Posted by: bluesyemre | September 16, 2019

Cahiliye Devri’nin altın çocukları #UlaşAltuner

tel (1)

Eskiden her mahallede, her okulda birkaç kereste olurdu. Edebiyatla, müzikle, siyasetle ilgilendiğini; okuyup yazdığını bildikleri insanları akıllarınca küçümser, laf atarlardı. “N’apıyon la entel, kütüphaneye mi gidiyon” minvalinde tacizler olurdu. Acınacak durumdaydılar ama bunun son derece farkındaydılar…

Ulaş Altuner*

Gün geçmiyor ki erik çekirdeği beyinli bir sosyal medya ünlüsü kendini rezil rüsva edip bizi oturduğumuz yerde yerin dibine sokmasın. Bu dijital çağda, dünya bu kadar evimizin ve gözümüzün içindeyken ‘başkası adına utanma’ rahatsızlığımızı bir şekilde sağaltmak durumundayız. Yoksa derdimizden delirmesek bile verem oluruz. Gördüğümüz her içerik bize ‘bundan daha sakili, daha çirkini mümkün değil’ dedirtiyor ama arkasından gelenler çapsızlığın sınırlarının bizim hayal gücümüzü aştığını kanıtlıyor.

O gün ışığı görmemiş akıllarıyla mizah yapıyorum diye sokakta, operada, restoranlarda insanları taciz ediyor; sanatçılara, müzisyenlere kendilerince hakaret ediyorlar. Başka bir tanesi Şampiyonlar Ligi finalinde sahaya dalıp saçma sapan hareketler yapıyor. Beriki kitap yazmaya kalkıp ‘muhteşem birikimiyle’ yıllarını bu işe vermiş yayıncısına ayar vermeye kalkıyor. Bunların köşe yazanı var, televizyonda ‘fikir önderi’ diye konuşanı var, devlette danışman olanı, parlamentoya gireni bile var. Yeni Cahiliye Devri’nin bu altın çocukları bir bakıma devlet-i aliyyemizin uzunca bir süredir dünyaya sergilediği Türkiye portresinin altını tertemiz dolduruyorlar.

Bu birkaç ayarsızın varlığı o kadar mühim değil. ‘Bunları ciddiye almayın, prim yaptırmayın’ diyenler oluyor. O kadar basit değil o iş. 20-30 yıl önce olsa ‘mahallenin delisi’ deyip geçeceğin bu tipleri takip edenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Milyonlar diyorum. Operada story çeken, tekbir getiren, operaya alternatif olarak Erik Dalı’nı öneren kadını çoluk çocuk 1 milyon kişi takip ediyor. Nerede ediyor? OECD verilerine göre kendi lisanında okuduğunu anlama sıralamasında son sırada yer alan ülkede…

Bunların durumuma sırf cehalet diyemeyiz. Akılsızlıkla marine edilmiş çok katmanlı bir izansızlık diyebiliriz. Tuzu kuruluk da diyebiliriz. İnanılmaz bir kafa rahatlığı var hepsinde. Özgüvenin falan ötesinde bir müdanasızlık, had hudut bilmezlik var. ‘Canımız ne isterse yaparız, bize hiçbir şey olmaz’ rahatlığı var. Onun da nereden beslendiğini biliyoruz.

Sadece cahil diyemeyiz çünkü cehalet geçişken, esnek bir tanım. Nereye, kime yakışacağı hiç belli olmuyor. “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün” dediğimiz bir sürü durum yaşıyoruz. Adamın teki saçma sapan konuşuyor mesela. Unvanına bakıyorsun, profesör. Türkçeyi bile doğru düzgün konuşup yazamıyor. Diyorsun ki ‘cehalet çok büyük bir illet’. Sonra bir çevre eylemine denk geliyorsun, hayatında mektep, kitap görmemiş 80 yaşında bir köylü kadın çıkıp meseleyi bütün körlüklerden uzak; öyle saf, öyle bilgece anlatıyor ki bu sefer “cahillik o kadar da kötü bir şey değil galiba” diyorsun.

Şu var ki bu ağır kelimenin üzerine cuk oturduğu insanı ancak görünce şak diye tanıyorsun. Aldığı eğitimden, sosyal statüsünden, mesleğindeki konumundan falan bağımsız, kabak gibi belli ediyor kendini. Ben bu konuda kafa karışıklığını önlemek için bir tek ölçüte bel bağlıyorum. Öz farkındalık. Kendi durumunun farkında olmamayı gönül rahatlığıyla cehalet olarak tanımlayabiliyoruz.

Nedir, nasıl ayrıştırılır bu öz farkındalık? Başıma bir şey gelmeyecekse, opera bana da pek hitap etmez. Toplasan 10 kere gitmişimdir, dokuzu metazori. Fakat bunun suçlusunun operanın kendisi olduğunu düşünmüyorum. ‘Benim zevklerim o kadar keskinleşmemiş, bundan keyif alacak kalibreye gelememişim’ diyorum. Operadan keyif almamak başka; orada ve sahne arkasında olan bitene hayranlık ve saygı duyamamak başka şey… Biri yetersizlik, diğeri kör cehalet…

Eskiden her mahallede, her okulda birkaç kereste olurdu. Edebiyatla, müzikle, siyasetle ilgilendiğini; okuyup yazdığını bildikleri insanları akıllarınca küçümser, laf atarlardı. “N’apıyon la entel, kütüphaneye mi gidiyon” minvalinde tacizler olurdu. Acınacak durumdaydılar ama bunun son derece farkındaydılar. Öyle bir imkân sunulsa, o dalga geçtikleri insanın bildiklerini bilmek, hayattan aldığı keyfi alabilmek, onunla aynı sosyal çevreyi paylaşabilmek için bir kollarını düşünmeden feda edebilirlerdi.

Devrimizin hâkim söylemi bu farkındalığı azar azar ve nihayet tümüyle öldürmeyi başardı. Onun yerine cahil ve sıradan olmanın haklı gururu gelip yerleşti. Cehaletin alenen yüceltildiği ve kutsandığı başka bir devir yaşandıysa da ben görmedim ya da duyduklarımda, okuduklarımda denk gelmedim. Adlarını bir türlü hafızama kaydedemediğim Yeni Türkiye üniversitelerinden birinin rektör yardımcısı şöyle bir laf etmişti: “Cahil ve okumamış kesimin ferasetine güveniyorum. Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır”. Haklılık payı var. Böyle bir halk ülkeyi gerçekten ayakta tutabilir. Ülke diye nitelenenin nasıl tahayyül edildiğine ve ayakta kalmanın neye karşılık geldiğine dikkat etmek gerekiyor. Örneğin İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’sını böyle bir halk ayakta tutmuştur. İhtiyaç buysa, hocanın önerdiği çözüm gayet yerli yerinde.

Cehaleti ve cahil kalmayı ‘sıradan vatandaş olma’ romantizmine eşleyen, diğer taraftan cehaleti yenme çabasında olan insanları cahil değil ama gafil ve hatta sapkın ve dahi hain olarak yaftalayan egemen beyler, toplum önünde bu insanları ‘sözde aydın’, ‘sözde akademisyen’, ‘sözüm ona sanatçı’ gibi tanımlamalarla hedef haline getirip gitgide genişleyen saflarını sıklaştırıyorlar. ‘Bunların çok okumaktan kafası karışmış’ gibi bir alt metni var kitleye verdikleri mesajın.

Hayalini kurdukları toplumu inşa etmek için bayrağı eline tutuşturup ön saflara yolladıkları Cahiliye Devri’nin starları da etraflarındaki kalabalıktan aldıkları güçle coştukça coşuyorlar. ‘Haklıyız, çünkü kalabalığız’ diyorlar. Bilimse, bilgiyse bizde de var! “Dünya düzdür, evrim yalandır, aşı zararlıdır… Adem çamurdan yaratılmış, Havva onun kaburgasından promosyon olarak çıkarılmıştır… Eşcinsellik sapıklıktır, Kürtçe diye bir dil yoktur, 12 Adaları İsmet İnönü kaybetmiştir, devlet baba her zaman haklıdır… Bakın bunlar da hep bilgi. Kim diyebilir ki değil. Hem de pek çok durumda kendini bizden farklı ve üstün görenlerin de dâhil olduğu çok büyük kalabalıkların paylaştığı, savunduğu bilgiler…”

Bu tabloya şöyle bir bakınca görüyorsunuz ki ‘ülkeyi ayakta tutacak’ halkın teşekkülü o kadar zor ve uzak değil. Yine OECD verilerine göre, 25-34 yaş arası nüfusun yarısından fazlası lise eğitimi almamış. Devlete güveni tam ve medyadan işittiklerinin çoğunu gerçek addediyor. Gençlerin yarısına yakını okur-yazarlıkta en düşük seviyelerde. Yüzde 38’i ise bilgisayar kullanamıyor. Böyle olunca kalabalığa dâhil olmak ve kalabalığın fikirlerini paylaşmak güvende hissettiriyor.

Bir dönem futbolla, magazinle falan uyuşturuluyorduk. “Ne güzel zamanlarmış” diyen çok oluyor. Değildi aslında. O günün medyası, özellikle televizyonları çok daha geniş bir özgürlük alanında hareket ediyor olsa da bu yeni cahiliye devrinin fitilini ateşledi. 12 Eylül’ün kimlik bunalımından ha çıktı ha çıkacak denen Türkiye’nin üzerine damper damper yozlaşma döktüler. Dizisinden Televole’sine; BBG evinden reality show’larına, magazininden sporuna her tarafı vıcık vıcık ettiler. Cehaletin cesareti o dönemde palazlandı, bugün tepemizde oturuyor. O zihinsel katliamın baş failleri de bugün oturdukları yerden pişkin pişkin medyadaki yozlaşmayı eleştiriyorlar. Kafamı pencerelerinden içeri sokup “hepiniz oradaydınız ulan” diye bağırmak istiyorum.

Devran döner, dönmez onu bilemeyiz ama dönse bile bu nesil ve müteakip nesil artık gitti gider. Açıkça görülüyor ki bunlar eğitilmezdir. Cahil kalmanın, bundan gurur duymanın ve bu sebeple takdir görmenin tadını aldılar. Sonrasını görme şansımız da bulunmadığına göre bize düşen bu Cahiliye Devri’nde, devrin tetikçilerinin ölümcül içeriklerine maruz kalmaktan kaçınmak, mümkün olduğunca gözümüzü kulağımızı kapalı tutmak. Viyana’da, Kiev’de sokaktaki insanları cayır cayır taciz eden fenomenlerin bunu yaşadığımız mahallede ‘Batı’nın ahlaksızı’ olduğumuz gerekçesiyle bize de yapmaları yakındır.

Ne yapılabileceğini ben de bilmiyorum. Kendinizi kediye köpeğe verin. Sık sık seyahat edip tiyatroya gidin. Sosyal medyada takip ettiğiniz kişi ve konuları ayıklayın, timeline’ınız rafine olsun. Açın eski Türk filmlerini izleyin. 90’lar Türkçe pop takılın. Siyah beyaz fotoğraflara bakın. Ölmeme günü düzenleyin. Eşinizle dostunuzla, kırda bayırda izole olup sanki bir Ortadoğu ülkesinde yaşamıyormuş gibi piknik yapın. Yapın bir şeyler kafanıza göre.

*İletişim Uzmanı

https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/09/14/cahiliye-devrinin-altin-cocuklari/

Posted by: bluesyemre | September 16, 2019

The 100 best #films of the 21st century

guardian

Gangsters, superheroes, schoolkids, lovers, slaves, peasants, techies, Tenenbaums and freefalling astronauts – they’re all here in our countdown of cinema’s best movies since 2000…

100

Once Upon a Time in Hollywood (2019)

Quentin Tarantino’s latest jaw-dropper bumps Kill Bill: Vol 1 off the list in gloriously irreverent fashion. Leonardo DiCaprio and Brad Pitt star as a fading western star and his mutt-loving stunt double in this relaxed and loving roast of bygone Tinseltown. CS
Read the review

99

Bright Star (2009)

An early lead for Ben Whishaw as the ailing John Keats romancing Fanny Brawne (Abbie Cornish) is the tremulous soul of this underappreciated Jane Campion drama. The butterflies are too tropical for Hampstead, but the rest is spot-on. CS
Read the review

98

The Dark Knight (2008)

The only comic book movie to make the cut is Christopher Nolan’s genre masterpiece: fatalist, bracing and forever the legacy of Heath Ledger, posthumously awarded an Oscar for his terrifying performance. CS
Read the review

97

Fahrenheit 9/11 (2004)

Michael Moore’s finest hour: a blazing juggernaut with George W Bush, the Iraq war, the media, democracy and us, the gullible masses, in its crosshairs. Agitprop, and essential. CS
Read the review

96

Private Life (2018)

Kathryn Hahn and Paul Giamatti struggle to start a family, and to keep their marriage together, in this subtle, funny and often wondrously uncomfortable Netflix comedy written and directed by Tamara Jenkins. CS
Read the review

95

Call Me By Your Name (2017)

Rarely has summer lust been so headily captured as in Luca Guadagnino’s breakout Italian romance. Transformative leads from Timothée Chalamet and Armie Hammer captured the collective imagination; Michael Stuhlbarg gently grounded realities. CS
Read the review

94

Gladiator (2000)

Ridley Scott’s deluxe Roman blockbuster is toga soap turned up to the absolute maximus. Russell Crowe bellows and glowers opposite hyper-evil Joaquin Phoenix and lugubrious Oliver Reed (who died during production). Yet there are many grace notes under the fire and fury. CS
Read the review

93

You, the Living (2007)

The second in Roy Andersson’s trilogy of wackily incisive Swedish vignettes comes at you thick and fast – about 50 micro-sketches, sometimes loosely linked – yet sticks like plasticine beneath your fingernails. CS
Read the review

92

The Hurt Locker (2008)

Kathryn Bigelow’s extraordinary story of a controlled explosions team – headed by a never-better Jeremy Renner – is intense, immersive and impossible to shake. CS
Read the review

91

Etre et Avoir (2002)

Events soured after the shoot but Nicolas Philbert’s sole big hit remains a disarmingly funny study of a graceful and kind schoolteacher caring for a motley crew of under-11s in rural France. CS
Read the review

90

Eden (2012)

Even non-ravers can’t fail to be shaken by Mia Hansen-Løve’s vital tale of love and clubbing, vaguely based on the rise of Daft Punk. Giddy yet gripping. CS
Read the review

89

The Selfish Giant (2013)

Clio Barnard’s second feature doesn’t have the shock of innovation of her verbatim cinema debut, The Arbor, but the story of two lads scrapping around junkyards to escape their homes is a masterpiece of lyrical social realism. CS
Read the review

88

Gomorrah (2008)

Director Matteo Garrone announced himself big-time with this blazing screen treatment of Roberto Saviano’s fearless account of the contemporary activities of Neapolitan mobsters: a thoroughly chilling chronicle of corruption and savagery rendered in tremendous style. AP
Read the review

87

The Wind that Shakes the Barley (2006)

When Ken Loach won the Palme d’Or at Cannes for his film about the Irish rebellion against British rule, the tabloids went on the attack (Daily Mail: “Why Does Ken Loach hate his country so much?”). None of them had actually seen the film, a powerful, compassionate drama starring Cillian Murphy and Padraic Delaney as Republican brothers split by the civil war that followed independence in 1922. CC
Read the review

86

No Country for Old Men (2007)

The Coens’ Cormac McCarthy adaptation is a scorching study of benevolence and evil with rich and weathered turns from Tommy Lee Jones, Josh Brolin and a glossily horrible one from Javier Bardem. CS
Read the review

85

Burning (2018)

One of the recent stream of fine dramas issuing from South Korea, Lee Chang-dong’s adaptation of a Haruki Murakami story is an elusive, unsettling thriller, in which a young writer reconnects with a former schoolfriend, only to find she mysteriously disappears after a trip away. AP
Read the review

84

Tropical Malady (2005)

A young solider and a feral boy fall in love, dance to the Clash then trek to the jungle searching for a shaman dressed up as a tiger. Thai master Apichatpong Weerasethakul’s hypnotic experimentalism has never been bettered; sorry, Uncle Boonmee. CS
Read the review

83

The Son’s Room (2001)

Nanni Moretti’s Palme d’Or-winning drama about a father crippled by grief after the accidental death of his child is not for the faint-hearted. Yet the Italian writer/director/star performs miracles making a movie so wrenching also so hopeful. CS
Read the review

82

Stories We Tell (2012)

Sarah Polley followed Away From Her and Take This Waltz by turning the camera on her own family secrets in this tricksy and compassionate documentary uncovering the true identity of her father. CS
Read the review

81

Fish Tank (2009)

Andrea Arnold’s bad mum high-rise dance tragedy is singular, sensuous and alive with everyday upset. Actor Katie Jarvis took six years off after shooting; roughly the same as audiences needed to recover from the shake it gave, and the sight of Michael Fassbender. CS
Read the review

80

Requiem for a Dream (2000)

Hubert Selby Jr’s lacerating novel that lasers in on the exhilaration and tragedy of addiction is given expansive, stylish treatment by the then-emerging director Darren Aronofsky. Incredibly glamorous and miserably heartbreaking, this film gave notice of Aronofsky’s brilliance. AP
Read the review

79

Persepolis (2007)

Iranian-French director Marjane Satrapi adapted her own graphic novel in this animated fantasy-memoir about a 10-year-old girl growing up in Tehran after the 1979 revolution. A real original, and it still looks unique. AP
Read the review

78

Ocean’s Eleven (2001)

Steven Soderbergh is the Renaissance man of American cinema, and this intricately crafted heist movie – remade from the old Frank Sinatra chestnut – shows him on never-bettered, commercially minded form. George Clooney is at his most Cary Grant-ish as the leader of the crack team of robbers. AP
Read the review

77

Lost in Translation (2003)

Sofia Coppola’s second feature stands up: utterly distinctive, wildly romantic and fleetingly queasy. Scarlett Johannson and Bill Murray are impeccable casting as the unlikely soulmates thrown together in high-rise Tokyo. CS
Read the review

76

Ten (2002)

Iranian director Abbas Kiarostami had already proved himself a master in the late 20th century; this simple but effective piece – featuring a woman driving different people around Tehran – proved he could do it in the 21st. Kiarostami and his star Mania Akbari conjure knotty drama out of a series of conversations about marriage, family, religion and sex. AP
Read the review

75

Philomena (2013)

Stephen Frears brings tonal tact and unobtrusive genius to this wonderfully funny and touching real-life tale of an Irish natterer (Judi Dench) and cynical reporter (Steve Coogan) who demolish red tape and challenge evil nuns to try to find her long-lost son. CS
Read the review

74

A Prophet (2009)

French film-maker Jacques Audiard’s blistering arthouse prison thriller begins with a 19-year-old rookie prisoner (Tahar Rahim) being made an offer he can’t refuse by the mob: execute a police informant or be killed. The murder, a brutal struggle with a razor blade in a six by eight cell, is unforgettable. It’s the start of the kid’s prison education. A film supercharged with edginess. CC
Read the review

73

Love & Friendship (2016)

Whit Stillman, Kate Beckinsale and Chloë Sevigny reunite 20 years after The Last Days of Disco for the most blindingly funny – and faithful – Jane Austen adaptation yet. Spun from her first novel, Lady Susan, this is the tale of an epically bitchy and ambitious widow upending her nearest and dearest. Beckinsale has never been better; Tom Bennett steals the show as the fantastically dim lord lined up for her daughter. CS
Read the review

72

Waltz With Bashir (2008)

Israeli soldier-turned-film-maker Ari Folman’s film is a kind of animated companion to Apocalypse Now, a hallucinatory statement about the trauma of conflict and the madness of war. It’s an autobiographical documentary, Folman interviewing the men he fought alongside, aged 19, in the first Lebanon war of 1982. He has repressed his memories of the time. The film’s climax is the massacre of Palestinian refugees by Christian Phalangists at the Sabra and Shatila refugee campsCC
Read the review

71

Capernaum (2018)

A sprawling drama that functions both as an excoriating treatise on the nature of poverty in Lebanon, and an idiosyncratic drama in which a child takes his parents to court for their ill-treatment of him. We tend to think of the latter type of juvenile emancipation as the province of overprivileged westerners, but director Nadine Labaki makes it work in the toughest of social circumstances: a 12-year-old, living in the Beirut slums, takes steps to deal with his parents’ neglect. A highly original and affecting film. AP
Read the review

70

Anchorman: The Legend of Ron Burgundy (2004)

Such was the glut of Judd Apatow-ish comedies to come our way about 10 years ago that it’s easy to forget what a gem this is; how deep and weird the performances (stand up, Steve Carell), how fast the laughs and rich the detail. CS
Read the review

69

Paddington 2 (2017)

Hugh Grant recently called this the best film in which he’s ever been involved – and he might well be right. Paul King did the unthinkable and made a sequel to his insta-classic yet more charming, inventive and across-the-generations entertaining. CS
Read the review

68

Mr Turner (2014)

Passed over by the British and American film academies – though Timothy Spall’s glorious grunting lead was rightly recognised by Cannes – Mike Leigh’s painter biopic is meticulous, moving and still underappreciated. CS
Read the review

67

Dogtooth (2009)

Yorgos Lanthimos’s debut film was the only one, in the end, to make our list; its tonal idiosyncrasy and battily unsettling story and performances just edging out Alps, The Lobster and The Favourite. CS
Read the review

66

Brokeback Mountain (2005)

Ang Lee’s romance missed out to Crash for the best picture Oscar, but its legacy as a five-hankie ode to doomed romance lives on. Jake Gyllenhaal and Heath Ledger star as the farmhands whose love survives marriages, years of separation – and even death. CS
Read the review

65

Happy as Lazzaro (2018)

A beautiful, strange dream of a film, Italian director Alice Rohrwacher’s drama looks at first as if it’s set sometime in the dim and distant, a portrait of villagers exploited by feudal oppression. But no, there’s a mobile phone. OK, a flip-phone, but this is modern rural Italy. Well, the first half, anyway. After that, it’s complicated, with a flight into magic realism or perhaps even reincarnation. CC
Read the review

64

The Incredibles (2004)

The Guardian’s Peter Bradshaw ranked The Incredibles as Pixar’s best ever film, the jewel in the crown. And only Pixar could make a superhero movie for kids about a midlife crisis. Mr Incredible is living in suburbia with his family after one lawsuit too many. Edna Mode, fashion designer to the supers, is an utter delight: “This is a hobo suit, dahlin, you can’t be seen in it!” CC
Read the review

63

We Need to Talk about Kevin (2011)

Lynne Ramsay didn’t soften the blows adapting Lionel Shriver’s bestselling novel about a Columbine-style high-school massacre. A what-if feminist parable, this is a movie that thinks the unthinkable: what if a mother doesn’t like her child, or even love him? And the casting is killer, with Ezra Miller as Kevin and Tilda Swinton playing the mother. It’s a bruising watch, but Ramsay makes it’s impossible to turn away. CC
Read the review

62

Waiting for Happiness (2002)

Malian director Abderrahmane Sissako won a lot of admirers for this slow-burn study of life in a west African town. Returning to Mauritania, his country of birth, Sissako puts together a string of vignettes and encounters, linked together by a returning, westernised student who can barely remember the local language. AP
Read the review

61

The Souvenir (2019)

Joanna Hogg’s belated international breakthrough is a story of extraordinary specificity – young Hogg has disastrous affair while living in Knightsbridge and studying as a film student in the early 1980s – with rare cut-through and relatability. Honor Swinton Byrne is astonishing in her first film; Tom Burke inch-perfect as the charming but parasitic older man. CS
Read the review

60

Ted (2012)

Seth MacFarlane’s brief ascent to the Hollywood firmament was down to this scabrously funny talking-bear farce, which helped reinvent the grossout comedy. Mark Wahlberg is great as the straight man to the foul-mouthed toy of the title, with Mila Kunis as his censorious fiancee. MacFarlane’s creation was simultaneously endearing and outrageous. AP
Read the review

59

Gangs of Wasseypur (2012)

Mammoth two-part Indian crime film that’s a long, long way from Bollywood. Directed by Anurag Kashyap, this is conceived on a giant scale, as generations of three gangster families fight for supremacy over the course of half a century. Stylish, visceral film-making, violent and hard-hitting, it’s got a valid claim to be India’s answer to The Godfather. AP
Read the review

58

Wuthering Heights (2011)

Andrea Arnold tossed out the costume drama rulebook with her raw, passionate retelling of Emily Brontë’s novel. I’d argue the case for Wuthering Heights as one of the most criminally underrated movies of recent years – though it’s been influential, blazing a trail for stripped-back period movies such as Lady Macbeth. Arnold was an early adopter of inclusive casting, too, giving the role of Heathcliff to black actor James Howson. CC
Read the review

57

Leave No Trace (2018)

It took Winter’s Bone’s Debra Granik eight years to get this off the ground, but was worth the wait: a brilliantly moving eco drama with Ben Foster and Thomasin McKenzie as a father and daughter living off grid in an Oregon forest, but whose relationship and priorities are changed as the child begins the transition to adulthood. AP
Read the review

56

Behind the Candelabra (2013)

Relegated to telly in the US, Steven Soderbergh’s wondrously funny and lavish Liberace biopic had a cinema release in the UK. Michael Douglas cast vanity aside and caution to the wind with virtuosic results as the promiscuous ivories-tickler; Matt Damon was terrific against type as his lover, Rob Lowe pinched and uproarious as their much-employed cosmetic surgeon. CS
Read the review

55

Russian Ark (2002)

Groundbreaking single-shot paean to the Winter Palace in St Petersburg from Russian director Alexander Sokurov. Exploiting then newly developed video technology, Sokurov crafted an elaborately choreographed procession of tableaux and set pieces that explored three centuries of Russian history and culture, from the imperial era to the wartime siege of Leningrad. AP
Read the review

54

The Social Network (2010)

After the Cambridge Analytica revelations, the treachery and backstabbery in Aaron Sorkin and David Fincher’s Facebook origin tale looks positively quaint – the geeks and nerds fighting over who had the idea for Facebook first. Nevertheless, this is still an outrageously watchable hatchet job. Jesse Eisenberg is a knockout Mark Zuckerberg, the smartest guy in the room (though not sartorially, in flip-flops and a hoodie). CC
Read the review

53

Fire at Sea (2016)

A beautifully shot observational documentary about the continuing humanitarian crisis in the Mediterranean: the lethally dangerous boats that carry refugees from Africa and end up on the Italian island of Lampedusa. Shot by director Gianfranco Rosi with an evocative lyricism that sits in counterpoint to the blazing anger at the film’s heart. AP
Read the review

52

Amores Perros (2000)

A film that grabs you by the neck and shakes hard, this brutal crime drama announced the Mexican director Alejandro González Iñárritu as a major new talent in 2000. (And lumbered him for the while with the label “Mexico’s Tarantino”.) A film of mayhem and fury, three stories intersect around a car crash in which one of the passengers is a champion fighting dog. CC
Read the review

51

Crouching Tiger, Hidden Dragon (2000)

Western audiences unfamiliar with the wuxia martial arts genre had never seen anything like Ang Lee’s dazzling 18th-century-set epic in 2000 – fighters flying through the air with balletic grace. In the most exhilarating scene, the daughter of a regional governor (Ziyi Zhang) goes sword-to-sword with a famous warrior (Chow Yun-fat) in the branches of bamboo trees swaying high above the ground. CC
Read the review

50

Before Sunset (2004)

In Richard Linklater’s gorgeous, romantic Before Sunrise, a pair of twentysomethings (Julie Delpy and Ethan Hawke) spent the day together in Vienna. Here in the second movie when they meet again in Paris for another brief encounter, they are in their 30s. So the questions are for grownups. Am I with the right person? Where did my life go? It also has the best line ever about being in a couple with small children: “I feel like I’m running a small nursery with someone I used to date.” CC
Read the review

49

24 Hour Party People (2002)

Michael Winterbottom and Steve Coogan’s truth-tickling hit a high note with this joyful sorta-biopic of the record label boss and broadcaster Tony Wilson. Playful, ingenious and prodigiously informative, it’s a triumph of vision over verite. It’s also a total blast. CS
Read the review

48

The House of Mirth (2000)

Terence Davies utilised Gillian Anderson’s poised elegance to good advantage in this brilliantly controlled adaptation of the Edith Wharton novel. Anderson plays Lily Bart, the woman whose reputation and standing are gradually sullied until she becomes an unmarriageable outcast in end of 19th-century America. AP
Read the review

47

Margaret (2011)

Here’s another dark American tale from Manchester by the Sea writer-director Kenneth Lonergan (Margaret was completed in 2007 but only released in 2011 after a wrangle with the studio). Set in post 9/11 New York, Anna Paquin is an overentitled teenager partly responsible for a tragic accident. As in Manchester by the Sea, the effect is shattering; it is like watching actual lives fall apart. CC
Read the review

46

Volver (2006)

Arguably Penélope Cruz’s finest performance, in one of Pedro Almodóvar’s key films: a heady stew of murder, family strife and supernatural shenanigans. Cruz plays a woman forced to kill and bury her ex-husband, while her dead mother appears to be haunting her hairdresser sister. All is resolved after various traumas are lanced. AP
Read the review

45

13th (2016)

Intense, anger-driven documentary from Ava DuVernay on the racialisation of the US’s justice system, positing the idea that the massively disproportionate incarceration of African-American men is simply slavery by another name. With a title referring to the constitutional amendment that abolished slavery, DuVernay suggests that privatised prisons, cheap labour and light-touch capitalism are all in it together. Tough stuff. AP
Read the review

44

Toni Erdmann (2016)

A knockout blow for the lazy, patronising stereotype that Germans don’t have a sense of humour, Maren Ade’s Toni Erdmann is one of the funniest films to hit (arthouse) cinemas in years. It’s the story of a workaholic management consultant (Sandra Hüller) whose embarrassing dad turns up unannounced for the weekend wearing joke-shop false teeth. A genuine one-off, the film is partly a satire on Europe, globalisation and workplace misogyny, as well as being a prickly sweet father-daughter movie. CC
Read the review

43

The Wolf of Wall Street (2013)

Possibly the most fun anyone’s had at the cinema so far this century, Martin Scorsese’s The Wolf of Wall Street ought to be a cautionary tale. It’s based on the autobiography of crooked stockbroker Jordan Belfort, convicted in 1999 for fraud and money-laundering. But why focus on regret, when there are hookers, drugs and fast cars? Leonardo DiCaprio is outrageously entertaining as Belfort. CC
Read the review

42

4 Months, 3 Weeks and 2 Days (2007)

The film whose Palme d’Or win heralded the arrival of a new wave of Romanian cinema. A young woman, helped by her friend, arranges an illegal abortion in the late 80s; the squalid events that follow parallel the decay and chaos of the country as the communist dictatorship began to collapse. Harrowing but clear-sighted. AP
Read the review

41

The Handmaiden (2016)

The Handmaiden is one of cinema’s great literary adaptations: Park Chan-wook transposes Sarah Waters’s crime novel Fingersmith from Victorian London to Korea in the 1930s. In this most twisted of love stories, a pickpocket (Kim Tae-ri) poses as maid to a wealthy heiress (Kim Min-hee). But who is the double-crosser? Depending on your tastes, a candidate for sexiest film of the century. CC
Read the review

40

Unrelated (2007)

At the age of 47, after a career directing TV soaps such as Casualty and EastEnders, Joanna Hogg reinvented herself as auteur of a new breed of cinema. In her feature debut, Unrelated, Kathryn Worth played a fortyish woman holidaying in Tuscany with two dysfunctional families and flirting outrageously with one of the lads (Tom Hiddleston in his first movie). A cinema of awkwardness, wielding a scalpel on the well-to-do middle classes, was born. CC
Read the review

39

Meek’s Cutoff (2010)

Kelly Reichardt is a master of slow cinema, the maker of films about American outsiders, living without a safety net. Meek’s Cutoff is a western set in 1840s Oregon, following three families on the wagon train west. Their leader is show-offy Stephen Meek (Bruce Greenwood), but Reichardt’s focus, as is customary for her, is on the women – a trio played by Michelle Williams, Zoe Kazan and Shirley Henderson. CC
Read the review

38

Once Upon a Time in Anatolia (2011)

Here’s a police procedural with a difference by the Turkish director Nuri Bilge Ceylan – the whodunnit and why playing second fiddle to long stretches of silence. It’s set in rural Turkey where officials are spending the night driving a murder suspect around looking for a body. What they find, however, is mostly existential despair. Not exactly easy viewing, but it’s a masterpiece of slow cinema. CC
Read the review

37

Dogville (2003)

Lars von Trier’s Brechtian parable about coercive capitalism remains arguably the Danish provocateur’s masterpiece. Nicole Kidman and Paul Bettany both excel in this study of a woman on the run from gangsters who is offered shelter in a small town in return for undertaking chores. Von Trier’s use of stylised, floor-painted sets is the inspired final touch. AP
Read the review

36

A Separation (2011)

The film begins with a couple in front of a judge asking for a divorce. She wants to leave Iran and take their daughter. He cannot go; his elderly father is sick. Everyone behaves badly in Asghar Farhadi’s desperately painful family drama. Farhadi’s superpower is empathy, making the audience see all points of view. He lays depth charges in seemingly inconsequential moments with emotionally thrilling consequences. CC
Read the review

35

45 Years (2015)

British director Andrew Haigh’s quietly devastating drama is a deeply moving portrait of marriage with the shiver of a ghost story. Charlotte Rampling and Tom Courtenay play a Norfolk couple planning their 45th wedding anniversary. A week before the party, a letter lands on their doormat like a hand grenade with news of his early lost love. Rampling is sensational. CC
Read the review

34

The Child (L’Enfant, 2002)

The Dardenne brothers’ second Palme d’Or was bestowed on this stark portrait of underclass desperation, filmed in their characteristic hyper-naturalist manner. Jérémie Renier plays a petty criminal who sells his newborn baby in the adoption black market, but his devastated girlfriend’s response forces a kind of redemption. AP
Read the review

33

The Royal Tenenbaums (2001)

Probably most Wes Anderson-y of Wes Anderson’s films and certainly his finest, with a to-die-for cast and the best fur coat in the history of cinema. Gwyneth Paltrow, Luke Wilson and Ben Stiller are the Tenenbaum siblings, all former child prodigies. The brilliance has faded. Who’s to blame? Enter paterfamilias Royal Tenenbaum (Gene Hackman), a man who consoles his grieving grandsons with: “I’m sorry for your loss. Your mother was a terribly attractive woman.” CC
Read the review

32

Gravity (2013)

If we are living through a golden age of space movies, here’s where it started, Alfonso Cuarón’s spectacular thriller, shot with unbearable tension and Discovery Channel realism. Sandra Bullock is the rookie astronaut with George Clooney by her side, a living, breathing Buzz Lightyear. When a storm of debris hits the pair, a terrifying fight for survival ensues. Astoundingly good. CC
Read the review

31

Anomalisa (2015)

Charlie Kaufman’s existential breakdown with stop-motion puppets is a miniature masterpiece of concept and execution. David Thewlis voices the depressed motivational speaker to whom everyone sounds the same – except for Jennifer Jason Leigh’s scarred sales agent. “What is it to be human?” asks Michael Stone (Thewlis). “To ache?” Few films try to answer: this Fabergé egg of a film does. CS
Read the review

30

Leviathan (2014)

The hardest-drinking movie on our list – with some stiff competition – Andrey Zvyagintsev’s anti-Putin polemic is brilliant, ballsy and completely sozzled. Our hero fisherman is forced from his home so that the corrupt local mayor can build his own palace on the site. A priest speaks of “reawakening the soul of the Russian people” as their spirits lie crushed at his feet. Corruption is so endemic, these people have even lost God. This is the most almighty achievement. CS
Read the review

29

Nebraska (2013)

Bruce Dern discards his marbles on a windmill-tilting road trip with loving but frustrated son Will Forte. Alexander Payne’s black-and-white ode to small-town America is his best this century (Sideways has not aged like a fine wine). It also features June Squibb being completely filthy. CS
Read the review

28

The Tree of Life (2011)

Terrence Malick’s return to cinema six years after The New World has been vaguely tainted by the slew of woozy filmic xeroxes that have followed, but his first comeback – in which Brad Pitt and Jessica Chastain stand in for his parents in 1950s Texas – is a choking knockout. CS
Read the review

27

The Grand Budapest Hotel (2014)

Just nudging Gene Hackman’s Tenenbaum clan down the list, Wes Anderson’s glorious 1930s confection is a delight with a hard nugget of politics at its core. Ralph Fiennes’s central turn as charming concierge M Gustave, all beneficent sex and abashed camp, remains the man’s finest hour. CS
Read the review

26

A One and a Two (Yi Yi, 2000)

Edward Yang’s final film is a delicate domestic miracle: the story of one family seen through the perspectives of the father, the son and the daughter. A wedding begins proceedings, a funeral ends them. The stuff in the middle is the everyday, dissected with rare beauty and gravity. CS
Read the review

25

Get Out (2017)

Jordan Peele’s debut is a perfect, hard-polished gem of a film. A race satire that skewers beautifully, it’s also a chilling comedy, a proper horror and 104 minutes of complete entertainment. CS Read the review

24

Ida (2013)

Brief as a dream and just as devastating, Paweł Pawlikowski’s black and white story of a novice nun on a road trip with her aunt in 1962 Poland to discover the fate of her Jewish parents is spare, shocking and utterly unforgettable. CS
Read the review

23

Borat: Cultural Learnings of America for Make Benefit Glorious Nation of Kazakhstan (2006)

Still Sacha Baron Cohen’s finest moment, a feature-length upscaling of his ludicrously hilarious TV character, whose purpose is to sucker the unsuspecting into condemning themselves out of their own mouths. Borat is on a trip in the US to try to marry Pamela Anderson; not everything works, but when it does it’s astounding: cruelly revelatory and hysterically funny at the same time. AP
Read the review

22

Spirited Away (2001)

Hayao Miyazaki’s wondrous animation, the greatest success of a spectacular run from Japan’s Studio Ghibli. A gentle, mysterious fable about a 10-year-old girl whose family stumble upon a haunted bathhouse After her parents are turned into pigs, she works to lift the curse, encountering a variety of spirit-world beings along the way. AP
Read the review

21

The White Ribbon (2009)

Michael Haneke won his first Palme d’Or with this chilling, steel-hard parable set in Germany just before the first world war. The inhabitants of a small village are dogged by mysterious, violent incidents that serve mostly to exacerbate the dysfunctional social codes they all live by – and elliptically suggests the moral climate that evolved into Nazism. AP
Read the review

20

Roma (2018)

Despite lingering controversy over its adoption by Netflix in its war with the film industry, Roma still stands as an absolutely major work. Mexican auteur Alfonso Cuarón returned to the Mexico City of his childhood, telling the story of a middle-class family and their nanny-cum-maid in swooning, lyrical black and white. Part memoir, part elegaic fiction, Cuaron hit the heights with this. AP
Read the review

19

Lincoln (2012)

Steven Spielberg’s portrait of the great US president looked at the time like a history lesson come to life: graced by a monumental, Oscar-winning performance by Daniel Day-Lewis, it detailed the arm-twisting and chicanery behind the passing of his slave-freeing constitutional amendment. These days, it looks like a fantasy: a president with principles: who’d have thought? AP
Read the review

18

A Serious Man (2009)

The Coen brothers don’t really do personal, but this is as close as they’ve got (so far). Set in their home town of Minneapolis in the late 60s, A Serious Man stars Michael Stuhlbarg as an academic whose life is roiled by continuing uncertainty and self-doubt – triggering repeat visits to his rabbis, a marriage breakdown and extended interactions with his oddball brother. AP
Read the review

17

The Great Beauty (2013)

The Young Pope director Paolo Sorrentino crafted this swooningly beautiful love letter to Rome – “la grande bellezza” – in its decadent, jaded glory. Toni Servillo, Sorrentino’s regular onscreen foil, plays journalist Jep Gambardella, a bon viveur beginning to sense the dying of his personal light, and hunting out meaning and substance in the world around him. AP
Read the review

16

The Act of Killing (2012)

An extraordinary documentary about the wave of barbaric killings that swept Indonesia in the mid-60s. Orchestrated by director Joshua Oppenheimer, this film revisits the perpetrators of some horrific events and asks them – with little need for encouragement – to re-enact them. The result is almost unwatchable: the murderers’ glee at performing, and the remorse they may or may not experience as a result. AP
Read the review

15

Shoplifters (2018)

Japanese director Hirokazu Kore-eda won the Palme d’Or for this exquisitely turned drama that – like much of Kore-eda’s previous output – explores what it is to be a family in entirely non-conventional circumstances. A shoplifting gang take in a young girl who seems abandoned; how they hang together – or not – is the film’s key theme. AP
Read the review

14

White Material (2009)

One of Isabelle Huppert’s finest performances, and that’s saying something. Director Claire Denis drew on her own upbringing in colonial west Africa to give this study of a hard-as-nails plantation owner a pungent whiff of authenticity. Huppert is Maria, obsessed with getting in the coffee harvest as a violent civil conflict moves ever closer. Saddled with an untrustworthy husband and an erratic son, it’s all she can do to survive. AP
Read the review

13

Far From Heaven (2002)

From director Todd Haynes, this is pastiche at its most brilliantly acute. Haynes takes the bold, vivid melodrama beloved of Douglas Sirk, and reconfigures it to fully reveal the social faultlines of race, sex and class that were considerably more latent in the original. A beautifully crafted act of ancestor worship. AP
Read the review

12

Son of Saul (2015)

Brutally visceral fable that plunges the viewer headlong into the all-encompassing horror of a Nazi extermination camp. Shot in remorseless, unforgiving close-up by first time Hungarian director László Nemes, the story of a Jewish prison-camp worker whose job it is to help clear the gas chamber of corpses is cinema at its absolute rawest. AP
Read the review

11

Mulholland Drive (2001)

A magisterial achievement from David Lynch, despite the difficulties he had getting it off the ground. Originally conceived as the pilot of a new TV series, this expertly fuses Lynch’s softcore pulp obsessions with his trademark creepy surrealism. Naomi Watts was the big discovery here: she plays a wannabe actor who midway seems to switch personalities with another, more jaded one. AP
Read the review

10

Team America: World Police (2004)

The most audacious slaughter of sacred cows seen on celluloid, Matt Stone and Trey Parker’s marionette action-musical is a gleeful hail of precision-aimed bullets. It’s totally fearless: pops are taken at Hollywood, Broadway, evil dictators, gung-ho superpowers, the intelligence service, bleeding heart liberals, actors – especially actors – before signing off with a devastating, if obscene, defence of US interventionism. Politically, it’s scattergun; satirically, it’s spot-on. Mostly, though, it’s just ferociously funny, even if most of the humour does, finally, come from the sight of the 2ft puppets tottering around, getting drunk, having wild sex, attempting to walk through doorways and wrestling panthers played by kittens. CS
Read the review

9

Zama (2017)

An official working for the Spanish crown descends into madness while waiting for a transfer out of his backwater post in 18th-century Paraguay in Lucrecia Martel’s fevered historical drama. Like a disorienting dream, it’s a film of fragments, moments that worm their way into your memory – a slave limping with flayed feet, a llama barging into frame during an uncomfortable meeting. Daniel Giménez Cacho is petty, wretched Zama, clinging to his white man’s sense of importance (and his ill-fitting periwig), a symptom of colonial rot. Martel has been called “the Malick of Latin American cinema” but this feels closer to Herzog. A strange masterpiece. CC
Read the review

8

Moonlight (2016)

The triumph of Barry Jenkins’s coming-of-age tale over La La Land for the best picture Oscar was extraordinary in all sorts of ways, of which Faye Dunaway’s envelope mixup was maybe the least remarkable. It was the first film with an all-black cast as well as with an LGBTQ theme to scoop the prize – and it must also rank as one of the most visually and tonally ambitious: told in three parts, with three different leads, each showing the stages of repression and internalised loathing in the young life of a Miami man. It’s simply revelatory: innovative, wildly affecting, utterly beautiful. CS
Read the review

7

Synecdoche, New York (2008)

After a string of brilliant, industry-transforming scripts, Charlie Kaufman made his directorial debut with this complex, convoluted drama, starring Philip Seymour Hoffman as theatre director Caden Cotard, who is swamped by personal crises as he works on his dream project: building an ever-expanding replica of the city streets and buildings inside a giant warehouse, and populating it with lookalikes; the blurred boundary between performance and reality is mirrored in Cotard’s own breakdown, with the title giving the big clue – this is all symbolic. AP
Read the review

6

Hidden (2005)

Having made his name as one of the pioneers of ordeal arthouse with unflinching chronicles of trauma and cruelty, Austrian auteur Michael Haneke achieved a unlikely popular success with this film that connected with France’s deep well of unease about events of the relatively recent past. Daniel Auteuil plays a successful TV host whose contentment is disturbed by the arrival of mysterious surveillance tapes. This seems to be connected with a young Algerian boy whose parents were apparently killed in the infamous 1961 Paris massacre. Haneke ratchets up the tension with an unerring sense of dread and dismay. AP
Read the review

5

In the Mood for Love (2000)

Has there ever been a more beautiful couple in the history of cinema than Tony Leung and Maggie Cheung in Wong Kar-Wai’s smouldering love story In the Mood for Love? Not that they’re a couple, technically. It’s 1962. Chow (Tony Leung) and Li-zhen (Maggie Cheung) move in next door to each other in a cramped Hong Kong block of flats. His wife is having an affair – with her husband. The cheated-on pair become friends, but vow not to behave badly. Like Brief Encounter, the film aches with the understanding that impossible love makes for a more romantic movie. It’s gorgeously detailed, drenched in sensuality – a scene in which the two squeeze past each other in a narrow alleyway by night has a humid sexiness. CC Read the review

4

Under the Skin (2013)

Jonathan Glazer’s first film in nearly a decade (and still his most recent) turned out to be an uncategorisable masterwork. Scarlett Johansson plays an alien in human form, trawling the streets of Glasgow for unsuspecting males to “take home” – in fact, using them as a food source. From its unnerving alien-POV sequences, to the empathetic scene with actor Adam Pearson (who has neurofibromatosis), to the sheer coldness of the predatory logic of its central figure, Under the Skin achieves a mood and texture unlike anything else before or since. AP Read the review

3

Boyhood (2014)

Twelve years in the shooting, Richard Linklater’s story of a child’s life between six and 18 is a vindication of artistic ambition in an age of cinematic snacking. Its downside is to ruin almost every single other film for you – at least all those in which the actors are conspicuously aged up or down. In watching the bonafide progress of Ellar Coltrane – as well as Patricia Arquette and Ethan Hawke as his parents – Boyhood provides its audience with an intimacy and an investment like no other. This is cinema as gentle revolution. CS
Read the review

2

12 Years a Slave (2013)

Steve McQueen’s real-life story of Solomon Northup, a free man kidnapped and sold into slavery in 19th-century Louisiana, exudes all of the dignity, impatience and artistic fidelity of its director. It is perfectly cast and paced, endlessly surprising, uncompromising and compassionate: a story purely and powefully told, yet full of the extraordinary visual grace notes. It never descends into cliche or even self-pity; it remains a film for adults, uninterested in anything but the truth. To read Northup’s 1853 memoir is to be astonished by the film’s fidelity. CS
Read the review

1

There Will Be Blood (2007)

Paul Thomas Anderson’s strange masterpiece, freely adapted by him from Upton Sinclair’s 1927 novel Oil!, has a dark title that threatens a calamity now visible on the horizon: destruction of the Earth itself. And it is all inscribed in the story of the movie’s leading character, a man with the Bunyanesque name of Daniel Plainview. Daniel Day-Lewis gives perhaps the greatest, certainly the most exotic performance of his career as an oil prospector in the early 20th century, rewarded with colossal wealth that never gives him the smallest pleasure.

The movie perhaps looks even stranger, starker and more unforgiving now than it did in 2007 when it first came out. But from 2016, there has been a raging Plainview in plain sight in the White House: Trump, the eccentric property billionaire and spoilt baby whose cranky tweets are as crazy as Plainview’s deranged “milkshake” pronouncement. What a spectacle Anderson and Day-Lewis create: a portrait of male belligerence and fear, a Tutankhamun of misery, walled up in his own sarcophagus of wealth and prestige. PB
Read the full review

https://www.theguardian.com/film/2019/sep/13/100-best-films-movies-of-the-21st-century

Posted by: bluesyemre | September 16, 2019

Kıraathane #Kitap Şenliği başladı (21 Eylül son gün)

1568495457942-1568108403395-afis-sonn

Şenlik 21 Eylül’e kadar yayıncılar, yazarlar ve okurları bir araya getirecek…

Bu yıl ilk kez düzenlenen; kitapları, yayıncıları okurla buluştumayı hedefleyen Kıraathane Kitap Şenliği başladı. Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin “Yaza veda, sonbahara merhaba” diyerek düzenlediği ve bağımsız yayıncıların bir araya geldiği şenlik 21 Eylül’e kadar sürecek.

Bu şenlik aynı zamanda kitap fuarının Tepebaşı’nda olduğu günleri hatırlayanlar için bir ‘dönüş’ duygusu yaşatıyor. İstanbul Edebiyat Evi, şenlik hakkında “Amacımız tam teşekküllü bir fuar organizasyonuna girişmek değil. Bir hafta boyunca, evimizde kitap satış stantları kurmanın yanı sıra hem toplu hem de katılan her yayınevinin özel etkinlikler yapmasına olanak verecek bir program hazırlıyoruz. 14-21 Eylül haftasında da siz kitapseverleri evimizde yeni sezonun kitaplarını görmeye, almaya, üzerine konuşmaya davet edeceğiz” diyor.

Okurları karşılayacak yayınevleri

160. Kilometre, Alef, Aras, Corpus, Encore, Güldünya, İstos, Kara Plak, Kıraathane Kitapları, Kolektif Kitap, Lis, Manifold, MonokL, Nebula, Norgunk, Ons Dergisi, Paloma, Raskol’un Baltası, Siren ve Yüz Kitap.

Bir hafta boyunca hem yayınevlerine özel, hem de yayıncılığın bugünü üzerine konuşmalar da okurları ve edebiyat dünyasını bir araya getirmeyi hedefliyor.

İndirimli kitap satışlarıyla birlikte şenlik boyunca gerçekleştirilecek etkinlikler programının konukları arasında Murat Meriç, Kalben, Seda Ersavcı, Banu Özyürek ve Selahattin Özpalabıyıklar gibi edebiyat ve sanat dünyasından isimler yer alıyor.

Şenlik boyunca düzenlenecek etkinlik programının detaylarını görmek için tıklayın.

Şenlik katılımcıları hakkında

160. KİLOMETRE

2011’de Ahmet Güntan, Ömer Şişman ve Ali Özgür Özkarcı tarafından “Şiir direnirse kazanacak” sloganıyla kuruldu. 2017’den bu yana Ömer Şişman tarafından yönetilen yayınevi bugüne dek 87 kitap yayımladı.

ALEF

“Yeryüzünün tükenmez sözü kitaptır” düsturuyla yola çıktı. Diri, deneysel kitaplar yayımlıyor. İyi edebiyatlara, coğrafyaları, zamanları aşarak dünyaya yaydıkları söze inanıyor.

ARAS

1993’ten beri Ermenice edebiyat ve Ermeni kültürüyle ilgili yayın yapıyor. Yan yana yaşayan insanların birbirlerini tanımasına yardımcı olmayı, insanlığın ortak değerlerine katkıda bulunmayı amaçlıyor.

CORPUS

2015’te İstanbul’da kuruldu. Kuramsal kitaplar, sanatçı monografileri ve nesne-kitaplarıyla süregelen sanat yayıncılığını özgün projeler ve süreli yayınlarla hacimlendirmeyi amaçlıyor.

ENCORE

Lacancı psikanalizin felsefe, sanat, ideoloji, politika ve dinde özgün bir araç olduğu teziyle Žižek çizgisinde, okurun bildiğinin öteki, yani rahatsız edici tarafını fark etmesi için bağımsız, radikal bir yayıncılık anlayışını sürdürüyor.

GÜLDÜNYA

Adını 2004’te iki ağabeyi tarafından sokak ortasında vurulan, kaldırıldığı hastanede yine ağabeyleri tarafından öldürülen Güldünya Tören’den alıyor. Feminist teori, politika ve kadın odaklı bir yayıncılık yapıyor.

İSTOS

2012’de, on yıllarca kesintiye uğramış bir geleneği canlandırmak şiarıyla kuruldu. Politika, Historika, Elenika,Turkika, Tanıklıklar, Mikrohistoria, Komikosmos dizileriyle geniş bir yelpazede yayın yapıyor.

KARA PLAK

Müzik ve müzik kültürü üzerine kitaplar yayımlamak amacıyla 2016’da yola çıktı. Yavaş ama emin adımlarla yayıncılığa devam ediyor, okur ve dinleyicilerin kesişim kümesinin kalabalıklaşması için uğraşıyor.

KIRAATHANE KİTAPLARI

2018 sonunda bağımsız, kâr dağıtmayacak, tüm kazancını yeni kitaplara yatıracak bir yayınevi olarak yola koyuldu.  Çeviri ağırlıklı yayın yapıyor. İstanbul Edebiyat Evi’nin Kitap Stüdyosu’nda üretilen metinleri de kitaplaştırıyor.

KOLEKTİF KİTAP

2012’de İstanbul’da kuruldu. Hayatla ilişkilenme tarzımızı etkileyen, yeni bir bakış sunan kurmaca ve kurmacadışı metinleri bir araya getirmeyi amaçlıyor. Çocuk kitaplarını Kolektif Çocuk etiketiyle yayımlıyor.

LÎS

2004’te Diyarbakır’da kuruldu. Dünya dilleriyle Kürtçe arasındaki diyaloğu geliştirmek, dünya yazarlarıyla Kürt yazarlar arasında ilişki kurmak amacıyla Kürtçe ve Türkçe kitaplar yayımlıyor.

MANİFOLD

Tasarım, teknoloji, sanat ve gündelik hayat üzerine çevrimiçi bir yayın ve konuşma, sergi, atölye benzeri çevrimdışı etkinlikler toplamı. Kitap ve afiş de üretiyor. İştirakçileriyle var oluyor.

MONOKL

2010’da Monokl Dergisi’nin devamı olarak kuruldu. Şu an 10’un üzerinde dünya dilinden çeviriler yayımlıyor. 2020 yılında 10’un üzerinde yerli yapıta yer vermeyi hedefliyor.

NEBULA

Çağdaş dünya edebiyatının seçkin örneklerinden modern klasiklerin usta kalemlerine, masallardan maceralara, hayat hikâyelerinden düşlere uzanan nice yolculuklara, nice kitaplara diyoruz. Yıldız tozları üzerinize olsun!

NORGUNK

Norgunk 2002 yılında İstanbul’da kuruldu. Deleuze, Joyce, Dağlarca ve Ufuk Üsterman yayımladı. Sırada Whitehead, Kafka ve Topor var. Walser için gün sayıyor.

ONS DERGİSİ

Tüm disiplinlere açıklığı ve güncelin peşinde kaybolmak yerine kendi gündemiyle hazırlanan içerik politikası sayesinde okurlar tarafından beğeniyle karşılandı. Türkiye’deki kültür dergiciliğinde yeni bir nefes.

PALOMA

Politika, sosyal bilimler, popüler bilim, bilgi teknolojileri, koçluk, kişisel gelişim, sağlık, beslenme ve yoga konularındaki kitaplarla okurun farkındalığını yükseltip okuma alışkanlığını beslemeyi amaçlıyor.

RASKOL’UN BALTASI

2012’de Ahmet Güntan ve Burak Fidan editörlüğünde “Yüksek edebiyat bize alçak geliyor!” sloganıyla kuruldu. 2017’den bu yana Burak Acar ve Burak Fidan tarafından yönetiliyor. Bugüne dek 22 kitap yayımladı.

SİREN

Zamanımıza dair kaygı ve hassasiyetleri yansıtan kurmaca / kurmaca dışı kitaplarıyla çeviri odaklı tam bağımsız bir yayınevi. Çağdaş edebiyatın en yeni, en özgün seslerini modern klasiklerle bir arada sunmayı amaçlıyor.

YÜZ KİTAP

1945 sonrası dünya edebiyatının daha önce Türkçeye hiç çevrilmemiş minör klasiklerini ve klasik olmaya aday eserlerini iyi çeviri, titiz bir editoryal çalışma ve özenli tasarımlarla yayımlamayı hedefliyor.

Kıraathane Kitap Şenliği’nde katılımcı yayınevlerinin kitapları okurlara yüzde 30 indirimle sunulacaktır.

https://t24.com.tr/haber/ve-yeniden-tepebasi-kiraathane-kitap-senligi-basladi,839416

anı yay

Anı Yayıncılık 2019 Güz Dönemi Yayın Kataloğu

https://aniyayincilik.com.tr/

https://www.facebook.com/AniYayincilik

https://www.youtube.com/channel/UCHe4dg9FPYGvyMci0TQUSzg

 

Posted by: bluesyemre | September 13, 2019

#Yort #Kitap (#fongogo tanıtımı)

0c00773bef3c4c7f8a5b2789b05f8160

Merhaba,

Akademisyenlik ve çevirmenlikle uğraştığım seneler boyunca, dostlarımla Yort Kitap’ın hayalini kurduk. Ekim 2019’dan itibaren okura sunmayı planladığımız Yort listesinde güncel düşünce, sinema kuramı, yeni medya eleştirisi gibi alanlarda, Türkçe okurunca çoğu bilinmeyen yazarların metinlerini tercüme edeceğiz ve yayımlayacağız; sevdiğimiz romanlar da listeye dahil olacak.

Yort kitaplarını edinmek ve destek olmak isterseniz,

  • bir Yort kitabını şimdiden satın alabilirsiniz (30 TL),
  • ilk üç kitabı şimdiden satın alabilirsiniz (100 TL),
  • önümüzdeki bir yıl içinde yayımlanacak kitaplardan birer nüshayı şimdiden satın alabilirsiniz (300 TL),
  • 1000 TL tutarında Yort kitabını hediye edebilirsiniz,
  • sizin ya da kurumunuzun adının kitabın künyesinde “kitabın yayımlanmasını mümkün kılan kişi/kurum” olarak yer alması ve Yort’un yayımladığı tüm kitapları edinmek karşılığında, bir kitabın maliyetinin bir kısmını (5000 TL) karşılayabilirsiniz,
  • kültür projelerine destek veren yerel, ulusal ve uluslararası kurumlarla tanışıklığınız varsa Yort’u onlara ve onları Yort’a yönlendirebilirsiniz,
  • sosyoloji, felsefe, iletişim, tasarım, mimarlık, sinema gibi alanlarda çalışıyorsanız “Türkçede olsa ne iyi olur,” yahut “keşke ben çevirsem,” dediğiniz metinleri önerebilir; ücreti karşılığında ya da katkı sunarak tercüme üstlenebilirsiniz,
  • bu metni ilgilenebilecek kişilere gönderebilirsiniz.

Ayrıntılı bilgi ve destek için bana ulaşabilirsiniz.

Sevgiler, selamlar.

Osman Şişman / yortkitap@gmail.com

İLK KİTAPLAR

Dividuum: Daha önce Bin Makine (Otonom, 2013) ve Bilgi Fabrikaları Yaratıcılık Endüstrileri (Otonom, 2016) başlıklı metinlerinden aşina olduğumuz Gerald Raunig’in Dividuum: Machinic Capitalism and Molecular Revolution’u, Mert Karbay’ın özenli tercümesi ve Erdem Üngür’ün bir o kadar özenli karşılaştırmalı okumasıyla Kasım 2019’da yayımlanacak.

Yeni Materyalizm: Yeni materyalizm alanında ürün veren Rosi Braidotti, Manuel DeLanda, Karen Barad ve Quentin Meillassoux ile yapılmış mülakatları ve Rick Dolphijn ve Iris van der Tuin’in bu düşünce üzerine yazdıkları kapsamlı eleştiriyi içeren Yeni Materyalizm: Göşmeler ve Kartografiler, Esra Erdoğan’ın tercümesiyle Ekim 2019’da yayımlanacak.

Bilimkurgu ve Bilimdışı Kurgu: Yeni Materyalizm’deki mülakatında bahsi geçen After Finitude’unu orta vadeye bırakarak, Quentin Meillassoux’yu Türkiyeli okura tanıtmak için Bilimkurgu ve Bilimdışı Kurgu başlıklı risalesini tercüme ediyorum. Metin, Aralık 2019’da yayımlanacak.

Caboose Yayınları / Kino Agora Serisi: Sinema kuramında – Jean-Luc Godard’ın Sinema ve Televizyon’un Hakiki Tarihine Giriş metnini İngilizcede yayımlayan ilk yayınevi olan– Caboose’un kitapları, Can Gündüz, Bilge Demirtaş ve benim tercümelerimle yayımlanacak. 2020 başlarından itibaren raflarda yerini bulacak Caboose kitapları şunlar: The Kinematic Turn: Film in the Digital Era and Its Ten Problems, André Gaudreault ve Philippe Marion; The New Cinephilia, Girish Shambu; Découpage, Timothy Barnard; Mise en scéne, Frank Kessler; Montage, Laurent Le Forestier.

Digital Tarkovsky: Sanat kolektifi Metahaven’ın Digital Tarkovsky’sini 2020 ortalarında yayımlamak üzere tercüme edeceğim.

Dijital Alem ve Siyaset: Trevor Garrison Smith’in Politicizing Digital Space: Theory, the Internet and Renewing Democracy başlıklı metni, Çağdaş Ceyhan’ın tercümesiyle Şubat 2020’de yayımlanacak.

Ölü Brugge: Roza Hakmen’in leziz çevirisiyle Georges Rodenbach’ın Bruges-la-morte başlıklı novellası, Yort/Edebiyat serisinin ilk kitabı. Ekim 2019’da yayımlanacak.

https://www.fongogo.com/Project/yort-kitap

Posted by: bluesyemre | September 13, 2019

The Guardian’a Göre 21. Yüzyılın En İyi 100 Filmi

hollywood
The Guardian 21’inci yüzyılın en 100 filmi listesi yayınladı: Türkiye’den tek film yer aldı…

The Guardian, 21. yüzyılın en iyi 100 filmini sıraladığı yeni bir liste yayınladı. Paul Thomas Anderson’ın modern başyapıtı There Will Be Blood ilk sırayı alırken, Bir Zamanlar Anadolu’da listenin 38. sırasında yer aldı.

Filmloverss’ın haberine göre, İngiltere’nin önde gelen yayın kuruluşlarından The Guardian, 21. yüzyılın en iyi 100 filmini sıraladığı yeni bir liste yayınladı. Listenin ilk sırasında Paul Thomas Anderson’ın modern başyapıtı There Will Be Blood yer aldı. Onu sırasıyla 12 Years a Slave, Boyhood, Under the Skin ve In the Mood for Love izledi.

Nuri Bilge Ceylan imzalı Bir Zamanlar Anadolu’da listede Türkiye sinemasını temsil eden tek film oldu. Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’ne layık görülen film, listenin 38. sırasında yer aldı.

Sundance Film Festivali’nde beğeniyle karşılanan The Souvenir ve Quentin Tarantino’nun son filmi Once Upon a Time… in Hollywood listeye girmeyi başaran 2019 yapımı filmler oldu.

1. There Will Be Blood (2007)
2. 12 Years a Slave (2013)
3. Boyhood (2014)
4. Under the Skin (2013)
5. In the Mood for Love (2000)
6. Caché (2005)
7. Synecdoche, New York (2008)
8. Moonlight (2016)
9. Zama (2017)
10. Team America: World Police (2004)
11. Mulholland Dr. (2001)
12. Son of Saul (2015)
13. Far From Heaven (2002)
14. White Material (2009)
15. Shoplifters (2018)
16. The Act of Killing (2012)
17. The Great Beauty (2013)
18. A Serious Man (2009)
19. Lincoln (2012)
20. Roma (2018)
21. The White Ribbon (2009)
22. Spirited Away (2001)
23. Borat (2006)
24. Ida (2013)
25. Get Out (2017)
26. A One and a Two – Yi Yi (2000)
27. The Grand Budapest Hotel (2014)
28. The Tree of Life (2011)
29. Nebraska (2013)
30. Leviathan (2014)
31. Anomalisa (2015)
32. Gravity (2013)
33. The Royal Tenenbaums (2001)
34. The Child – L’Enfant (2002)
35. 45 Years (2015)
36. A Separation (2011)
37. Dogville (2003)
38. Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)
39. Meek’s Cutoff (2010)
40. Unrelated (2007)
41. The Handmaiden (2016)
42. 4 Months, 3 Weeks and 2 Days (2007)
43. The Wolf of Wall Street (2013)
44. Toni Erdmann (2016)
45. 13th (2016)
46. Volver (2006)
47. Margaret (2011)
48. The House of Mirth (2000)
49. 24 Hour Party People (2002)
50. Before Sunset (2004)
51. Crouching Tiger, Hidden Dragon (2000)
52. Amores Perros (2000)
53. Fire at Sea (2016)
54. The Social Network (2010)
55. Russian Ark (2002)
56. Behind the Candelabra (2013)
57. Leave No Trace (2018)
58. Wuthering Heights (2011)
59. Gangs of Wasseypur (2012)
60. Ted (2012)
61. The Souvenir (2019)
62. Waiting for Happiness (2002)
63. We Need to Talk about Kevin (2011)
64. The Incredibles (2004)
65. Happy as Lazzaro (2018)
66. Brokeback Mountain (2005)
67. Dogtooth (2009)
68. Mr Turner (2014)
69. Paddington 2 (2017)
70. Anchorman: The Legend of Ron Burgundy (2004)
71. Capernaum (2018)
72. Waltz With Bashir (2008)
73. Love & Friendship (2016)
74. Un prophète (2009)
75. Philomena (20139
76. Ten (2002)
77. Lost in Translation (2003)
78. Ocean’s Eleven (2001)
79. Persepolis (2007)
80. Requiem for a Dream (2000)
81. Fish Tank (2009)
82. Stories We Tell (2012)
83. The Son’s Room (2001)
84. Tropical Malady (2005)
85. Burning (2018)
86. No Country for Old Men (2007)
87. The Wind that Shakes the Barley (2006)
88. Gomorrah (2008)
89. The Selfish Giant (2013)
90. Eden (2012)
91. Etre et Avoir (2002)
92. The Hurt Locker (2008)
93. You, the Living (2007)
94. Gladiator (2000)
95. Call Me By Your Name (2017)
96. Private Life (2018)
97. Fahrenheit 9/11 (2004)
98. The Dark Knight (2008)
99. Bright Star (2009)
100. Once Upon a Time in Hollywood (2019)

 

Posted by: bluesyemre | September 13, 2019

The Cities with the highest cost of living in 2019

cost of living

In the 25th addition of Mercer’s ranking for the cost of living for cities, Hong Kong again took the first place spot, continuing the trend of Asian cities as being the most expensive places to live for foreign workers.

The factors determining the cost of living in this edition are food, housing, living and personal care expenses, alcohol and tobacco, clothing, housing maintenance, public services, transportation, recreation, and entertainment.

Check out the ranking of the top 10 most expensive cities in the world for cost of living and the top 5 most expensive by region: North America, South America, Asia, Pacific, Eastern Europe, Western Europe, the Middle East, and Africa.

World Ranking:

  1. Hong Kong
  2. Tokyo
  3. Singapore
  4. Seoul
  5. Zurich
  6. Shanghai
  7. Ashgabat
  8. Beijing
  9. New York
  10. Shenzhen

Top 5 by region:

North America

  1. New York, USA. World Ranking (9)
  2. San Francisco, USA. World Ranking  (36)
  3. Los Angeles, USA. World Ranking  (18)
  4. Chicago, USA. World Ranking  (37)
  5. Honolulu, USA. World Ranking (38)

South America

  1. Montevideo, Uruguay. World Ranking (70)
  2. San Juan, Puerto Rico. World Ranking (72)
  3. Santiago, Chile. World Ranking (79)
  4. Port of Spain, Trinidad & Tobago. World Ranking (83)
  5. Sao Paulo, Brazil. World Ranking (86)

Asia

  1. Hong Kong. World Ranking (1)
  2. Tokyo, Japan. World Ranking (2)
  3. Singapore. World Ranking (3)
  4. Seoul, South Korea. World Ranking (4)
  5. Shanghai, China. World Ranking (6)

Pacific

  1. Noumea, New Caledonia. World Ranking (29)
  2. Sydney, Australia. World Ranking (50)
  3. Melbourne, Australia. World Ranking (79)
  4. Perth, Australia. World Ranking (87)
  5. Auckland, New Zealand. World Ranking (89)

Eastern Europe

  1. Moscow, Russia. World Ranking (27)
  2. Saint Petersburg, Russia. World Ranking (75)
  3. Prague, Czech Republic. World Ranking (97)
  4. Riga, Latvia. World Ranking (111)
  5. Bratislava, Slovakia. World Ranking (131)

Western Europe

  1. Zurich, Switzerland. World Ranking (5)
  2. Bern, Switzerland. World Ranking (12)
  3. Geneva, Switzerland. World Ranking (13)
  4. Copenhagen, Denmark. World Ranking (20)
  5. London, England. World Ranking (23)

Middle East and Africa

  1. N’ Djamena, Chad. World Ranking (11)
  2. Victoria, Seychelles. World Ranking(14)
  3. Tel Aviv, Israel. World Ranking(15)
  4. Dubai, United Arab Emirates. World Ranking (21)
  5. Kinshasa, Democratic Republic of the Congo. World Ranking (22)

https://mobilityexchange.mercer.com/Insights/cost-of-living-rankings?

https://www.archdaily.com/924422/the-cities-with-the-highest-cost-of-living-in-2019

Posted by: bluesyemre | September 13, 2019

First Texas Show #ZZTop

Dallas! It’s great to be home! #ZZTopfilm screens today at the @TexasTheatre come on out! “One of our first gigs as was… rather unusual…” That time we played for a one person audience. #homesweethome

IMG_6462

IMG_6463

IMG_6464

Laurinda is an advocate for libraries as a human right that enable everyone to participate fully in society. She is a former President of the Library and Information Association of New Zealand Aotearoa (LIANZA), and a Director on the Aurora Foundation’s Leadership Institute for Information Professionals. You’ll find her collecting, and happily busting myths about libraries. This talk was given at a TEDx event using the TED conference format but independently organized by a local community.

Screenshot_11

2020 THE Dünya Sıralaması: Türk üniversiteleri ne durumda? İngiliz sıralama kuruluşu Times Higher Education (THE) 2020 Dünya Üniversiteleri Sıralaması’nı (Times Higher Education World University Rankings 2020) yayımladı. Bu yıl 16’ncı kez yapılan sıralamada 92 ülkeden 1300’den fazla üniversite yer aldı.

2020 THE DÜNYA SIRALAMASI: TÜRK ÜNİVERSİTELERİ NE DURUMDA?
Dünya üniversiteleri arasında ilk sırada yer alan Birleşik Krallık’tan Oxford Üniversitesi oldu. Oxford, 4 yıldır birinciliği bırakmıyor. İkincilik ise Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nün (Caltech), üçüncülük de Cambridge Üniversitesi’nin oldu. Dünyanın en iyi ilk 10 üniversitesi arasında 7 ABD, 3 Birleşik Krallık üniversitesi yer alıyor. ABD üniversiteleri ilk 200 içinde ağırlıklı yer alıyor.

34 ÜNİVERSİTE GİRDİ AMA YERİNDE SAYIYOR YA DA DÜŞÜYORLAR

Türkiye’ye gelince; 2020 dünya üniversiteleri sıralamasında 34 Türk üniversitesi var. Ancak THE editörlerinin de dikkat çektiği gibi bu yıl listeye yeni girişlerin çoğu 1000’den sonra oldu. İlk 500 içinde 2, ilk bin içinde 11 üniversite var. Bunların da 5 tanesi vakıf üniversitesi. 23 üniversitenin sıralaması ise binden sonra yer alıyor.

Daha önce girenler ise ya yerlerinde sabit kaldılar ya da sıralarından düştüler. Kısaca “Küresel sıralamada Türkiye’nin temsil oranı yüzde 50 artmış olsa da kaliteyi artırmada mücadelesi sürüyor.”

Yine THE “atıflara” dikkat çekiyor. Türk üniversitelerinin yayınlarına yapılan atıfların etki değerinin olmadığını söylüyor. Bu durum ise artık Türk üniversitelerindeki akademisyenlerin etki gücü yüksek daha nitelikli dergilerde makale yayımlamaları gerektiğini gösteriyor.

ÇANKAYA ÜNİVERSİTESİ İLK 401-500 BANDINDAN SIRALAMAYA GİRDİ

Türkiye’ye gelince sıralamada en dikkat çeken listeye bu yıl giren Çankaya Üniversitesi oldu. Türkiye’den ilk 500 içinde yer alan iki üniversiteden biri ilk kez listeye giren Çankaya Üniversitesi ile 401–500 bandında yer alan Sabancı Üniversitesi oldu. Sabancı geçen yıl 351–400 bandında bulunuyordu.

23 üniversitesi binden sonraki sıralamada yer alıyor. İlk bin içinde yer alan üniversite sayısı ise sadece 11 tane. Bunların 5 tanesi vakıf üniversitesi.

SAYI YÜZDE 50 ARTTI AMA

THE Türkiye’nin sıralamadaki yerini şöyle yorumladı:

“Türkiye, sıralamada temsil oranını yaklaşık yüzde 50 artırdı. Bir sıçrama var. 11 yeni üniversite sıralamaya girdi. Bu da sıralamadaki ülkeler arasında en yüksek artış, Ama hala Türk üniversiteleri kaliteyi arttırma mücadelesi veriyor. Ancak listeye yeni girişlerin çoğu ilk bin dışında. Mevcut olan üniversiteler de ya yerinde sayıyor ya da geriliyor.

En iyi performans gösteren yeni üniversite, 401-500 bandından sıralamaya giren ve Sabancı Üniversitesi’nin yanında (bu yıl 351-400 bandından 401-500 bandına düşen) ortak sıradaki Çankaya Üniversitesi oldu. Ancak listeye yeni giren 11 üniversitenin 9’u ilk bin dışında. Karabük Üniversitesi 801-1.000 bandına yeni giren üniversiteler arasında.

TÜRK ÜNİVERSİTELERİ SIRA KAYBEDİYOR

Bu arada, Sabancı Üniversitesi, düşüşünde yalnız değil. 5 Türk üniversitesi de benzer şekilde düşüşte. Diğerleri ise sabit kaldı. Hem 2019 hem de 2020 yılları arasında derecelendirilen hiçbir Türk üniversitesi bu yıl daha yüksek bir pozisyona sahip olamadı. Genel olarak Türk üniversiteleri atıflardan düşük puan alıyor.

2011’DEN BU YANA İLK KEZ İLK 400’DE ÜNİVERSİTE YOK

İlk defa, hiçbir Türk üniversitesi, mevcut metodoloji kapsamında 2011’den bu yana ilk 400 sıralama içinde yer almadı. The sıralama editörü Phil Baty ise Türkiye’nin performansı ile ilgili şu yorumu yaptı:
“Bu yılki sıralama her zamankinden daha fazla ülke ve kurumu kapsıyor. Türkiye bu nedenle sıralamadaki varlığını güçlendirmek için cesaret verici bir durum yakaladı. Türkiye’nin zorluğu ciddi uluslararası rekabet açısından eğitim ve araştırma kalitesini artırmak. Bunun için de doğru yatırım ile yaratıcı özgürlüğe sahip olmaları gerekiyor.”
Çankaya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Can Çoğun, elde ettikleri bu başarıdan memnun olduklarını dile getirdi. Çoğun, takip eden yıllarda da eğitim-öğretim faaliyetleri yanında araştırma faaliyetleri, endüstriyel işbirlikleri ve bilginin paylaşılması yönündeki çabalarını devam ettireceklerini, topluma katkı sağlama kapsamındaki projelerini hızlandıracaklarını söyledi.

SIRALAMA NASIL YAPILDI?

Önce dünyanın en iyi 200 üniversitesini sıralayan THE, daha sonra bu sayısı 400’e ardından 800’e son olarak da bin ve üzerine çıkardı. Sıralama kriterleri arasında araştırma performansı, öğrenme ortama, araştırma, atıf, sanayi geliri, uluslararası görünüm yer alıyor.

https://www.timeshighereducation.com/world-university-rankings/2020/world-ranking#!/page/0/length/25/sort_by/rank/sort_order/asc/cols/stats

http://www.pervinkaplan.com/detay/the-2020-dunya-siralamasi-turk-universiteleri-ne-durumda/8592

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/1575673/Dunya_Universite_Siralamasi_nda_ilk_kez_Turkiye_den_34_kurum_var.html

Posted by: bluesyemre | September 12, 2019

To restore #CivilSociety, start with the #Library

09klinenberg-superJumbo

Louie Chin

Is the public library obsolete?

A lot of powerful forces in society seem to think so. In recent years, declines in the circulation of bound books in some parts of the country have led prominent critics to argue that libraries are no longer serving their historical function. Countless elected officials insist that in the 21st century — when so many books are digitized, so much public culture exists online and so often people interact virtually — libraries no longer need the support they once commanded.

Libraries are already starved for resources. In some cities, even affluent ones like Atlanta, entire branches are being shut down. In San Jose, Calif., just down the road from Facebook, Google and Apple, the public library budget is so tight that users with overdue fees above $20 aren’t allowed to borrow books or use computers.

But the problem that libraries face today isn’t irrelevance. Indeed, in New York and many other cities, library circulation, program attendance and average hours spent visiting are up. The real problem that libraries face is that so many people are using them, and for such a wide variety of purposes, that library systems and their employees are overwhelmed. According to a 2016 survey conducted by the Pew Research Center, about half of all Americans ages 16 and over used a public library in the past year, and two-thirds say that closing their local branch would have a “major impact on their community.”

Libraries are being disparaged and neglected at precisely the moment when they are most valued and necessary. Why the disconnect? In part it’s because the founding principle of the public library — that all people deserve free, open access to our shared culture and heritage — is out of sync with the market logic that dominates our world. But it’s also because so few influential people understand the expansive role that libraries play in modern communities.

Posted by: bluesyemre | September 12, 2019

#Robotum Robotik Kodlama Atölyesi

69329439_2517239531825241_6755382780877602816_n

Dünya giderek gençleşiyor, teknoloji sürekli gelişiyor. Hem bireysel, hem toplumsal olarak günümüzün yeniliklerini yakından takip ediyor ve çocukları dijital dünyaya hazırlıyoruz. Teknolojinin getirdiği yeniliklere uzaktan bakmak yerine, deneyimimizi geleceğin teknolojisi olan robot teknolojisine meraklı, 6-19 yaş grubu çocuk ve gençlere aktarıyoruz. Çünkü robot yapımının da tıpkı müzik, resim ve spor gibi bir sanat dalı olduğuna inanıyoruz. Müzik yeteneği olan genç nasıl gitarı kullanarak beste yapıyorsa, resim kabiliyeti olan kişi nasıl düşüncelerini tuvale yansıtabiliyorsa, teknoloji yeteneği olan gençlerde robot setleri ile düşüncelerine hayat verebileceğini biliyoruz.

Edindiğimiz tüm bu tecrübeler ile çocuk ve gençlerimizle ulusal ve uluslararası yarışmalara katılıyor, yetişkinlere eğitici eğitimleri veriyor, konferanslar düzenliyor, danışmanlık yapıyoruz ve bu alanda yetkili kişiler olmanıza katkı sağlıyoruz.

Robot yapımı; tasarım becerisi, bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik zekası gerektiren bir uğraştır. Robot tasarlamak ise tüm bu becerilerin gelişimine büyük katkılar sağlar. İşte biz bu fırsatı yeni nesillere veren ekibiz.

http://robotum.net/

https://www.instagram.com/robotum_net/

https://www.facebook.com/robotumnet/

9789004401587

Academia is standing at a junction in time. Behind lies the community of the curious, ahead the mass and the market. This book joins in a growing stream of works that explore the vicissitudes of present-day European universities in what Bauman coined as liquid times. Here, a number of concerned (engaged) European scholars attempt to defend and brush up academic core values and practices, starting from their own life worlds and positions in higher education. They share the view that there is no point in turning back, nor in mechanically marching straight on. Above all, they uphold that there is no alternative to treasuring academia as a space for thinking together. Hopefully the fruit of this sine qua non invites to think with, and envision academic activism. Contributors are Samuel Abraham, Stefano Bianchini, Simon Charlesworth, Leonidas Donskis, Frans Kamsteeg, Joost van Loon, Ida Sabelis, Tamara Shefer and Harry Wels.

Leonidas Donskis (1962–2016), PhD, was a well-educated scholar, creative artist, politician, professor of Politics and important academic leader, and dean at Vytautas Magnus University, Lithuania. Together with the other editors he initiated the project to write a reflected book on academic life, which became Academia in Crisis.

Ida Sabelis, PhD, is Associate Professor of Organization Studies (Organizational Culture, In/equality and Diversity) at the Faculty of Social Sciences, VU Amsterdam. She has published widely in the field of time studies, alternating with gender diversity, human rights and ecofeminism (sustainability).

Frans Kamsteeg, PhD, is Associate Professor at the department of Organization Studies, Faculty of Social Sciences, VU Amsterdam. His main interests include diversity in higher education, and the emergence of managerial cultures at universities.

Harry Wels, PhD, is Associate Professor at the department of Organization Studies, Faculty of Social Sciences, VU Amsterdam. His main interests include the social sciences of human and non-human agents related to sustainability and social justice.

 Notes on Contributors
Introductory Thoughts
Tamara Shefer
1 Toward an Educational Dystopia? Liquid Evil, TINA, and Post-academic University
Leonidas Donskis
2 Academic Homecoming. Stories from the Field
Frans Kamsteeg
3 Universities as Laboratories. Internationalisation and the Liquidity of National Learning
Stefano Bianchini
4 Liberal Arts to the Rescue of the Bachelor’s Degree in Europe
Samuel Abrahám
5 Academia in the Fast Lane vs. Organisational Ethnography and the Logic of Slow Food
Harry Wels
6 Timescapes in Academic Life: Cubicles of Time Control
Ida Sabelis
7 A Nomad of Academia: a Thematic Autobiography of Privilege
Joost van Loon
8 The Truth is Out There: ‘Educated fo’ bollocks. Uni’s Just Institutional Daylight Robbery’: Universities in Crisis? What’s New?
Simon J. Charlesworth
Epilogue
Ida Sabelis
Index

https://brill.com/view/title/54481

Posted by: bluesyemre | September 12, 2019

Kastamonu’nun Somut Olmayan Kültürel Mirası

kitap-kapağı

Kastamonu’nun sahip olduğu değerlerin ortaya koyulması, tanıtılması, gelecek nesillere aktarılması ve sürdürülebilir bir anlayışla ekonomik değere dönüştürülmesi amacı ile Turizm Fakültesi öğretim elemanları tarafından başlatılan “Kastamonu’nun Somut Olmayan Kültürel Varlıkların Araştırılması Projesi” tamamlandı.

Dr. Öğr. Üyesi İrfan Mısırlı editörlüğünde Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı (KUZKA) desteğiyle yayınlanan dört kitap ve yazarları şöyle:

kas fes

Kastamonu Festivalleri- Prof. Dr. Saim ATEŞ, Prof. Dr. Kutay OKTAY

kas ef

Kastamonu Efsaneleri- Doç. Dr. Canan TANRISEVER, Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin PAMUKÇU, Öğr. Gör. Ömer SARAÇ

kas man

Kastamonu’nun Manevi İklimi- Dr. Öğr. Üyesi Muharrem AVCI, Arş. Gör. Dilara EYLÜL KOÇ

kas yem

Kastamonu Yemekleri- Dr. Öğr. Üyesi Aydoğan AYDOĞDU,  Arş. Gör. Emrah YAŞARSOY, Öğretmen Metin MIZRAK

http://www.kastamonugazetesi.com.tr/kastamonunun-somut-olmayan-kulturel-mirasi/

Posted by: bluesyemre | September 12, 2019

Asia Art Archive (AAA) Research Collection

49855750_2196672503709471_8499037927077052416_n

AAA’s Research Collection comprises material gathered from focused research projects undertaken by AAA in partnership with artists, art professionals, and researchers. It is a growing repository of primary source material, photographic documentation, video recordings, ephemera, and more. Since 2010, AAA has been digitising these valuable resources and making them accessible for users worldwide.

https://aaa.org.hk/en/collection

https://www.facebook.com/AsiaArtArchive

https://www.youtube.com/user/asiaartarchive1

https://www.instagram.com/asiaartarchive/

Posted by: bluesyemre | September 11, 2019

Türkiye’de göremeyeceğiniz 11 şey #Japonya (#Hayrettin)

Türkiye’de olmayan ama Japonya’da olan bir çok şey gördüm, öğrendim ve bunları sizinle paylaşmak istedim.

 

Posted by: bluesyemre | September 11, 2019

The Global #Liveability Index 2019

liveability2019

The Economist Intelligence Unit’s Liveability Index assesses which locations around the world have the best or worst living conditions. The Index examines over 30 different factors across five broad categories: stability, healthcare, culture and environment, education, and infrastructure.

The Global Liveability Index 2019

https://pages.eiu.com/Aug-19-Global-Liveability-Index-2019-Subscription—New-Business_Registration-page.html

Posted by: bluesyemre | September 11, 2019

Medyada #NefretSöylemi ve #AyrımcıSöylem 2018 Raporu

nefret

Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi araştırması kapsamında hazırlanan Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2018 Raporu, 2018 yılına dair medya izleme verilerinin niteliksel ve niceliksel analizlerini ve yıl içinde öne çıkan iki konu seçilerek hazırlanan Türkiye Yazılı Basınında Çocukların Temsili – Haziran 2018 ve Türkiye Ulusal Basınında Cumartesi Anneleri/İnsanları – Mayıs 1995 – Eylül 2018 başlıklı ayrımcı söylem raporlarını içeriyor. Raporun ayrımcılıktan, ırkçılıktan ve şiddetten arınmış yeni bir dilin kurulmasına katkı oluşturmasını diliyoruz.

Rapor2018_ARTICLE (2)

Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2018 Raporu

Posted by: bluesyemre | September 11, 2019

Kütüphanesiz okul kader midir?

300620151632403495643

Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü Muammer Yıldız, velilere özel okul seçerken dikkat etmeleri gereken 10 kıstas önermiş geçenlerde. Kıstaslardan birisi de okulun zengin bir kütüphanesinin olması. Şöyle diyor Yıldız: “Örneğin bana göre, zengin bir kütüphanesi bulunan bir okulun diğer okullardan ayırıcı vasfı var demektir.”
Muammer Bey haklı. Fakat hal böyleyken ülkemizde devlet okulları büyük oranda kütüphanesiz, kütüphanesi var diye düşünülen okullar ise çoğunlukla yeterli düzeyde ve çeşitlilikte kitaptan yoksun. Neden? Soru budur. Oysa kütüphaneye en fazla ihtiyacı olanlar, özel okula gidecek ya da kitap alacak parası olmayanlar değil mi?

MEB’in araştırması…
Diğer yandan MEB kendi bünyesinde bir araştırma yürütüyor bir süredir. Kısa adı ABİ- DE olan, “Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi” başlıklı araştırmadan söz ediyorum. Basına da yansıyan 2018 yılı araştırmasının sonuçlarına göre, evdeki kitap sayısı arttıkça çocukların akademik başarısı da artıyor. Ama diyelim ki ailenin kitaplarla ilgisi sınırlı, maddi olanakları az ya da yeterli eğitimi alma olanağı olmamış. Bu durumdaki çocukların kitapla tanışmasının, kitap sevgisi kazanmasının en kamusal yolu okul ve halk kütüphaneleri. ABİ- DE araştırması bunu da bulgu olarak not etmiş. Okulda kütüphane bulunmasının öğrencilerin akademik başarıları üstünde pozitif bir etki yarattığı saptanmış. Demek ki okul kütüphanesi, özel okula gidemeyen, ailesi aracılığıyla da kitaplarla tanışma fırsatı bulamayan, kitap alacak paraya ya da olanağa sahip olmayan çocuklar için bir kamusal pencere, bir nefes alanı. Başarıyı da artırıyor. Bizzat bakanlık saptamış. Devlet tam da burada ortaya çıkmalı işte.
Durum böyleyken okul kütüphaneleri açısından karnemiz kötü. Çelişkili veriler var bu konuda. Örneğin MEB Destek Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün internet sitesinde, Türkiye’de kütüphanesi bulunan toplam okul sayısı 18 bin 916 olarak güncellenmiş en son. Bunun kaçının devlet okulu, kaçının özel olduğu belirsiz. TÜİK ise sayıyı daha fazla gösteriyor. MEB 2018 Yılı İdare Faaliyet Raporu’na göre de okulların yüzde 40’ında kütüphane var. Gerçekçi mi?

Kaynak var, asıl soru: Kimler için kullanılıyor?
Türkiye’de 66 bin okul var. Bakanlığın bu oranına göre 30 bine yakın okulun kütüphanesi olmalı. Ancak sahadaki durum böyle değil ne yazık ki. Oda girişinde “kütüphane” yazması da yetmiyor. Yaklaşık iki yıldır öğrencilerimle birlikte Türkiye genelinde ihtiyaç sahibi okullara kitap desteği sağlıyoruz. 62 okul oldu, dayanışma yoluyla binlerce kitap temin ettik ve sürdürüyoruz. Bu sayede birçok okulda onlarca fedakâr öğretmen tanıdık. Yerelde esnaftan, öğrenci velisi marangoz, elektrikçi gibi zanaat ustalarından destek alarak okulda bir odayı kütüphaneye dönüştürüyorlar. Tamamen kendi emekleriyle. Boyasına kadar kendileri yapıyorlar. Ve ardından sıra kitap bulmaya geliyor. Bakanlıktan ya da ilçe milli eğitim müdürlüklerinden en fazla duydukları cümle şu: “Kaynak yok”. Okullar kendi yağıyla kavrulmaya mahkûm. Bu sefer de öğretmenlerimiz başlıyor kitap desteği aramaya.
Veriler de bunu doğruluyor. Bakanlığın sözünü ettiğim raporuna göre sene başında okullara gönderilmesi hedeflenen toplam kitap ve dergi sayısı 380 binmiş, ancak sayı 206 binde kalmış. Yani hedef zaten düşük, gerçekleştirme oranıysa hedefin de altında. Bunun kaçının kitap olduğu da belirsiz. Ama her koşulda Türkiye’de bakanlığın söylediği gibi 30 bine yakın okul kütüphanesi varsa, bu her okula 10’dan bile az sayıda kitap temin edildiği anlamına geliyor. Bakanlık, ilgili raporun 66. sayfasında bu durumun nedenini açıklamış. Bir yandan, okulların sisteme işlediği kitap sayısının eksik olduğu belirtilmiş. Ancak izleyen cümle daha acı: “Bütçe yetersizliği nedeniyle bazı göstergelerle ilgili olarak hedeflenen gösterge düzeyine ulaşılamamıştır.” Okullara sınırlı sayıda kitap gönderilmesinin, yeterince kütüphane yapılmamasının gerekçesi de bu değil mi aslında?

Lükse bütçe var…
Makam arabalarına var; ihtişamlı binalara, saraylara ve uçaklara var, ama kitaba bütçe yok. Tablo bu. Tek sorumlusu bakanlık değil, ülkeye hâkim olan yönetim anlayışı böyle.
Geldik yine Türkiye’de politika süreçlerinde önümüze u231 çıkan bir numaralı soruna: Kaynak var mı? Var. Ancak mesele, bu kaynakların nasıl ve kimler için kullanıldığı konusunda düğümleniyor. Kütüphanesiz devlet okulları da bu tercihin bir uzantısı. Oysa yoksul çocukların kitaba, kütüphaneye ihtiyacı var. Yurttaşlar sınırlı olanaklarıyla, dayanışma kampanyalarıyla yapabiliyorsa; bunca kaynağa sahip devlet, her okula yetkin kütüphaneler kuramaz mı? İtibar asıl böyle ölçülmez mi? Güçlü devlet böyle de olunmaz mı?

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1573940/Kutuphanesiz_okul_kader_midir_.html

Posted by: bluesyemre | September 10, 2019

Türkiye’nin DNA’sı 2019

dna

Speed Medya adlı medya planlama ve satın alma ajansı tarafından çeşitli araştırmaların derlendiği Türkiye’nin DNA’sı 2019 başlıklı rapor yayımlandı. Raporda, Türkiye’de birbirinden farklılaşan 7 temel toplumsal küme olduğu belirtilirken, en kalabalık grubun toplam nüfusun yüzde 23,7’lik kısmını oluşturan ‘memnun muhafazakarlar’ olduğu açıklandı. 2019’da Türkiye’de ‘mutluluk oranı’nın düştüğü açıklanan raporda, Türk halkı için mutluluğun en büyük kaynağının ise ‘sağlıklı olmak’ olduğu belirtildi.

Türkiye’nin DNA’sı 2019 raporuna göre, Türkiye’de 7 toplumsal küme bulunurken, bu grupların toplam nüfusa oranları şöyle:

  • Yüzde 23,7 oranında “Memnun muhafazakarlar”
  • Yüzde 16,2 oranında “Özgürlükçü modernler”
  • Yüzde 14,2 oranında “Kaygılı modernler”
  • Yüzde 13 oranında “Yılgın demokratlar”
  • Yüzde 11,5 oranında “Koyu muhafazakarlar”
  • Yüzde 11,1 oranında “Kayıtsız şikayetçiler”
  • Yüzde 10,3 oranında “Mazbut kanaatkârlar”

Türkiye’nin DNA’sı 2019

https://t24.com.tr/haber/turkiye-nin-dna-si-arastirmasi-memnun-muhafazakarlar-in-orani-yuzde-23-7,838716

Posted by: bluesyemre | September 10, 2019

Radio #Atılım

radioatilim_logo_600

https://www.powerapp.com.tr/campus-radios/radyoatilim/

https://www.radioatilim.com/

https://www.instagram.com/atilimradio/

https://www.atilim.edu.tr/tr/radyo-toplulugu

Posted by: bluesyemre | September 10, 2019

Ankara’ya 56 kilometrelik #bisiklet yolu yapılıyor

thumbs_b_c_f5e7b28a2c954d1215c702fbfbff2620

Ankara Büyükşehir Belediyesince yapılacak 56 kilometrelik “Bisiklet Yolu Projesi” kapsamında, 5 üniversitenin yetkilileriyle iş birliği protokolü imzalandı.

Büyükşehir Belediyesi binasında gerçekleşen imza törenine, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Bilkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdullah Atalar, Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Uslan, Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Haluk Özen, Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Tülin Gençöz katıldı.

Kent genelinde 56 kilometre olarak uygulanacak bisiklet yolu projesi, Ümitköy Metro İstasyonu’ndan başlayarak, Hacettepe Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Milli Kütüphane ve Ankara Üniversitesi güzergahını takip ederek, Gazi Üniversitesinde son bulacak.

Metro istasyonları ile EGO’nun bin 600 otobüsünün bisiklet taşımaya uygun hale getirilmeye başlanmasıyla, proje çalışmalarının 2020 yılında tamamlanmasının planlandığı bildirildi.

Hollanda bisiklet yolu modelinin izleneceği projeye, ABD’nin Washington eyaletinin ulaşım departmanından üst düzey yetkililerin 14 Ekim’de başkente gelerek katkıda bulunacağı açıklandı.

https://www.ankara.bel.tr/haberler/baskentte-bisikletli-ulasim-zamani

https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/ankaraya-56-kilometrelik-bisiklet-yolu-yapilacak/1572863

Posted by: bluesyemre | September 10, 2019

That Sugar Film (Documentary)

that sugar film

Damon Gameau embarks on an experiment to document the effects of a high sugar diet on a healthy body.
Director: Damon Gameau
Writer: Damon Gameau
Stars: Damon Gameau, Hugh Jackman, Milla Bakaitis

https://www.wikiwand.com/en/That_Sugar_Film

https://archive.org/details/That.Sugar.Film.2014

https://www.imdb.com/title/tt3892434/

https://thatsugarmovement.com/

okul k

Okul kütüphaneleri eğitimin en önemli enstrümanı. Ancak Türkiye’de okulların yüzde 55’inde kütüphane yok. Okul Kütüphanecileri Derneği Başkanı Aydın İleri, okul kütüphanelerinin nitelikli eğitim için önemini ERG Blog’a yazdı.

Türkiye’de okul kütüphaneleri eğitim hayatımızın önemli bir sorunu olarak güncelliğini koruyor. Okul öncesinden üniversiteye kadar olan dönemde kütüphane hizmetinden yoksun olarak öğrenim gören “kütüphanesiz” bir nesil büyüyor. Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2017-18 eğitim öğretim yılı verilerine göre Türkiye’de okul öncesinden üniversiteye kadar 65 bin 568 okul bulunuyor. TÜİK’in 2018 yılı verine göre ise örgün ve yaygın eğitimde kütüphanelerin sayısı 29 bin 690. Tablo çok hazin; yani Türkiye’deki eğitim kurumlarının yüzde 55’inde kütüphane yok. Kütüphanelerin taşıması gereken standartlara ve donanıma göre bakacak olursak bu oranın daha da düşebileceğini söylemek mümkün. Bakanlığın personel kadrosunda “kütüphaneci” sayısı ise hala “sıfır”. MEB’in “öğrencilerin okullarda bilgiyi sevme, öğrenme ve dinlenme etkinliklerine imkan veren sosyal etkinlik alanı” olarak tanımladığı Z-Kütüphanelerin sayısı da 1480. Z-Kütüphanelerde bile kütüphaneci veya kütüphane görevlisi yok. Bir oda, kitaplar, raf, masa, sandalyeler ve bilgisayarlar tek başına bir anlam ifade etmiyor. Bütün organizasyonu yapan bu alana ruh ve anlam katan kütüphanecidir.

Kütüphane çocuğun hakkı

Okullarda kütüphane fiziksel mekânları yetersiz, kitap ve kitap dışı koleksiyon nitelik sorunu var, kütüphaneler kütüphanecisiz. Kütüphaneler, bilimsel ilkelerden uzak, plansız, kuruldukları için verimli ve sürdürülebilir olmuyorlar. Bu eğitimde eşitsizlik. Çocuk hakları beyannamelerinde, sözleşmelerinde geçen; “çocuğun bilimsel ve edebi bilgiye ücretsiz erişim hakkı” da engellenmiş oluyor.

Okullarında kütüphane ve kitapla eğitim yaşamını sürdüren çocuklarla, hiç kütüphane kullanmayan, okuma ve araştırma kültüründen mahrum olan çocukların kişisel gelişimi ve okul başarısı aynı olmuyor. Millî Eğitim Bakanlığı bu eşitsizliği ortadan kaldırmakla yükümlü. Eğitimde kütüphane hizmetiyle tanışan çocukların estetik, sanatsal, edebi ve bilimsel bilgi dünyasının pozitif yönde etkilendiği, ders ve sınav başarısının arttığı yapılan birçok bilimsel çalışma ile kanıtlanmıştır.

Öğrencilerin fen, matematik ve okuma alanında becerilerini ölçen PISA 2015’e (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) göre, Türkiye’den katılan öğrencilerin neredeyse yarısı okuma alanında okuduğunu anlamakta zorluk çekiyor. Okumayan, okumayı alışkanlığa ve kültüre dönüştürmeyen çocukların okuduğunu anlamaması normal. Test kitapları kadar edebiyat eserlerine de çocukları yönlendirmeliyiz. Bunun temel başlangıcı da nitelikli okul kütüphanelerinden geçiyor.

Eğitim müfredatını destekleyen, öğrencinin, öğretmenin edebi ve bilimsel kaynaklara basılı ve dijital olarak eşit ve parasız erişebilecekleri, uzman kütüphaneci personelin hizmet sunduğu kütüphaneler, bilgi ve belge merkezleri tüm öğrencilerin, eğitimcilerin hakkı. Öğrenciler kadar eğitimciler içinde önemli olan okul kütüphaneleri, onların mesleki gelişimlerini destekleyerek eğitimin kalitesini de artıracaktır.

Eğitimin en önemli enstrümanı

Okul kütüphanelerinin fiziksel olarak yeterli alanlarda, çağın teknolojik donanımlarıyla donatılması önemli. Eğitimi destekleyen, basılı ve dijital ortamlarda bilimsel ve edebi kitap, kitap dışı materyaller gerekli. Okulların tümünde uzman kütüphaneci kadrosu olması da gerekiyor. Okul kütüphaneleri nitelikli eğitimin vazgeçilmezi. Okul öncesinden üniversiteye kütüphane eğitimin en önemli enstrümanı. Kitapla tanışan, okumayı alışkanlık edinerek kültürü dönüştüren bir nesil, ülkenin güçlü entelektüel sermayesi olacaktır.

Araştıran, kendini yetiştiren, kendine sunulan bilgiyle yetinmeyip daha fazlasını nereden, nasıl bulacağını sorgulayan insanların yetiştirilmesinde ve okuma alışkanlığının kazandırılmasında okul kütüphanelerinin önemi çok büyük.  Ayrıca özgüven sahibi, inisiyatif alan, motivasyonu yüksek, çözüm üreten, bilgi okuryazarı, dijital yurttaşların yetişmesine vesile olacak eğitimin de temel unsurlarından biri okul kütüphaneleri. Eğitimde niteliğin artması için gerekli olanlardan biri de  nitelikli kütüphanecilerin liderlik ettiği okul kütüphaneleri.

https://www.egitimreformugirisimi.org/nitelikli-egitimin-vazgecilmezi-okul-kutuphaneleri/

urban

Harmonizing urban mobility: How location intelligence is transforming movement in cities

eBook: Published by HERE Technologies | Length: 14 pages

Whether you’re a private company moving people or goods, or a governmental organization responsible for managing traffic flow, urban environments present a common set of challenges. Greater safety, reduced congestion and pollution, a better consumer experience, more well-organized networks and intuitive vehicle use are shared goals for all those looking to transform urban mobility.

City transportation is about to undergo a seismic change. This presents a huge opportunity for businesses to improve their services and for public sector leaders to understand and manage networks more efficiently.

By reading this ebook, you will discover how location intelligence helps:

  • Meet ever-increasing customer expectations of timely pick-ups and deliveries
  • Improve safety and congestion across a road network
  • Reduce operational costs and improve efficiency for movers of people and parcels
  • Maximize the use of fleet vehicles and drivers by efficiently matching supply to demand

Harmonizing urban mobility: How location intelligence is transforming movement in cities

Posted by: bluesyemre | September 9, 2019

Gregori, Come Lan! Gül İnce Beqo

adsc4b1z-4

Mahallede haber çok çabuk yayılmıştı. Çoluk çocuk, mühendis, işçi, erkek kadın demeden herkes gelecek misafirlerden bahsediyordu. Gelecek kişilerin, tüm muhabbetlerin temel konusu haline gelmelerindeki sebep misafir olmaları değil, Avrupa’dan gelen misafir olmalarıydı. Fabrika tüm anlaşmaları tamamlamıştı, İngiltere’den tam beş tane mühendis, aileleri ile birlikte bir seneliğine fabrikamıza ve dolayısıyla da mahallemize misafir olacaktı.

Fabrika müdürü İngiliz misafirler için kendisinden başka kimsenin aklına gelmeyecek bir karşılama töreni düşünmüştü. O gün, tüm çalışanlar, çocukları ile birlikte, fabrikanın önünde dizilecek, misafirler geldiğinde hep bir ağızdan “Welcome” diyecekti. Mühendis çocukları babaları gibi giyinmişti, ceket ve kravatları, babalarının onlarla duyduğu gurur ile geleceğin mühendisleri, mimarları oldukları her hallerinden belliydi. Memur çocuklarına, tıpkı babaları gibi, kravat takılmamıştı. Ekoseli gömlekler üzerine farklı renklerde ince kazaklar giymişlerdi. Bize, zincirin son halkası olan işçi çocuklarına ise, babaları gibi tulum giydirilmişti. Annemin diktiği, göğsünde kocaman bir cebi olan tulumun içinde neyse ki henüz beş yaşındaydım. Biraz daha büyük olsaydım, misal, ergen halimle giydirselerdi o tulumu, babamın o günü hatırladığında neden sinirle karışık bir hüzne boğulduğunu anlayabilirdim. Lâkin, o gün benim için her şey tatlı bir oyundan ibaretti. Fabrika müdürünün, biz çocuklardan, babalarımızın kaderlerini kendi kaderimizcesine ezberden okumamızı istediği bir garip müsamere.

Fabrikanın üç birimi, birbirine bunca yakın velâkin birbirinden bunca uzak duracak şekilde yan yana dizilmişti. İngiliz mühendislerin eşlerinden birinin, biz hep bir ağızdan “Welcome”  deyince omuzlarını kasan daracık tayyörünün içinde kısmen zorlanarak da olsa sevinçle ellerini çırparak “Oh! How beautiful they are!” demesi hakikaten görülmeye değerdi. Misafirlerde fabrika müdürünün istediği etkiyi bırakmıştık, ne dediklerini anlamasak bile kendimizi beğendirebildiğimiz aşikârdı.

Fabrika lojmanlarının en güzelleri, gelen beş aileye verilmişti. Bir seneliğine evlerini boşaltıp memur evlerine transfer edilen mühendisler haliyle bu durumdan memnun değildi ancak kasabaca misafirlerimizi en iyi şekilde ağırlamakla yükümlü olduğumuzdan kimse uzun boylu sesini çıkarmamıştı. İşçi aileleri için değişen bir şey yoktu zira, fabrika müdürü ve mühendisler tarafından esir alınan misafirleri bir sene boyunca adamakıllı görmediler bile. İşçi eşleri, anneleri ve kızkardeşleri tarafından Avrupalı ziyaretçiler için özenle hazırlanan bebe patikleri, dantel fiskos örtüleri, safranlı kolonyalar, kuru patlıcanlar, kasnak işi masa takımları ve yaz güneşinde kurutulmuş mis kokulu adaçayları hiçbir zaman yerine ulaşmadı. Mühendis eşleri misafirlere cheesecake ve likörlü çikolata ikram etmeyi tercih ettiler.

Gelen beş aileden üçünün birer tane çocuğu vardı, diğer ikisi ise karı-koca gelmişlerdi. Çocuklardan biri iki diğeri ise üç yaşında idi. Biri, yalnızca biri ise benim akranımdı ve tıpkı benim gibi bir sene boyunca fabrikanın anaokuluna gidecekti. Kasabamızda lokaller, lojmanlar ve hatta bakkallar bile fabrikadaki hiyerarşiye göre ayrılmıştı. Akşamları iki tek atmak isteyen memurlar memur lokaline, mühendisler mühendis lokaline, işçiler ise işçi lokaline giderdi. Bir işçinin mühendisler lokaline gittiği – yahut tam tersi-  görülmüş şey değildi. Herkes nerede içmesi, nereden ekmek alması gerektiğini bilir ve ona göre davranırdı. Lojmanlar da aynı şekilde dağıtılmıştı. Mühendisler bahçeli, iki katlı lojmanlarda otururken memurlar tek katlı müstakil evlerle yetinmek durumundaydılar. İşçilere ise meşhur birbirler uygun görülmüştü fabrika yönetimi tarafından. Mutfak, büyük oda ve küçük odadan ibaret lojmanlar. Böylelikle memurlar işçileri, işçiler mühendisleri, mühendisler ise hiç kimseyi görmeden yaşayıp gidiyorlardı. Karşılaşmak zorunda oldukları tek yer anaokulu bahçesi idi. Fabrika müdürünün erkek kardeşi olan belediye başkanı, söz vermesine rağmen gelir kategorisine göre ayrılan anaokulunu henüz yapmamıştı. Dolayısıyla fabrikanın bütün çocukları aynı anaokuluna gidiyor, çocuklarını almaya gelen ebeveynler ise anaokulun bahçesinde on dakikalığına bile olsa bir araya geliyordu. Bu durumda, Avrupalı bir çocukla bir sene boyunca aynı okula gidecek olmanın heyecanı henüz okullar açılmadan içime çöreklenmişti. İnsan beş yaşındayken çocukları babalarının mesleklerine göre sınıflandırma gereği görmüyordu sanırım çünkü onun benimle arkadaşlık etmemesi için en ufak bir sebep görmüyordum. Ancak işlerin düşündüğüm gibi gitmeyeceğini okulun ilk gününden itibaren anlamaya başlamıştım. Avrupalı benim yüzüme bile bakmıyordu, memur ve mühendis anneleri çocuklarına iyice tembih etmiş olacak ki, çocuğu bir dakika yalnız bırakmıyorlardı. O çemberi delip hedefe ulaşmak ne mümkün! Hep beraber, kıyafetlerinin kirleneceğinden, yırtılacağından, aşınıp eskiyeceğinden endişe etmeden yerlerde yuvarlanıyor, birbirlerini kazaklarından, gömleklerinden çekiştiriyorlardı. Dışardan üye almayan gizemli bir oyun kulübü kurmuş gibiydiler. Bizse hep biraz temkinli; kulübe dahil olmayı denemedik bile, yerimizi bilmemiz gerektiği sıkça öğretildiğinden olacak. Günün sonunda kulüp üyeleri üstü başı dağılmış, hatta bazen pantalonun dizleri yırtılmış dönerlerdi eve. Biz işçi çocuklarıysa hep tertemiz olurduk, bir çocuğun olması gerektiğinden de fazla belki. Hani elbiselerimiz azıcık kirlenmiş olsa çok oynamaktan değil de fakirlikten sanırlar diye. Diğer çocuklarla aramızdaki sınıf farkını temizlikle kapatırım diye düşünürdü annem. Gel gör ki, Hacı Şakir sabunları o farkı kapatamazdı bir türlü, bense -o zamanlar yumuşatıcı diye bir şeyin varlığından haberimiz yoktu- sabunla defalarca çitelenmekten sertleşmis, sopa gibi dimdik duran eşofmanlarımın içinde okula gittiğimle kalırdım.

Okula gelen yeni öğretmen, isimlerimizi öğrenmek için velilerden çocuklarının yakalarına isimlerinin yazılı olduğu küçük bir kumaş parçası iliştirmelerini istemişti. Böylelikle okulun ilk bir ayı boyunca yakamda Ferit ismi ile dolaştım. Misafirin yakasında iki isim vardı ve ikincisi parantez içinde yazılmıştı. Biz nedenini anlamıyorduk, sonradan öğrendik ki isminin yazılışı ile okunuşu aynı değilmiş. Mühendis eşlerinden biri Avrupalı akranına jest olsun diye minik bir kumaş parçasına süslü harflerle GEORGE (CORÇ) ismini işleyip kadına hediye etmiş. Bizim için bir sıkıntı yoktu, isminin okunuşunu çoktan öğrenmiştik. Arada talihsiz şakalarımıza kurban gitmiyor da değildi. Corç mu, cort gibi mi yani, hahahahahha! Yalnız, bizimle ve şakalarımızla ilgilenmediğini umursamaz görünmemize rağmen biliyordum ki hepimiz içten içten altın saçlı mavi gözlü Corç’la arkadaşlık yapmak istiyorduk. Hepimiz, onun sadece kendisinin arkadaşı olmasını istiyordu. Benim tek hayalimse onu bizim eve davet edebilmekti. Bir kerecik olsun bizim eve gelsin, küçük odada onunla oyun oynayalım istiyordum. Anneme defalarca beyan etmiştim bu arzumu, ama kadıncağız, “oğlum benim elimden ne gelir”den başka bir şey demiyordu. “Hayır, dilini konuşmayı bilsem, giderim annesinden rica ederim, böyle böyle, oğlunuz bizim eve davetli derim ama ben kadına derdimi nasıl anlatayım oğlum” diyor, her seferinde hevesimi kursağımda bırakıyordu. Babama sorabilsem belki o bir çaresini bulurdu ancak son zamanlarda vardiyaları iyice sıklaşmıştı, kendisini adamakıllı gördüğüm yoktu. Biz uyurken çalışıyor, okula gitmek için hazırlanırkense uyuyordu. İlginçtir, uyuyor bile olsam, özellikle de kışları, babamın eve geldiğini anlardım. Kışın, soba büyük odada yandığından geceleri ısınsın diye küçük odanın kapısı açık kalırdı. İşte o gecelerde bütün rüyalarım fabrika temalı olurdu. Bazen –illa ki- iyi kalpli bir müdür olurdum, bazen babasını ofisinde ziyaret eden gömlekli bir mühendis çocuğu, bazense kendim, sadece kendim.

Sonunda uygun bir zaman yakalayıp babama sormuştum, tam da beklediğim gibi “bakarız oğlum” demişti. Babam bir şeye bakarız derse ben o işi olmuş bilirdim. Nitekim, öyle de oldu. Babam iki kere beni okuldan almaya geldi, ilkinde konuyu hafiften bizim öğretmene açtı, ikincisinde de açık açık rica etti.

“Öğretmen hanım, siz gene bu hanımın dilinden az buçuk anlıyorsunuz, bir rica ediverin, oğlan çok heveslenmiş, ne gerek var bu kadar üzmeye?”

Öğretmenim ikna olmuştu, yarım yamalak İngilizcesiyle Corç’un annesine durumu anlattı. Neyse ki onun için durum bizim düşündüğümüz kadar olağandışı değildi zira oğlu okula başladığından beri her gün bir arkadaşının evindeydi. Çoğunlukla mühendis çocukları, bazen de memur evleri bir Avrupalı misafir etme şerefine nail oluyordu ancak Corç henüz bir işçi lojmanı görmemişti. Büyükler karar verdi, Corç’un fikri alındı, o da umursamaz bir biçimde tamam deyince de bir hafta sonra Cuma günü okul çıkışı bizim evimize gelmesine karar verildi. Heyecandan ölecek gibiydim. Sevincim evdekilere de yansımıştı. Haftaya Cuma demek, onun bize gelmesi demekti; dahası aybaşı demekti. Sagra’dan çikolata adam demek, beyin salatası, büyük rakı ve soğanlı maydanozlu arnavut ciğeri demekti. Haftaya Cuma, iki odalı bir evin mutlu olabilmesi için gereken her şey demekti.

Günler, sıcak asfalta yapışmış sakız misali uzadı o bir hafta. Ben Corç’un umrunda değildim, birkaç gün sonra bizim evimize misafir olmayacakmış gibiydi ama olsundu, Cuma günü beraber çıkacaktık ya okuldan, gidecektik ya bizim eve, yeterdi. Diğer işçi çocukları haberi almışlardı, bazıları hasetle bazıları ise öfkeyle bakıyordu benim bu sınıf atlayan –ve belki de olmayan- arkadaşlığıma. Sonra akşam çöktü, zifiri asfaltlar serinledi, sakızlar uzamaz oldu, böylece Cuma günü geldi çattı. Çikolata adamlarımız hazırdı, bir ona bir bana. Soğan, maydanoz eksik olmazdı evden ama işte şimdi bir kilo ciğer de vardı. Dolapta bir büyük rakı ve rakının –babamın deyişi, annemin kızışıyla- pezevengi, beyin. Kalaylanmaktan simsiyah olmuş, ortalama bir insan kafası büyüklüğündeki bir tencerenin içinde haşlanmış, limon, maydanoz ve yağla birleşip salata olmayı bekleyen iki loplu, kıvrım kıvrım bir beyin.

Ah be Corç, kimse sana söylemedi mi, hiç kimseler sana öğretmedi mi misafir evinde mutfağa girilmez, haydi girdin, girdin de, ocağın üstündeki tencerenin kapağı açılmaz diye?

Şimdi sen koşarak kaçıyorsun ya bizden, masada öylece yenmeyi bekleyen çikolatadan iki adam bırakarak.

“Anneee! Anneee! Gidiyor yaaa!”

Annem mutfağın camından bakıyor, garibim, elinden hiçbir şey gelmiyordu. Çocuğu sürükleye sürükleye geri getirecek değildi ya. Babam çıktı kapının önüne, vardiyadan daha yeni gelmiş, üzerinde hâlâ işçi tulumu, yüzündeki çaresizliği içimde bir yerlere nakşetmişler o an; hep gün gibi aklımda. “Adı neydi çocuğun?” diye sordu bana. İçimi çekmekten cevap veremediğimden parmağımla Corç’un koşarken yakasından düşürdüğü, isminin yazılı olduğu kumaş parçasını gösterdim.

Gözleri kağıtta, “Gregori, oğlum gelsene. Beyin o, korkacak ne varmış ki! Biz yiyoruz onu! Oğlum Gregori, gitme, bak arkadaşın üzülüyor.” Yavaş yavaş sesini yükseltmeye başlamıştı, sinirden değildi ama çaresizlikten, “Gregori, oğlum come lan!”

Baktım geri dönecek gibi değil kapının eşiğine oturup, başım dizlerimin arasında artık bağıra bağıra ağlamaya başlamıştım. Gregori, benim altın saçlı, deniz mavisi gözlü arkadaşım, ona daha çikolata adamını bile veremeden gitmişti. Onunki gibi özenle taranmış saçlarım, ekoseli gömleğim, kadifeden şortum bir hiçti artık gözümde. Tenceredeki beyin her şeyi piç etmişti. O günden sonra daha da beyin sürmedim ağzıma. Gitmelere sebep oldu diye yemedim. İlginçtir, hayatıma ondan sonra girecek tüm insanların beni öylece terketmesini beraberinde getiren bir gitme vardı sanki onunkinde. Öyle bir gitti ki, sanki ondan sonra hayatımda kimse kalmayacak gibi. Bense hep bir kapı eşiğinde. Şimdi kim beni bıraksa, ki genelde bana lâyık olmadıkları için yaptıklarını söyler aşifteler, hadi oradan derim ben de, içimden ama, dışımdan haklısın ben daha iyilerine lâyığım derim, onunla beraber bana yaptığı haksızlıklara dertlenirim. İşte şimdi kim gitse, bir babamı, bir de oturup, gidenlerin hızlı adımlarla uzaklaşmasını izleyebileceğim bir eşik ararım. Lâkin, ne babam var artık gidene benim için ‘come lan’ diyecek, ne de bir kapı eşiği. Olsa olsa, terkedenin tüm kadraja bile zar zor sığdığı el kadar bir pencere kenarı.

Gül İnce Beqo

https://parsomenfanzin.com/2019/09/09/gregori-come-lan/

Posted by: bluesyemre | September 9, 2019

Kütüphaneye davet – Prof. Dr. Çağatay Üstün

IMG_4955

Posted by: bluesyemre | September 9, 2019

Odunpazarı Modern Müze (OMM) kapılarını açtı

Dünyaca tanınan Japon mimarlık ofisi Kengo Kuma and Associates’ın (KKAA) imzasını taşıyan ve tasarımıyla dikkat çeken Odunpazarı Modern Müze (OMM), Eskişehir’de gerçekleşen açılış etkinliğinin ardından 8 Eylül Pazar günü ziyaretçilere açıldı.

OMM’da ziyaretçileri; ünlü Japon mimarlık ofisi Kengo Kuma and Associates’ın (KKAA) imzasını taşıyan, Odunpazarı sivil mimarisi, Osmanlı kubbe mimarisi ve geleneksel Japon mimarisindeki öğelerden aldığı referanslarla tasarladığı 4500 m2’lik çağdaş bir sanat alanı bekliyor.

Kengo Kuma and Associates’in (KKAA) projeleri arasında İskoçya’da yer alan Victoria and Albert Müzesi Dundee, İsviçre’deki EPFL Artlab, Danimarka’da açılmak üzere olan Hans Christian Andersen Müzesi de yer alıyor. Yaratıcı mimarisi ile Sydney’nin Darling Limanı’nda yer alan hükümet binası The Darling Exchange de onların imzasını taşıyor.

Farklı büyüklüklerdeki sergileme alanlarının yanı sıra müzede kafe, müze dükkanı ve atölye alanları da bulunuyor. Odunpazarı’nın tarihi dokusuna gönderme yapan ahşap yapı sistemi ve mimarisiyle OMM’un bölgenin odak noktası, sembolü ve aynı zamanda kamusal bir toplanma merkezi olması bekleniyor.

Müzenin ilk sergisi Haldun Dostoğlu küratörlüğündeki “Vuslat”

OMM’da açılan ilk sergi, Haldun Dostoğlu küratörlüğünde, müzenin kurucusu Erol Tabanca‘nın koleksiyonundan hazırlanan özel bir seçkiden oluşuyor.

1950’lerden günümüze farklı disiplinlerden 60’ın üzerinde yerli ve yabancı sanatçının eserlerinden oluşan 100’e yakın eserin sergilendiği “Vuslat” başlıklı sergide yer alan sanatçılar arasında Erol Akyavaş, Ferruh Başağa, Ramazan Bayrakoğlu, Hans Op De Beeck, Guido Casaretto, Taner Ceylan, Sinan Demirtaş, Tayfun Erdoğmuş, İnci Eviner, Ahmet Doğu İpek, Gülsün Karamustafa, Assa Kauppi, Azade Köker, Jauma Plensa, Tunca Subaşı ve Canan Tolon yer alıyor.

Dijital sanat kolektifi Marshmallow Laser Feast, ilk kez Türkiye’de

İngiliz sanat kolektifi Marshmallow Laser Feast, teknoloji, data, bilim ve sanatı bir araya getiren, sanal gerçekliğin sınırlarını zorlayan çalışmalarıyla biliniyor. Kolektifin Ağaca Övgü (Treehugger) ve Bir Hayvanın Gözlerinden (In The Eyes of the Animal) isimli, birden çok duyu organını aynı anda harekete geçiren sanal gerçeklik deneyimleri Türkiye’de ilk kez OMM’da sergileniyor.

Tanabe Chikuunsai IV’ten OMM’a özel enstalasyon çalışması

Dünyaca ünlü Japon bambu ustası Tanabe Chikuunsai IV, OMM için özel bir enstalasyon hazırladı. Aile geleneği olan bambu ustalığını sürdüren Tanabe, kendi döneminin en yetenekli bambu sanatçısı olarak kabul ediliyor. Japonya’nın Kochi isimli köyünde bulunan ve sadece o bölgede yetişen “kaplan bambu” adıyla bilinen malzeme ile çalışan Tanabe ve ekibi, müze mimarisi ile iç içe geçen bu özel enstalasyonda örme bambu tekniğini kullandı.

https://www.omm.art/en/

https://www.instagram.com/ommxart/

https://medyascope.tv/2019/09/09/odunpazari-modern-muze-omm-kapilarini-acti-cumhurbaskani-erdoganin-cizdigi-vav-harfi-de-sergileniyor/

Older Posts »

Categories

%d bloggers like this: