan 110 milyon parametreye sahipti. GPT-2, en büyük model çıktısında 1,6 milyar parametreye sahipti. Bu model tutarlı bir metin oluşturmada o kadar iyiydi ki, OpenAI başlangıçta açık kaynak olarak sunmayı reddetti ve kötü amaçlı kişilerin modele erişimi olması durumunda ortaya çıkabilecek fraud ve hacking şikayetleri ile ilgili endişeleri gerekçe gösterdi. GPT-3 ise, tam 175 milyar parametreye sahip!

GPT-3 için aşağıdaki komutu verebiliriz:

Ayşe, Ahmet ile arkadaştı. Ayşe, arkadaşı … ‘i ziyarete gitti.

Ahmet ile Ayşe birlikte voleybol oynadılar, Ayşe topa çok sert smaç vuruyordu.

İkinci bir cümle geldiğinde;

Mehmet biraz voleybol ekipmanı, bir file, bir eldiven ve bir … satın aldı. 

Sistem Ahmet örneğini okuyacak, ondan ne istediğimizi anlamlandıracak ve ikinci örneğe çözüm olarak “top” çıktısını verecektir. Aynı zamanda ilk cümleyi okuyan sistem ikinci cümledeki boşluğu da Ahmet olarak dolduracaktır.

Az eğitim verisi ile öğrenme çok önemli ya da zor bir şey gibi görünmeyebilir, ancak bu, yapay zeka alanında ki en büyük aktif sorunlardan biridir. İnsanlar çoğu zaman sadece birkaç kez gösterilerek yeni bir işlevi öğrenebilir. Araştırmacıların çabalarına rağmen karmaşık işlevlerin sadece birkaç örnek veriden öğrenebilme yeteneği ya da hiç veri olmadan öğrenebilme şimdiye kadar makinelerle sağlanamadı, işte insan ile makine arasında devam eden en büyük farklılıklardan biri. Derin sinir ağlarının verilere olan açlığı önemli bir dezavantajdır, daha iyi olabilmesi için hep çok daha fazla veriye ihtiyaç duyarlar, çünkü birçok işlem için genelde veri bulmak zordur ve yeni etiketleme yaparak eğitim setleri oluşturmak çok maliyetlidir. Birkaç örnek veri ile öğrenme, iyi çalışsaydı, şu anda olduğundan çok daha fazla alanda yapay zeka kullanımı günlük hayatımızda olabilirdi.

GPT-3 tarafında ise işleri kavrayabilmek için şunu düşünün. Bir insan beyni yaklaşık 100 milyar nörona sahiptir ve bu da 100 ila 500 trilyon sinaptik bağlantı düzeyinde bir şey oluşturur. GPT-3 tarafından sağlanan ve çok konuşulan bu ölçek gerçekten insan benzeri zeka için bir çözümse, GPT-3 kapasite olarak hala insan beyninden 1000 kat küçüktür. Bu, sinaptik bağlantıların sinir ağı parametreleriyle kabaca bire bir eşleştiğini varsaymaktır, ki bunlar elbette eşleşmezler insan gibi olabilmek için sezgisel ve duygusal farklı yönler tarafından da yaklaşmak gerektiğini yukarıda da belirtmiştim. İnsan nöronları, yazılım ile sağlanabilen her türlü teknolojiden çok daha karmaşıktır ve hala çözümlenmeyi bekleyen sırlarla doludur.

GPT-3’ün diğer çok ilgi çekici sonucu, yaklaşımın ne kadar genel bir model sağladığıdır. Makine öğrenimi dünyasındaki geleneksel yaklaşım, bir modelin belirli bir görev ya da kapsam için eğitilmesi gerektiğidir ve yalnızca bu amacı yerine getirebileceğidir. Örneğin, Go oyununda dünya şampiyonunu oyuncuyu geride bırakan makine AlphaGO, bu oyunlardan çok daha basit olan tic-tac-toe veya dama oynayamıyor. GPT-3, aksine, pek çok farklı görevi ek eğitim gerektirmeden yapabilir. Şaşırtıcı bir şekilde mükemmel bir dil modelidir. Bir haber makalesi başlığı ve ilk cümle verildiğinde, görünmesi muhtemel bir sonraki kelimeyi tahmin ederek tam makaleler oluşturabilir. İşte geçtiğimiz günlerde ki makale yazımın örneği de buradan sağlanmıştır. Ortaya çıkan haber makaleleri o kadar iyidir ki, insanlar bunların makine tarafından üretilmiş olup olmadıklarını anlayamazlar.

Bununla birlikte, GPT-3 modelleri birçok başka amaç içinde kullanılabilir. Diller arasında çeviri yapabilir, öyle ki mevcut diller arası çeviri uygulamalarının pek çoğundan daha iyi çalışabilir. Okuduğunu anlama, özet çıkarma ve ikili diyalogları yönetme konusunda oldukça iyi sonuçlar ortaya koyabilir. Ayrıca eğitim uygulamalarında sınav sorularını cevaplayabilir, benzer uygulamaları dil özelinde pek çok uygulama için çeşitli sektörlerde kullanabilirsiniz. GPT-3 internet ortamı içerisindeki o kadar çok metin üzerine eğitim aldı ve o kadar çok kapasiteye sahip ki, dünya hakkında birçok gerçeği ezberledi diyebiliriz. TriviaQA karşılaştırmasında önceki SOTA’dan daha iyi performans göstererek önemsiz soruları oldukça iyi yanıtlayabilir, mesela fen bilgisi öğretmeniniz olarak okulda öğrencilere ders anlatabilir.

Şaşırtıcı bir şekilde, GPT-3, yaratıcılarının düşünmediği şeyleri bile yapabiliyor. OpenAI, seçilen geliştiricilere API’sinin beta erişimini vermeye başladıktan sonra, bazıları GPT-3’ün doğal bir dil komut isteminden işlevsel JavaScript kodu oluşturmasının mümkün olduğunu gösterdi. Tahminen, eğitim verisinde kullanılan bazı web sayfalarında kod örnekleri ve front-end kodları vardı. Bu nedenle, sistem İngilizceden Fransızcaya çeviri yapabildiği gibi İngilizceden JavaScript’e de çeviri yapabildiği ortaya konmuş oldu.

GPT-3’ün olağanüstü yetenekleri göz önüne alındığında, ona insansı bir zeka diyebilir miyiz? Görsellere veya videolara bakamaz, uzuvlar veya mekanik makineler kullanarak fiziksel dünyaya etki edemez. Bazıları onun sunucumuzun içerisindeki süper yapay beyin olduğunu söyleyebilir bu durumda. Bunun yanı sıra başka bir grup insan ise, açık kaynak kullanıma açılması ile beraber GPT-3 performansının hala birçok görevde özel sistemler ve insan düzeyinde zekanın gerisinde kaldığına dair itiraz edebilir. Bu doğru fakat şunu da hatırlamakta fayda var, bazı insanlar bazı becerilerde büyük zirvelere ulaşırken, çoğumuz oldukça vasatız. Örneğin, genel olarak GPT-3’ten daha iyi dil becerilerine sahip olan bir insanın ondan daha iyi şiir yazabileceği anlamına gelmez ya da aksi yönde az bilgiye sahip olan insanlar da GPT-3’e göre daha iyi şiirler ortaya koyabilir. Konu tamamen insanların sahip olduğu bilgiyi ne şekilde yorumlayacağı, makine tarafında ise GPT-3 için doğru parametreler ve yeterli sayıda girdinin sağlanması ile alakalı.

Öyleyse tekrar soruyorum GPT-3 ilk insansı yapay zeka denebilir mi? Şahsen, teknolojinin hala yetersiz olduğunu düşünüyorum, “İNSAN GİBİ” olabilmek günümüzde hala çok iddialı bir kavram. Muhtemelen zamanla daha fazla parametre ve ses ile görüntünün de desteği ile daha gerçekçi ayırt edilmesi daha zor modellerde göreceğiz. Ayrıca bugünlerde Metaverse kavramının da gündeme gelmesi ile XR temelli uygulamaların GPT-3 gibi güçlü yapay zeka modelleriyle birleştirilip akıllı hale getirildiğini düşünürsek, konuşan karşımızda dans eden, bize yolculuklarda eşlik eden sanal dünyanın robotik insansılarının hayatımıza girmesi uzun yıllar alacak gibi görünmüyor.

Uğur Özker

https://hbrturkiye.com/blog/yarinin-yapay-zekasi

Posted by: bluesyemre | January 18, 2022

A Library the Internet can’t get enough of

Richard Macksey’s home library. The image seems to go viral on Twitter annually.Credit…Will Kirk/Johns Hopkins University

Why does this image keep resurfacing on social media?

On the first Tuesday of the year, the author and political activist Don Winslow tweeted a photograph of an avid reader’s dream library. Bathed in the buttery glow of three table lamps, almost every surface of the room is covered with books. There are books on the tables, books stacked on mahogany ladders, and books atop still more books lining the shelves of the room. “I hope you see the beauty in this that I do,” Mr. Winslow wrote in the tweet, which has been acknowledged with 32,800 hearts.

If you spend enough time in the literary corners of Twitter, this image may look familiar. It rises again just about annually, and the library has been attributed over the years to authors including Umberto Eco and buildings in Italy and Prague. As with other images featuring beautiful bookshelves, people go absolutely bananas for it. Mr. Winslow’s post received 1,700 comments, including one from a professor at Pace University who has been using the photo as his Zoom background.

“It’s clearly the home of a person who loves and collects books,” Mr. Winslow said in an email through his agent, Shane Salerno. “For me, I think that photo is as stunning as a sunset. I could spend days and days locked in that library examining each book.” He noted that there’s something comforting about the image, since “it’s a room you could happily get lost in.”

Mr. Winslow had no idea the origin of the photo. He himself had found it on Twitter, but didn’t remember the name or location of the library. (Though he believed it to be the personal library of a prominent author from another country.)

The library, it should be known, is not in Europe. It doesn’t even exist anymore. But when it did, it was the home library of Johns Hopkins professor Dr. Richard Macksey in Baltimore. (I was his student in 2015 and interviewed him for Literary Hub in 2018.) Dr. Macksey, who passed away in 2019, was a book collector, polyglot and scholar of comparative literature. At Hopkins, he founded one of the country’s first interdisciplinary academic departments and organized the 1966 conference “The Languages of Criticism and the Sciences of Man,” which included seminal lectures by the theorists Jacques Derrida, Roland Barthes, Jacques Lacan and Paul de Man.

Dr. Macksey’s book collection clocked in at 51,000 titles, according to his son, Alan, excluding magazines and other ephemera. A decade ago, the most valuable pieces — including first editions of “Moby Dick,” T.S. Eliot’s “Prufrock and Other Observations,” and works by Wordsworth, Keats and Shelley — were moved to a “special collections” room on the Hopkins campus. After Dr. Macksey’s death, a S.W.A.T. team-like group of librarians and conservators spent three weeks combing through his book-filled, 7,400-square-foot house to select 35,000 volumes to add to the university’s libraries.

Surprise discoveries included an 18th-century Rousseau text with charred covers (found in the kitchen), a “pristine” copy of a rare 1950s exhibition catalog showing Wassily Kandinsky’s paintings, posters from the May 1968 protests when students in Paris occupied the Sorbonne, a hand-drawn Christmas card from the filmmaker John Waters, and the original recordings of the theorists at that 1966 structuralism conference.

“For years, everyone had said ‘there’s got to be recordings of those lectures.’ Well, we finally found the recordings of those lectures. They were hidden in a cabinet behind a bookshelf behind a couch,” said Liz Mengel, associate director of collections and academic services for the Sheridan Libraries at Johns Hopkins. Several first editions by 20th-century poets and novelists sat on a shelf in the laundry room.

After the librarians from Hopkins and nearby Loyola Notre Dame were finished selecting their donations, the remaining books were carted away by a dealer, so Dr. Macksey’s son could prepare the house to be sold.

The library image sidesteps all those details to evoke something more universal, said Ingrid Fetell Lee, the author of the Aesthetics of Joy, a blog about the relationship between décor and delight. “We’re attracted to the image, and we come up with all sorts of stories about who it might be and what it might be because we love to tell stories,” she said. “But what’s really driving the attraction is much more visceral.”

Ms. Fetell Lee pointed to the photo’s sense of abundance. “There’s something about the sensorial abundance of seeing lots of something that gives us a little thrill,” she said. Also relevant: the “satisfying” sense of organized chaos, and the awe inspired by the high ceilings.

Pictures of books and libraries are popular across social platforms. A representative from Instagram said that some of the top-liked posts on the platform that include the words “library” or “libraries” feature large quantities of books, a “cozy” aesthetic or a warmer color scheme.

What would Dr. Macksey think if he knew his library had taken on a life of its own? “My dad liked nothing better than sharing his love of books and literature with others,” Alan Macksey said. “He’d be delighted that his library lives on through this photo.”Correction: Jan. 16, 2022

An earlier version of this article referred incorrectly to the nationality of  Paul de Man. He was Belgian, not French. The article also referred incorrectly to Mr. de Man’s lecture at Johns Hopkins University. It was not his first stateside lecture; he had lectured at Bard and Harvard before 1966.

A version of this article appears in print on Jan. 16, 2022, Section ST, Page 3 of the New York edition with the headline: Lots of People Want to Check Out This Library.

Older Posts »

Categories

%d bloggers like this: