Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

#SırrıSüreyyaÖnder 30 Dakikada 365 Gün

30 Dakikada 365 Gün’de 2021’de Türkiye’de yaşanan insan hakları olaylarını İnsan Hakları Okulu’na emek vermiş yirmi altı hocamıza danışarak derledik ve Sırrı Süreyya Önder’le bu olayları konuştuk. Sırrı Süreyya Önder, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’da simgeleşen siyasi rehinelik davalarını, Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini, Garibe Gezer’in Kandıra Cezaevi’nde intihara sürüklenmesini ve cenazesinde yaşananları, Aysel Tuğluk’ta simgeleşen hasta mahpusları, HDP üzerindeki baskıları, pandemide yaşanan hak ihlallerini, 2021’de daha da derinleşen yoksulluğu, mültecilere karşı ırkçı saldırıları, Boğaziçi Direnişini, bir türlü bitmeyen OHAL’in anlamını ve 2021’de yalanan ekolojik felaketleri değerlendirdi. 2021’de insan hakları alanında bu ay ne oldu sorusuyla başladığımız 30 Dakikada 30 Gün fikrinin bir devamı olan ve Aksu Bora, Ali Rıza Çoban, Burcu Karakaş, Bülent Duru, Canberk Gürer, Dinçer Demirkent, Elçin Aktoprak, Ertuğrul Uzun, Feray Salman, Füsun Üstel, Handan Çağlayan, Hülya Dinçer, Hüsnü Öndül, Kasım Akbaş, Kerem Altıparmak, Kıvılcım Turanlı, Nejat Taştan, Nilgün Toker, Nur Elçik, Selda Öndül, Sevilay Çelenk, Tanıl Bora, Tuğrul Eryılmaz, Ulaş Bayraktar, Ülkü Doğanay ve Yücel Demirer’in görüşlerinden derlenen gündemiyle 30 Dakikada 365 Gün İnsan Hakları Okulu YouTube kanalında.

0:00 30 Dakikada 365 Gün 0:34 Osman Kavala, Selahattin Demirtaş 04:25 İstanbul Sözleşmesi, Kadın Cinayetleri, LGBTİ+ Nefreti 06:52 Garibe Gezer 10:50 Aysel Tuğluk ve Hasta Mahpuslar 17:18 HDP’ye Yönelik Saldırılar 19:39 Pandemi 22:56 Yoksulluk, Barınma Hakkı 27:14 Mültecilere Yönelik Nefret 30:03 Boğaziçi Direnişi 31:47 OHAL’in Uzatılması ve Komisyon Kararları 34:08 Yangınlar ve Seller

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

Yapay Zekâ Temelli Teknolojiler ve Ceza Hukuku

Winter in Lapland is no longer as cold as it used to be, with dire repercussions. The ice is melting. We meet three women whose lives in their homeland are directly affected by climate change. Malin Brännström is Indigenous Sami. She and her husband are reindeer herders in Swedish Lapland. But free-range reindeer are under threat from rising temperatures. Geography professor Gunhild Ninis Rosqvist previously headed a research station at the foot of the Kebnekaise. She drew attention to the alarming melt rate of the mountain’s southern peak, which lost its status as Sweden’s highest peak in 2019. Victoria Harnesk spends her summers in the Laponian area, where only the Sami live. These days, it’s possible to take a dip in the Akkajaure reservoir near the Arctic Circle.

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

Georgia without passport! Batumi

In this video, how to go to Georgia without a passport, how to reach Batumi from Sarp border gate. How are the places to visit in Batumi, the Georgian economy and the most famous dishes, Khachapuri and Hıngel, and how will you watch the Georgian nightlife that I came across by chance.

Daha şimdiden birçok şirket CO2’den hemen hemen her şeyi üretiyor: Yatak, tıbbi cihaz, çorap, spor ayakkabı, araba koltuğu, cep telefonu kılıfı, yalıtım malzemeleri, yer döşemesi veya briket. Belki geri dönüştürülmüş çorap ile CO2 emisyonlarını ciddi oranda azaltmak mümkün olmayabilir ama bu teknoloji çimento üretiminin yerini alabilirse çok şey değişebilir. Uzmanlar, karbondioksit bazlı ürünler pazarının sadece 2030 yılında 800 milyar ila 1 trilyon dolar arasında olacağını tahmin ediyor. Peki, C02 nasıl geri dönüştürülüyor? Bu teknoloji iklim değişikliği açısından neler vaad ediyor? Mercek altına aldık!

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

Tales from Cascadia by Blank Collective

Join us on November 9th for a LIVE premiere with Alexi Godbout & Stan Rey and the Salomon team. Hit the “REMINDER” button above and don’t miss out – athletes from the film will be on-hand to answer questions and provide behind-the-scenes insight while we watch the film.

A bioregion of volcanoes, watersheds and relentless coastal storms. A land as diverse as its people. A unifying identity of fun-seeking exploration. In 2021, the Blank Collective ventured down some less known roads in familiar territory, dove deep into the squall of winter and journeyed high above the valleys that we call Home. These are our tales from Cascadia.

Starring:
Stan Rey
Alexi Godbout
Anna Segal
Chris Rubens
Jordy Kidner
Josh Daiek
Lexi Dupont
Drew Petersen
Cole Richardson
ABM
Ian Morrison
Aaron Blunck
Erich Hjorleifson
Leah Evans
& others.

Directed & Edited by Jeff Thomas & Alexi Godbout

Principal Cinematography by Scotty Titterington, Jeff Thomas, Mitch Winton, Hazen Woolson & Mitch Winton.

Çocukluk çağlarında büyülü sesini duyduğu ve ne olduğunu bilmeden aşık olduğu neyin peşine düşen Floransalı müzisyen Valentina Bellanova, Berlin’de yaşayan bir #neyzen. İtalyan sanatçı DW Türkçe’ye, enstrümanına duyduğu aşkı, neyzen Ömer Erdoğdular’dan aldığı dersleri ve #ney aşkıyla gittiği İstanbul’u, yelpazesi geniş bir müzikal yolculukta anlattı.

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

Göğe komşu topraklar #Artvin

Artvin Valiliği İl Kültür Turizm Müdürlüğü tarafından hazırlanan Artvin Tanıtım Filmi.

Türkiye’de sigara ve içkiden alınan Özel Tüketim Vergisi’nin (#ÖTV) yüzde 47,4 artırılması ile #içki fiyatlarına yüzde 43 zam geldi. Böylelikle en ucuz 70 cl rakının önerilen satış fiyatı 255 TL’ye, 50 cl biranın fiyatı ise 22 TL’ye yükseldi.

Vergi Uzmanı Ozan Bingöl’ün aktardıklarına göre 2010’da bir litre rakıda 51.48 lira olan ÖTV tutarı, 3 Ocak 2022 tarihinde 481,98 liraya çıktı. Böylece son 12 yılda vergi artış oranı yüzde 836,3 oldu.

Her ne kadar alkollü içeceklerdeki ÖTV ile sağlığa zararlı ürünler üzerinde caydırıcılık etkisi yaratmak ve sosyal fayda sağlamak amaçlansa da Türkiye’deki yüksek oranlara ulaşan vergiler “aşırılık” olarak görülüyor. Vergilerin vatandaşları kaçak/sahte içkiye ve tehlikeli maddelere yönlendirdiği yönünde görüşler de var. Üstelik, alkollü içeceklere getirilen diğer kısıtlamalar ile birlikte bu uygulamaların özel hayata müdahale haline geldiği de düşünülüyor.

DW Türkçe, içki fiyatlarına gelen yeni zamları, vergi oranlarını ve alkollü içeceklere yönelik uygulamaları, İstanbul’un eğlence merkezleri Beyoğlu ve Kadıköy’deki işletmeciler, Türkiye Tekel Bayileri Platform Başkanı Özgür Aybaş, Vergi Uzmanı Ozan Bingöl ve Devletin Alkol Politikalarını İzleme Platformu Sözcüsü İsrafil Özkan ile konuştu.

Posted by: bluesyemre | January 20, 2022

#CemYılmaz (Opet Kadın Gücü Sohbetleri #RahşanGülşan)

Gazeteci Rahşan Gülşan ile Kadın Gücü Sohbetleri devam ediyor. Programın ikinci konuğu Cem Yılmaz. İkilinin keyifli sohbeti sizi bekliyor.

Tüm dünyanın ve Ülkemizin de içine girdiği global ekonomik kriz doğal olarak kütüphanelerimizi de derinden etkilemiştir. Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik kriz sürecinde kütüphane bütçelerinin daralması, kur sarmalı içerisinde kütüphanelere kaynak temini kütüphane yöneticilerimizi zor ve sıkıntılı süreçlere sokmuştur. Kütüphane hizmetlerini ve kullanıcıları etkileyen bu durumu tartışmak üzere sizleri “Akademik Kütüphanelerin Zor Yılı : Kur, Kullanıcı, Kaynak Üçgeni ve Yönetim” başlıklı web seminerimize bekliyoruz.

Seminer konuşmacıları
Tuba AKBAYTÜRK Koç Üniversitesi Suna Kıraç Kütüphanesi Direktörü
Ertuğrul Çimen MEF Üniversitesi Kütüphanesi Direktörü
Sami ÇUHADAR İstanbul Bilgi Üniversitesi Kütüphanesi Direktörü
Gültekin GÜRDAL İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Kütüphane Ve Dokümantasyon Daire Başkanı

Tüm meslektaşlarımıza rehber olabilecek konuların tartışılacağı ÜNAK WebSeminerimize sizleri bekliyoruz.

Bu video, Reflect Studio ve WWF-Türkiye işbirliği ile kurulan WWF Market sponsorluğunda hazırlanmıştır. WWF Market’ten yapacağınız herhangi bir alışverişte “Dilozof20” kodunu kullanarak, yüzde 20 indirimden yararlanabilirsiniz: https://wwfmarket.com

📣 KONUKLAR:
Prof. Dr. Levent Kurnaz, Boğaziçi Üniversitesi
Yuvam Dünya: https://yuvamdunya.org
1,5 Derece: https://www.instagram.com/1.5derece/
Melisa Akkuş: https://www.instagram.com/melisaakkuus/
Çevreci Geek: https://www.cevrecigeek.com
Esmiyor Podcast: https://open.spotify.com/show/1rSG5ON…

🔎 KAYNAKLAR:
Video içeriğine dair kaynakları ve ek önerileri Wiser Media’da hazırladığım kürasyonda bulabilirsiniz.
https://open.joinwiser.com/jgCkxxXRLf…

✒️ÖNSÖZ:
İklim krizine dair hala gerekli adımların atılmaması, karbon emisyonunu düşürmekten epey uzakta oluşumuz, Birleşmiş Milletler Konferansı’nın göstermelik bir şovdan başka hiçbir şey olmadığı, aslında hepimizin önemli olan tek şey hariç (iklim!) her şeyi sürekli konuşmakta olduğumuzu hatırladıkça aklımda bir soru beliriyor: İnsanlığın doğayla derdi ne? Bu soru vazgeçilmez olarak insanın doğayla ilişkilenme biçimleri üzerine düşünmeyi gerektiriyor. İlişkiselliği tamamen unutulan, insan-doğa, doğa-kültür, insan-hayvan gibi ikilikler, ayrımlar, çatışmalar üzerinden kavranan çarpık ve tehlikeli bir yaşam kavrayışımız var, hala.

Nitekim dünyanın içinde olmak bir nesnenin kutunun içinde olmasına benzemez; burada dönüştürücü bir ilişki vardır. İnsan kendisini yaşadığı şeylere taşır ve bu etki ile değiştirdiği dünya en sonunda geri dönerek kendi kendisini de dönüştürmesine yol açar. O yüzden bu bağlantısal, döngüsel, dev etkileşim ağlarının kendisini, -yani yaşam fenomenini- felsefi bir mesele olarak görmemiz sanıyorum ki en büyük kusurumuz. Nitekim bugün kapımızda bizi bekleyen en büyük krizler, iklim değişikliği, ormansızlaşma, hava, su, toprak kirliliği, endüstriyel hayvancılık, karbon ayak izimiz, plastiklerimizle yarattığımız yedinci kıta ve daha türlü felaket insanın kendisini diğer varolanlardan ayrı konumlandırması ve doğayı istediği yönde yakışıksızca dönüştürebilme hakkını kendisinde görmesiyle ortaya çıktı.

Yine de kişisel olarak insanlığın henüz emekleme döneminde olduğunu düşünüyorum. İnsan ve hayvan hakları, demokrasi, cinsiyetler arası eşitlik, cinsel yönelim özgürlüğü gibi konularda (henüz hayal ettiğimiz yerde olmasak da) yol alan insanlığın -eğer gerekli adımların atılması konusunda kitlesel olarak siyasilere baskıda bulunursak- böylesi bir radikal dönüşümün de üstesinden gelebileceğine inanıyorum. “Henüz” çok geç değil.

Posted by: bluesyemre | January 19, 2022

The Inca (Cities in the Cloud)

High up on the craggy peaks of the Urubamba Canyon, a lost city lies wreathed in cloud… In this episode, we explore the mountains of the Andes, and tell the story of the Inca Empire. Find out how these mountain people built the largest empire in the Western Hemipshere, in one of the toughest terrains on earth. With Inca poetry, Quechuan hymns and authentic Andean instruments, discover the unique culture of the Inca. And find out what happened to bring their society crashing down around them.

High up on the craggy peaks of the Urubamba Canyon, a lost city lies wreathed in cloud… In this episode, we explore the mountains of the Andes, and tell the story of the Inca Empire. Find out how these mountain people built the largest empire in the Western Hemipshere, in one of the toughest terrains on earth. With Inca poetry, Quechuan hymns and authentic Andean instruments, discover the unique culture of the Inca. And find out what happened to bring their society crashing down around them.

Sweden, right up on the border with Norway, 150 kilometers north of the Arctic Circle: Here Heidi Andersson lives in a village called Ensamheten – loneliness. That’s why everyone stays together, works with wood and in agriculture, and practices the same sport – arm wrestling. Heidi is an eight times world champion in this unusual sport for women and enjoys her life in “solitude”. The Baltic Sea coast in southern Lapland: Here you can find the herring delicacy surstromming, the “sour herring”. And as is so often the case with specialties, opinions differ – the smell and taste are definitely unique. Our journey then leads into the forests and swamps of Sweden. Around 400,000 moose live in the whole country. But you can hardly see them. Unless you visit Sune Häggmark. He takes care of orphaned and sick animals. Tourists have made it a business for him. Sundborn is located in the heart of central Sweden. After a visit to the pilgrimage site for Sweden fans from all over the world – the house of the most popular Swedish painter Carl Larsson – the trip to Sweden ends with Peter Mosten. He produces birch champagne. To do this, he drills holes in the trunks and taps the birch trees with them. He presses sparkling wine from the juice according to a secret recipe. Business is booming, and so he has set himself the goal of one day bringing 50,000 liters onto the market.

Turkey’s economy is currently experiencing a rapid crash. The Turkish lira is losing value almost daily, and inflation is officially at 36 percent. The poorest people in the country are particularly affected by the inflation. For example, some 500,000 garbage collectors, rarely earn more than the equivalent of 8 euros a day. Until now, they have made a living from recycling. In large carts, they collect plastic and paper from the street and from garbage containers to sell to recycling collection points. But now the government wants to modernize the recycling system and leave it up to large companies. Istanbul’s garbage collectors are fighting back.

Türkiye’nin yeni ekonomik modeli ihracata dayanıyor. Şirketlerin üretimlerini artırarak yurt dışına satış yapmaları, böylece Türkiye’nin döviz gelirini yükseltmesi bekleniyor. Ancak bunun gerçekleşmesinde bir engel var. Türkiye ekonomisi ithalata dayanmakta. Dolar/TL kurunun artması ve buna paralel olarak enflasyonda yaşanan yükseliş, üreticilerin masraflarının katlanmasına yol açtı. Elektrik ve doğalgaza gelen zamlar da şirketleri zora sokmuş durumda. Denizli ve İzmir’deki ihracat yapan şirketlerle yeni ekonomik modelin talep ettiği gibi üretimlerini artırmalarının mümkün olup olmadığını konuştuk.

0:00 Giriş 00:50 Dışa bağımlı bir sektör olarak tekstil 4:25 İhracata yeni başlayan şirketlerin karşılaştığı zorluklar 6:44 Türkiye’nin tarım ihracatında potansiyeli 9:32 Katma değerli üretimin önemi

Posted by: bluesyemre | January 19, 2022

The five Levels of Hype

For an upcoming zine project, I‘ve been buried deep under articles and papers on the phenomenon of “hype”. (If you‘re interested you can follow the project along here). A topic that has been haunting me throughout my years working at the innovation team of the süddeutsche zeitung where I spent a sizable amount of time trying to cut through the barrage of trend reports, press releases, and tech reporting.

Hype is an interesting thing. It‘s rightfully often spurred as misleading bullshit or ignorant boosterism but it also has its uses. In short: when it comes to creating a new technology you need to sell a vision to attract the resources you need (people, investment, etc.). Hype can also act as glue. At its best, it can create a shared vision pulling the actors in the same direction and thus creating a self-fulfilling prophecy.

One important component of hype is thus a set of promises of what the technology can achieve in the future for you dear reader. These might range from solving a particularly annoying problem to creating new markets, making you heaps of money, or even revolutionizing a whole field and changing society as a whole.

Hype thus moves on a scale from overpromising to overselling, and even irrational exuberance.

Today‘s tech industry is obsessed with the big futures. The metaverses, the next internets — you name it. Hype is everywhere, oozing out of the headlines of news articles, growing like mold all over my LinkedIn feed, and blinking at me whenever I open my inbox.

But hype is not always the same; there are different forms and levels. I‘ve been trying my hand on a categorization based on my experience and my understanding of the phenomenon. This categorization is intended to help people better understand which form of hype they‘re confronted with.

The five levels of hype

So far, I‘ve decided to separate hype into five different levels. The first draft of this scale went unexpectedly viral on twitter. (Including, of course, every imaginable typo still in it.)

Think of this scale as form of Richter scale to get a feel of how bad the hype is. A new technology doesn’t have to move through every single level but it most likely will at least reach level 3.

LEVEL 1: MARKETING CLAIMS

This is your standard marketing speak. They‘re focused on what existing technology can do for you almost immediately. Though exaggerated, they‘re still grounded in reality.

Marketing claims work on an immediate time scale, meaning whatever they promise can be realized almost instantly. The technology already exists.

LEVEL 2: EXAGGERATED CLAIMS

Here the effects and impact of an existing technology are greatly exaggerated and oversold but still informed by its real capabilities. The focus lies on the returns to come by investing now.

These claims oversell the present capabilities of a technology, often skirting the line to fraud.

A good example might be tesla selling their driving assistance systems as “full self-driving”.

LEVEL 3: UTOPIAN FUTURES

The technology is the key to a utopian future or the avoidance of a dystopic one. Claims are solely focussed on the “potential” of the technology, less its benefits in the present.

Here the focus of the hype is solely on the future, though the time-scale is still concrete, promising the technology will arrive at a fixed time from now.

One example here might be carbon capture technology, though it already exists in the form of prototypes, it‘s still in its infancy. Thus boosters of the technology will emphasize the future potential of its present capabilities to attract further investment and political support.

LEVEL 4: MAGICAL THINKING

The technology has left grounded reality and takes on magical properties. The problems it is expected to solve simply by existing are growing in number and scale while criticism gets ignored as minor hurdles, to be overcome soon.

With magical thinking concrete predictions are becoming less and less important, though the development might still be expected at a fixed date.

A particularly good example here might be the blockchain industry, which has been overselling the capabilities of the technology for years — pitching it as a solution to every imaginable societal problem and challenge.

LEVEL 5: OTHERING

The technology has become a group identity for its boosters. Claims are exclusively utopian, and critics are painted as defenders of the old, to be left behind.

This is the most aggressive and annoying form of hype. Notably, the time of arrival is less important at this level, simply that the technology will arrive at some point in the future.

Examples here are (again) the cryptocurrency scene which has been pretty good at othering critics as “no-coiners” or lately with the phrase “have fun staying poor”. Another example might also be particularly vocal groups of boosters at the height of the AI hype a couple of years ago. Here the claims were that critics simply didn’t “understand exponential growth”.

I hope this categorization is helpful for you to understand which form of hype you‘re confronted with.

If you have thoughts, critiques, or notes — don‘t hesitate to shoot me an e-mail!

As noted above this piece is part of a larger zine project you can follow along here.

https://johannesklingebiel.de/2022/01/12/hype-as-a-scale.html?

Elazığ Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisi Enes Kara, Nur cemaatine ait öğrenci evindeki baskı ortamına dayanamayarak intihar etti. Kara’nın intiharı cemaatlere ait öğrenci ev ve yurtlarını ülke gündemine taşıdı. DW Türkçe’nin konuştuğu cemaat yurtlarında kalmış gençler yaşadıklarını anlattı. Güvenlik gerekçesiyle isimlerini değiştirdiğimiz gençler, psikolojik olarak zorluk çektiklerini söylüyor. Eskişehir’de İlim Yayma Cemiyeti’ne ait bir yurtta kalan Zehra, “Orada yaşadığım stresten, sıkıntıdan dolayı sürekli vücudumda yaralar çıkıyordu. Doktora gittim. İleri depresyon, panik atak teşhisi konuldu. Ağlama krizleri geçiriyordum” diyor. Diyarbakır’da bir cemaat yurdunda kalan Ayşe de intiharın eşiğinden dönmüş. Tahir ise cemaat yurtlarından ayrılmanın kolay olmadığına dikkat çekiyor: “Arkamdan ailemi o kadar çok aradılar ki. Cemaatteki hocaların öğrencilerin evlerine kadar gidip velilere yalvardıklarını biliyorum. Zeki öğrencilerin peşinden çok koşuyorlar çünkü bu öğrenciler başarılı olacak ve devletin gerekli mercilerinde işe başlayacaklar.”

Posted by: bluesyemre | January 19, 2022

Hafıza Yetersiz (Tasarı ve kurgu #ÜmitKıvanç)

Ümit Kıvanç’ın tasarlayıp kurguladığı Hrant Dink’in sözünü renge, şekle ve sese büründürerek aktaran ‘Hafıza Yetersiz’ filmi, Hrant Dink’e ve sözüne yaşam alanı tanımayan ‘sistem’in nerelerde ‘hata verdiğini’ gözler önüne seriyor. Hrant Dink’i hedef haline getiren tutkusuna tanık olmaya; şu zor günlerde onun kendi sesinden dinleyeceğimiz Türkiye ve dünya hayalini bu filmde izleyebilirsiniz.

Posted by: bluesyemre | January 18, 2022

Beyin göçü

Bu ülkede son yıllarda üreten, uluslararası bir değeri olan, eğitilmiş insanların ülkeyi terk edip batı ülkelerinde yaşamlarına devam etme kararı çok tartışılır oldu. Gerçekten de veriler dikkat çekiciydi ve geçtiğimiz yıl yayınlanan bir rapor bu göçün son yıllarda %63 arttığını gösterdi.

2016’da yurtdışına göç eden vatandaşların sayısı 69.326 iken, 2017’de % 63 artışla 113.326’ya yükseldiği iddia edildi. Bu göçün maliyetinin 220 milyar dolar olduğu öne sürülüyor. Bu rakamlar ne kadar gerçek bilmem ama ortada bir sorun olduğu kesin.

Bu kaçış ile ilgili çok fazla şey yazılıp söylendi, bunları burada tekrarlamaya gerek yok ama işin bir de öteki yüzü var. Kim söylemişti tam anımsamıyorum ama dikkate değer bir sözdü; “kimi zaman ülke dışında olmak, Türkiye’ye ülke içinde olmaktan daha faydalıdır.”

Bu ülke, büyük bilim insanı diye tanıtılan ve o unvanla geri dönenlerin, süreç içinde o kimliklerinden nasıl sıyrıldıklarına, sıradan bir denge ve hesap insanına dönüştüklerine, değme politikacıdan nasıl daha politikacı olduklarına ve bilim, liyakat, hak, hukuk gibi kavramlardan nasıl hızla uzaklaştıklarına tanıklık etti.

Bu ülkede yaşayanlar, Türkiye’ye ilk geldiklerinde ülkemizdeki her üniversiteye “Mickey Mouse Üniversite” yakıştırması yapan bu bilim değil ama hesap adamlarının nasıl bir hızla “Mickey Mouse” haline döndüklerine tanıklık etti. Her zaman söylediğim şey, üniversiteye toplumu dönüştürücü bir misyon yüklemezseniz, o hastalıklı çark batıdan gelen bilim insanlarını da kendi çarkları arasında eritip yok edebiliyor.

Üniversitelerin toplumları dönüştürebilme gücüne sahip olmaları gerekiyor. Üniversiteler kendi bilim kadrolarını, kendi bilim kültürlerini yaratıp ona sadık devam edeceklerine; Türkiye’yi uygar dünyadan uzaklaştıran küçük hesapların, “bilim dışı” eğilimlerin, piyasa ve paranın tuzağına düşebiliyorlar.

Daha da kötüsü buna da ülke dışından sözde “bilim insanı” yöneticiler eşlik edebiliyor.

Ama haksızlık etmeyelim, bu ülkeye dönmeyi tercih ettiği için, bilim sevdalısı kalmayı seçtiği için kahırlar içinde ölen bilim insanlarımız da var.

Bir örnek Süreyya Tahsin Aygün’dür mesela.

Yıllar önce ilk kök hücre çalışmalarını düşünen, daha adı yokken hücre kültür çalışmaları yapan bir bilim insanıydı. Türkiye’de onu itibarsızlaştırmak için her şeyi yaptık.

Bakın yıllar önce Süreyya Öğretmeni iyi tanıyan Hıncal Uluç onun hakkında neler yazmıştı. “Bugünün kök hücre, gen tedavisi üzerine dünyada belki de ilk çalışmaları yapan, insan ömrünü uzatmanın yolunun, doğum sonrası kesilip atılan kordon hücreleri, plasentalarda olduğunu hem de ne yıllar önce gören hocaya, bir laboratuvar bile vermedik. Onu bir sahtekar ilan etmediğimiz kaldı. Prof. Süreyya Tahsin Aygün kahırlar içinde öldü…” Başka örnekler de var, sözü uzatmak gereksiz.

Elbette ülke dışından her gelen bilim insanı burada “Mickey Mouse” olmuyor, bu ülkeye çok önemli katkısı olan bir çok önemli bilim insanı da var. Kimseye haksızlık edemem, haddim değil. Dışarıdan gelen bilim insanlarımızın ülkemiz bilimine katkısı olmadığını söylemeye hiç çalışmıyorum.

Sadece “yurt dışı patentli” diye önceden ve toptan bir yüceltme, abartma haline girmemek lazım. Ülke dışında parlak CV’ler ile bu ülkeye gelen ama geldikten sonra bilimsel üretimleri tama yakın duran o kadar çok örnek var ki.

Bana sorarsanız daha değerlisi bu ülke içinde ve bu ülke olanaklarıyla “bilim üretmek” işini becermektir, böyle bilim üretenlere en azından dışarıdan gelenler kadar değer vermektir.

Bu yazıda sadece olayın başka bir yanına dikkat çekmeye çalışıyorum, yüz akımız Koç Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi gibi yurt dışından daha fazla sayıda bilim insanı transferi yapan üniversitelerimiz için konunun daha da önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu konuda yazmaya devam edeceğim.

Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com

https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/beyin-gocu

Posted by: bluesyemre | January 18, 2022

Parola Kullanımı Tarih Oluyor

Şifreler artık ortadan kalkıyor ancak bu kötü bir şey değil.

Çok sayıda parolamızın olması zaman zaman başımıza bela olabiliyor. Her birinin belli kriterlere uymak zorunda olması ve bunları hatırlamak zorunda olmak…

Dell Technologies’in Brain on Tech raporunda, dünya genelindeki kullanıcılara süre kısıtı konularak bilgisayarlarına erişmeleri için uzun ve zor bir şifre verildiğine, stres düzeylerinin beş saniye içinde yüzde 31 arttığına ve başarıyla oturum açtıktan sonra bile artmaya devam ettiğine değiniliyor.

Bu sonuçlar, iyi bir parolanın çoğumuz için bir öncelik olmadığını, hatta tam tersine bize sıkıntı verdiğini doğruluyor. İster aynı şifreyi tekrar tekrar kullanın, ister zayıf şifreler kullanın veya bunları bir yapışkan not kâğıdına yazın… Çoğumuz tam olarak bize yapmamamız gerektiği söylenen ne varsa onu yapıyoruz. Kuruluşlar, güvenliği artırmak için genellikle çalışanlarından parolaları düzenli olarak güncellemelerini ve güçlü parolalar oluşturmak için minimum gereksinimlere uymalarını ister. Ancak bu uygulama, çalışanların kolaylık sağlamak adına güvenliği tehlikeye atmasının önüne geçemez. Üstelik bu sadece çalışan yetişkinlere mahsus bir durum da değil. Araştırmalar, çoğu öğrencinin karmaşık şifreleri hatırlamakta zorlandığını ve bu nedenle de isimler ve doğum tarihlerinin yer aldığı  basit şifreler kullandığını gösteriyor.

Peki, çoğu insan iyi bir parolanın önemini biliyor ancak kimse kendini bunu uygulamak zorunda hissetmiyorsa nereye doğru gidiyoruz?

Biyometrik

Bir bireyi tanımak/kimliğini saptamak için biyometri kullanma fikri yüzyıllar öncesine dayanıyor. M.Ö. 500’lerde parmak izlerinin bir kişinin işareti olarak kullanıldığına ve biyometri teknolojisinin  on yıllarca önceden beri var olduğuna dair kanıtlar mevcut. Bu teknoloji ancak 2000’li yılların başında son kullanıcı cihazlarında görülmeye başlandı ve bugün çoğu insan, cihazlarının ve uygulamalarının kilidini açmak için biyometri kullanıyor. Çok değil, sadece birkaç yıl önce insanların akıllı telefonlarının kilidini açmak için telefonlarına basitçe baktıklarını gördüğümüzde bir yenilikmiş gibi görünen şey de artık sıradanlaşmış durumda.

Biyometri, otomatik kullanıcı tanımanın en uygun ve güvenli yolu olarak popülerlik kazanmaya devam ettikçe geleneksel parola hem tüketiciler hem de işletmeler için çekiciliğini yitirecek. Ayrıca biyometriyi mümkün kılan teknolojiler, gelişmiş sensör teknolojisi ve YZ tabanlı eşleştirme algoritmalarının kullanımıyla ilerlemeye devam ediyor. Bu da, güvenlik modelini geliştirirken daha iyi bir kullanıcı deneyimi sunulmasına yardımcı oluyor.

Parmak izi okuyucuları ve yüz tanıma gibi gelişmiş cihaz güvenliği özellikleri, artık iş için kullanılan dizüstü bilgisayarlarda da bulunuyor ve çok faktörlü kimlik doğrulama çözümünün bir parçası olarak kullanılıyor. Böylece kullanıcılara; cihazlarına, uygulamalarına ve verilerine erişmeleri için kolayca ele geçirilebilen parolalardan daha güvenli yollar sunuyor.

Dell Technologies’in Biometric Usage çalışması, biyometrik güvenliği olan bilgisayarlara sahip Amerikan şirketlerinde çalışanların yaklaşık yüzde 80’inin bu özelliği kullandığını gösteriyor. Çalışma,  bilgisayarlarında bu özelliğe sahip olmayan çalışanların yüzde 64’ünün de olanak sunulması halinde bu özelliği kullanacaklarını ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, çalışanlar bunu sadece kolaylık sunan bir özellik olarak görmüyor; şirket verilerinin güvenliğini sağlamaya yardımcı olabileceklerine de inanıyor. Dolayısıyla BT yöneticileri arasında da ağlarında bulunan cihazların ve kullanıcıların “gerçek” olduğuna dair güven artıyor.

“Biyometri kullanımı neden parolalardan daha güvenli?” diye soruyor olabilirsiniz. Parolalar, bir kullanıcının erişimine izin vermek için bir web sitesi veya hizmet sağlayıcı tarafından doğrulanan karakter dizilerinden oluşur. Güçlü parolalar, tahmin edilmesi veya kopyalanması zor olacak şekilde tasarlanıyor ancak en karmaşık parolaların bile çalınabilmesi veya risk oluşturması mümkün. Kullanıcı kimliklerinin güvence altına alınması için kullanıcı erişiminde çok faktörlü kimlik doğrulamanın kullanılması da bu yüzden giderek daha fazla önem arz ediyor.

Biyometri, kopyalanması en zor olan üç kimlik doğrulama faktörünü barındırdığından çok faktörlü kimlik doğrulamada kritik bir rol oynuyor. Bu üç faktör ise şöyle:

  • Bildiğiniz bir şey (şifreniz/PIN)
  • Size ait bir şey (cihazınız veya parola üreticisi)
  • Sizi tanımlayan bir şey (parmak iziniz veya yüzünüz)

Kimlik doğrulamasını bir kullanıcının biyometrik eşleşmesiyle birleştirmek, bir siber suçlu tarafından kopyalanması en zor senaryoyu oluşturuyor. Lokal kimlik doğrulama gerçekleştirildikten sonra, kullanıcı yetkilendirmesi için web sitesine veya hizmet sağlayıcısına güvenli bir dijital sertifika veriliyor.

Çalışanların, bilgisayarlarda biyometrik güvenlik özelliklerinden yararlanmaya olumlu yaklaşması ve özellikle Z-kuşağının iş gücüne katılması, biyometrik kullanımının artmaya devam edeceğine işaret ediyor. Akıllı telefonlarında parmak izi okuyucularını veya yüz tanıma özelliğini kullanmaya alışarak büyüyen dijital çağ çocukları, muhtemelen aynı teknolojiyi bilgisayarlarında ve diğer cihazlarında da tereddüt etmeden kullanacaklardır. Dolayısıyla kuruluşların çalışan kullanımındaki cihazların güvenliğini nasıl ele aldıklarına bakmalarının, yeniden değerlendirmelerinin ve bir sonraki bilgisayar yenileme zamanına biyometriyi dâhil etmeyi düşünmelerinin zamanı geldi.

Parolaların modası geçene ve bir müzede sergilenir hale gelene kadar gidecek çok yolumuz var. Ancak biyometri teknolojisi geliştikçe ve daha geniş çapta kullanılmaya başlandıkça, karmaşık parolaları güvenlikten ödün vermeden “mutlu” bir şekilde unutabilmemiz an meselesi.

Bu süre zarfında, stres seviyemizi artıran parolalar olmadan “siber akıllı olmak” ve verilerimizi güvende tutmak için izleyebileceğimiz basit yollar bulunuyor:

  • Güçlü parolalar oluşturmak ve bunları güvenli bir yerde saklamak için bir parola yöneticisi kullanmak,
  • Kimlik doğrulama ve güvenli iletişim için çok faktörlü kimlik doğrulamasından ve dijital sertifikalardan yararlanmak.

Kötü niyetli kullanıcılar için adeta bir altın madeni olan teknoloji, günlük hayatımıza daha fazla dahil olmaya devam edecek. Parolasız bir gelecek için, üzerimize düşeni yapıp siber akıllı olmak hepimizin elinde.

https://hbrturkiye.com/blog/parola-kullanimi-tarih-oluyor

The LIBER Citizen Science Working Group is pleased to announce the publication of the first section of their Citizen Science for Research Libraries Guide, a four-part book series. The guide is designed to be a practical toolbox to help run a citizen science project. It has been put together from contributions by members of the research library community and has been thoroughly peer-reviewed.

The first section (Citizen Science Skilling for Library Staff, Researchers, and the Public) focuses on the use of data and this new challenging role for the library — in public engagement and supporting researchers. The guide provides a number of step-by-step guides and concrete project examples. In the guide, you will learn about the different roles for citizens in a project, project management, communication, the use of data and knowledge provided by citizens, questions of FAIR data, and how scientific literacy can be used for co-creation and education in citizen science.

Researchers have been branching out into new areas of citizen science as digital services have pervaded many parts of our lives, such as — wearable health-tracking, using data for COVID‑19, and for climate change mitigation and monitoring. Research libraries are in a unique position to offer up the frameworks and infrastructures built by the open science movement for wider use by researchers in society. 

Moreover, Citizen science is quite often closely linked to the creation of data. Citizen science can be used by the researcher to identify which data may answer their questions or in increasing scientific literacy in the wider society by attracting citizens and other stakeholders interested in the data: collecting data, telling the story of the data, or repurposing data.

Citizen science is a key pillar of open science. The UNESCO Recommendation on Open Science for the first time creates consensus on definitions and principles for open science. Citizen science plays a variety of roles in the overall open science endeavour of the democratization of knowledge.

Lastly, this guide is part of a themed series of four sections based on the LIBER Open Science Roadmap that covers the essentials to support citizen science projects: skills, infrastructures, good practice, and programme development.

Read the open-access guide here and please spread the word by retweeting our update about the book here (using #CS4RL). For further details, feel free to contact Simon Worthington, Co-Editor-in-Chief via email: simon.worthington@tib.eu.

ProWritingAid: https://prowritingaid.com/Free Grammar hatalarını düzeltme özelliğine ek olarak, sıklıkla tekrarladığımız kelimeleri gösteren ve ‘thesaurus’ özelliği sayesinde alternatif kelimeler öneren harika bir site.

Ginger: https://gingersoftware.com/grammarcheck Herhangi bir dergi için makale hazırladığımızda lehçe kullanımı (UK/US) konusunda net bir tutum sergilemek önemli bir ayrıntı; genelde İngiliz ya da Amerikan İngilizcesinden birini seçip bu tutumu makale boyunca devam ettirmemiz bekleniyor. Ginger uzantısını Chrome’a ekleyerek bu konuda yardım alabiliriz. Ek olarak, grammar ve spelling hatalarını da gösteren bu site, paraphrase etme konusunda da seçenekler sunuyor.

Cliché Finder: https://clichefinder.net Metninizi siteye yapıştırdıktan sonra ‘Find clichés’ butonuna tıkladığınızda, adının hakkını veren bu site gerçek anlamda ‘klişe’ ifadeleri bulacaktır. Ayrıca, Ginger uzantısı ile uyumlu bir şekilde çalışıyor.

Word Counter: https://wordcounter.net Kelime çeşitliliği, akademik yazmanın önemli unsurlarından biri ancak bazen aynı kelimeyi çok defa kullanırız ve bunu fark etmeyiz. Tam da bu noktada yararlanabileceğimiz güzel bir site. Spelling ve grammar hataları için Grammarly Pro versiyonuna yönlendirecektir. Grammarly free versiyonunun ayrıca kullanılmasını tavsiye ederim.

SlickWrite: https://slickwrite.com/#!home Sitede yer alan ‘start writing’ seçeneğine tıkladıktan sonra metni incelemek için kopyala-yapıştır yapabilir ya da dosya formatında yükleyebiliriz. Hatalarımızı ve kompleks yapıları inceleyebilir, kelime kullanımını kontrol edebiliriz. Ek olarak, kullanmak istediğimiz bir kelimenin çağrıştırdığı kelimelere (word associations) bakabiliriz.

skell.sketchengine.co.uk . Bir kelimenin bağlam içerisinde nasıl kullandılığını ve sketchlerini (kelime ile kullanılan fiil, sıfat, zarf, edat vs) görebilirsiniz. Bu şekilde kullandığınız ifadenin ‘doğal’ olup olmadığını kontrol edebilirsiniz.

Posted by: bluesyemre | January 18, 2022

Yarının Yapay Zekası

GPT-3 ortaya çıkana kadar insansı yapay zeka ne zaman icat edileceğini sorsaydık, herkes birbirine sadece Hollywood filmleri ile sınırlı kalacağını söylerdi herhalde. Uzmanlarda, insansı yapay zekanın onlarca yıl uzakta olduğunu ya da hiç olmayabileceğini söylüyordu. Günümüzde ise, gerçek hayattaki temel yapay zeka uygulamaları, yalnızca belirli bir görevi yerine getirebilen chatbot anlamına gelen yönlendirici asistanlar veya geçmiş verilerden elde ettiği öğrenimlerle olasılıksal öngörü tahminleri üzerine çalışıyor. İnsan gibi düşünüp karar alabilen ve karmaşık işlevleri yerine getirebilen yapay zekalardan bahsedebilmek aslında çok daha zor bir sorundur. O kadar zor ki, bunu başarmak için net bir yol haritası yok ve Dünya’da çok az araştırmacı konu üzerinde açıkça çalışıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri, yapay zeka alanının insan beyninin sadece karar alma mekanizması ve buradaki nöron yapısının model ile kurgulanması üzerine kurulu olması, halbuki biz insanlar günlük hayatlarımızda pek çok kararı alırken duygusal ve içgüdüsel yönden de yaklaşıyoruz. GPT-3 teknolojisini bu noktada ön plana çıkaran temel etken ise bu algıyı yıkmaya yönelik ciddi adımlar atan ilk teknolojidir.

GPT-3, OpenAI ekibinin son değil fakat en yeni dil modelidir. OpenAI, GPT-3 ile ilgili detaylı bilgiler içeren duyurusunu 2020’de yayınladı ve kısa sürede OpenAI, bir API aracılığıyla test edilebilmesi için izin verdi. Model şiir yazmak, oyun oynamak veya birkaç düğmeyle çalışan basit uygulamalar oluşturmak için kullanıldı. Son yıllarda makine öğrenimindeki ilerlemeleri takip ettiyseniz, bunların hepsinin daha önce diğer AI sistemleri tarafından yapılabileceğini herkes bilir, peki GPT-3’ün farkı nedir? Hadi gelin kısa geçmişine birlikte bakalım:

Son on yılda, Derin Sinir Ağları (DNN) ve Doğal Dil İşleme (NLP) tabanlı yukarıda bahsettiğim tarzda uygulamalar her yerde yaygın hale geldi. Derin sinir ağları öncesinde doğal dil işleme çözümleri maalesef çok performanslı değildi. Mesela, Google Translate’in ilk çıktığı zamanlarda yaptığı çeviriler, pek çok göze batan hatayla, zar zor tutarlı cümleler üretiyordu. 2010’larda, NLP araştırmacıları potansiyeli fark ederek DNN’yi ana çalışma alanı olarak tamamen benimsedi. Yapay zeka uygulamalarında NLP ve DNN’in bir arada kullanılması kötü sonuçların ortadan kaldırılması için bir çözüm yolu oldu.

DNN ile sağlanan ilk yenilik, kelime vektörü modellerini (Word Representation) oluşturmak için sinir ağlarının kullanılmasıydı. Kelimenin kendisini bir makine öğrenme algoritmasında kullanmak yerine, fikir, önce kelimeleri matematiksel vektörler olarak dönüştürmek oldu ve bu çok doğru bir yaklaşımdı. Tıpkı bugünlerde GPT-3’ün ses getirdiği gibi Word2vec 2013 yılında ilk çıktığı zaman bir devrim yarattı. Kelime vektörlerinin dikkate değer özellikleri vardı ve elde edilen sonuçlar oldukça heyecan vericiydi. Örneğin, kelime vektörü modelinde İstanbul kelimesinin vektörünü aldığınızda, bunun dil içerisindeki yaklaşımından Türkiye’yi elde edebiliyorsunuz ve modelde bu iki kelimenin yanına İngiltere’yi eklediğinizde sistemin size vereceği bir sonraki kelime ne olur? Tabi ki Londra! Word2Vec ile buna benzer pek çok kelimeler arası ilişki kurulabilir hale geldi. Benzer bir yaklaşım olan GloVe teknolojisi ise 2014’te çıktı ve her iki kelime vektör modeli yaklaşımı da oldukça popüler hale gelerek birçok NLP uygulamasında ‘son teknoloji ürünü’ çıktıların elde edilmesini sağladı.

İkinci önemli yenilik, cümleleri ve paragrafları okuyabilmek için ‘tekrarlayan sinir ağlarının’ (RNN) kullanılmasıydı. RNN, rastgele uzun kelime dizileri ile beslenebilme avantajına sahipti ve çok sayıda cümleden meydana gelen içeriklerde tutarlılığı koruyabilmekteydi. RNN konusunda Seq2seq’in de çıkmasıyla birlikte bu yaklaşım özellikle makine çevirisinde çok popüler oldu. 2016 yılında Google, NLP görevleri için RNN’deki son gelişmelerden yararlanarak önceki İstatistiksel Makine Çevirisi (SMT) motorundan da faydalanarak yeni bir Nöral Makine Çevirisi (NMT) motoruna geçti.

Oldukça başarılı sonuçlar üretmesine rağmen çıktılar istenilen seviyeden hala bir miktar uzaktı. O dönemin çıktıları belirgin bir robot olduğu anlaşılan, dağınık ve devrik cümleler oluşturuyordu. Dil bilgisi ve yüklem açısından iyi fakat cümleler bir araya geldiğinde geçişlerde ve cümle içerisindeki bütünlük istenilen oranda başarıyı sağlayamıyordu.

İşler 2017’de değişmeye başladı. Google, ‘Transformer’ mimarisini tanıttı. Yeni mimari önemliydi çünkü çok daha derin sinir ağlarının yaratılmasını sağladı. Bu dönemde yapılan Computer Vision ile ilgili çalışmalar ise DNN sistemlerinin performanslarını ne kadar arttırılabildiğini herkese gösterdi. Şimdi aynı güç NLP araştırmacıları için mevcuttu. ‘Transformer’ daha derin ağlara ölçekleme yeteneği sayesinde, ekipler daha da büyük modeller yayınlamaya başladı. Google tarafından bu dönemde yayınlanan kararlı BERT modeli, 340 milyon parametreye sahipti. Salesforce’un CTRL modeli ise 1,6 milyar parametreli muazzam bir modeldir. NLP alanında ise bu modeller, bir cümle verildiğinde, rastgele bir kelimeyi seçerek bir sonraki kelimenin ya da cümle içerisindeki boşlukların yerine hangi kelimenin gelmesi gerektiğini tahmin ederek çalışıyorlar. Bu yaklaşım, kendi kendini denetlemeye çok uygundur. Modelin insan yapımı herhangi bir etikete ihtiyacı yoktur yani unsupervised (denetimsiz) olarak sadece hedef metin gösterildiğinde kendi kendine eğitim ve model oluşturma sürecini uçtan uca sağlayabilir. Bu özellik, geniş veri tabanları içerisinde ve hatta tüm internet üzerinde eğitimin kapısını açtı.

Buraya kadar her şey güzel fakat Transformer modellerini üretmenin bir bedeli var. O kadar çok veri üzerinde o kadar çok parametre var ki, eğitim hızı oldukça maliyetli ve süre alarak gerçekleşiyor. Bu sebeple araştırmacılar, son teknoloji altyapılarda büyük miktarda bulut bilişim gücüne ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle yalnızca dünyanın en büyük ve en iyi finanse edilen ekipleri yeni bir model üretme ayrıcalığına sahip olabiliyor. Çok küçük değişiklikler ve konfigürasyon işlemleri için bile büyük donanımlara sahip GPU tabanlı sunuculara ihtiyaç duyulabiliyor. Üzerinde çalışılan modellerin bazıları için, üst düzey bir Azure/AWS sanal makinesinde (cloud computing) 10 saatlik eğitim ön görülebilir. Bu durumda, en küçük hatayı yapmak çok maliyetli olabilir ve deneyimleri birden çok kez tekrarlamak maliyetli hale gelir.

Bu sebeple, GPT, GPT-2 veya GPT-3 sıradan ‘Transformer’ modelleri olarak düşünülebilir. OpenAI modelleri Transformer altyapısı dışında herhangi bir yeni metodoloji önermiyor. Temel fark sağladığı modellerin sahip olduğu eğitim setleri, kapsamı ve ölçeği. GPT-1, BERT tabanıyla aynı olan 110 milyon parametreye sahipti. GPT-2, en büyük model çıktısında 1,6 milyar parametreye sahipti. Bu model tutarlı bir metin oluşturmada o kadar iyiydi ki, OpenAI başlangıçta açık kaynak olarak sunmayı reddetti ve kötü amaçlı kişilerin modele erişimi olması durumunda ortaya çıkabilecek fraud ve hacking şikayetleri ile ilgili endişeleri gerekçe gösterdi. GPT-3 ise, tam 175 milyar parametreye sahip!

GPT-3 için aşağıdaki komutu verebiliriz:

Ayşe, Ahmet ile arkadaştı. Ayşe, arkadaşı … ‘i ziyarete gitti.

Ahmet ile Ayşe birlikte voleybol oynadılar, Ayşe topa çok sert smaç vuruyordu.

İkinci bir cümle geldiğinde;

Mehmet biraz voleybol ekipmanı, bir file, bir eldiven ve bir … satın aldı. 

Sistem Ahmet örneğini okuyacak, ondan ne istediğimizi anlamlandıracak ve ikinci örneğe çözüm olarak “top” çıktısını verecektir. Aynı zamanda ilk cümleyi okuyan sistem ikinci cümledeki boşluğu da Ahmet olarak dolduracaktır.

Az eğitim verisi ile öğrenme çok önemli ya da zor bir şey gibi görünmeyebilir, ancak bu, yapay zeka alanında ki en büyük aktif sorunlardan biridir. İnsanlar çoğu zaman sadece birkaç kez gösterilerek yeni bir işlevi öğrenebilir. Araştırmacıların çabalarına rağmen karmaşık işlevlerin sadece birkaç örnek veriden öğrenebilme yeteneği ya da hiç veri olmadan öğrenebilme şimdiye kadar makinelerle sağlanamadı, işte insan ile makine arasında devam eden en büyük farklılıklardan biri. Derin sinir ağlarının verilere olan açlığı önemli bir dezavantajdır, daha iyi olabilmesi için hep çok daha fazla veriye ihtiyaç duyarlar, çünkü birçok işlem için genelde veri bulmak zordur ve yeni etiketleme yaparak eğitim setleri oluşturmak çok maliyetlidir. Birkaç örnek veri ile öğrenme, iyi çalışsaydı, şu anda olduğundan çok daha fazla alanda yapay zeka kullanımı günlük hayatımızda olabilirdi.

GPT-3 tarafında ise işleri kavrayabilmek için şunu düşünün. Bir insan beyni yaklaşık 100 milyar nörona sahiptir ve bu da 100 ila 500 trilyon sinaptik bağlantı düzeyinde bir şey oluşturur. GPT-3 tarafından sağlanan ve çok konuşulan bu ölçek gerçekten insan benzeri zeka için bir çözümse, GPT-3 kapasite olarak hala insan beyninden 1000 kat küçüktür. Bu, sinaptik bağlantıların sinir ağı parametreleriyle kabaca bire bir eşleştiğini varsaymaktır, ki bunlar elbette eşleşmezler insan gibi olabilmek için sezgisel ve duygusal farklı yönler tarafından da yaklaşmak gerektiğini yukarıda da belirtmiştim. İnsan nöronları, yazılım ile sağlanabilen her türlü teknolojiden çok daha karmaşıktır ve hala çözümlenmeyi bekleyen sırlarla doludur.

GPT-3’ün diğer çok ilgi çekici sonucu, yaklaşımın ne kadar genel bir model sağladığıdır. Makine öğrenimi dünyasındaki geleneksel yaklaşım, bir modelin belirli bir görev ya da kapsam için eğitilmesi gerektiğidir ve yalnızca bu amacı yerine getirebileceğidir. Örneğin, Go oyununda dünya şampiyonunu oyuncuyu geride bırakan makine AlphaGO, bu oyunlardan çok daha basit olan tic-tac-toe veya dama oynayamıyor. GPT-3, aksine, pek çok farklı görevi ek eğitim gerektirmeden yapabilir. Şaşırtıcı bir şekilde mükemmel bir dil modelidir. Bir haber makalesi başlığı ve ilk cümle verildiğinde, görünmesi muhtemel bir sonraki kelimeyi tahmin ederek tam makaleler oluşturabilir. İşte geçtiğimiz günlerde ki makale yazımın örneği de buradan sağlanmıştır. Ortaya çıkan haber makaleleri o kadar iyidir ki, insanlar bunların makine tarafından üretilmiş olup olmadıklarını anlayamazlar.

Bununla birlikte, GPT-3 modelleri birçok başka amaç içinde kullanılabilir. Diller arasında çeviri yapabilir, öyle ki mevcut diller arası çeviri uygulamalarının pek çoğundan daha iyi çalışabilir. Okuduğunu anlama, özet çıkarma ve ikili diyalogları yönetme konusunda oldukça iyi sonuçlar ortaya koyabilir. Ayrıca eğitim uygulamalarında sınav sorularını cevaplayabilir, benzer uygulamaları dil özelinde pek çok uygulama için çeşitli sektörlerde kullanabilirsiniz. GPT-3 internet ortamı içerisindeki o kadar çok metin üzerine eğitim aldı ve o kadar çok kapasiteye sahip ki, dünya hakkında birçok gerçeği ezberledi diyebiliriz. TriviaQA karşılaştırmasında önceki SOTA’dan daha iyi performans göstererek önemsiz soruları oldukça iyi yanıtlayabilir, mesela fen bilgisi öğretmeniniz olarak okulda öğrencilere ders anlatabilir.

Şaşırtıcı bir şekilde, GPT-3, yaratıcılarının düşünmediği şeyleri bile yapabiliyor. OpenAI, seçilen geliştiricilere API’sinin beta erişimini vermeye başladıktan sonra, bazıları GPT-3’ün doğal bir dil komut isteminden işlevsel JavaScript kodu oluşturmasının mümkün olduğunu gösterdi. Tahminen, eğitim verisinde kullanılan bazı web sayfalarında kod örnekleri ve front-end kodları vardı. Bu nedenle, sistem İngilizceden Fransızcaya çeviri yapabildiği gibi İngilizceden JavaScript’e de çeviri yapabildiği ortaya konmuş oldu.

GPT-3’ün olağanüstü yetenekleri göz önüne alındığında, ona insansı bir zeka diyebilir miyiz? Görsellere veya videolara bakamaz, uzuvlar veya mekanik makineler kullanarak fiziksel dünyaya etki edemez. Bazıları onun sunucumuzun içerisindeki süper yapay beyin olduğunu söyleyebilir bu durumda. Bunun yanı sıra başka bir grup insan ise, açık kaynak kullanıma açılması ile beraber GPT-3 performansının hala birçok görevde özel sistemler ve insan düzeyinde zekanın gerisinde kaldığına dair itiraz edebilir. Bu doğru fakat şunu da hatırlamakta fayda var, bazı insanlar bazı becerilerde büyük zirvelere ulaşırken, çoğumuz oldukça vasatız. Örneğin, genel olarak GPT-3’ten daha iyi dil becerilerine sahip olan bir insanın ondan daha iyi şiir yazabileceği anlamına gelmez ya da aksi yönde az bilgiye sahip olan insanlar da GPT-3’e göre daha iyi şiirler ortaya koyabilir. Konu tamamen insanların sahip olduğu bilgiyi ne şekilde yorumlayacağı, makine tarafında ise GPT-3 için doğru parametreler ve yeterli sayıda girdinin sağlanması ile alakalı.

Öyleyse tekrar soruyorum GPT-3 ilk insansı yapay zeka denebilir mi? Şahsen, teknolojinin hala yetersiz olduğunu düşünüyorum, “İNSAN GİBİ” olabilmek günümüzde hala çok iddialı bir kavram. Muhtemelen zamanla daha fazla parametre ve ses ile görüntünün de desteği ile daha gerçekçi ayırt edilmesi daha zor modellerde göreceğiz. Ayrıca bugünlerde Metaverse kavramının da gündeme gelmesi ile XR temelli uygulamaların GPT-3 gibi güçlü yapay zeka modelleriyle birleştirilip akıllı hale getirildiğini düşünürsek, konuşan karşımızda dans eden, bize yolculuklarda eşlik eden sanal dünyanın robotik insansılarının hayatımıza girmesi uzun yıllar alacak gibi görünmüyor.

Uğur Özker

https://hbrturkiye.com/blog/yarinin-yapay-zekasi

Posted by: bluesyemre | January 18, 2022

A Library the Internet can’t get enough of

Richard Macksey’s home library. The image seems to go viral on Twitter annually.Credit…Will Kirk/Johns Hopkins University

Why does this image keep resurfacing on social media?

On the first Tuesday of the year, the author and political activist Don Winslow tweeted a photograph of an avid reader’s dream library. Bathed in the buttery glow of three table lamps, almost every surface of the room is covered with books. There are books on the tables, books stacked on mahogany ladders, and books atop still more books lining the shelves of the room. “I hope you see the beauty in this that I do,” Mr. Winslow wrote in the tweet, which has been acknowledged with 32,800 hearts.

If you spend enough time in the literary corners of Twitter, this image may look familiar. It rises again just about annually, and the library has been attributed over the years to authors including Umberto Eco and buildings in Italy and Prague. As with other images featuring beautiful bookshelves, people go absolutely bananas for it. Mr. Winslow’s post received 1,700 comments, including one from a professor at Pace University who has been using the photo as his Zoom background.

“It’s clearly the home of a person who loves and collects books,” Mr. Winslow said in an email through his agent, Shane Salerno. “For me, I think that photo is as stunning as a sunset. I could spend days and days locked in that library examining each book.” He noted that there’s something comforting about the image, since “it’s a room you could happily get lost in.”

Mr. Winslow had no idea the origin of the photo. He himself had found it on Twitter, but didn’t remember the name or location of the library. (Though he believed it to be the personal library of a prominent author from another country.)

The library, it should be known, is not in Europe. It doesn’t even exist anymore. But when it did, it was the home library of Johns Hopkins professor Dr. Richard Macksey in Baltimore. (I was his student in 2015 and interviewed him for Literary Hub in 2018.) Dr. Macksey, who passed away in 2019, was a book collector, polyglot and scholar of comparative literature. At Hopkins, he founded one of the country’s first interdisciplinary academic departments and organized the 1966 conference “The Languages of Criticism and the Sciences of Man,” which included seminal lectures by the theorists Jacques Derrida, Roland Barthes, Jacques Lacan and Paul de Man.

Dr. Macksey’s book collection clocked in at 51,000 titles, according to his son, Alan, excluding magazines and other ephemera. A decade ago, the most valuable pieces — including first editions of “Moby Dick,” T.S. Eliot’s “Prufrock and Other Observations,” and works by Wordsworth, Keats and Shelley — were moved to a “special collections” room on the Hopkins campus. After Dr. Macksey’s death, a S.W.A.T. team-like group of librarians and conservators spent three weeks combing through his book-filled, 7,400-square-foot house to select 35,000 volumes to add to the university’s libraries.

Surprise discoveries included an 18th-century Rousseau text with charred covers (found in the kitchen), a “pristine” copy of a rare 1950s exhibition catalog showing Wassily Kandinsky’s paintings, posters from the May 1968 protests when students in Paris occupied the Sorbonne, a hand-drawn Christmas card from the filmmaker John Waters, and the original recordings of the theorists at that 1966 structuralism conference.

“For years, everyone had said ‘there’s got to be recordings of those lectures.’ Well, we finally found the recordings of those lectures. They were hidden in a cabinet behind a bookshelf behind a couch,” said Liz Mengel, associate director of collections and academic services for the Sheridan Libraries at Johns Hopkins. Several first editions by 20th-century poets and novelists sat on a shelf in the laundry room.

After the librarians from Hopkins and nearby Loyola Notre Dame were finished selecting their donations, the remaining books were carted away by a dealer, so Dr. Macksey’s son could prepare the house to be sold.

The library image sidesteps all those details to evoke something more universal, said Ingrid Fetell Lee, the author of the Aesthetics of Joy, a blog about the relationship between décor and delight. “We’re attracted to the image, and we come up with all sorts of stories about who it might be and what it might be because we love to tell stories,” she said. “But what’s really driving the attraction is much more visceral.”

Ms. Fetell Lee pointed to the photo’s sense of abundance. “There’s something about the sensorial abundance of seeing lots of something that gives us a little thrill,” she said. Also relevant: the “satisfying” sense of organized chaos, and the awe inspired by the high ceilings.

Pictures of books and libraries are popular across social platforms. A representative from Instagram said that some of the top-liked posts on the platform that include the words “library” or “libraries” feature large quantities of books, a “cozy” aesthetic or a warmer color scheme.

What would Dr. Macksey think if he knew his library had taken on a life of its own? “My dad liked nothing better than sharing his love of books and literature with others,” Alan Macksey said. “He’d be delighted that his library lives on through this photo.”Correction: Jan. 16, 2022

An earlier version of this article referred incorrectly to the nationality of  Paul de Man. He was Belgian, not French. The article also referred incorrectly to Mr. de Man’s lecture at Johns Hopkins University. It was not his first stateside lecture; he had lectured at Bard and Harvard before 1966.

A version of this article appears in print on Jan. 16, 2022, Section ST, Page 3 of the New York edition with the headline: Lots of People Want to Check Out This Library.

Posted by: bluesyemre | January 18, 2022

#GünışığıKitaplığı Sesli Kitaplığını kuruyor

Çocuk ve gençlik edebiyatımızın seçkin örneklerini her yerde ve her zaman dinleyebilmeniz için sesli kitaplar hazırladık. Deneyimli seslendirme sanatçılarının okuduğu, editörlüğümüz tarafından özenle denetlenen sesli kitap koleksiyonumuzun ilk örneklerini paylaşmaktan sevinç duyuyoruz. Kitaplığa yeni “sesli”ler eklendikçe sizi haberdar edeceğiz.

https://www.storytel.com/tr/tr/publishers/31339-Guenisigi-Kitapligi

https://www.researchgate.net/publication/357622451_Yuksekogretime_bakis_2021_Izleme_ve_degerlendirme_raporu?

Posted by: bluesyemre | January 17, 2022

Oldest (almost) continuously functioning universities in Europe

Posted by: bluesyemre | January 17, 2022

Toplantınızın Yolunda Gitmesini Sağlamak için 10 Taktik

Etkin bir toplantı yürütmek için verilen birçok tavsiye, toplantı ister yüz yüze ister Zoom’da yapılsın, iyi anlaşılmış durumda. Toplantıyı zamanında başlatmak ve bitirmeketkin gündemler oluşturmak, net roller belirlemek ve ne zaman sessiz kalacağınızı hatırlamak bu tavsiyelerden bazılarıdır. Bu konudaki temel noktaları bilmiyor olsanız bile Google’da hızlıca bulup öğrenebilirsiniz.

Ancak toplantılara dair en değerli tavsiyelerden bazıları pek bilinmiyor. Çünkü bu tavsiyeler, toplantı yapısı, katılımcılar ve hatta gündemle ilgili değil. Bu tavsiyeler, toplantı liderinin toplantıya nasıl hazırlandığı ve toplantı boyunca nasıl iletişim kurduğuyla ilgilidir.

Hemen hemen her iş projesinde olduğu gibi bir toplantının başarısı, liderin kurduğu iletişime bağlıdır.

Aşağıda, hem toplantı liderlerinin hem de toplantılara katılan yöneticilerin toplantı hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olabilecek 10 iletişim taktiği verilmiştir.

1. Sadece Gündemi Değil Yorumlarınızı da Hazırlayın

Toplantı gündemi yararlı bir yol haritasıdır ancak kilit noktaları iletmek için etkili bir araç değildir. Bu nedenle, bir gündem oluşturmanın yanı sıra, önceden birkaç kısa ama değerli yorum düşünüp hazırlayın.

Bu yorumları hazırlamak için kendinize sormanız gereken bazı sorular şunlardır:

  • “Bu toplantıda hangi fikirleri gündeme getirmek istiyorum?”
  • “Hangi zorluklarla ilgili yardıma ihtiyacımız var?”
  • “Kimlerden bahsetmem ve kimleri övmem gerekiyor?”
  • “Bu grubun en çok hangi soruları tartışmasını ve düşünmesini istiyorum?”

Bu sorulara verdiğiniz cevapları toplantıya getirin ve başlangıçta veya ilgili konular gündeme geldiğinde paylaşın. Unutmayın ki konu, bir kağıt parçası gibidir. Yapacağınız yorum kağıt uçaktır. Her ikisini de masaya koyabilirsiniz, ancak yalnızca biri fikrinizi iletir.

2. Toplantının Amacını Belirtin

Toplantının başında amacınızı, yani toplantı sonucunda karar verilmesi, gözden geçirilmesi veya başarılması gerekenleri paylaşın. Bir sorunu “keşfetmek” veya “ele almak” gibi belirsiz amaçlardan kaçının. Bunu yapmak, toplantıda sadece konuşma olmasını sağlar, eylem veya ilerleme değil (Zoom toplantılarında bile bu geçerlidir). Toplantının başında net bir amaç belirtmek, bu amacın yerine getirilmesini veya en azından toplantı sonunda kontrol edilmesini sağlamaya yardımcı olacaktır.

3. Dinleyicilerinize Rehberlik Edin

Liderler genellikle toplantılara selamlama, fikirler ve önemli güncellemelerle başlar ve başlamalıdır. Açılış yorumlarınız birkaç konuyu kapsıyorsa bu konu başlıklarını sıraladığınız bir taslak sunarak başlayın: “Başlamadan önce, geçen haftanın tahmin duyurusu, şirket içi KSS anketi sonuçlarımız ve yakında bize katılacak bazı yeni ekip üyeleri hakkında kısaca konuşmak istiyorum.”

Ayrıca, konuşmanız içinde “Önermek istediğim ikinci şey Y’dir” gibi geçiş cümleleri ve “Gördüğünüz gibi, X, Y ve Z, başarımız için kritik öneme sahiptir” şeklinde kapanış ifadeleri kullanın.

Taslak/geçiş/sonuç planıyla toplantıya başlamanız ekibinizin 1) ne bekleyeceğini bilmesine, 2) sizi takip etmesine ve 3) temel çıkarımlarınızı anlamasına yardımcı olur.

4. Dinlemeye Hazır Olun

Bir toplantı liderinin dinlemesi ve dinlediğini göstermesi asli öneme sahiptir. Çünkü diyalog kurmak hayati olsa da iş arkadaşlarınızın katkılarını önemsediğinizi ve takdir ettiğinizi göstermelisiniz. İşte hem aktif olarak dinlemek hem de aktif olarak dinlediğinizi göstermek için bazı tavsiyeler:

  • Daima dinleyicilerinize doğru bakın ve doğrudan göz teması kurmaya çalışın. Sanal toplantılarda insanların görüntülerine değil kameraya bakın.
  • Başınızı sallayarak dinlediğinizi gösterin. Başını sallamak, destek göstermenin en etkili yoludur, çünkü “Söylemek istediğinizi anladım ve söylediklerinize inanıyorum” demiş olursunuz.
  • Dinlediğiniz vakti, bir sonraki söyleyeceğiniz şeyi planlamak için bir fırsat olarak kullanmayın. Yeterince iyi dinlememeniz yüzünden bir soruyu yanlış anlamak, güvenilirliğinize ve itibarınıza zarar verebilir.
  • Konuşmacıların sözünü kesmekten veya cümlelerini tamamlamaktan kaçının. Bazen, bir başkasının cümlelerini onun yerine tamamlayarak onun fikrini onayladığınızı düşünürsünüz. Teknik olarak bu doğru olsa bile bu kabalığı yaparak zamanlarını çalarız ve görüşlerini kendimize mal etmiş gibi oluruz.
  • Hemen bakış açınızı sunmak veya bir çözüme geçmek yerine soruları konuşmacıya yansıtmayı düşünün. Örneğin: “Seni doğru anladığımdan emin olmak istiyorum. Özellikle cuma günleri çok fazla toplantımız olduğunu söylüyorsun, doğru mu?” Bu onay aktarımı güçlüdür, güven oluşturur ve empati gösterir.
  • Son olarak, açık fikirli olun ve savunmaya geçme dürtüsüne direnin. Bir toplantı tartışma değil diyalog demektir. Bu nedenle, önce karşı argümanlar üretmeye değil, ekibinizin bakış açısını anlamaya odaklanın.

5. Sorular Hazırlayın

Yöneticiler ve ekipleri arasındaki diyaloglarda liderler, derinlemesine sorular sorarak öğrenmeyi hızlandırabilir. Lisa Lai, “Being a Strategic Leader Is About Asking the Right Questions” (Stratejik Bir Lider Olmak Doğru Soruları Sormakla İlgilidir) adlı Harvard Business Review makalesinde, “Yaptığınız işi neden yapıyorsunuz?” ve “Ekibimizin başarısını nasıl tanımlarız?” gibi stratejik sorular sormanın, liderlerin ekiplerini daha stratejik düşünmeye teşvik etmelerine yardımcı olabileceğini ileri sürüyor.

Katılımcılar soru sormakta yavaş kalırlarsa veya sessizliği bozması için başkasına ihtiyaç duyarsa, hazır sorularınız olması toplantıdaki boşlukları doldurabilir.

Liderlerin sorabileceği sorular birkaç türe ayrılabilir:

Stratejik sorular

“Ne başarmak istiyorsunuz?”

“Bu yaklaşımı şirket genelinde nasıl uygulayabiliriz?”

Takdir soruları

“Bu projede size kim yardım etti?”

“Bu fikir nasıl aklınıza geldi?”

Yardımcı sorular

“Size yardım etmek için ne yapabilirim?”

“Projenizi bir sonraki seviyeye taşımak için hangi kaynaklara ihtiyacınız var?”

6. Konu Dağılmalarını Kısa Tutun

İster aniden aklınıza gelsin ister odadaki başka biri tarafından gündeme getirilsin, ilgisiz bir şeyi tartışmak için mevcut konudan sapmaya meyledebilirsiniz. Sosyal medyayı kullanmaktan bahsederken bir anda en sevdiğiniz Instagram ünlülerinden bahsedebilirsiniz. Bu tehlikeli bir yoldur çünkü konu dağınıklığı devam ettiğinde değerli zaman boşa harcanır ve insanların dikkati dağılır.

Konunuzla uzaktan alakalı veya tamamen alakasız bir fikirden bahsediyorsanız bunu kısa tutun. Böylece gündeminizdeki maddelere geri dönebilirsiniz.

7. Gereğinden Fazla Ayrıntı Vermeyin

Bazı konuşmacıların kafalarında “Henüz anlamadılar, konuşmaya devam et!” diyen rahatsız edici bir ses vardır. Güvensizliğinizden kaynaklanan bu iç ses genellikle yanlıştır, bu yüzden ona güvenmeyin. Söyleyeceğinizi söyledikten sonra durun ve toplantıyı ilerletin. İnsanların soruları varsa soracaklardır. Bu yaklaşımla aynı zamanda toplantıdaki diğer kişilere de konuşmaları için vakit tanımış olursunuz.

8. Teşekkürlerinizi Kısa Tutun

Liderler övgü, destek ve cesaretlendirme yorumlarını ekipleriyle her zaman paylaşmalıdır. Ancak bu yorumları ne kadar uzatırsanız yarattığınız etki de o kadar azalır. Fazla uzun süren bir teşekkür, garip ve utandırıcı bir durum yaratır.

Lafı dolandırmak söylediklerinizin etkisini yok eder. Bu yüzden teşekkürünüzü yapılandırarak 15 saniye veya daha kısa bir süre ile sınırlı tutun. Aynı zamanda, sadece “teşekkür ederim” demenin hiçbir zaman fazla etkisi olmaz. Daima “neden”i belirtin. Övgüde bulunmak veya takdir etmek için iyi bir şablon şudur: Kim yaptı, ne yaptı ve organizasyon veya ekip hedefleri üzerinde ne gibi bir etkisi oldu.

9. Net Olmadıklarında Konuşmacılara Rehberlik Edin

Bir çalışan, ciddi bir sunum sırasında net bir yorum veya öneri sunmuyorsa, kibarca “Ne öneriyorsunuz?” veya “Ne yapmamızı önerirsiniz?” diye sorarak onu yönlendirin. Bu yol gösterici soruları sordukça sunum yapan kişinin sadece düşüncelerini paylaşmasının değil, çıkarımlarını ve önerilerini iletmesinin de önemli olduğunu fark etmesini sağlayarak kritik bir liderlik becerisini edinmesine yardımcı olursunuz.

10. Toplantıyı Anlamlı Bir Aksiyon Adımıyla Bitirin

Gelecek toplantıya kadar alınacak aksiyonları kimin ne zaman alacağını belirleyerek toplantıyı bitirdiğinizde ivmeyi toplantı sonrasında da sürdürürsünüz. Aksiyonları alan bir yönetici, bir yönetici asistanı, bir kurul veya hatta siz olabilirsiniz. Bu kişi yalnızca fikirleri kaydedip dosyalamakla kalmayıp uygulamaya geçmeli.

***

Toplantı liderlerinin çoğu, toplantı başladığında işlerinin bittiğini düşünür. Yalnızca not tutup “gündem polisi” olarak hizmet ettiklerini zanneder. Bir ekibi veya toplantıyı yönetirken, bir lider olarak liderlik etmelisiniz. Bu nedenle, önemli konuların gündeme getirilmesini ve ayrıca etkin ve verimli bir tarzda tartışılmasını sağlamak için elinizdeki tüm iletişim araçlarını kullanın.

https://hbrturkiye.com/blog/toplantinizin-yolunda-gitmesini-saglamak-icin-10-taktik

Posted by: bluesyemre | January 16, 2022

The coolest place to hang out? Libraries

My local library has an extraordinary children’s section, where children can dress up, drive a cardboard bus, play shop. Picture: Sehrish Haq

Yes, we said libraries. As an expat, English language literature is a must, and as our expat writer found out, the Danish libraries excel in English language books, or will go to great lengths to get you what you want.

Have you ever been in a dilemma when buying a book in Denmark? Has the price tag on the book made you go have a look online? Have you chosen to go out for a coffee with friends instead of buying a book? Do you worry about leaving your books behind in case you have to relocate?

Well, my fellow book lovers, look no further, for I have recently (re)discovered THE BIBLIOTEK.

Who knew that the libraries carry books from all over the world! Maybe you did, but, like me, never actually explored a library (bibliotek) in Denmark.

The last time I used a library was over a decade ago.

I have had the joyous pleasure of visiting my local bibliotek with my children recently. And I was amazed.

Not only by the new technology and the extent of materials you can borrow, but also by how welcoming the staff were towards the children.

In Denmark, children are allowed to touch, play, talk and explore at the libraries!

There is something for everyone, from soft toys for toddlers, to actual play areas for older children, to quiet studying areas.

My local library has an extraordinary children’s section, where children can dress up, drive a cardboard bus, play shop. While they run wild with their imagination, I have the time to explore the English section or peruse online.

I feel more comfortable taking my children to the library than to a restaurant.

But this is not the only thing that I found intriguing. If you are after a book or an article that your local library does not hold, the staff will check on the database to find if any library in Denmark has what you are looking for.

In case they do not have the item, they will buy it for you and will send you a reminder once the item has arrived at a library of your choice.

Once you register, you will need your yellow health card (fun fact: the card has a barcode, so your health card also becomes your library card!) and you will have access to all the books in Denmark.

You will also have a choice to download an app if you prefer ebooks.

The app can be downloaded on phones or tablets, or you can simply order a book and see the waiting time and the number of copies in use. Once the book is available at the library of your choice, you will receive an email and also an SMS with the details.​

Recently I visited Gentofte Hovedbibliotek and was blown away by its layout. It should be on everyone’s must visit location.

This gorgeous library not only holds books in English, but also has other language books.

There’s more, they hold language cafes for people wanting to learning a new language (Spanish, Italian, German and English.) and what’s more, this library has an indoor café, you can eat and drink INSIDE THE LIBRARY.

Most libraries are open 7 days a week, from 8:00 to 20:00 on weekdays, and 10:00 to 16:00 on weekends, check your local library’s opening times online as some are open until midnight!

So, take your health card to your local library today and register yourself and your children.

As George R.R Martin says “winter’s coming” and you’ll need a haven, luckily we’ve found ours: The Bibliotek.

If you have never been, check out your local library and give yourself the option of having a coffee while reading a book.

What’s not to love about Denmark!

Posted by: bluesyemre | January 16, 2022

Avrupa Birliği Hibe Programları 100 Soru 100 Cevap

Posted by: bluesyemre | January 16, 2022

10 things we’ve learned about #Librarians

Posted by: bluesyemre | January 16, 2022

Kolaylaştırıcılar İçin Şiddetsiz Yöntemler El Kitabı

Şiddetsizlik, Türkiye’deki geçmişi çok uzaklara dayanmasa da uzun yıllardır dünyada barış, adalet ve şiddetle mücadelede kullanılan bir araç olmuştur. Bilgiyi öğrendiğimiz eğitim didaktik, hiyerarşik, otoritelerin kendi ideolojilerine göre şekillendirdikleri bir öğretme ve öğrenme yöntemi. İki saatlik bir sunum bize ayrımcılıkla nasıl baş edebileceğimizin sadece teorik bilgisini verebilir ama ayrımcılık konusunu kavramam, hissetmem, birey olarak davranışlarımı ve sözlerimi sorgulamam ve değişim yolları aramam için alan tanımaz. Oysa ki insan deneyimleyerek öğrendiği bilgiyi daha çabuk kavrıyor ve diğer bilgilerle ilişkisini kurabiliyor. Bu yüzden günümüzde farklı öğrenim modelleri daha çok rağbet görüyor. Kolb ve Freire’nin deneyimsel öğrenme ve eleştirel pedagoji yaklaşımlarından yola çıkarak tasarlanan şiddetsizlik antrenmanlarında, daha iyi bir toplum için yetişkinlerin ve gençlerin toplumsal sorunları kendinden başlayarak deneyimleme, öğrenme, değişimi keşfetme ve uygulamaları amacıyla bir çok egzersiz ve oyun kullanır. Bu egzersizler ve oyunların yanı sıra bir antrenör yani çalışmanın yürütücüsü, grubun en etkili biçimde çalışabilmesi için güvenli bir çalışma ortamının oluşturulması, grubun dinamiğini oluşturmak ve korumak, katılımcıların ihtiyaçlarını gözetmek, en uygun yöntemleri seçmek gibi bir çok unsuru değerlendirir ve uygular. Bu yüzden bir antrenör, bir kolaylaştırıcıdan çok daha fazla beceriye sahiptir.

Bu el kitabında şiddetsizlik antrenmanları düzenleyen antrenörlere, grup çalışmaları yapan kolaylaştırıcılara, sosyal değişim için grup toplantılarında yöntemler kullanan gruplara, daha verimli dersler işlemek isteyen öğretmenlere yönelik içerikler bulunmaktadır.
İlk bölümde şiddetsizliğin, şiddetsiz eylemin teorisi, ikinci bölümde şiddetsizlik antrenmanları, deneyimsel öğrenme ve antrenörlük becerileri üzerine, üçüncü bölümde de grup toplantılarında kullanılabilecek temel yöntemler, tanışma, ısınma, değerlendirme egzersizleri; şiddetsizlik antrenmanlarında işlenen konular olan şiddetsizlik, şiddetsiz eylem, grup dinamiği, konsensüs, toplumsal cinsiyet, şiddetsiz iletişim, önyargılar ve ayrımcılık, çatışkı, güç, liderlik, güven, şiddetsiz kampanya ve stratejik planlama egzersizleri ile son olarak da buz kırıcı oyunlar anlatılmıştır.
Şiddetsizlik Eğitim ve Araştırma Merkezi olarak bu el kitabının sosyal değişimi yaratırken düzenlenen çalışmaların katılıma davet eden, şiddetle, ayrımcı tavırlarla mücadele eden, güvenli öğrenim ortamları olmasına bir katkıda bulunması amaçladık.

http://www.siddetsizlikmerkezi.org/kolaylastiricilar-icin-siddetsiz-yontemler-el-kitabi/3050

Posted by: bluesyemre | January 16, 2022

Hayata eksi 1’den başlamak #CemÖzel

Bazıları için başlamak, çok meşakkatli bir iştir. Bırakın yeniden doğmayı, “ilk doğmak” bile başlı başına bir imtihandır onlar için. Elinde olmayan sebepler, onu hayata “eksi 1”den başlatır.

Annemin altıncı çocuğu böyle bir kaderi yaşamıştır. Beş çocuğunu köyünde doğurmuş olan annem, köyde ekonomik sıkıntılar ve eğitim yetersizliği baş gösterince 70’lerin ortalarında babaannemin verdiği tek bir yatakla, babamı da alıp İstanbul’un yolunu tutmuş. İşte o yatak, sevgili ailem için beş çocukla yetinilmeyeceğinin bir emaresi olmuş. Annem her ne kadar ameliyat olup, doktorlar tarafından “Bundan sonra çocuğun olmayacak” diye içi rahat ettirilse de köyden getirilen yatağın tılsımı onların peşini bırakmamış.

“Bir daha çocuğun olmayacak” garantisini içeren bu ameliyat, şu yalan dünyadan yediği ilk gol olmuş altıncının. Ameliyat olmasına rağmen, altıncı çocuğuna hamile kaldığını duyan kadın büyük bir şok geçirmiş. Neyse ki bu olaydan sonra durum altıncı çocuk için beraberlikle sonuçlanıp ilk yarı bu skorla bitmiş.

Başını yakan doktorlara tekrar başvurup, “Bu sefer de kürtaj olayına gireyim” demiş annem. Maç tam da berabere bitecekken annemin kürtaj kararı, bütün umutları suya düşürmüş. Durum 2-1. Hastanenin yolu tutulmuş. Kürtaj olmak için sıra beklenirken, ne tesadüftür ki, o sırada kürtaj operasyonundan yeni çıkan komşuları Kiraz Hanım’ı karşısında bulan annem, kadının acılar içindeki perişan halini görünce, ofsayta düşerek kürtajdan vazgeçmiş. Durum 2-2.

Tam maç bu skorla bitti derken, doğuvermiş tekne kazıntısı. Sen, binlerce rakibini alnının teriyle geç, birinci ol; ama başına gelmedik iş kalmasın. Hadi birinci oldun, e kalsana ananın şeyinde, karnında. Ekmek elden su gölden. Oh ne âlâ memleket!

Aklıma Mevlâna’nın bir sözü geldi“Anne karnındaki, ‘doğmak’ istemezmiş; doğan, ‘ölmek’ istemezmiş; giden de ‘dönmek’ istemezmiş.” Umarım doğrudur. Ne zaman ki çok yakınlarımdan birilerini kaybetsem, hep bu sözün son kısmı gelir aklıma: “…giden dönmek istemezmiş.”

Altıncı çocuk, bunca badireyi atlatıp sıcak yuvasına geldiğinde çok mutluymuş; ancak bütün bu yapılanların, -dillendirilmemesi gerektiği halde- çocukluk boyunca (güya) şaka yoluyla da olsa, ısıtılıp ısıtılıp önüne konulması, bilinçaltında tamiri zor yaralar açmış. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, daha eli ekmek tutmadan borca girmesi de tuzu biberi olmuş. Hastanede, annesinden önce kürtaj operasyonu geçiren Kiraz Hanım, altıncı çocuğu nerede görse, “Bana bir bilezik borçlusun, ben olmasam annen seni aldıracaktı” lakırdılarıyla yarasına kaya tuzlarını basıveriyormuş. Alacağını alamadan göçen Kiraz Hanım’a mı üzülsün, borcunu ödeyemediğine mi üzülsün, bilememiş.

Altı numaralı arkadaş, kendi kendine telkinde bulunarak, annesine ve babasına da ekonomik nedenlerden dolayı bir şekilde hak vererek, yaşamış olduğu “istenilmeyen evlat sorunu”nu az da olsa gidermiş.

Eğer altıncı çocuk bunca badirelerden sağ salim çıkmasaydı siz bu satırları okuyamayacaktınız. Halbuki o kıyamamıştı evin ilk çocuğunun nüfustan düşerken, ailenin çocuk sayısından da düşülmesine. Ailenin ilk bebeği, yaşını doldurmadan vefat edince, yıllar içinde esamesi okunmaz olmuş. Altıncı çocuk bu durumu, yurtdışına giderken, gerekli olan işlemlerde nüfus müdürlüğünden aldığı evraklarda fark etmiş. O tarihten sonra, “Kaç kardeşsiniz” diye soranlara da “Yedi kardeşiz, ben yedincisiyim” dermiş.

Diyeceğim o ki, her başlangıç güllük gülistanlık olmuyor. Kimileri de feleğin çemberinde fırdöndü olup, “eksi 1”den başlıyor; ama yine de her şeye rağmen hayat yaşamaya değer. Nâzım Hikmet’in de dediği gibi: “Yaşamak güzel şey be kardeşim.”

Posted by: bluesyemre | January 16, 2022

Z Kuşağı Perspektifinden İş Dünyasına Işık Tutmak

Şirketlerin bugünün ihtiyaçlarına karşılık vermesi gerekiyor.

Z kuşağı, birçok kaynağa göre, özellikle de tüketim toplumlarında bugüne kadarki en kalabalık ve etkili jenerasyon. 15-25 yaş aralığını temsil eden Z kuşağı, Türkiye’nin yüzde 15,4’ünü oluşturuyor. Bu yüzden Z kuşağının gündemine, beklentilerine ve engel olarak gördükleri sorunlara dair farkındalık kazanmak hem toplum hem de iş dünyası için kritik bir öncelik.

Senfonico ve Bolt’un ortak çalışmasıyla 2021 Haziran ayında gerçekleştirilen Z Kuşağı Araştırması’nda, gençlerin kişilik temalarını ve davranışlarını anlamak için katılımcılara çeşitli konularla ilgili çoktan seçmeli, sıralama ve açık uçlu sorular soruldu. Ankete katılım sağlayan bin 10 gencin yüzde 45’i kadın, yüzde 51’i erkek, yüzde 1’i diğer ve yüzde 3’ü cinsiyet belirtmek istemeyen bireylerden oluşuyor. Anket sonucunda elde edilen bulgular; dijital dönüşümün, çalışma modellerinin, tüketim alışkanlıklarının ve yeni meslek tanımlarının hayatımıza girdiği bir eşikte Z kuşağına dair kapsamlı bir tablo sunuyor.

Türkiye’de Umutlu-Umutsuz Kutuplaşması

Katılımcılara gelecekten ne kadar umutlu oldukları sorulduğunda, yüzde 33’ü umutsuz olduğunu, yüzde 38’i umutlu olduğunu belirtirken, yüzde 29’u nötr kaldı. Bu soruya cevap veren katılımcılara bakıldığında, Türkiye’de yaşayan genç kadınların erkeklere göre daha umutsuz olduğuna ulaşıldı. “Çok umutsuzum” diyen kadınların oranı yüzde 53’ü bulurken, bu oran erkeklerde yalnızca yüzde 38. Umutsuzluğa düşüren konular sorulduğunda en yüksek orandan en düşük orana doğru sırasıyla ekonomi, işsizlik, pandemi, kaliteli eğitim alamamak, çevresel sorunlar, ifade özgürlüğü kısıtlamaları ve siyasi istikrarsızlık cevapları verildi. Gelecek ile ilgili hangi konuların umut verdiği sorulduğunda ise önem derecesi sırasıyla kendi beceri/yetkinlikleri, ailenin sunduğu manevi destek, mezun olacağı okul, kız arkadaş/erkek arkadaş, ailenin sunduğu maddi destek, çalıştıkları iş cevapları verildi. Yüzde 25’lik bir dilim bu soruya “umut veren bir şey yok” cevabını verdi.

Z kuşağı geleceğini inşa etmede, önce kendine sonra ailesine ve eğitimine güveniyor fakat ülke ekonomisi, işsizlik ve pandemi engel olarak gördükleri konular. Dolayısıyla bireysel yaşantılarında söz hakkı ve kontrol hissederken, toplumsal ve siyasi meselelerde daha çaresiz hissettikleri söylenebilir. Genel olarak kadınlar ve bekar olanlar umutsuzluğa düşüren konulara daha fazla katılım sağlarken, 15-17 yaş grubu ise kaliteli eğitim alamamak, aile problemleri ve maddi sıkıntılar konularında daha sıkıntılı bir grup olarak öne çıkıyor. 

Bununla birlikte, ailenin maddi ve manevi desteği, gençlerin hayatında ve gelecek algısında büyük önem taşıyor. Umutlu gençlerde aileden gelen maddi ve manevi destek ve bunun hayatlarındaki yeri umutsuz gençlerden oldukça fazla. 

Ekonomi Her Genci Endişelendiriyor

Cinsiyet, yaş, yaşanılan şehir ayrımı olmaksızın, Z kuşağını en çok endişeye düşüren konu ekonomi. Araştırma çıktılarının en dikkat çekici taraflarından biri, hepimiz Z kuşağı diye tek bir yapı varmış gibi düşünmek isterken keskin bir kutuplaşmanın ortaya çıkması oldu. Fakat bulgular, kutuplaşma ne kadar derin olursa olsun ekonominin bugün her gencin ortak sıkıntısı haline geldiğini gösteriyor. 

Gençler her gün sosyal medyada, markette, AVM’de, haberlerde, sohbetlerde ve sokakta çeşitli sebeplerle ekonomik sıkıntıya maruz kalıyor. Hoşnutsuz oldukları bu karşılaşmalar yetmiş olsa gerek ki sosyal medyada takip ettikleri influencer’ların içeriklerinde en ilgilenmedikleri konuların başında “ekonomi” geliyor.

Ayrıca, ekonomik sıkıntıları ifade ederken kullanılan dilde cinsiyet kırılımına rastlandı. Erkekler daha çok yatırım aracı odağında konuşurken kadınlar satın alım üzerinden derdini anlatıyor. Bu durum; eğitim, çalışma hayatına başlangıç, nakde erişim, finansal okuryazarlık gibi sosyal meseleler ile açıklanabilir. 

Geçmiş Kuşaklara Kıyasla En Büyük Engellerden Biri Seyahat

Demografik detaylardan bağımsız olarak Türkiye’de yaşayan Z kuşağının yapmak isteyip de yapamadığı ortak aktivite seyahat etmek. Seyahat etmek dışındaki diğer dilekler umutlu-umutsuz farkını daha çok ortaya koyuyor. Umutlu gençler kariyerle birlikte “iş kurmak”tan bahsederken, umutsuz gençlerin “kariyer yapmak,” “yayıncı olmak” gibi bugünkü hayatını değiştirebileceği patikalar hayal ettiği görüldü.

Dijital Hayat ve Sosyal Medya

İnternet erişimini her an her yerde sağlayabilen ve dijital dünyaya doğan Z kuşağı gündem takibini de internet üzerinden sağlıyor. Buna rağmen, televizyonun önemi ve haberleri televizyon üzerinden takip etme gerçekliği Türkiye için hâlâ oldukça geçerli sayılıyor.  

Ekonomi ve tüm getirileri herkesin ortak kaygısı olsa da gelecekten umudu olmadığını beyan edenler diğerleriyle karşılaştırıldığında siyasi konulardan ve mevcut yönetimden de şikayetçi. Düzenli olarak gündemi takip ettikleri mecra farklılığı ise dikkat çekici; gündemi Twitter’dan takip eden kişilerin yüzde 26’sı çok umutlu olduğunu ve yüzde 33’ü çok umutsuz olduğunu belirtirken YouTube’dan takip eden kişilerin yüzde 34’ü çok umutlu olduğunu, yüzde 27’si ise çok umutsuz olduğunu belirtti.

Z kuşağı günde ortalama üç saat 46 dakikasını sosyal medyada geçiriyor. Katılımcılara hangi dijital mecraları aktif kullandıkları sorulduğunda yüzde 93’ü Instagram, yüzde 38’i Twitter, yüzde 23’ü TikTok, yüzde 20’siyse Facebook kullandığını belirtti. Araştırmada, kullanıcıların sosyal medya platformlarında kişi başı ortalama geçirdiği süre ortaya kondu. Sonuçlara göre, katılımcılar Instagram’da ortalama dört saat 52 dakika, Twitter’da üç saat 21 dakika, TikTok’ta iki saat 22 dakika ve Facebook’ta iki saat 22 dakika vakit geçiriyor.

Z Kuşağı Çeşitlilik ve Farklılık Peşinde

Z kuşağı çeşitliliği seviyor ve bununla yaşıyor. Onlar sadece oyuncu, sadece müziksever ya da sadece sporcu değiller. Aynı anda birçok şeyler aslında.

Z kuşağının sosyal medyada geçirdiği vakit göze alındığında maruz kaldıkları sosyal medya ortamının da önemi artıyor. Katılımcılara sosyal medyada neleri zararlı buldukları sorulduğunda öne çıkan konular önem sırasıyla siyasi kısıtlamalar, zorbalık, imkansız güzellik standartları, yanlış bilgiler ve kalitesiz içerikler.

Müzik, Podcast, Video ve Oyun: Platformlar

Spotify ve onu hemen takip eden YouTube, Türkiye Z kuşağını müzik ve podcast’in temel kaynakları olarak ele almış durumda. Her ne kadar kullanım olarak yoğunluk gösterse de, ücretli üyelik oranları gençlikte oldukça düşük seyrediyor. Müzik türü tercihleri sorulduğunda türün ötesinde sanatçının yani içerik üreticisinin kimliğine göre müzik zevklerinin eşleştiğine ulaşıldı. Aynı şekilde podcast konusunda bir tür tercihinde yığılma göstermiyor. En sevilen tür komedi/mizah olsa da diğer türler yüzde olarak oldukça yakından takip ediyor.

Z kuşağının video izleme alışkanlığı dizi ve film özelinde yoğunlaşmış durumda. Netflix’i kendi üyeliği olmadan tüketen kişilerin yüzde 81’inin diğer hiçbir platformda üyeliği yok. Ücret ödemeseler de izledikleri bir diğer platform yüzde 21 oranla Exxen. Kadınların yüzde 41’inin, erkeklerin yüzde 25’inin hiçbir içerik platformunda kendi hesapları yok.

Katılımcıların yüzde 55’i “oyun oynamaktan hoşlandıklarını” ifade ediyor. Yüzde 92’si oyun oynama sıklıklarını “oldukça sık” olarak tanımlıyor. Oyuncuların yüzde 72’si “her gün” oyun oynuyor. Ayrıca, oyuncular günde ortalama altı saat oyun oynuyor.

Z kuşağının oyun aşkı gerçeklikten bir kaçış gibi görünüyor. Oyun oynama kavramının bireyselliği ve umutsuzluk ile olan doğru orantısı yeni kuşağın oyun ile dünyadan uzaklaştığının kanıtı olarak gösterilebilir.

Türkiye’de 2020’de en çok indirilen uygulama olan TikTok, hayatın gerçekliklerini ortaya koyan bir platform olarak konumlanıyor. İnsanların sosyal medya üzerinden farklı gerçeklikler yansıtmasına rağmen TikTok bu fenomeni yıkmaya devam ediyor. İçerik üretim-tüketim sirkülasyonu ve yayılım hızının yanı sıra moda tüketicilerinin çoğu TikTok’ta. Güzel olan yanı, diğer platformlara göre “marka seçiciliği” bu platformda daha az olduğu için moda için bir fırsat alanı. 

Çeşitliliğe karşı farkındalığın yükseldiği, bireysel gelişime verilen önemin arttığı bu dönemde şirketlerin ve sorumluluğu elinde tutan tüm kurumların bugünün ihtiyaçlarına cevap verebilmesi iki taraf için de faydalı sonuçlar doğuracaktır.

ARAŞTIRMA HAKKINDA “Z Kuşağı Araştırması,” Senfonico ve Bolt (Haziran 2021)

“Ekonomi, Z Kuşağının En Büyük Ortak Sıkıntısı” 

Yeni çalışma modellerinin, mesleklerin ve iş tanımlarının hayatımıza girdiği bir dönemde, Z kuşağının beklentilerini karşılamak isteyen şirketler iş dünyasına dair potansiyel değişimleri şekillendiren bir konumda. Bu noktada hem bir tüketici hem de bir üretici olarak Z kuşağının dünyası, şirketler için kritik önem taşıyor. Türkiye’deki 15-25 yaş arası gençlerin kişilik temalarını ve davranışlarını anlamak amacıyla Senfonico ve Bolt’un ortak çalışmasıyla gerçekleştirdiği “Z Kuşağı Araştırması,” dünyada ve özellikle Türkiye’de Z kuşağının beklentilerine, umutlu ve umutsuz oldukları konulara ve yükselen trendlere dair kapsamlı bir analiz sunuyor. Araştırmanın bulgularını Senfonico CDO’su Gülçin Demircan ve Bolt araştırma birim lideri Melek Özsoy ile konuştuk.


Araştırmanızda katılımcılara gelecekten ne kadar umutlu olduklarını sordunuz. Bu bulgulara göre Z kuşağındaki hangi kesim en umutsuz? Bu umutsuzluğa çözüm bulmak için şirketler ne yapmalı?

SENFONICO: Kendini umutsuz olarak tanımlayan gençlere baktığımızda yüzde 53’ünün kadın olduğunu ve yüzde 43’ünün 15-17 yaş aralığında olduğunu gözlemledik. Yüzdelerin umutlu bireylerde istatistiksel olarak farklılık gösterdiğini göz önüne aldığımızda Türkiye’deki genç kadınların, genç erkeklere oranla daha umutsuz olduğunu söylemek mümkün.

Gençlerin yüzde 60’ı kendini ifade edememek/yanlış anlaşılmaktan endişeli. Öte yandan onları en çok umutlandıran şey ise yüzde 42 oranla kendi beceri ve yetkinlikleri. Bu çıktı; aile, okul, şirket ya da tüm devlet kurumlarını ilgilendiriyor. Gençlerin kendini ait hissedebileceği bir çalışma ortamı sağlamak için kendilerini ifade edebilecekleri bir alan yaratmak önemli. Yetkinliklerini gösterebilecekleri sorumluluk-yetki dengesini oluşturan şirketler Z kuşağı için daha çekici hale gelecektir.

Peki umutsuzluğa düşüren konularda kadınlar ve erkekler nasıl bir ayrıma düşüyor? Sizce bu farklılığın sebepleri neler?

BOLT: Erkeklerde de kadınlarda da en büyük umutsuzluk sebebi ekonomi. Kadınların yüzde 50’si ekonomiyi neden gösteriyor, erkeklerde ise bu oran yüzde 61’e ulaşıyor. Her iki cinsiyette de ikinci sebep işsizlik, üçüncü sebepse pandemi olarak belirtiliyor. Kadın ve erkeğin bu konudaki ayrımına bakalım: Kadınlar erkeklerden ayrışarak pandemi, aile problemleri, ailenin maddi sıkıntıları, çevresel sorunlar, ifade özgürlüğü kısıtlamaları, sosyal hayata müdahale ve bireysel sağlık sorunları konularında daha çok umutsuzluğa düşüyor. Erkekler ise ülke ekonomisi ve siyasi iktidarsızlık konularında kadınlardan daha fazla umutsuzluk hissediyor.

Araştırmaya göre ekonomi, her genci en çok endişeye düşüren konu. Z kuşağı bu memnuniyetsizliği nasıl ifade ediyor? Ekonomiye dair özellikle hangi konulardan bahsediliyor?

SENFONICO: Ekonomi özelinde gençleri umutsuzluğa düşüren konuların başında ülke ekonomisinin kötü seyri geliyor. Gençler durumu kötü, zor, berbat, batık, bitik gibi kelimelerle ifade ediyor. İkinci ve üçüncü sebepler arasında TL’nin değersiz bir para birimi olması, alım gücünün ve imkanların düşük olması geliyor. 

Ekonomik sorunlar dönem dönem her kuşağın başına gelse de şu an gençlerin durumdan etkilenmeleri geçmiş jenerasyonlardan oldukça farklı. Çünkü her gün sosyal medyada akranlarının hayatlarını izliyorlar. Eskiden kendisini ve durumunu komşusuyla kıyaslayan, “gençler iş beğenmiyor” diyen kuşaklar görmek istemese de gençler her gün sosyal medyada isteyip de yapamadıklarıyla yüzleşiyor. Globalleşen dünyada, herkese açık olan sosyal medya mecralarında her gün aslında hiç eşit olmadıklarının sağlamasını yapıyorlar.

Türkiye’de yaşayan Z kuşağı, dünya geneline kıyaslandığında hangi konularda dezavantaja sahip olduğunu düşünüyor?

BOLT: Türkiye’de yaşayan gençlerin, “Yapmak isteyip de yapamadıklarınız nelerdir?” sorusuna verdiği yanıt üzerinden bir yorum yapmak gerekirse; seyahat, kaliteli bir eğitim ve teknoloji gibi bugün onların yaşlarında sahip olunması beklenen şeylere erişme sorunları olduğunu gördük. Yurt dışında yaşayan birinin kendini çok da zorlamadan istediği birtakım ürünleri elde ediyor olması ve Türkiye’de bu resmin çok çok farklı olması gençlerin sıkıntıları arasında. Özellikle araba, oyun konsolu gibi ürünlerin Türkiye’de bir lüks olarak değerlendiriliyor olması ve bir hobi edinmenin bile ekonomik olarak zorlayıcı bir unsur olması bu başlık altında sıkça bahsediliyor. Yurt dışı ile kıyaslama yapılırken göze çarpan bir diğer konu eğitim sistemi ve Türkiye’deki eğitim sisteminin yetersizliği. Bunun yanı sıra özellikle sosyal medya kısıtlamaları gençlerin gündeminde. İfade özgürlüklerine müdahale edildiklerini düşünüyor ve bu bağlamda birçok ülkeden geride olduklarını hissediyorlar. (Yukarıda bahsedilen konular herhangi bir istatistiki veriye dayanmayıp anket yanıtlarında verilen açık uçlu soruların analizinden elde edilmiştir.)

Sizce Z kuşağının sosyal medyayı ve dijital platformları aktif ve etkin bir şekilde kullanması, geçmiş kuşaklara kıyasla hangi konularda bakış açılarını değiştirdi? Bu değişim, gelecek için ne gibi değişikliklere kapı açabilir?

SENFONICO: Aslında çok uzağa gitmeye gerek yok, “Y” kuşağı diye isimlendirdiğimiz yaş grubu bile geleneksel medya yani tek taraflı bilgi akışına doğdu. İnsan alıcı, medya araçları ise vericiydi. Bugün özellikle Z jenerasyonunun içine doğduğu iletişim ve haberleşme ortamı tamamen etkileşimli. 2000’ler itibarıyla internetin ve sosyal medyanın da hayatımıza girmesiyle her geçen gün büyüyen yeni medya, Z kuşağının ikinci yaşam alanı diyebiliriz. Gençler globalleşme ile dünyanın keyfini de derdini de sahiplenen bir kitleye dönüştü. Onları diğer kuşaklardan ayıran en belirgin özelliklerden biri de bu kapsayıcı duyarlılıkları.

BOLT: Araştırma sonuçlarına göre Z kuşağı kişi başı günde ortalama üç-dört saatini sosyal medyada geçiriyor. Bunun yanı sıra sosyal medyadaki içerik üretimi, Z kuşağında daha net görülüyor. Instagram kullanan gençlerin yüzde 17’si her gün paylaşım yaptıklarını belirtiyor. Yalnızca sosyal medyayı tüketmek değil, sosyal medya için üretmek de hayatlarının bir parçası. Aslında kendilerini ifade edecek bir alan arıyorlar ve bugün bu alan dijitalde hayat buluyor.

Gelecekte bu yaş grubu, iş arkadaşı olarak hayatımıza girdiğinde konuştuklarının duyulmasını isteyecek ve iletişimde şeffaflık beklentisinde olacak. “Şirket kültürü” artık her ölçekten şirkette altı doldurulması ve uygulanması gereken bir kavram haline gelmeli.

Şirketler, Z kuşağının ve gelecek nesillerin beklentilerini karşılamak için öncelikle hangi konulara önem vermeli? Gençler şirketlerden farklı olarak neler bekliyor?

SENFONICO: Gençlerin sosyal medyada özellikle yalan haberlerden, bilgi kirliliğinden ve sahte dünyalardan rahatsız oluşu dikkatimizi çekti. Bunun yanı sıra, tek haber kaynağı yerine farklı mecralara yöneldiklerini de gördük. Z kuşağının gerçeği duymaya dair bu arzusunu dikkate almak gerek. Diğer kuşaklara nazaran çalıştıkları yerin fiziksel ve manevi olarak doyurucu olmasını önemsiyorlar. Şeffaflık bu bağlamda en önemli şirket kültürü unsurlarından biri. Bunun yanı sıra duyarlı ve sadece kendini değil ötekini de savunan bir kesim olduğu için gücün adil kullanılması ve etik değerler, çalışan sadakatinin esas kriterleri olacaktır.

https://hbrturkiye.com/dergi/z-kusagi-perspektifinden-is-dunyasina-isik-tutmak

Pitbull ve tehlikeli ırklar neden saldırır? Suç köpekte mi? Pitbull yasağı çözüm mü? Gaziantep’te 4 yaşındaki Asiye’nin uğradığı pitbull saldırısı sonrasında yayınlanan genelgeye göre 14 Ocak’a dek “tehlikeli ırk” olarak belirlenen köpekler kısırlaştırılmalı ve mikroçip takılmalı. Kurala uymayanlara para cezası uygulanacak, köpeklerine el konulup barınaklara götürülecek. Türkiye’de neredeyse her hafta medyaya bir köpek saldırısı haberi yansıyor.

Saldırıların ardından bazıları köpekleri vahşi ilan ederken, başkaları da sorunun aslında köpek sahibinde olduğunu söylüyor. Ve konu, bir sonraki saldırıya kadar kapanıyor. Pitbull ve tehlikeli sayılan diğer köpek ırkları, hem Türkiye’de hem dünyada yıllardır tartışılıyor. Fakat bu sefer, Türkiye’de bu kısırdöngüyü sona erdirme iddiasıyla, bir düzenleme çıkarıldı. Ancak, köpek tartışmasına bir de kanun tartışması eklendi. Peki bu düzenleme, köpek saldırılarının önünü kesebilecek mi? Pitbull’ların saldırılarla anılması tesadüf mü?

Haber-Video: Ege Tatlıcı, Esra Yalçınalp
Grafik: Selim Büyükgüner, Osman Kaytazoğlu
Katkıda bulunan: Ceren Sağlamer

Posted by: bluesyemre | January 14, 2022

Alone, 180 days on Lake Baikal 

Sylvain Tesson is a French writer and adventurer who has spent most of his life traveling the globe to live extreme adventures. In this film, he spends six months alone on the lake Baikal completely cut off from the outside world. From February to July, he films himself and his surroundings, and shares with us his feelings as he experiences silence, solitude and communion with nature. He introduces us to local people and captures the beauty of an untamed and pure environment as the seasons come and go. A touching story in the magnificent Siberian immensity.

Documentary: “Alone, 180 Days on Lake Baikal”
Direction: Sylvain Tesson & Florence Tran
Production: Bo Travail!, France Télévisions & Voyage

Posted by: bluesyemre | January 14, 2022

Ah Kedi, Ağlatma Beni #TanerÖngür

Bilim merkezleri ve müzeler için bir kılavuz olarak tasarlanan bu çalışmada sergileme pratiklerine ilişkin kuramsal bilgilerin yanı sıra alan uzmanlarının saha deneyimlerini de okuyabileceksiniz.

Çağdaş Müze Sergileme Mekânları & Etkileşimli Sergi Teknolojileri ve Bu Teknolojilerin Mekândaki
Görünürlüğünün Tasarımı | Züleyha AYKUT

Rasyonel Bir Sergileme Teknolojisi Olarak Artırılmış Gerçeklik ve Sanat Müzelerindeki İzdüşümü | Burak BOYRAZ

Bilim Merkezlerinde Sergi Tasarım Süreçleri | Ceren GÜNERÖZ – Ayşem YANAR – Ali GÜNEY

Interactive Exhibition Development Process | Aylin DOYLE

Etkileşimli Sergi Geliştirme Süreci | Aylin DOYLE

Çocuklar, Gençler ve Bilim Merkezi Sergileri | Fulya COŞKUN ÖKSÜZ

Parçacık Hızlandırıcı ve Bilim Merkezi | Özgür ETİŞKEN

Öğretmen Rehberliğinde Öğrencilerin Sergi Ürünü Geliştirme Süreci | Büşra AÇIKEL – Sevil AKAYGÜN – Emine ADADAN

Etkileşimli Sergi Düzeneklerinin Değerlendirilmesi | Faik Özgür KARATAŞ – Ayşe KILINÇ KANLI

Engelsiz Sergi Çalışmaları: Posta Sanatı Örneği | M. Şahin BÜLBÜL

Bilim Merkezlerinde Nitelikli Performans İçin Sergileme Galerilerinin Yönetimi | Fatma Nur HÜKÜM KOÇ

Sergi Galerilerinin Etkinliğini Artırmada Kullanılan Programlar | Aygül KOYUNCU

Bilim Merkezleri İçin Sergi Üretim Süreci | Kamil OFLAZ – Esra BİLİCİ

Yerli Bir Sergi Üreticisinin Deneyim Aktarımı | Hüsnü AKALIN – Can AKALIN

https://www.cizgikitabevi.com/kitap/1368-sergileme-tasarimi-bilim-merkezleri-ve-muzeler-icin-bir-kilavuz

‘En ağır kaybı müze çalışanları yaşadı’

Müzecilik Meslek Kuruluşu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Toy Büke, “Müzelerdeki gelir kaybının en ağır sonucunu müze çalışanları yaşadı” diyor

Seyhan Akıncı – Hayatı yakalanacak bir şey gibi yaşadığımızı fark ettik belki de en çok pandemide. Müzeye gittiğimizde konum belirten sosyal medya paylaşımlarımız orada ne deneyimlediğimizin önüne geçmişti çoktan. Peki, kaçımız konumumuz zoraki olarak evimiz olunca çevrimiçi müze gezdi? Pek çok müzenin kapılarını bir daha açmamak üzere kapattığı bir süreçte Müzecilik Meslek Kuruluşu Derneği (MMKD) bugün “Müzecilik ve Pandemi” üst başlığıyla küresel salgının müzeciliğe yansımalarını konuşacağı çevrimiçi bir etkinlik düzenliyor. Biz de MMKD Yönetim Kurulu Başkanı ve Müzeolog Zeynep Toy Büke’ye müzecilik alanının pandemiyi nasıl deneyimlediğini sorduk.

İki yılı aşkın bir süredir pandemi koşullarında yaşıyoruz. Her birey ve sektör farklı şeyler deneyimliyor. Müzecilik alanı pandemiyi nasıl deneyimliyor?

Müzecilik çalışmaları çevrimiçi sürse de kapanmalar, birçok sorunu beraberinde getirdi. Bilet geliriyle ayakta duran küçük müzeler ana maddi kaynağını kaybederken müze ve sergi tasarımı yapan şirketlerinse işleri azaldı. Bu gelişmelerin sonucu olarak müzecilik alanında çalışanlar kısa çalışma ödeneğine dahil edildi, ücretsiz izine çıkarıldı ya da işlerini bırakmak zorunda kaldılar. Bu sebeple müzecilerin çalışma koşulları oldukça zorlaştı. Müzelerdeki gelir kaybının en ağır sonucunu müze çalışanları yaşadı. Uluslararası Müzeler Konseyi’nin (ICOM) 2021 Temmuz’da yayınlanan raporunda; Müzelerdeki istihdam konusunda, geçici sözleşmelerin yenilenmediği ya da feshedildiği, serbest çalışan müze profesyonelleri için koşulların daha endişe verici olduğu kaydedildi.

Bu raporla birlikte ICOM, müzelere ve çalışanlarına destek vermeleri için devletlere açık çağrıda bulundu. Sonuçlarını önümüzdeki yıllarda daha belirgin göreceğiz ama şu anki raporlara ve sektördeki işleyişe göre ülkemizde tablo pek iyi görünmüyor.

Pandemiden sonra müzelerin sürdürülebilirliğini neler sağlayacaktır?

Müzelerin sürdürebilir olmasını sağlayacak kültürel politikaların sistemli ve planlı olması gerekiyor. Planlama yapılmadan hızlıca kurulan müzelerin sonraki aşamaları pek düşünülmüyor. Yıllık bütçe planlaması, belli bir yıl geçtikten sonra müzelerin hem tasarım hem de dijital olarak yenilenmesi, iletişim faaliyetleri, etkinlikler ve istihdam planlaması tanımlanmıyor. Pandemiyi geride bıraktığımızda müzecilik alanı üzerindeki tüm etkileri incelenecek ve sosyolojik, kültürel, ekonomik ve psikolojik olarak ortaya çıkan sonuçları müzecilik açısından tanımlanacaktır. Müzeciler olarak bu durumları aşacak, dayanışma sağlayacak projeler, araştırmalar yapılmasını planlıyoruz. Müzelerin sürdürülebilirliği artık sadece dijital olarak sağlayabilir diyemeyiz, müzeler hâlâ fiziki mekânları ve eserleri olan kurumlar. Bu sebeple müzelerin şeffaf, eşit, erişebilir ve kapsayıcı, toplumla iletişim kuran, yorumlayan, eleştiren alanlar hâline gelmesini sağlayarak, yeni teknolojileri yerinde kullanan projeler ve kültür politikalarıyla destekleyerek sürdürülebilirliği sağlayabiliriz.

Pandemi ile birlikte çevrimiçi müze ve dijitalleşme bir anda dikkat çekici şekilde hız kazandı. Bunun nasıl bir seyir izleyeceğini düşünüyorsunuz?

Biz son 10 yıldır müzelerde kurguyu ve anlatımı desteklemek için dijitalleşmeyi önemli bir etken olarak kabul ediyoruz. Pandemide müzeleri mekânsal olarak sürdüremediğimizi gördük ve bu anlamda dijital çalışmalar kurtarıcı  oldu. Dijital çalışmalar küresel olarak açılıyor fakat erişebilirlik sağlanıyor mu, emin değilim. Dünya nüfusunun neredeyse yarısının şu anda internete erişimi olmaması, kültürel kaynaklara erişimde eşitsizlik yaratıyor. Bunun yanı sıra çevrimiçi müzeler her yaşa ve farklı gruba göre henüz düzenlenmediğinden dolayı mekânsal müzelerle aynı erişebilirlik seviyesini yakaladığı söylenemez. Maddi olarak sürdürülebilir altyapı oluşturmak, çevirimiçi müzelerde gelişmesi gereken unsurlardan. Bir yandan da yeni istihdam alanları sunması bakımından olumlu olarak bakılabilir. Biz müzecilerin üzerinde en çok durduğu nokta ise çevrimiçi müzeler, sosyal medya platformlarının rakibi mi olacak? Çevrimiçi müze tüketilip bitirilecek bir olgu ya da ürün olmamalı. Bu yüzden daha farklı bir çerçeveden bakmak gerekir. Dijitalleşmenin gelişeceği ve yaygınlaşacağı kuşkusuz ancak dijitalleşme bağlamında biz müzecilerin kendi ilkelerimizi ve temellerimizi yaratmamız gerektiği de bir gerçek.

‘Toplum müzelerle iletişimde olmalı’

Müzelerin de her sektör gibi bundan sonra bir pandemi hazırlık ve müdahale planı olacaktır. Bunun için çalışmalar yapılıyor mu? 

“Küresel salgın” gibi bir unsuru içeren afet ve kriz yönetimine çok az sayıda müzenin sahip olduğu görüldü. Kriz zamanlarında uluslararası iş birliklerini iyi planlamak gerekir. Küresel ölçekteki müzeler bu konuyu fazlasıyla önemsiyor. Türkiye’deki müzecilerin de kriz yönetmeliklerine pandemi gibi sağlık krizlerini ekleyeceklerini düşünüyorum. Toplumlar bu pandemiden çok korktu ve belli psikolojik refleksler geliştirdi. Müzeler ve müzeciler bunları kırabilmek için çalışmalarına bu yönde ağırlık verecektir. Toplumların eski hâllerine dönmesini sağlayacak araçlardan biri de müzelerdir. Müzecilerin bu bağlamda yapacağı en iyi işlerden biri, müzelerle toplumun iletişim hâlinde olabilmesini sağlamak, toplumsal yaraları sarabilmektir.

https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/en-agir-kaybi-muze-calisanlari-yasadi-6679133

Posted by: bluesyemre | January 14, 2022

#FatihErkoç & İstanbul Superband

13 Ocak 2022

Vokal ve Trombon: Fatih Erkoç
Şef: Aycan Teztel
İstanbul Superband:
Piyano: Ercüment Orkut
Kontrabas ve Bas Gitar: Ozan Musluoğlu
Davul: Volkan Öktem
Trompet: Şenova Ülker, Barış Yazıcı, Tolga Bilgin, Ege Cengiz
Trombon: Bulut Gülen, Burak Dursun, Altay Acar, Eray Zikguş
Alto Saksofon: Serhan Erkol, Batu Şallıel
Tenor Saksofon: Anıl Şallıel, Serkan Altınok
Bariton Saksofon: Barış Ertürk

Caz ve pop müziğin sevilen ismi Fatih Erkoç’un, orkestra şefi Aycan Teztel yönetimindeki İstanbul Superband eşliğinde sahne aldığı konser YouTube kanalımızda yayında. Konser, ilk gösterimin yapıldığı tarihten itibaren sezon boyunca ücretsiz erişime açık olacak.

Posted by: bluesyemre | January 13, 2022

Number of domestic cats per 1.000 people

Posted by: bluesyemre | January 13, 2022

World #Reading Habits in 2021 (#Infographic)

We read a lot more books in 2020 because of lockdowns. Did we read as much in 2021? That’s what we set about to find out in our 2021 edition of world reading habits. We’ve compiled all of our research into another fascinating infographic. Our infographic reveals which countries are reading the most, what they’re reading, and how the ongoing pandemic continues to impact reading habits across the globe.

Some highlights of our research includes:

  • People in India, Thailand, and China spend the most hours reading books per week
  • The romance genre is the most popular among US readers
  • Of all the generations, Millennials read the most books
  • Finland, Poland, and Estonia are Europe’s biggest bookworms
  • Audiobooks are growing in popularity in China
  • The pandemic led to a decrease in literacy rates in developing countries.

Want the low down on exactly how much the world are reading in 2021, and what we’re reading? Check out the infographic below to discover everything you need to know about worldwide reading habits in 2021

Posted by: bluesyemre | January 13, 2022

Writer’s Free Online #Plagiarism Checker

Use Writer’s free online plagiarism checker to detect plagiarized content.  It offers plagiarism checks with no character limit. When part of your text matches something written online or in a database, you’ll get a plagiarism alert with the source.

Posted by: bluesyemre | January 13, 2022

Yılın ilk kar kampı

https://www.instagram.com/atikailesi/

Older Posts »

Categories

%d bloggers like this: