Posted by: bluesyemre | April 19, 2021

How well do you know your libraries? (Quiz)

Were you born to be a librarian? Are you a library fan? Or do you just like a bit of trivia? Whatever your reason it’s time to prove to us how well you know your libraries with this short quiz.

Molly Dixon is a Marketing Executive in the Global Library Marketing team at Oxford University Press.

Alanya, Antikçağ’dan günümüze kadar insanlığa ev sahipliği yapmakla kalmamış aynı zamanda kesintisiz olarak bir medeniyet merkezi olagelmiştir. Şehir, günümüzden tam 800 yıl önce 1221 yılında Türkiye Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından fethedilmiş ve bir Türk-İslam merkezi olarak yeniden imar edilmiştir. Fethin sonrasında da fatihinin ismine nisbetle Alaîye olarak isimlendirilmiştir. Tarihinin son 800 yılı işgallerle kesintiye uğramaksızın ve ciddi bir tahribat görmeksizin Türk-İslam kültürü ile bezenmiş hâldedir. Dolayısıyla insanlık tarihine sunduğu nimetler itibariyle de şehir ile tarih ayrılmaz bir bütünlük arz etmektedir. Bu mümtaz Selçuklu kökenli Türk-İslam şehrinin zengin tarihini bir bütün olarak ortaya koymak adına, günümüze kadar pek çok etkinlik düzenlenmiş, akademik ve yerel tarih çalışmaları yapılmıştır. Alanya’nın farklı dönemleri ele alınmış ve tarihine katkılar sağlanmıştır. Bu değerli bilimsel katkılara ilaveten kitabımızda; şehrin Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerindeki tarihini ana hatlarıyla, bir arada ve akademik düzeyde sunulabilmesi de amaçlanmıştır. Gerek üniversitelerin kuruldukları şehre katkı sağlamaları şiarından hareketle gerekse de Alanya’nın fethinin 800. sene-i devriyesi münasebetiyle, Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ekrem Kalan’ın girişimi ve çabasıyla ALAÎYE’DEN ALANYA’YA isimli bu prestij baskı eser, şehrin sadece ekonomik hayatına değil kültür ve bilim alanındaki çalışmalarına da destek veren Alanya Ticaret ve Sanayi Odasının katkıları ile hazırlanmıştır. Elinizdeki kitap, Alanya’nın Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi tarihini ana hatlarıyla ortaya koyan bir çalışmadır. Kitabın “Selçuklular Döneminde Alanya” başlıklı ilk bölümünde, Selçuklu tarihçisi Prof. Dr. Mehmet Ali Hacıgökmen tarafından Alanya’nın Selçuklu dönemi tarihi ayrıntılı olarak ele alınmıştır. “Osmanlı Yönetiminde Alâiye (1471-1923)” başlıklı ikinci bölüm ise Osmanlı tarihçisi olan Prof. Dr. Selim Hilmi Özkan tarafından kaleme alınmış ve Alanya’nın Osmanlı dönemi tarihine mercek tutulmuştur. Kitabın son bölümünde ise Cumhuriyet tarihçisi Doç. Dr. Ali Rıza Gönüllü tarafından “Cumhuriyet Döneminde Alanya” başlığıyla, bu kez Alanya’nın Cumhuriyet devrindeki tarihî özellikleri ayrıntılarıyla ortaya konmuştur. Alaîye’den Alanya’ya kitabı, kültür ve medeniyet merkezi olan şehrin tarihî zenginliklerini ve doğal güzelliklerini yansıtan çok sayıda görseli de içermektedir. Bununla birlikte insanların ilk defa görecekleri eski fotoğraflar, haritalar ve arşiv vesikalarıyla da zenginleştirilmiştir. Alanya’nın dönem dönem idarî, iktisadî, askerî, fizikî, coğrafî ve sosyo-kültürel özelliklerini ortaya koyan bilgilere ve detaylı tablolara da yer verilmiştir. Bu yönüyle kitabın; Alanya’nın şehir olarak tarihsel geçmişinin, sahip olduğu fiziksel alt yapısının, doğal ve sosyo-kültürel özelliklerinin tanıtımına katkı sunabilmesi de amaçlanmıştır.

http://acikerisim.alanya.edu.tr/xmlui/handle/20.500.12868/1461

Küresel Kamuoyu: “2020 Kötü Bir Yıldı, 2021’e Dair Daha Umutluyum” Diyor

Ipsos, Global Advisor araştırması ile Türkiye’nin de dahil olduğu 28 ülkede 2021’e dönük belli konulardaki kamuoyu öngörü ve tahminlerini araştırdı. Çeşitli konulardaki yeni yıl değerlendirmeleri, ekonomi ve dünya olaylarıyla ilgili kamuoyu tahminleri bu çalışmada özetlendi

Araştırmaya göre; küresel kamuoyunun %90’ı ve Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin %94’ü “2020 yılı ülkem için kötü bir yıldı” diyor.  2020 yılının kendileri ve aileleri için kötü bir yıl olduğunu düşünenlerin oranı küresel ortalamada %70 olarak görülürken, Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin %89’u 2020’nin kendileri ve aileleri için kötü bir yıl olduğunu belirtiyor.

Öte yandan kamuoyu, 2021’e dair daha umutlu bir beklenti içerisinde. Dünya çapında her 10 kişiden yaklaşık 8’i (%77) 2021’in kendileri için 2020’den daha iyi olacağı konusunda iyimser. Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin %67’si de bu konuda aynı iyimserlik içinde.

Küresel ekonominin 2021 yılında 2020’de olduğundan daha güçlü olacağını düşünenlerin oranı küresel ortalamada %54 iken Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin %48’i de bu konuda hem fikir.
54 
2021’e dair ekonomik beklentilerin biraz daha detayına inildiğinde, Ipsos Global Advisor araştırmasından şu sonuçlar öne çıkıyor: Küresel kamuoyunun %66’sı ülkelerinin gelir eşitsizliğinin artacağını düşünüyor. Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin %85’i de ülkedeki gelir eşitsizliğinin 2021 yılında artacağını tahmin ediyor.

Online alışverişe mağazadan alışverişe göre daha fazla para harcanacağı tahmin ediliyor. Küresel kamuoyunun %57’si bu tahminde bulunurken, Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin %84’ü online alışverişe daha fazla para harcayacağını tahmin ediyor.

2021 yılında aynı işi yapan kadınlar ve erkekler aynı ücreti alacak tahminine katılanların oranı küresel ortalamada %40 iken Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin %46’sı eşit ücret konusunda iyimser bir tahmine sahip.

53

Covid-19 Pandemisine Yönelik Tahminler
Küresel kamuoyunun %41’i, Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin ise %52’si ; Covid-19 pandemisinin etkilerinin ardından 2021 yılında ülkelerinin normale döneceğini tahmin ediyor. Öte yandan ülke ekonomilerinin çabuk toparlanamayacağı konusunda tahminler daha ağırlıkta gözüküyor. Küresel ortalamada sadece %32’lik bir kesim ülkelerinin ekonomisinin Covid-19 etkilerinden tamamen kurtulacağını tahmin ediyor. Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin sadece %38’i de bu tahmine katılıyor. %56’lık bir kesim ise buna ihtimal vermiyor.

Kamuoyunun tahminlerine göre bu yıl da maske kullanmaya devam edeceğiz gözüküyor. Küresel kamuoyunun %61’i ve Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin %71’i “Bundan bir yıl sonra ülkedeki çoğu insan kamusal alanda maske takacak” tahminine katılıyor.

Yeni bir virüsün neden olduğu yeni bir küresel pandemi olacak tahminine katılanların oranı daha fazla… Pandemi hayatımıza yeni girdi ve devamının da geleceği tahmin ediliyor. Küresel kamuoyunun hemen hemen yarısı (%47), Araştırmaya Türkiye’den katılan bireylerin ise %61’i bu tahmine katılıyor.   

Covid-19 krizi sayesinde dünya daha iyi bir yer haline gelecek tahminine ise çoğunluk “muhtemelen hayır” diyor. (Küresel Ortalama %59, Türkiye’den katıların oranı %64)

52

Araştırma Künyesi

Ipsos tarafından Global Advisor çevrimiçi platformunda gerçekleştirilen 31 pazarı kapsayan araştırmanın sonuçlarıdır. Ipsos, 23  Ekim ve 6 Kasım 2020 tarihleri arasında Singapur’da 21-74 yaş aralığındaki, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Hong Kong, İsrail, Yeni Zelanda, Malezya, Güney Afrika ve Türkiye’de 18-74 yaş aralığında ve 22 diğer pazarda ise 16-74 yaş aralığında bulunan toplam 23.007 yetişkinle görüşme gerçekleştirmiştir. 

Örneklem, Avustralya, Belçika, Brezilya, Kanada, Çin anakarası, Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, Japonya, İspanya, Yeni Zelanda ve ABD ülkelerinin her birinde yaklaşık 1.000’er kişi; Arjantin, Şili, Hong Kong, Macaristan, Hindistan, İsrail, Malezya, Meksika, Hollanda, Peru, Polonya, Rusya, Suudi Arabistan, Singapur, Güney Afrika, Güney Kore, İsveç ve Türkiye ülkelerinin her birinde ise yaklaşık 500’er kişiden oluşmaktadır.
 
Arjantin, Avustralya, Belçika, Kanada, Fransa, Almanya, Büyük Britanya, Macaristan, İtalya, Japonya, Hollanda, Polonya, Güney Kore, İspanya, İsveç, Yeni Zelanda ve ABD’deki örneklemin, 75 yaşın altındaki nüfusun genelini temsil ettiği düşünülebilir.

Brezilya, Şili, Çin toprakları, Hong Kong, Hindistan, İsrail, Malezya, Meksika, Peru, Rusya, Suudi Arabistan, Singapur, Güney Afrika ve Türkiye’deki örneklem, nüfusun genelinden daha kentsel, daha eğitimli ve / veya daha varlıklıdır. Bu ülkeler için anket sonuçları, nüfuslarının internete daha çok “erişimi olan” kesiminin görüşlerini yansıtıyor olarak görülmelidir.

 Veriler, her ülkenin örneklem kompozisyonunun en son nüfus sayımı verilerine göre yetişkin nüfusun demografik profilini en iyi yansıtacak şekilde ağırlıklandırılmıştır.

Sonuçların toplamı 100 değilse veya “fark” gerçek olandan +/- 1 fazla / az göründüğünde, bunun nedeni yuvarlama, çoklu yanıtlar veya “bilmiyorum” veya belirtilmemiş yanıtların hariç tutulması olabilir.  

Ipsos çevrimiçi anketlerinin doğruluğu, +/- 3,5 puanlık 1000 doğru ve +/- 5,0 puanlık 500 doğru soruluk bir anket içeren güvenilirlik aralığı kullanılarak hesaplanır. Ipsos’un güvenilirlik aralıklarını kullanması hakkında daha fazla bilgi için lütfen Ipsos internet sitesini ziyaret edin. Bu bulguların yayınlanması yerel kurallara ve düzenlemelere uygun şekilde gerçekleştirilmektedir.

http://www.repman.com.tr/tr/ipsos-global-advisor-arastirmasi-kuresel-kamuoyunun-2021-ongoruleri/

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, sosyal medyadan evinin mutfağından paylaştığı video ile ilgili “Mutfak dolaplarımıza dertlenen gençler olmuş. Sağolsunlar, var olsunlar. Sevgili gençler, o dolap kapaklarının arkasında iç huzur var” şeklinde bir açıklama yaptı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Twitter’dan yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

“Mutfak dolaplarımıza dertlenen gençler olmuş Sağolsunlar, var olsunlar. Sevgili gençler, o dolap kapaklarının arkasında iç huzur var. Selvi Hanım ve ben, huzuru hiçbir şeye değişmeyiz.”

Kılıçdaroğlu paylaşımın devamında şunları belirtti:

“Bu arada Troller bu akşam da #HangiKılıçdaroğlu diye kampanya başlatmış. Onların da işi zor. Saray’ın bana atadığı trollerime başarılar dilerim.

Evinin mutfağından paylaştığı videoyla gençlere seslenen Kemal Kılıçdaroğlu “Bunları artık yemeyin. Biz iktidara geliyoruz. Sizden çalınan ne varsa, alıp size vereceğim” demişti.

“Sevgili gençler, saat 12.00’yi geçti” diyerek söze başlayan Kılıçdaroğlu, şöyle devam etmişti:

“Size evimin mutfağından sesleniyorum. Biliyorum bu paylaşımın altına bir süre sonra bir troll ordusu saldıracak. Neymiş efendim, ‘Kılıçdaroğlu muhalefet yapamıyormuş, liderlik yapamıyormuş’. E haklılar! ‘128 milyar dolar’ ezberlerini bozdu. Bakın sevgili gençler sizden bir isteğim var; bunları artık yemeyin. Çünkü bunlar gidici. Biz iktidara geliyoruz. Size sözüm söz. Sizden çalınan ne varsa, hepsini alıp size vereceğim. Çünkü ben sizleri çok seviyorum.” 

https://tr.sputniknews.com/amp/turkiye/202104171044297973-kilicdaroglu-mutfak-dolaplarimiza-dertlenen-gencler-olmus-o-dolap-kapaklarinin-arkasinda-ic-huzur/?

This image has an empty alt attribute; its file name is 1*bZDs7AaTI6Dt-H71y6Sgvw.png

Son yıllarda YÖK bilgi paylaşımını artırdı. Üç yıldır “Vakıf Yükseköğretim Kurumları” raporları yayınlandı. İki yıldır da tüm üniversiteler için bir özet rapor yayınlandı. Yıllardır üniversiteler hakkında objektif bilgiye ulaşmakta zorlanan bir akademisyen olarak, YÖK’un bu paylaşımlarını değerli buluyorum.

Üniversitelerin 5 ana başlıkta toplanmış olan 45 kriterde değerlendirildiği 2020 Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporunun girişinde, neredeyse tüm kriterlerde iyileşmeler olduğu belirtiliyor. Bu raporda bana ilginç gelen bazı noktaları burada derledim.

2018–19 akademik yılında 195 üniversitede 3.777.114 örgün öğretim öğrenci varmış. Üniversite sistemimizdeki öğretim üyesi sayısı ise 81.368 imiş (26.453 Profesör, 15.451 Doçent ve 39.464 Doktor Öğretim Üyesi — eski adı ile Yardımcı Doçent). Bu sayılarda iki sorun var: 1) Öğretim üyesi piramidinde Doçent sayısı çok az, 2) Öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı çok yüksek (46.4).

Eğitim ve Öğretim

Kriterlerden birisi KPSS başarısını ölçüyor. Bu kriter üniversitelerin memur yetiştirmeyi hedeflediğini varsayıyor. Mezunları özel sektörü hedefledikleri için neredeyse hiçbirinin KPSS’ye girmediği üniversiteler var. Bir başka kriter ALES başarısı ölçüyor. Eğer üniversite mezunlarının başarılarını ölçülecek ise, neden sadece devlete ve yüksek lisansa girme başarıları ölçülüyor da STK’lara ve özel sektöre girme veya girişimci olma başarıları ölçülmüyor?

Bu bölümde mutlak sayıları kullanan 4 kriter bulunuyor: düzenlenen uluslararası etkinlik sayısı, öğrencilerin yürüttüğü sosyal sorumluluk projesi sayısı, öğrencilerin yürüttüğü endüstriyel proje sayısı ve Teknokent veya TTO projelerine katılan öğrenci sayısı. Bu kriterler önemli, fakat mutlak sayılara odaklanmak yanıltıcı olabilir. Örneğin uluslararası etkinlik sayısında birinci gösterilen Hacettepe 397 etkinlik yaparken, Sabancı 123 etkinlik yapmış. Fakat bu etkinlikleri organize eden öğretim elemanı sayısı Hacettepe’de 3.882 iken Sabancı’da sadece 329. Yani Sabancı öğretim elemanı başına Hacettepe’nin neredeyse 4 misli etkinlik düzenlemiş. Öğrencilerin yürüttüğü sosyal sorumluluk projesi sayısında Atatürk 475 proje ile birinci, Sabancı ise 260 proje yapmış. Fakat Atatürk’te birinci ve ikinci öğretimdeki toplam öğrenci sayısı 63.736 iken Sabancı’da 5.172. Üniversite büyüklükleri arasında büyük farklılıklar varken mutlak sayılara göre sıralama yapmanın yanında göreceli sayılara göre de bir sıralama yapmak gerekli.

Bu bölümde bazı kriterlerden birçok üniversitenin sıfır almış olması dikkat çekici.

– 21 üniversite hiç uluslararası etkinlik düzenlememiş,

– 21 üniversitede öğrenciler hiç sosyal sorumluluk projesi yapmamış,

– 65 üniversitede öğrenciler hiç endüstriyel proje yürütmemiş.

Birkaç ilginç istatistik daha:

– 24 üniversitede öğrenciler farklı programlardan ders alamıyorlar,

– 6 üniversitede öğrenci başına düşen kitap sayısı birin altında,

– 22 üniversitede öğrenci başına düşen e-yayın sayısı birin altında.

İstatistiklerde ortalamaların artması iyi bir haber, fakat dağılımın sol tarafında yer alan bazı üniversitelerin durumu gerçekten vahim görünüyor.

Araştırma-Geliştirme, Proje ve Yayın

Ulusal ve uluslararası yayın kriterlerinde hem mutlak hem de göreceli sayılar verilmiş, fakat diğer kriterlerde sadece mutlak sayılar verilmiş. Tüm kriterlerde göreceli istatistiklerin de verilmesi önemli. Örneğin, uluslararası yayın sayısında ilk 5 devlet üniversitesi iken, öğretim elemanı başına düşen uluslararası yayın sayısında ilk 5 vakıf üniversitesi olmuş. Bu kriter altında dikkat çeken diğer noktalar:

– Ulusal hakemli dergilerde öğretim elemanı başına düşen yayın sayısı ortalaması 0,11 (yani 9 yılda bir makale)

– Uluslararası hakemli dergilerde öğretim elemanı başına düşen yayın sayısı ortalaması 0,36 (yani neredeyse 3 yılda bir makale)

– 88 üniversitemizin olumlu sonuçlanan patent, faydalı model ve tasarım başvurusu sayısı sıfır, 82 üniversitemiz için de bu sayı onun altında. Yani ülkedeki üniversitelerin inovasyon ile ilişkisi oldukça zayıf. Bu sıralamada en yukarıda olan üniversitenin sadece 10 yıl önce kurulmuş olan bir vakıf üniversitesi olması da oldukça ilginç.

– YÖK, TÜBİTAK, TÜBA bilim, teşvik ve sanat ödülleri sayısı sıralamasında ilk iki sırayı vakıf üniversiteleri almış.

– 28 üniversite TÜBİTAK araştırma burslarından hiç yararlanmamış.

– 11 üniversite TÜBİTAK ulusal ve uluslararası destek programından yararlanmamış.

– 32 üniversitenin ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından desteklenen Ar-Ge projesi sayısı sıfır.

– 160 üniversitenin ise üniversite laboratuvarlarında Ar-Ge, inovasyon ve ürün geliştirme kapsamında sunulan hizmet sayısı sıfır.

En prestijli dergiler uluslararası dergilerdir, ve araştırma dünyasında uluslararası dergilerde yayın teşvik edilir. Buna karşılık, yönetici özetindeki su cümlelerden YÖK’ün ulusal yayınları özellikle teşvik ettiği anlamı çıkarılabilir:

“Ulusal hakemli dergilerin yayın dilinin genelde anadil olması ve bu yayınlara erişimin nispeten daha kolay olması yurt içi yayın okunurluğunu artıracak dolayısıyla iktisadi ve sosyal kalkınmaya doğrudan bir katma değer oluşturacaktır. Bu nedenle Yükseköğretim kurumlarının ulusal hakemli dergilerde yayımladıkları kurum adresli yayın sayılarını artırarak uluslararası hakemli dergilerde yayımladıkları yayın sayısına yaklaşması arzu edilen bir husustur.”

Akademisyenlerin uluslararası dergilerde yayınlanan makaleleri okuyamayacağını var sayan bu arzuya katılmam mümkün değil. Araştırmaya ayrılan zaman sabittir. Bu zamanı ya ulusal dergilerde yayına harcarsınız ya da uluslararası dergilerde yayınlara. YÖK’un en prestijli dergilerde yayınları teşvik etmesi gerekirken ulusal dergilerdeki yayınların artmasını arzulamasını talihsiz buluyorum.

Uluslararasılaşma

Raporun yönetici özetinde “Özellikle son dönemlerde uluslararasılaşma yükseköğretim sistemlerinin öncelikli hedeflerinden birisi haline gelmiştir.” denilmiş ve toplam sayılar verilmiş. Benim dikkatimi yine sıfırlar çekti. Uluslararası değişim programları kapsamında 79 üniversiteye gelen öğretim elemanı sayısı ve 52 üniversiteden gönderilen öğretim elemanı sayısı sıfır. 43 üniversite (yani değerlendirilen üniversitelerin %23’ü) için ise hem gelen hem giden sayısı sıfır (yani “ne gelen var ne giden”). Bunun yanında, 58 üniversitede uluslararası fon destekli proje sayısı ve 61 üniversitede yurt dışı üniversiteler veya kurum ve kuruluşlar ile ortak yürütülen proje sayısı da sıfır. Uluslararasılaşmada bazı üniversitelerimiz epey yol almış olsalar da bazıları daha yolun başında.

Bütçe ve Finansman

Sağlık uygulama ve araştırma merkezlerinin (yanı üniversite hastanelerinin) %80’i zarar etmekte. Ortalama zarar %26 olmakla birlikte bazı üniversitelerde zarar %50’yi geçiyor. Bu durum sürdürülebilir değil.

Üniversitenin en önemli işlerinden olan Ar-Ge’ye yapılan harcamalar maalesef bütçelerin çok küçük bir parçası olabilmiş. Bütçesinin %15’inden fazlasını Ar-Ge’ye harcayan sadece yedi üniversite var. Bun karşılık Ar-Ge harcaması bütçesinin %1’inin altında olan 73 üniversite var ve bu 73 üniversitenin 17’si sıfır Ar-Ge harcaması raporlamış. Bunun yanında tam 52 üniversitenin yatırım bütçesinden Ar-Ge harcamaları (örneğin laboratuvar ekipmanı alımı) sıfır olmuş.

12 üniversitede endüstri ile ortak yürütülen proje sayısı 100’ün üzerinde iken, 81 üniversitede (yani değerlendirilen üniversitelerin yarısına yakını) endüstri ile ortak yürütülen proje yok.

Üniversiteye kazandırılan bağış miktarı kriterindeki verileri ilginç buldum. 55 üniversite hiç bağış alamamış, bunun yanında 64 üniversite de 1 milyonun altında bağış alabilmiş. Ülkemizde genelde filantropinin özelde de üniversiteye yönelik bağışların pek gelişmemiş olduğunu düşünürsek bu şaşırtıcı değil. 10 milyonun üzerinde bağış alan üniversiteler ya mezunlarının desteklediği popüler devlet üniversiteleri olmuş (örneğin Boğaziçi 15,7, İTÜ 16,3, ODTÜ 19,7 milyon TL bağış almış), ya da vakıflarından destek alan vakıf üniversiteleri (örneğin MEF 13,6, Özyeğin 20,4, TOBB 21,5 milyon TL) olmuş. Listenin tepelerinde ise 90 milyon ve üzerinde bağış alan vakıf üniversiteleri var: Acıbadem 91,7, İbn’i Haldun 102, Bilkent 116,4, Sabancı 129,5. Fakat listenin en tepesinde bir devlet üniversitesi var: Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi 200 Milyonun üzerinde bağış almış (bazı üniversitelerin bütçesi kadar). Umarım bu bağışlar pek yakında bu üniversitenin çıktılarında etkisini gösterir.

Yayın alımında harcanan para bütçenin çok küçük bir kısmı (ortalaması %0,5). Bütçesinin %1’inden fazlasını yayın alımına harcayan üniversite sayısı sadece 26 iken, 7 üniversite yayın alımına hiç para harcamamış.

Benim en ilginç bulduğum istatistiklerden birisi öğrenci başına cari harcama. Rapora göre öğrenci başına ortalama cari harcama 14,020 TL. Ortalama, devlet üniversiteleri için 10,338 TL ve vakıflar için 21,212 TL. (Not: Bu ortalamaları hesaplarken YÖK basit ortalama kullanıyor. Yeni açılan üniversiteler ve bazı vakıflar az sayıda öğrenci alıp büyük harcamalar yaptıklarından, basit ortalama yükseliyor. Bu ortalamanın öğrenci sayısı ile ağırlıklandırılması gerekli. Geçen sene bu konuda yazdığım yazıda bunun yanıltıcı olduğunu belirttim, ama bu sene de bu uygulamada ısrar edilmiş.) Listenin tepesinde 100,000 TL’ye yakın harcamalar ile 4 vakıf ve bir yeni kurulan devlet üniversitesi bulunuyor. Tam 139 üniversite 15,000 TL’nin altında harcıyor ve bunlardan sekizi (bence imkansızı başararak) öğrenci başına 5,000 TL’nin altında harcıyorlar. Ülkedeki ana okulu ücretlerini düşündüğümüzde üniversite sistemimizin ciddi olarak kaynak sıkıntısı çektiği açık.

Topluma Hizmet ve Sosyal Sorumluluk

Bu kriter altında da dikkatimi yine sıfırlar çekti.

– 30 üniversitenin sosyal sorumluluk projesi sayısı sıfır

– 27 üniversitenin sürekli eğitim veya dil merkezinin verdiği sertifika sayısı sıfır

– 32 üniversitenin kariyer merkezinin gerçekleştirdiği faaliyet sayısı sıfır

– 43 üniversitenin kamu kurumları ile ortak yürütülen proje sayısı sıfır

– 26 üniversitenin dezavantajlı gruplara yönelik düzenlenen faaliyet sayısı sıfır

YÖK raporunun önsözü ve yönetici özeti bardağın dolu tarafına bakıyor. Bu yazıda bardağın boş tarafını da göstermeye çalıştım. Gidecek çok yolumuzun olduğu kesin. Kanımca üniversite sistemimizin bir numaralı probleminden raporda hiç söz edilmemiş: akademik özgürlükler. Son yayınlanan uluslararası akademik özgürlük endeksine göre 175 ülke arasında 170. durumdayız. Bunu çözmeden üniversite değerlendirmeleri çok da anlamlı değil.

Erhan Erkut, 17 Nisan 2021

https://bit.ly/3tsTTGY

This report, prepared by Elsevier in collaboration with the Administrative Center of Shanghai R&D Public Service Platforms, measured the 20 selected global cities’ technological innovation competitiveness from the perspective of research and enterprise R&D activities by some key indicators in science, technology, and innovation. To assess research strength, we focused on researcher productivity, research output performance, researcher mobility, and researcher collaborations. To assess enterprise, we focused on innovation companies, patenting activities, and academic–corporate collaboration.

The cities included in the report are Shanghai, Beijing, Shenzhen, Hong Kong, Tokyo, Osaka, Seoul, and Singapore from Asia; New York, Boston, Chicago, Los Angeles, San Francisco, and Toronto from North America; and Berlin, London, Paris, Stockholm, Moscow, and Amsterdam from Europe.

Selected highlights from the report

As it is based on an earlier local report launched by the co-author, the report uses the time window of 2014–2018. However, Elsevier also calculated the key indicators’ values for 2019 and noted no major changes to the conclusions generated by the 2014–2018 data.

Human capital, international collaboration and mobility

  • The researcher population grew in 18 cities with the highest counts in Beijing, London, and Boston. Shenzhen has the fastest researcher population growth. Most Chinese cities in the study were among the top 10 cities in terms of researcher population growth, reflecting the result of China’s increasing efforts to cultivate, support and boost its pool of researcher talent.
  • Hong Kong, Stockholm, and Singapore are the top three cities with the highest share of internationally collaborative publications at 64%, 62.4%, and 61.1% respectively, well above the world average of 19.6%. Of the 20 cities, 19 have had increasing international collaboration over the past five years, except for Moscow.
  • In terms of mobility, i.e. researchers moving between locations, Paris, Shanghai, and Shenzhen have been attracting talent with the highest ‘‘inflow’’ as measured by the share of inflow researchers. In contrast, Beijing, Boston, and Berlin have the highest share of ‘‘outflow’’ researchers. Traditional research hubs – Boston, San Francisco, and London – continue to be the most popular destination for high-impact talent as measured by the normalized indicator of Field Weighted Citation Impact (FWCI) among the “inflow” of researchers.

Research Strengths

  • Beijing, New York, Shanghai, Seoul, and Tokyo were the top producers of scholarly output among the comparators, while Shenzhen, Boston, and Moscow showed the fastest growth with a compound annual growth rate (CAGR) of 21.4%, 17.3%, and 15%, respectively.
  • While Asian cities lead in terms of scholarly output, their citation impact as measured by the normalized Field Weighted Citation Impact (FWCI) indicator are lagging. San Francisco, Boston, Amsterdam, and Los Angeles are the top four cities with FWCIs at a value over 2.0, an indication that their normalized citation impact is twice that the global average.
  • San Francisco, Boston, and Amsterdam are among the global top 1% of most cited publications based on the share of research output. However, within the same period, Shenzhen, Beijing, and Shanghai have seen the fastest growth in research output among the top 1% of most cited publications with a CAGR of 33%, 18%, and 13 % respectively.

Knowledge transfer and innovation

  • Despite a lag in academic output, Tokyo has the most patent applications within the study period – 1.11 million patents applied – as well as having the largest number of Patent Cooperation Treaty (PCT) patent applications among the 20 cities. At 27.9%, Hong Kong has the highest growth of PCT patent applications while Seoul leads the integrated ranking score of all its highly innovative companies.
  • San Francisco, New York, and Osaka are the top 3 cities with the largest share of publications written collaboratively between academia and industry at 10.7%, 8.6%, and 8.5% respectively. This is well above the world average of 2.7%. Amsterdam, Singapore, and Stockholm, on the other hand, have the highest growth rate of academic-corporate publications with a CAGR of 6.9%, 5.9%, and 5.1% respectively.

The full report provides further details on the data for and insights into the research and innovation landscape for the 20 global cities. We hope that the report will spur further discussion on how science and technology contribute to the innovativeness of cities, by focusing on their strengths and identifying areas of potential development.

Data source:

SciVal offers quick and easy access to the research performance of over 10,000 research institutions and 230 regions and countries. Using advanced data analytics technology, SciVal processes enormous amounts of data to generate powerful visualizations in seconds. The 170 trillion metrics in SciVal are calculated from 46 million publication records published in the 21,915 journals of 5,000 publishers worldwide. Website: https://www.elsevier.com/solutions/scival

Scopus is Elsevier’s abstract and citation database of peer-reviewed literature, covering 79.8 million documents from more than 24,272 active journals, 59,700 book series, and 10.2 million conference proceeding publications by 5,000 publishers.

Scopus coverage is multilingual and global: approximately 46% of the titles in Scopus are published in languages other than English (or published in both English and another language). In addition, more than half of Scopus content originates from outside North America, representing many countries in Europe, Latin America, Africa, and the Asia-Pacific region.

For this report, a static version of the Scopus database covering the period 2014–2018 inclusive was aggregated by city and region.

Patenting activity data used throughout this report are sourced from patent databases released by the China Intellectual Property Office, which include collections of patents from the China National Intellectual Property Office, the European Patent Office, Japan Patent Office, South Korean Intellectual Property Office, and the United States Patent and Trademark Office.

https://www.elsevier.com/research-intelligence/resource-library/global-cities-research-report

Posted by: bluesyemre | April 18, 2021

Dijital Dünyada Kime, Neden Güveniriz? RepMan Forum 2021

RepMan itibar Araştırmaları Merkezinin bu yıl 10. sunu düzenleyeceği forum “Kime neden güveniriz?” teması ile 10 Nisan 2021 tarihinde çevrimiçi olarak gerçekleştirildi.

REPMAN FORUM 2021 bu yıl ; Allianz Türkiye, OrganikPR OPR, Panasonic Life Solutions Türkiye ve Zorlu Grubu destekleriyle yapıldı.

Forum teması ile ilgili şu çerçeve oluşturuldu;

“REPMAN 2021 forum teması olarak karşımıza “güven” kavramı çıktı. İtibarın çıktısı olan “güven” ile ilgili sıkıntılarımız var. Özellikle enformasyon teknolojilerinin her bir yanımızı kuşattığı dünyamızda kime neden güvenelim sorusu sürekli zihnimizi meşgul ediyor.
Teknoloji dünyasında dezenfarmasyonun hayatı şekillendirdiği bir ortamda “güvenebilmenin” ne kadar önemli bir unsur olduğunu tekrar keşfettik. Ünlüler, fenomenler, “influencer” lar “güven pazarının” yeni olmasa bile öne çıkan oyuncuları oldular.
İlişkilerimizin içinde olduğu kadar kurumlarla da “güven” yolculuğu yapmak istiyoruz? Ama nasıl?
Güvenebilmek “hangi vaz geçişlerle” mümkün olabiliyor? Liderlerin güveni yönetmek konusundaki rolleri ne? Kırılan, hasar gören güveni onarmak mümkün mü? Kurumların toplumla olan güven köprüsünün kırılganlığının sinyalleri var mı?”

” RESPECT” Araştırması bulguları”

Forum başkanlığını RepMan kurucu Başkanı Salim Kadıbeşegil yaptığı forum her yıl düzeni olarak yaptırılan RESPECT araştırması sunumu ile başladı. halk nezdinde Şubat 2021 tarihinde gerçekleştirilen halk araştırması Mart 2021’de yapılan derinlemesine görüşmeler ile zenginleştirildi.

Araştırma özellikle şu hususları sorguladı:

  • Halk nezdindeki araştırma ayrıca ; fenomenler, «influencer’lar ve ünlüler ve bu isimleri kullanan markaların sözcüleri ile yapılacak derinlemesine görüşmeleri de kapsıyor.
  • En yoğun takip edilen sosyal medya ortamları ve bunlara ne kadar güvenildiği
  • Takipçiler neden markalarla ilgili olumsuz paylaşımlar yapar, bu onların satın alma davranışlarını nasıl etkiler? Bu olumsuzlukların içinde fenomenlerin rolü var mı?
  • Sosyal medyada bilginin doğruluğu için nerelere baş vuruluyor?
  • Fenomenlerin, influencer’ların, ünlülerin itibarı nereden geliyor? Onlara güveniliyor mu? Onların önerdikleri ürünler/hizmetler satın almada ne kadar etkili?

RESPECT araştırmasının yönetici özetine buradan ulaşabilirsiniz.

REPMAN FORUM 2021 Hangi Konukları Ağırladı?

Forumun bu yılki programında sanatçı ve AHBAP Derneği Başkanı Haluk Levent ile özel bir söyleşi gerçekleştirildi. Haluk Levent kısaca başında bulunduğu AHBAP platformu ile ilgili bilgi verdi. Haluk Levent güvenilirliğin somut örnekleri ile AHBAP etkinlikleri kapsamında itibarın bizzat yaşanılırlığına değindi.

Gazeteci M. Serdar Kuzuloğlu’nun yönettiği “Güvenin bileşimleri“ panelinde Oy ve Ötesi Derneği Başkanı Mustafa Köksalan ve teyit.org Başkanı Mustafa Atakan Foça kendi alanlarından “güveni” nasıl inşa ettiklerini örneklerle anlattılar.

RepMan Merkez Danışma Kurulu üyelerinden Prof.Dr. Haluk Gürgen kapanışta “güvenilir olmakla” ilgili genel değerlendirmeler yaptı ve foruma katılım gerekçelerini yorumladı.

http://www.repman.com.tr/tr/repman-forum-2021-kime-neden-guveniriz-2/

Posted by: bluesyemre | April 18, 2021

Yalanın icadı vs. gerçeğin pervasızlığı

Körün Kısassı, Pieter Brueghel

“The Invention Of Lying” (Yalanın İcadı) diye bir film var.

Dünyada hiç yalanın olmadığını düşünün, beyaz yalanlar bile yok. Seviyorsanız seviyorum diyorsunuz, sevmiyorsanız sevmiyorum.

Huzurevinin girişinde “Umutsuz yaşlılar için hüzünlü bir yer” yazıyor. Reklamlar dümdüz ürünü anlatıyor: “Kola, şekerli bir sıvı, almaya ve içmeye devam etmenizi istiyoruz”

Yalan yok. Hiç.

Kahramanımız işsiz, parasız ve 800 dolar kirasını ödeyemiyor. Bankadaki son 300 dolarını çekmeye gittiğinde sistemin arızalı olduğunu söylüyorlar ama yine de parasını verecekler. “Ne kadar paranız vardı?” diyorlar.

Ve adam dünyanın ilk yalanını o an söylüyor: 800 dolar.

Sistem aniden düzeliyor, diyorlar ki; “Özür dileriz, sistemde herhalde bir hata var ki bizde 300 dolarınız var görünüyor. Buyurun 800 dolarınız.”

Çünkü insan, makineden daha güvenilir. Çünkü hiç yalan yok.

Ve adam, yalanın kazandırdığını fark ediyor. Yalanın ilk kazandırdığı o ilk 500 dolar, adama tüm yalanların kapısını açıyor.

İnsanlara iyi hissettiren yalanların, tonlarca para kazandıran yalanların, kurgunun ve hatta tarihi baştan yazmanın kapısını.

Çünkü yalan bilinmediği için yalanın bir cezası bile yok. Hesap verme ihtimali yok. Kaybetme ihtimali yok.

Film 2009 yapımı. İlk kez 2010 ya da 2011’de izlemiştim.

En son da yakınlarda.

İlk izlediğimde absürt gelen filme bu dönemde bir açıdan tur atlattığımızı fark ettim.

Her yerde yalanlar öyle boyu geçti ki gerçeğin ne olduğunu unuttuk.

Yalanın cezası yok, gerçeğin çok.

Yurttaşlık kavramı yasada var ama işleyişteki muamele: Tebaa

Sayı sayamıyorsun, soru soramıyorsun. Yasak, suç, hakaret, tu kaka.

Yargı bir alem, kim içeri neden giriyor anlayamıyorsun, seneler geçiyor çıkıyor, neyin cezasını çekti, neden bitti bilemiyorsun.

AİHM diyor derhal tahliye lazım böyle dava olmaz, diyorlar AİHM ne bilir?

Kadınlar, “Öldürülüyoruz”, “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” diyorlar kadına şiddeti kadınlar ne bilir? 

Bilim diyor bu virüsle böyle mücadele edilmez, diyorlar tabipler ne bilir?

Akademisyenler diyor böyle üniversite yönetilmez, diyorlar hoca ne bilir?

Gençler diyor, umutsuz, mutsuz, geleceksiziz, diyorlar gençler ne bilir biz gidelim aileleriyle konuşalım, onlar bize oy verdirir.

Muhalefetin muhalefet yapası geliyor, diyorlar muhalefet muhalif olmayı ne bilir?

“128 milyar dolar nerede?” sorusu üzerine AKP grup başkan vekili açıklama yapmış:

 CHP, AK Parti’yi, bu konularda eleştirecek olan en son partidir.

(Muhalefetin bir asli işi de iktidarı eleştirmek değil midir?)

Daha dün CHP’nin hesaplarını inceleyen Anayasa Mahkemesi, toplam 3.5 milyon lira civarında usulsüzlük olduğundan partiye ceza kesti.

(Anayasa Mahkemesi bağımsız mıdır şu an?)

(Ülkenin 128 milyar dolarının karşısına 3.5 milyon lira usulsüzlük kartı ile çıkılır mı?)

Eğer dedikleri gibi Merkez Bankasında böyle bir kayıp varsa neden bunu bir anda 3 parti beraber kullanmaya başladı?

(İktidara karşı muhalefetin ortak bir söylemde buluşması çok normal değil mi? Para ülkenin değil mi? Siyasi kampanya tam da bu değil mi?)

Neden bunu dün değil de bugün söylemeye başladılar? Sorunun cevabı şimdiye kadar çok defa net olarak verildi. Siyasette ne seviye ne de nezaket bıraktılar. Tartışmalar, eylemler, afişler bunun göstergesi.

(Bunu diyen kişi memleketindeki belediye başkanı için “Seçmen bu koli basili kafalıları seçti” diyen kişi değil mi? Kendi partisinin genel başkanı, ittifakın küçük ortağı hakareti bir virgül gibi cümle içlerinde har vurup harman savurmadı mı?)

Bu hafta pandemi sebebiyle her tür broşür, sticker, afiş, el ilanı, pankart yasaklandı. Valilikler, kaymakamlıklar sırayla yayınlıyor yasağı.

Kebapçıysanız rahat olun ondan virüs bulaşmıyor, özellikle üzerinde İstanbul Sözleşmesi ve 128 yazanlardan bulaşıyormuş.

Bunca hengame içinde bana filmi hatırlatan İsmail Saymaz’ın AKP’li Elazığ-Akçakiraz Belediyesi Başkanı Sebahattin Kaya ile yaptığı röportaj oldu.

Artık o kadar normalleşmiş ki yalan dolan, gerçeğin daha absürt olamayacağını düşünmüş olmalı ya da belki doğru-yanlış algısını hesap vermezlik içinde kaybetti, bir şekilde öyle rahat anlatmış ki olan biteni, filmde olmadık yerde doğruları söyleyen insanların absürtlüğünü gördüm okuduklarımda:

– Almanya’ya 48 kişi göndermişsiniz?

– Bir dostun hatırına böyle bir şey yaptık. (Usulsüzlük ve torpil?)

– Vatandaş işsiz güçsüz… (Kendilerinin iktidarı?)

– Dedik buradan giderler, iş güç sahibi olurlar. Bana makul geldi. (Yasalar, kurallar, hukuk, bürokrasi ve bunların karşısında birinin makul bulmasının yetmesi?)

– Burada Türkiye Cumhuriyeti’ne yük olacak insanlar gidiyor. (Vatandaşını hakir görmek?)

– Belediye kasasına bir şey girdi mi?

– Bir kamyon aldılar, ikinci el canım, 100 bin lira. (Aleni rüşvet itirafı?)

İnanılmaz bir şey değil mi?

Yalanın cezası ortadan kalkmıştı. Gerçeğin ise bedeli çok ağırdı.

Yeni bir kırılım daha yaşandı. Gerçek, suç bile barındırsa, artık çıktığı ağza göre o da cezasız demek ki.

Bunu onca yalan içinde “gerçeğin icadı” diye gördüm. Yalanla aklanmak için bile bir stratejiye gerek duyulmadığı bir döneme geçtik.

Bu biraz moralimi bozar gibi olmuştu. Sonra filmlerdeki flashback gibi, şu haberler geldi gözümün önüne:

34 yaşında, Kartal İmam Hatip Lisesi Mezunu YAHYA ÜSTÜN, Varlık Fonundaki 40 şirketten maaş alıyor.

Yiğit Bulut, üç farklı yerden artı dernek ve vakıflardan maaş alıyor.

Ömer Fatih Sayan (Eski AKP’li Bakan ve Milletvekili Fatma Betül Sayan Kaya’ın kardeşi), hem Türk Telekom’dan maaş alıyor hem de ulaştırma ve alt yapı bakan yardımcısı hem de PTT Yönetim Kurulu Üyesi.

Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı ile Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı görevlerine de ilaveten Vakıfbank Yönetim Kurulu Üyeliği’ne atanan Hamza Yerlikaya üç yerden maaş alacak.

Her şey ellerinde olduğu için birini aylık 100-200 bin maaşa ulaştırmak adına kişi başı bu kadar pozisyona, göreve ihtiyaç yok. Tek pozisyonda da huzur hakkı bilmem ne o tutara erişirler zaten.

Ancak bu görevler, imza inisiyatiflerine güvenecekleri isimlere verilmek zorunda. Yoksa konu para olunca zaten buluyorlar, mevzu ücret değil.

Ama işte o 40 koltuğa oturtacak 40 isim bulamıyorlar.

Gerçeği saklayabilecek meziyette kadro bulamıyorlar.

128 milyar nerede sorusuna tatmin edici yanıt bulamıyorlar.

Pankartları söktürmek dışında bir iletişim stratejisi kuramıyorlar.

Sökme kararına uygun kanun bulamıyorlar.

İkindide iftarda kalabalık olmayın deyip akşamına iftar yemeği verirken “Bunu böyle yaymayalım efendim, tepki gelir” diyecek danışman bulamıyorlar.

Liyakatsiz atamaların elde patladığı döneme geçtik.

Onayladıkça yükselenlerin onayları artık sadece düşüşü hızlandırmaya yarıyor.

İktidar, siyasal iletişimde de artık süreci yönetemiyor.

Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.

Geç oldu ama oraya varmak üzere gibiyiz.

Bildiğimiz yoldan, gerçeğin izinden, doğru ve haklıdan yana durmaya devam.

Az kaldı diyor içimden bir ses ama yedek kulübesinde bekleyerek olmaz.

Hep beraber gerçekleri sormaya devam, ortaya çıkana kadar.

Az kaldı, az kaldılar…

https://www.evrensel.net/yazi/88557/yalanin-icadi-vs-gercegin-pervasizligi

Companion website https://www.bvimodel.org/ featuring additional content, BVI model implementations, adaptions and templates and much more.

This book provides practical guidance for delivering and sustaining value and impact from digital content.

Our digital presence has the power to change lives and life opportunities. We must understand digital values to consider how organizational presence within digital cultures can create change. Impact assessment is the tool to foster understanding of how strategic decisions about digital resources may be fostering change within our communities. Delivering Impact with Digital Resources focuses on introducing both a mechanism and a way to thinking about strategies and evidence of benefits that extend to impact. Such that, the existence of a digital resource shows measurable outcomes that demonstrate a change in the life or life opportunities of the community. The book proposes an updated Balanced Value Impact Model (BVIM) to enable each memory organization to convincingly argue they are an efficient and effective operation, working in innovative modes with digital resources for the positive social and economic benefit of their communities.

Coverage includes:

  • a guide to using the Balanced Value Impact Model and a wide range of data gathering and evidence based methods
  • exploration of strategy in the context of digital ecosystems, an attention economy and cultural economics
  • working with communities and stakeholders to deliver on promises implicit in digital resources/activities
  • major case studies about Europeana, the Wellcome Trust and the National Gallery of Denmark, amongst others
  • an exploration of the difference between the attitudes expressed by groups within digital cultures versus the actual behaviours they exhibit using impact exemplars from many sectors and geographies to show how they are explored and applied.

Readership: This book will be especially useful for those managing digital presences in libraries, archives, galleries and museums including MA and PhD students studying subjects such as librarianship, information science, museums studies, archival studies, publishing, cultural studies and media studies.

Companion website https://www.bvimodel.org/ featuring additional content, BVI model implementations, adaptions and templates and much more.

https://www.facetpublishing.co.uk/page/detail/delivering-impact-with-digital-resources/?K=9781856049320

In the 2021 edition of its Tournament Earth contest, which pits astronaut-shot photographs against each other, NASA saw 32 images of the planet running head to head to determine the view that would enamor people the most. 930,000 votes and five rounds later, it was down to just one: a photo of Lake Van in Turkey, snapped by Kate Rubins aboard the International Space Station (ISS) in September 2016 (shown above).

Lake Van is the largest soda or alkaline lake on Earth, and is an endorheic water body, meaning that it has “no outlet,” NASA explained. This means its water only escapes through evaporation. The swirls caught in the image are turbidity plumes, light- and dark-toned water made up of “calcium carbonate, detrital materials, and some organic matter.”

NASA’s Earth Observatory described in another note that taking photos from the space station is especially tricky as the facility “moves so quickly.” Even if they were snapped using a digital camera, which is able to capture image “within 1/1000th of a second,” they could still turn out looking blurry or distorted.

https://earthobservatory.nasa.gov/tournament-earth/results

The NEMO Toolkit Cross-Border Cooperation for Museums. From a Project Idea to a Successful Proposal is your guide in bringing a project idea to a successful proposal. We are with you in every step of the way in establishing cross-border cooperations with other museums and organisations.

The toolkit helps museums and museums associations across Europe to better access EU funding and increase their international activities. It also gives an overview of the benefits of international cooperation and the existing funding opportunities, with a strong focus on EU funding programmes.

Posted by: bluesyemre | April 16, 2021

Kundura Hafıza

Günümüzde film ve dizi platolarıyla bilinen Beykoz Kundura, Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet dönemini kapsayan zengin bir geçmişe sahip. Osmanlı döneminde deri ve kâğıt imalathanelerinin bulunduğu bu alan, Cumhuriyet’ten sonra 1999 yılına dek faaliyetlerine Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası olarak devam etti. Beykoz Kundura, deri ve ayakkabı üretilen dönemde iş alanlarının yanı sıra kreş, lokal, sinema, sağlık ocağı, kütüphane gibi birimleriyle nüfusu üç bini bulan bir yaşam alanıydı. Bu özelliğiyle Beykoz’un toplumsal ve ekonomik yapısında önemli bir rol oynuyordu.

Kundura Hafıza işte bu endüstriyel ve kültürel miras alanını daha iyi anlamak ve geçmişte Beykoz Kundura’yı şekillendirmiş, geliştirmiş ve Türkiye ekonomisinde önemli bir noktaya taşımış kişilerin anısını yaşatmak amacıyla hayata geçirilmiş bir arşiv çalışmasını temsil ediyor.

Beykoz Kundura’nın tarihini araştıran Kundura Hafıza projesinde elde edilen verilerden oluşturulan bir seçki Marangozhane’de sergileniyor. Sümerbank döneminde marangozhane olarak kullanılan bu mekânda, Beykoz Kundura’nın geçmişine dair bilgi ve belgelere ulaşmak mümkün. Fabrikadan kalan kâğıt malzemeler, plan ve çizimler, afişler, makineler ve reklam ilanları gibi verilerin arşivlendiği Marangozhane, bu özelliğiyle Kundura Hafıza’yı bir sözlü tarih projesi olmaktan çok daha ötesine taşıyor. Nitekim sergi alanında kreş bölümünden kalan bir bebek yatağından eski bir dikiş makinesine kadar fabrikanın anısını taşıyan birçok eşya yer alıyor.

Beykoz Kundura’nın asırlık tarihindeki izleri bir sözlü tarih projesi olarak yaşatan Kundura Hafıza, bunu yaparken fabrikada çalışmış işçi, memur ve ailelerin anlatılarından yola çıkıyor. 2015 yılında başlayan çalışma kapsamında Beykoz Kundura’nın kapısı bir kez daha eski fabrika çalışanlarına açıldı. Bireysel görüşmelerle fabrika çalışanları dinlendi ve onlara ait 1500’e yakın fotoğraf, yüzlerce gazete kupürü ve çeşitli belgelerle Kundura Hafıza Arşivi oluşturuldu. Her kademeden memur ve işçilerin yanı sıra şoför, itfaiye ekibi, kaptan gibi diğer eski fabrika çalışanları ve yakınları da dahil olmak üzere yaklaşık 200 kişiyle görüşüldü. Kundura Hafıza çalışmaları kapsamında devam eden bu görüşmelerde fabrikanın genel işleyişi, üretim biçimi ve miktarı, teknolojik gelişmeler ve çalışma koşullarının yanı sıra fabrikada sosyal yaşam ve aidiyet duygusu, çalışanlara tanınan haklar, lojman yaşamı, kreş, sinema ve konser gibi sosyal etkinlikler ile çalışanlar arasında kurulan ilişkilere de odaklanıldı.

“(…) Motor yanaşınca derileri kalaslarla çıkarıyorduk. Her şeyi öyle taşıyorduk. İki tane hülasa çuvalı, her biri 90 kilodan 180 kilo. Sırtımızda semer, iki kişi kaldırırdık 1955 senesinde. Sonraları vinç geldi, makineler geldi, insan gücü gitti. Her şey kolaylaştı. İşte böyle hanım kızım; 26 sene, 6 ay, 17 gün…”
Hasan Yeşiltaş 1956-1981 yılları arasında 26 yıl Kireçlik bölümünde çalıştı.
2015 yılında Tarih Vakfı işbirliğiyle başlayan ve 2016 yılından itibaren Kundura Hafıza ekibiyle sürdürülen bu beşeri-endüstriyel arkeolojik kazı çalışmasında devlet ve üniversite arşivleri ile gazete arşivlerinden derlenen bilgi ve belgeler de Kundura Hafıza arşivine dahil ediliyor. Bu kapsamda ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın 1937 yılında fabrikaya yaptığı iş başvuru belgesi de gün yüzüne çıkarıldı. Henüz “Otuz Beş Yaş” şiiri yazılmamışken yapılan bu başvuru belgesinde Tarancı, “İstediğiniz Maaş Nedir?” sorusuna “Ne layık görülürse.” cevabını veriyor…

https://www.kundurahafiza.com/

https://beykozkundura.com/kundura-hafiza

Posted by: bluesyemre | April 16, 2021

#Libraries and #Pandemics: Past and Present

Librarians in Gary, Indiana protect themselves with masks in October 1918 during the flu pandemic.
 via Calumet Regional Archives

The 1918 influenza pandemic had a profound impact on how librarians do their work, transforming libraries into centers of community care.

In 1918, World War I was coming to a close, and widespread changes were afoot. It was in some ways a moment similar to today: rapid technological development brought sweeping changes to workplaces and homes. Fights for labor and voting rights were underway. Then, in the spring, a pandemic began to sweep the globe, killing millions. Libraries across the U.S. helped people stay informed, entertained, and cared for as they disseminated information and resources, shifted their services, and re-imagined how they brought collections to the communities they served.

Public libraries in the United States started to proliferate in the late 1800s and early 1900s, often founded by women’s clubs and other social groups seeking to benefit their communities. Their early focus was on classic literature, which was thought to improve and transform the reader. However, thanks in part to librarianship during the pandemic , a shift occurred after World War I towards “useful information”, and with that shift came a focus on readers’ needs and interests.

In 1918, when the pandemic hit the United States, many libraries temporarily closed. Some libraries had existing policies for dealing with materials and quarantined patrons after smaller outbreaks, but few were prepared for a disease outbreak at a large scale. At the Cedar Rapids, Iowa Public Library, for instance, ill patrons were still allowed to browse and borrow prior to 1918, a policy that was quickly reversed and never re-adopted.

International health guidelines from 1921, drafted in the wake of the Influenza virus, explicitly note the importance of social distancing and closing public gathering spaces. During the pandemic itself masks were mandated in public spaces, including libraries. Libraries quickly shifted focus to protect public health, limiting programing while still getting materials to readers, who demanded books in ever greater numbers while stuck at home.

Despite precautions, some staff still fell ill, and financial as well as personal strain on staff and libraries led to job cuts and resignations. Cedar Rapids librarian E. Joanna Hagey recalled the strain the public health crisis put on librarians:

Never before did we run with such a short staff. The circulation is larger than last December’s. All but the most pressing business had to be left undone, but when there are not people enough to cover all duties the less important must be dropped. For a time Miss Taylor, Miss Wolfe and I were the only full time people here. All members of the staff have shared the extra duties and have worked with a will. Let us hope that such a succession of resignations and absences on account of sickness will never recur.

At the time, medical research held that paper materials, including the books and newspapers at libraries, would harbor contagions from anyone who touched them, and local health officials (not librarians) determined whether or not materials would be destroyed. Librarians and library records lamented the physical loss of books, which were destroyed after being returned from influenza-afflicted homes. E. Joanna Hagey mourned her collection, saying in her minutes: “Many times the books have done good service before destruction overtakes them, at other times it is the new books which are the victims.”

The 1918 flu pandemic was the first in which libraries were central to disseminating public health information.

Librarians’ concerns sparked waves of changes to collection policies, as older theories about the spread of infection through library materials and postage stamps gave way to more nuanced understanding. In 1918, library books were seen as fomites (or objects likely to harbor infectious microbes); today we know that paper and books are not reliable conductors of viral agents, for the most part.

Library services began to change, too, away from a strict focus on classic literature and towards a variety of resources best suited to individual communities. Perhaps the most notable was Forrest Spaulding, a Des Moines, Iowa library director who is said to have destroyed “pro-German” pamphlets by the fistful during the war, doing so at night to avoid backlash. Twenty years later, he changed course dramatically, authoring the Library Bill of Rights, which aims to ensure patrons’ access to information. The Bill was adopted by the Des Moines Public Library board, and later became an important guiding document for American librarianship writ large. These changes in library philosophy, as well as in library policy around contagion, laid the groundwork for responses to COVID-19.

When the COVID-19 pandemic hit, Richard Tutwiler of Flagstaff City-Coconino County Public Library recalls that, “The biggest priority was quickly determining how to best serve our communities’ needs from a distance, keeping public health and safety paramount for not only our patrons, but our staff.” Just as in 1918, the goal was to provide the best community services possible while minimizing risk. In many libraries, buildings were closed, work from home schemes (far more feasible than in 1918) were devised and quickly implemented, and social programming and interlibrary loan suspended. Laura Gray, a Library Assistant at the West Linn, Oregon Public Library, says what stands out most to her about the early days of lockdown was “just feeling grateful that I worked with such a creative and flexible team.”

The growth of community-focused librarianship in the last century became evident too: in particular the priority in maintaining popular programs geared towards specific community needs. While in 1918, children’s books were often off-limits and children’s programming limited, most librarians I spoke to cited their storytimes and other children’s programming from 2020 to be some of the most rewarding and well-attended, and many offered other children’s programs as well. One Illinois librarian recalls her library’s “Tech Take Homes” which gave kids simple science and technology activities.

For university libraries, immediate community needs looked a bit different: Sarah Bosler from Citrus College, remembers that when lockdown started “the most important resource that students needed was reserve textbooks,” and the library responded by providing digital versions, shifting collection policies around textbooks in order to get information in the hands of the people who needed it.

In 1918, some libraries, like Cedar Rapids Public, still allowed limited browsing but prohibited “lingering”. In 2020, this was no longer true, and libraries tried to make up for the lack of physical materials access by offering curbside service: including print materials, but sometimes art supplies as well. Redwood City library director Derek Wolfgram recalls that one great success of 2020 were curbside craft kits, for families to pick up and assemble at home. While ebook circulation numbers rose dramatically, sometimes almost 400%, many librarians also noted that browsing physical books still mattered to their patrons, and Sydney Pearlstein in Gwinnett County, Georgia recalls making displays in the windows to help patrons safely browse at a distance.

Library staff also turned to each other to provide care: the LACUNY Mutual Aid network, formed by the Library Association of the City of New York, was formed several months after lockdown started as a way for library professionals to give and receive financial aid.

But the going has not always been easy, and librarians pointed to some challenges unique to this pandemic, particularly as Tutwiler noted, that “the exclusively digital formats of programs (and not just from libraries) led to a bit of burnout.” Others pointed to the challenges of furloughs and limited staffing, tight budgets, and general exhaustion. While candid about the year’s challenges, many were also hopeful, and eager to continue supporting their communities and each other.

But perhaps one of the biggest roles libraries played was in asking them to do what they do best: To connect people to the information they need. The 1918 flu pandemic was the first in which libraries were central to disseminating public health information, spurred by health officials’ struggles to share updates with communities during the 1916 Polio epidemic. This new library role in educating the public, combined with shifts in library focuses towards usable information, made libraries partners in many public awareness campaigns, from public health to nuclear safety, in the coming decades. In 2020, libraries offered everything from parking lot hot spots to curbside pickup to distance educational programming and online resources. Tutwiler looks back with pride, noting how hard the library’s staff worked when they “were given an impossible task, serving the public without interacting with the public.”

The 1918 influenza pandemic had a profound impact on how librarians do their work, giving them a chance to reevaluate what was working and what wasn’t in old models. What changes might we see after COVID? More remote services, permanent curbside pickup? The combination of the pandemic and the end of the war was profound, resulting in widespread and lasting changes to the core of librarianship itself. Only time will tell what, if any, core values will change in the ongoing effort to connect communities with information.

This book offers a comprehensive, entry-level guide for librarians and archivists who have found themselves managing or are planning to manage born-digital content. Libraries and archives of all sizes are collecting and managing an increasing proportion of digital content. Within this body of digital content is a growing pool of ‘born-digital’ content: content that has been created and has often existed solely in digital form. The No-nonsense Guide to Born-digital Content explains step by step processes for developing and implementing born-digital content workflows in library and archive settings of all sizes and includes a range of case studies collected from small, medium and large institutions internationally. Coverage includes:

  • the wide range of digital storage media and the various sources of born-digital content
  • a guide to digital information basics
  • selection, acquisition, accessioning and ingest
  • description, preservation and access
  • methods for designing & implementing workflows for born-digital collection processing
  • a comprehensive glossary of common technical terms
  • strategies and philosophies to move forward as technologies change.

This book will be useful reading for LIS and archival students and professionals who are working with, or plan to work with, born digital content. It will also be of interest to museum professionals, data managers, data scientists, and records managers.

https://www.facetpublishing.co.uk/page/detail/?K=9781783301959

http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/yordambt/yordam.php

Posted by: bluesyemre | April 15, 2021

24 Reasons I Love Libraries by M. E. Bond

Libraries… how do I love thee? Let me count the ways.

  1. Libraries are usually free.

2. Sometimes I just want to browse the novels and bring home something I’ve never heard of without paying a cent.

3. I love borrowing towering stacks of picture books. I get easily bored by the kids books we have at home, so I borrow a lot and return them after I’ve read them aloud three times.

4. You can try out all sorts of magazines instead of subscribing. I love getting magazines in the mail, but getting back issues from the library makes so much sense, especially if you’re able to photocopy any particularly tempting recipes.

5. You can also borrow audiobooks. I used to get out books on CD, but now you can download MP3s on the library website via Overdrive. I must admit that I’ve had some technological troubles, but I did listen to World War Z and Mr. Penumbra’s 24-Hour Bookstore fairly recently.

6. Borrowing movies is another plus. I have rarely rented a movie in my life. (But now the Internet is a whole other thing…)

7. The ability to order books is something I am thankful for every week. I love walking into the library and collecting a big stack from the holds shelf.

8. You can use the Internet. Because sometimes your home Internet just quits working!

9. You can often use a printer and photocopier for free.

10. They usually have a play area with toys.

11. Many libraries provide games and puzzles for old-time entertainment. I remember my sister and our neighbour playing endless games of checkers in our tiny neighbourhood library (housed in a school portable).

12. I love it when libraries display local (and children’s) artwork. This was the case in a small public library where we stopped in upstate New York last summer; the atmosphere was very homey.

13. Libraries are great places to hang out in strange cities. About 18 months ago we lived in a hotel in Fort Saskatchewan , Alberta for three weeks. Every day that it wasn’t too hot to step outside I made the 2-km trek to the library, where my toddler scooted around the play area and looked at board books while my newborn either slept or screamed. (I promise I tried not to disturb the other patrons unnecessarily!)

14. University libraries (maybe public libraries too?) give you access to expensive databases.

15. Public libraries are an easy place to start when researching local history and genealogy. You might find self-published books by local characters, maps, newspapers, binders full of information, and even microfiche machines (are those still around?).

16. Public libraries also provide free lectures and other events. In the past year I’ve heard members of the Calgary Philharmonic Orchestra perform, listened to a lecture about D-Day, and attended a Q&A on traditional publishing versus self-publishing, all at the Calgary Public Library.

17. Summer reading programmes are so much fun. Posters, stickers, ballots, prizes… I’ve always loved reading, but I’m still a sucker for contests.

18. I also have fond recollections of storytime, especially when the librarian read from extra large picture books. 

19. I love library book sales. Where else can you fill a whole bag with classic books for only a few dollars? (Just ignore all the dated cookbooks and technology manuals.)

20. Bulletin boards are a great source of local information.

21. The architecture of library buildings is fascinating.

22. The history of libraries is also fascinating.

23. Libraries offer volunteer opportunities. Beyond shelving books, you might be able to read with young students, prepare craft materials, or help with a special event.

24. Due dates motivate me to finish books. Many is the time I’ve scrambled to finish a book at the last minute because it had holds and couldn’t be renewed. I guess I perform best under pressure!

The more I think about it the more I love libraries.

Anything you’d like to add to my list?

https://www.mebondbooks.com/2016/01/11/reasons-i-love-libraries/

Posted by: bluesyemre | April 15, 2021

Delik kap su tutar mı? #AzimeAcar

metin, kişi, ekran içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Bir televizyon programına denk geldim, iyi ki denk gelmişim…

Yayında, ahkam kesip atıp tutan, birbirinin ağzına laf tıkayan, üstten bakan, kibirli, küstah bir dil yerine uzmanlıklarına göre sözü birbirine paslayan, sakince bildiklerini anlatıp uyarılarını yapan iki uzman vardı.

Habertürk’te Serap Belet ve Muharrem Sarıkaya’nın sunduğu Olay ve Görüşler programına katılan ODTÜ Öğretim Teknolojileri öğretim üyesi Prof. Dr. Soner Yıldırım ve klinik psikolog Prof. Dr. Ferhunde Öktem’den söz ediyorum.

Ortalığın alev alev yandığı, hiçbir şeyin normal olmadığı, hatta her şeyin bu kadar anormal olduğu bir dönemde, ‘eğitimin normal olmasını beklemenin nasıl büyük bir anormallik olduğunu’ konuştular. 

Soner Yıldırım, üniversite anfisinde ders dinleyen gençlerin odaklanmasının ilk 15 dakikadan sonra nasıl hızla düştüğünü ve ders bitimine yakın tekrar yükseldiğini grafikle paylaştı. Ve, peş peşe üç zoom dersinde çocukların ekran önünde odağının nasıl kaybolduğunu gösterdi.

Denen o ki insan beyni odaklanmadığı şeyi öğrenemiyor, duyguyla eşleştirmediği şeyi hafızaya aktaramıyor. 

Çözüm mü? O zaten binlerce yıldır biliniyor: Görselle destekle, etkileşimi sağla ve dinleyenin odağını koru.

Yıldırım ve Öktem, program boyunca öğrenmenin bu temel kuralını bizzat uyguladı. Örnek, benzetme, istatistik kullanarak söylediklerini hikayeleştirdi, odaklanmayı sağladı.

metin, iç mekan, ekran, elektronik eşyalar içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

İşte, programdan aklımda kalanlar;

Delik kaba koyacağımız suyu tartışıyoruz

  • Aileler, çocukları iyi eğitim alamıyor diye endişeli, karamsar. Çünkü, bu ülke için eğitim sınıf atlama aracı, bu çok önemli. Ben yapamadım, çocuğum yapsın, çocuğu daha iyi bir hayat yaşasın istiyor.
  • Derslerin çoğu, kitaptaki yazının görüntüsünden ve bunu okuyan öğretmenlerden oluşuyor. Öğretmenlerin eline keman verdik, ertesi gün de konsere çıkardık, ne bekliyorduk? 
  • Çocuklar orada görünüyor ama arka planda ya eğlenceli bir Youtube videosu açıyor ya da uyuyor. Çok fazla görsel uyarana maruz kalan, Youtube’de bile en fazla beş dakikalık videoları izleyen çocuklar için bu öğrenmenin lezzeti yok. 
  • Prof. Soner Yıldırım “Bir kap düşünün her yeri delik, siz içine koyacağınız suyu tartışıyorsunuz” benzetmesiyle, meselenin ‘uzaktan’ değil, ‘eğitim’ olduğunu, çocuklara, gençlere çok fazla yüklenildiğini vurguluyor. Yedi saat canlı dersi ‘akıllara zarar’ diye tanımladı. 

Fondoten mi merhem mi?

  • Teknolojiyi fondöten olarak mı, merhem olarak mı kullanacaksınız?  Politika yapıcılar, şu kadar milyon saat canlı yayın yapmakla övünüyor ama bunun bir karşılığı yok. Yani, 18 milyon çocuk sınıfa giriyor ama sınıfa girme ile öğrenme arasında bir ilişki yok. Tıpkı kitap okurken parmağımızı yalama sayısı ile öğrenme arasında bir ilişki olmadığı gibi.
  • Teknoloji kullanarak yıllardır öğretemediğini öğretiyorsan bu harika. Teknoloji kullanarak öğretemiyorsan bu felaket.
  • Müfredatı sadeleştirin, çocuğun odaklanmasını sağlayın. Hala saat doldurmaya çalışıyoruz. 

Hangi tabakta sunalım?

  • İnsanın avcı-toplayıcı olduğu dönemi düşünün, bir meyve yedin zehirlendin, kustun, kurtuldun. Bir dahakine o meyveyi hatırlarsın. Hafıza seni hayatta tutar. Çocuğun öğrenmesi için gerekçe yok. Lezzet yok, heyecan yok. Çocuk da direniyor. Yemek lezzetsiz ama biz hangi tabakta sunalım diye tartışıyoruz.
  • Prof. Dr. Ferhunde Öktem, “Fizikte ışık anlatılacaksa bir sihirbazlık gösterisi gibi anlatabilirsin. Ev ödevi olarak da evde bir kutuda bunu hazırla dersin. Hem eğlenceli öğrenmiş olur, dener, kendisi bir şey deneyince öğrenme daha iyi olur” örneğiyle ne yapılabilir diye düşünenler için örneklendirdi.

İlkokul dörtte okuma yazma öğrenmeye çalışan çocuklar var

  • Öğrenmenin bilişsel, duygu ve sosyal boyutu var. İnsan üç boyutun etkileşimiyle öğreniyor.
  • İyi duygularla eşleşince hafızaya dönüşüyor, stres hormonuyla eşleşirse nefret ediyor. Tıpkı ülkenin yüzde 80’ninin matematikten nefret etmesi gibi. Ama bir gün bir okula bir matematik öğretmeni geliyor, o matematiği sevmeyen çocuklardan birisi matematik öğretmeni oluyor. 
  • Bilim yapmazsak bedeli çok ağır, artık ileri teknoloji olmadan bilim yapamayacaksınız. Çocuklar bilime ilgi duymuyor. Kısa yoldan köşeyi dönme arayışı, genç insanların zengin olma öyküleriyle özdeşleşmesi söz konusu. Okullarda bilimi sevdirip yeni teknoloji kullanmayı teşvik etmek gerekiyor. 
  • Bilgiye erişmek kolay, her 12 saatte bir internet üzerindeki veri iki katına çıkıyor. Zor olan, kolayca erişilen bilgileri anlamlandırabilmek, bilgelik.
  • Ama biz daha çocuklara eşit imkan sağlayamıyoruz. İlkokul dörtte okuma yazma öğrenmeye çalışan çocuklar, eposta atmayı bilmeden üniversitelere gelen gençler var. 

İyiden vazgeçme alışkanlığı, kötüde ısrar

Sanayi devrimiyle birlikte her şeyin sektörleşip pazarlanabilir hale geldiğine ve bunun yarattığı sancılara dikkat çeken Öktem ve Yıldırım, ‘sağlık, eğitim ve adaletin pazarlanmadığı’ bir vizyona vurgu yaptı.  

Hollanda’da özel okula izin verilmemesini, ülkede tüm okulların kalitesinin birbirine yakınlığına gösterilen özeni örnek gösterdi.

Her ikisi de bahtımızın rüzgarına kapılmaktan yana değil.

Umutlu olmak gerektiğini ısrarla vurgularken,  Türkiye’nin bunu öğretmen okullarını, köy enstitüleriyle zaten yaptığını hatırlattılar: “Bunu yapacak bilgimiz, deneyimimiz ve yeteneklerimiz var. 100 yıl önce yaptık, çok iyi yaptık ama üzerinde durmadık.”

Binlerce benzer öyküden birini, bir köy öğretmeninin tek tek evlerden aileleri ikna edip toplayarak mezun ettiği kız çocuklarının kendileri gidemese de çocuklarını üniversiteye yollamasının umutlu öyküsünü, yaratılan fırsat eşitliğinin önemini hem aklımıza hem kalbimize kazıdılar.

Elbette iş dönüp dolaşıp önceliklere ve ‘iyiden vazgeçme’ alışkanlığımızı bırakıp ‘kötüdeki ısrarcılığımız’dan vazgeçmeye gelip dayanıyor.

Haluk Levent Nevşin Mengü Soruyor'a konuk oldu - YouTube

#NevşinMengüSoruyor​’un bu akşamki konuğu müzisyen ve Ahbap Derneği Başkanı Haluk Levent. #NevşinMengü​’nün sorularını yanıtlayan #HalukLevent​, annesi için yaptığı yeni albümünü, Ahbap’taki çalışmalarını ve yeni belgesel projesini anlattı.

Yaşar Tonta ve Orçun Madran Akademiden Notlar’ın bu bölümünde Türkiye’de Akademik Kitap Yayıncılığı başlığı altında bir yayın gerçekleştiriyor.

Yaşar Tonta hakkında: http://yunus.hacettepe.edu.tr/~tonta/

Orçun Madran hakkında: http://www.madran.net/

Yaşar Tonta ve Orçun Madran Akademiden Notlar’ın bu bölümünde Gültekin Gürdal ile birlikte Açık Araştırma Avrupa (Open Research Europe) başlığı altında bir yayın gerçekleştiriyor.

Yaşar Tonta hakkında: http://yunus.hacettepe.edu.tr/~tonta/​
Orçun Madran hakkında: http://www.madran.net/​
Gültekin Gürdal: http://web.iyte.edu.tr/~gultekingurdal/​

Yayında konu edilen bağlantılar:

Yaşar Tonta ve Orçun Madran Akademiden Notlar’ın bu bölümünde Veri Olarak Dermeler başlığı altında bir yayın gerçekleştiriyorlar.

Yaşar Tonta hakkında: http://yunus.hacettepe.edu.tr/~tonta/​
Orçun Madran hakkında: http://www.madran.net/​

Yayında konu edilen bağlantılar:

Posted by: bluesyemre | April 15, 2021

Kentlerin Tuvaletleri #Kültürhane

Sifonu çekip çözemediğimiz zor sorunlarla boğuştuğumuz bir dönemde, haftalık turumuzu şehrin kanalizasyonlarında yapıyor ve kentlerin tuvaletlerine dair gelişmelere kulak kabartıyoruz.

  1. Dediler ki bu tuvalet
    Kakabus
  2. Şeffaf tuvaletler
    https://www.theguardian.com/world/202…​
  3. Tuvalet Mimarisi
    https://tokyotoilet.jp/en/​
  4. Tuvaletsiz Kentler
    https://tr.euronews.com/2021/04/03/am…​
  5. Sifonsuz Tuvaletler
    https://www.theguardian.com/global/20…​
  6. Islak Mendik, Tıkanık Tuvalet
    https://www.bloomberg.com/news/articl…​
  7. Londra Kanalizasyonlarında Yağ Dağı
    https://www.theguardian.com/environme…​
  8. Kanalizasyonla covid testi
    https://www.theguardian.com/world/202…​
  9. Covid politikaları
    https://www.nlc.org/resource/covid-19…​
  10. Dünya Kentlerinde Yerel Yönetimlerin COVID-19 Önlemleri
    https://enstitu.ibb.istanbul/covid19/…​
  11. COVID-19’a Karşı Başkentler Dayanışması
    https://capitalsinitiative.org/basken…​
  12. Pandemi ve sonrasında kentler
    https://www.istanpol.org/post/pandemi…​
  13. BENDİNE SIĞMAYAN İSTANBUL: Kente Çevresel Yaklaşımlar
    https://en.iae.org.tr/istanbul-unboun…​
  14. Ucu Olmayan Şehir
    https://youtu.be/maEcPKBXV0M
Posted by: bluesyemre | April 15, 2021

2. Dünya Savaşı (Haritalı Anlatım)

2. Dünya savaşının en yıkıcı , en şiddetli ve en önemli olaylarının anlatıldığı , haritalarla ve animasyonlarla desteklenen akılda kalıcı dilde hazırladığım 2.dünya savaşı serisini tek parça halinde izleyebilirsiniz.

KHK ile ihraç edilen akademisyen Ulaş Bayraktar ve arkadaşlarının kurduğu yeni dünyanın hikâyesini anlatan “Ufka Bakma Durağı”  belgeseli YouTube’da yayınlandı. 

Yapımcılığını Zeynep Ünal’ın, yönetmenliğini Çiğdem Mazlum ve Sertaç Yıldız’ın üstlendiği “Ufka Bakma Durağı” belgeseli, KHK ile ihraç edilen Ulaş Bayraktar ve kendisi gibi barış imzacısı olan Ayşe Gül Yılgör ve Galip Deniz Altınay’ın hikayesine yer veriyor.

“Bir imza, bir insanın hayatını nasıl değiştirir? Bir insanın bireysel iradesi ile attığı imza, kaç kişinin hayatını etkiler? Hayata yeniden başlamak için ne kadar geriye gitmek gerekir? Okuduğun okullar; liseler, üniversiteler… Hepsini geride bırakıp yeni bir hayata başlamak mümkün müdür?”

Ulaş Bayraktar ve Kültürhane

Kendi anlatımıyla Ulaş, Bolu-Göynük’te ilkokulu, Mersin’de liseyi, İzmir’de hovardalığı, İstanbul’da üniversiteyi, Paris’te doktorayı bitirdi. Şimdi Mersin’de bir Umut Ada’sında anaokulu ve ilkokulu tekrar bitiriyor!

29 Nisan 2017 günü 689 sayılı KHK ile Mersin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ndeki görevi sona erdi. Beş yaşındayken orduda yüzbaşı olan babasını bir çatışmada kaybettiği günden bu yana, 40 yıla yakın bir zamandır devam eden çatışmalı sürecin ancak barış sağlanarak çözülebileceğine inandığı için imzacı akademisyenlerden biri oldu. ‘İhraç’ın hemen ardından kitaplarla, insanlarla ve gençlerle bir arada olmanın yöntemlerini aradı.

Kendisi gibi KHK ile kamu görevine son verilen Ayşe Gül Yılgör, Galip Deniz Altınay ve Nalan Turgutlu Bilgin ile Kültürhane’yi inşa ettiler. Bir başlangıç oldu, yepyeni bir sosyal alan. Kendileri gibi imzacı olup görevlerine son verilen diğer akademisyen arkadaşlarının kişisel kütüphanelerini tek kitaplıkta bir araya getirdiler. Her şeyden önemlisi bu mekan kent ve sakinleri için, akademinin özel güvenlikli turnikelerine karşın ulaşılabilir bir alan yarattı.

Öğrencilerle tez çalışmalarının devam ettirildiği Kültürhane, kütüphanesindeki 10 binden fazla kitapla, müzik dinletilerinden ekoloji, tarım, gıda sohbetlerine dek birçok kültürel etkinlikle kısa sürede Mersin’in alternatif akademisi konumuna ulaştı. Bu bağlamda Kültürhane, bir kamusal alan olarak akademinin her yerde yaratılabileceğine güçlü bir örnek teşkil ediyor.

Ulaş çok güzel özetliyor bu süreci: “Ben kamudan kamuya ihraç edilmek diye tarif ediyorum bu süreci. Kamu yönetimi alanında çalışan bir kamu personeliyken ihraç edildim, ama yine kamunun içindeyim. Hatta 10 yıllık akademik kariyerimde tanımadığım, temas etmediğim hemşehrilerimle Kültürhane’de tanıştım. Burası umudun hala hükmü olduğunun kanıtı, öfkeyle, nefretle değil, inadına umutla bağırmaya çalışan bir mekan.”

Tür: Belgesel
Süre: 37′ 43”
Yönetmen: Çiğdem Mazlum & Sertaç Yıldız
Yapımcı: Zeynep Ünal
Görüntü Yönetmeni: Arda Yıldıran
Ses: Çiğdem Mazlum
Kurgu: Aslı Ertürk & Çiğdem Mazlum
Müzik: Pilli Bebek, “Olan Biten” – Serdar Keskin, “Tombul Istakoz Destanı”

https://bianet.org/1/121/237554-ufka-bakma-duragi-belgeseli-youtube-da-yayinda

14 Nisan Çarşamba günü Sayın Emre Hasan Akbayrak’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilen “Türkiye’deki Kurumsal Açık Erişim Organizasyonlarının Yönetişim Uygulamalarının Değerlendirilmesi” başlıklı webinarda Sayın Dr. Öğr. Gör. Orhan Alav’ı konuk ettik.

Posted by: bluesyemre | April 14, 2021

Universities and Students Warned of Sci-Hub Security Risks

The City of London Police’s Intellectual Property Crime Unit has issued a warning to universities and students that the use of Sci-Hub could result in the theft of user data, including usernames and passwords, through malicious hacks. This warning to universities and the recommendation that they block the site to minimize the risk of large-scale data breaches are the latest reminder of the continuing threat Sci-Hub makes to the integrity and protection of scholarly research. 

This police warning comes as no surprise to Andrew Pitts, CEO of PSI, a company that works with libraries, publishers, and membership societies to combat cybercrime and intellectual property misuse. “University libraries have confirmed two ways that Sci-Hub gains access to usernames and emails,” explains Pitts. “It’s either a password breaking attack, or it’s a phishing attack, where they are phishing and asking people to change their credentials. We know this because the universities see these password breaking and phishing attacks happen a few days before they get attacked [by Sci-Hub], and it’s the credentials that were stolen during the phishing and password breaking that are used.”

Sci-Hub, an illegal website that provides pirated copies of copyrighted scientific articles, obtains the articles by accessing a university or institution’s network while using the credentials of registered users and then downloading mass volumes of articles in a short period of time. Sci-Hub’s founder, Alexandra Elbakyan, recently admitted that Sci-Hub bought credentials that may have been obtained through phishing, but she denied that Sci-Hub itself uses phishing attacks to obtain user emails and passwords. Pitts said that universities have reported to PSI that when users’ credentials have been stolen, evidence of malware has been found on the users’ computers; as a result, the computers have had to be wiped. At present, 431 universities from 49 countries have been attacked, Pitts said.

In its statement, a spokesperson from the London Police’s Intellectual Property Crime Unit said: “With more students now studying from home and having more online lectures, it is vital universities prevent students accessing the stolen information on the university network. This will not only prevent the universities from having their own credentials stolen, but also those of their students, and potentially the credentials of other members of the households, if connected to the same internet provider.”

As Pitts explains, the potential risk posed by Sci-Hub’s hacks goes beyond the theft of usernames and personal data; Sci-Hub compromises the security of ongoing research not yet patented or shared through publication in a scientific journal. The same username and password that may log a researcher into a university library system can also unlock email accounts, shared file drives, confidential patient data as part of clinical trials, and more. “When they have your personal credentials,” says Pitts, “who knows what else they might do?” 

Research at all stages is extremely valuable for scientists, corporations, and universities; few would willingly share their work before receiving credit for said scientific contributions. A security breach of one’s personal credentials, however, could easily place research in the wrong hands. News stories have proliferated in recent years, detailing hacks of research institutions by powerful actors, sometimes backed by foreign states. Hacks by Sci-Hub carry no less risk – the Washington Post reported in 2019 that the U.S. Department of Justice was investigating Elbakyan for potentially working with Russian intelligence services to steal U.S. secrets from military defense contractors.

Data hacks from any actor are dangerous. Numerous universities in the United States have had confidential information, including social security numbers, hacked and held for ransom in high-profile cases. Universities have reason to be concerned about their responsibility for safeguarding user data closely. Even beyond the theft of sensitive information and confidential research, usernames and passwords themselves contain value. A 2019 Google survey found that 65 percent of people reuse the same password for all or multiple accounts. The username and password that a student or professor uses to access their university’s library may be the same that they use to access a bank account, file their taxes, or shop online. Companies including LinkedInBlackbaudand Equifax have all faced multi-million dollar lawsuits following hacks of their users’ data, with growing public opinion that companies and institutions are responsible for safeguarding this information.

Heeding the advice of the City of London Police, some universities are fighting back by blocking their patrons’ access to Sci-Hub. PSI offers universities a block list for free, which blocks access or displays a security warning when users try to visit a dangerous site like Sci-Hub. Universities in over 50 countries have requested and downloaded this list, an action that Pitts says has increased since this police warning was issued.  

“I wish universities were more sensitive to data protection and more worried about the fact that it’s their patrons’ personal credentials that are being stolen here,” says Pitts. “Don’t go to this illegal site and risk the security of not only yourself, but of your organization. Find the information elsewhere, because it is available elsewhere.”

In 2020 we implemented Australia’s first nationally representative survey on media literacy. The survey was designed with input from diverse voices in the media literacy field including researchers, media producers, policymakers, government agencies, educators and public cultural institutions.

We launched the survey report at events in Sydney, Melbourne, Canberra and online on April 13 2021.

The survey findings will also be used to inform a national media literacy strategy co-design process. As part of this process we will host online and face-to-face events to engage organisations who are supporting media literacy across the country. These events will take place in May-July 2021.

https://medialiteracy.org.au/index.php/national-survey/

Posted by: bluesyemre | April 14, 2021

Komplo Teorileri El Kitabı #StephanLewandowsky #JohnCook

2021 yılında bugüne kadar Nazım Hikmet’den 835 Satır ve İsmet Özel’den Erbain, Mişima’dan Denizi Yitiren Denizci ve Murakami’den İmkansızın Şarkısı, Clarissa Estes’dan Kurtlarla Koşan Kadınlar ve Margaret Atwood’dan Damızlık Kızın Öyküsü kitaplarını okuduk. Sırada Sigmund Freud ve Erich Fromm kitapları ile birlikte psikanaliz ayı, Sartre ve Hesse kitapları ile birlikte Nobel ödüllü yazarlar ayı ve Ahmet Hamdi Tanpınar kitapları ayı var.

00:00​ 1 yıldır kitap okuyup tartışıyoruz!
00:58​ Gruba nasıl katılabilirim?
01:47​ 2021 yılında neler okuduk?
02:24​ Nazım Hikmet ve İsmet Özel şiirleri
03:06​ Denizi Yitiren Denizci ve İmkansızın Şarkısı kitapları
04:55​ Kurtlarla Koşan Kadınlar ve Damızlık Kızın Öyküsü kitapları
07:48​ Gelecek aylarda hangi yazarları okuyacağız?

Ünlü filozof Terry Eagleton gülmek eyleminin felsefi, bilişsel, kültürel ve semantik boyutlarını inceliyor. Eagleton, “Neden güleriz?”, “Kahkaha atmak ne anlama gelir?”,”Kahkaha atmak her zaman neşeyle mi ilgilidir?” gibi sorulara yanıt arıyor. Çeviri: Ayhan Koçkaya

Posted by: bluesyemre | April 14, 2021

Tarih tekerrür: Siyasetin ekonomisi

Damat da damat, damat da damat… damat kadar taş düşsün başınıza. türk ekonomisi, tarihinin en zor dönemlerini yaşıyor. ancak bu defa sorun ekonomik değil. belli şeyler aşılamıyor, tarih tekerrür ediyor. 140journos’tan “tarih tekerrür”

reform?

Cumhurbaşkanı erdoğan 2021 yılını ekonomik ve yasal reform yılı ilan edip yabancı yatırımcıları tekrardan ülkeye çekme planlarından bahsederken, önce devlet kadrolarında köklü bir değişime şahit olduk. 2020’nin kasım ayında merkez bankası başkanının görevden alınmasıyla başlayan süreç, berat albayrak ve yakın çalışma arkadaşlarının tek tek kilit pozisyonlardan tasfiye edilmesiyle devam etti. büyük ölçüde yenilenen ekonomi kadrosuyla birlikte, “9 amaç, 50 hedef ve 393 faaliyeti içeren’’ bir insan hakları eylem planı açıklandı. hemen on gün sonra da en az beş aydır üzerine uğraşılan ve büyük umutlar bağlanan ekonomi reform paketi duyuruldu.

22 eylül 2020

2018’den bu yana defalarca kez tekrarlanan reform söylemi bu sefer ne kadar gerçekçi? geçmişi bir hamlede geride bırakmak bu kadar kolay mı?

reformların içeriğinin ne kadar köklü çözümler getirdiği, cumhurbaşkanlığı tarafından hangi oranda kabul edileceği tartışılırken, 140journos devletin kilit pozisyonlarında görev almış bürokratlarla, siyasetçilerle, akademisyenlerle son 18 sene içerisinde devletin her kademesine işleyen merkeziyetçi kültürün ekonomiye olan etkisini konuştu. reform söyleminin arkasını kazıyarak, sistemin her alanına nüfuz eden ve başkanlık sistemiyle meşru hale gelen yeni rejimin ekonomik ve siyasi arka planını bizzat tanıklarından dinledik.

merkez bankası başekonomistileri, kamu ihale kurumu bürokratları, hazine müsteşarları, yabancı yatırımcılar ve eski siyasetçilerle konuşarak son 18 yıl içerisinde devlet kültürünün geri dönülemez bir şekilde nasıl değiştiğini sizler için araştırdık.

‘’2013 yılından itibaren kritik kurumların başına genelde merkezi otoriteyle çok uyumlu çalışabilecek ve hatta onların söylediklerini çok da sorgulamadan uygulayacak bir insan profili göreve getirilmeye başlandı.’’

-hakan kara, merkez bankası eski bürokratı

‘‘dinleniyor olabiliriz, çevredeki insanlardan biraz rahatsız oldum. şuradaki otoparka geçelim.’’

-anonim, bürokrat

‘‘türkiye g-20 ülkeleri arasında düşük faiz düşük enflasyon tezini savunan tek ülke. 2015’den beri yapılan hatalar sonucunda türk lirası neredeyse üç katına çıktı. Bu yapılan hatalar yüzünden yabancı yatırımcı zarar etti, türk halkı fakirleşti’’

-timothy ashyabancı yatırımcı

‘‘siyasiler miyoptur, 4 sene sonrasına göre plan yaparlar, açılışını yaptı mı? kurdelesini kesti mi? onlar için iş tamamdır. Biz kurumların bağımsızlığını bu yüzden istedik’’

-uğur emek, akademisyen

‘‘tbbm’de özellikle muhalefetin denetim görevini yapabilmesi için zamanında o gün gensoru vardı elimizde bugün artık gensoru da kalktı. iktidar kritik konularda bizim resmi sorularımıza hiçbir şekilde cevap vermiyor’’

-faik öztrak, eski hazine müsteşarı

cumhurbaşkanımız neredeyse 50’den fazla kurumun liderliğini yapıyor, her birine beş dakika ayırsa yönetmesi mümkün değil. o yüzden kendisine ulaşan bilgi neyse ona göre davranıyor

-emre alkin, ekonomist

‘‘bugünkü kriz artık ekonomik bir kriz değil bugünkü kriz siyasi bir krizdir çözümü ekonomik değildir. çözümü siyasidir.’’

-nesrin nas, eski anap genel başkanı

‘‘türkiye iki tane açık kalp ameliyatı geçirmiş bir ülkeydir. önce türkiye’de bir 80 yıllık rejim çöktü o askeri vesayet, kemalist rejim diyebilirsiniz sonra gülenist rejim çöktü iki devrim oldu ya iki tane devrim.’’

-rasim ozan kütahyalı, yazar

Ekonomide bir şeyler uzun süredir ters gidiyor. 2013 yılında fed’in faiz arttırma kararıyla piyasalardan çekilmeye başlayan yabancı yatırım, türkiye gibi dışa bağımlı, yüksek cari açığa sahip ülkeleri fazlasıyla etkiledi. 2013–2020 döneminde kişi başına düşen gelir (gsyi, $) yaklaşık %32 azaldı, büyüme yaklaşık %80 azaldı , resmi rezervler varlıkları dolar cinsinden yaklaşık %32 düştü, işsizlik %50 civarında artarken , enflasyon yaklaşık %80 arttı, bir ülkenin aldığı borçları ödeyememe riskini ölçen cds verisi bu seneler içerisinde neredeyse iki katına çıktı, ithalat ve ihracat arasındaki dengeli belirten cari dengeyse ithalatın da düşmesiyle eksi 55 milyon dolarlardan, artı 8 milyon dolara yükseldi.

2018 yılına kadar ekonomik göstergeler kaygılandırmaya devam etse de ara ara gündeme gelen yapısal reform söylemi, meclisten geçirilmeyen mali kural önergesi dışında çözüme dair herhangi somut bir adım atılmadı. Bu yıllar içerisinde içerde yaşanan terör olayları, darbe teşebbüsü, neredeyse her sene tekrarlanan seçimler; dışarda ise ırak, suriye ve libya’daki operasyonlar, s400 kriziyle gelen caatsa yaptırımları riski ve doğu akdeniz süreciyle birlikte ekonomi bir öncelik olmaktan çıktı. türkiye 2017 itibariyle artık ‘‘yatırım yapılamaz’’ ülkeler sınıfına geriledi.

seneler içerisinde biriken risk, 2018 yılında rahip brunson’ın tutukluluğunun amerika türkiye arasında bir siyasi inatlaşma malzemesine dönüşmesiyle artık göz ardı edilemez olmaya başladı. yabancı yatırımcı ve yerli halkın türk lirasına güvenlerini kaybetmeleriyle halkın bankalarda tuttuğu yabancı para oranı %50’nin üzerine çıktı.piyasadan çekilen döviz üç sene içerisinde türk lirasını dolar karşısında neredeyse yarı yarıya değersizleştirdi. 100 birimlik imalat sanayisi ihracatının %60–76 ‘nın ithal girdiyle yapılıyor olmasının da etkisiyle artan kur oranıyla birlikte fiyatlar pahalanmaya başladı.

kendimizi nasıl burada bulduk? 2002 sonrasındaki kazanımlarımızı nasıl oldu da telafisi zor bir biçimde kaybettik?

2001, ekonomi yeniden organize ediliyor

milliyet, 2001, mart

1982’de şili’de uygulanan ‘‘neoliberal’’ politikaların büyük başarıyla sonuçlanmasıyla ekonomide serbest piyasa teorisyenlerinin ağırlığı azalmaya başladı. 21. yüzyıla yaklaşırken dünyanın dört bir yanında daha entegre bir ticaret ağı yaratabilmek için devletlerin küçültülüp, uluslararası rekabetin artması için çeşitli neoliberal politikalar uygulanmaya başlandı. türkiye de bu küresel değişimden nasibini önce küçük bir dozda özal döneminde sonraysa daha önce görülmemiş bir düzeyde 2001 yılında kemal derviş ile uygulamaya konulan düzenlemelerle aldı. ‘‘güçlü ekonomiye geçiş’’ programı ve 15 günde 15 yasa ile kısa dönemde devlet küçültülerek daha dinamik ve verimli olan özel sektöre yer açılması sağlandı.

‘’bir dış kaynak bulabildi türkiye o dönemde, 25 milyar dolar kadar ve uzun vadeli de. paketler o zaman 1 ay vadeliydi güven o kadar azalmıştı. kimse türk devletine 1 aydan fazla borç vermiyordu. mecbur kaldık onlarla çalıştık ve 25 milyar dolar çok ciddi bir kaynağı o dönemin ekonomik takımı türkiye’ye getirebildi. ekonomi nefes alırken de belirli yeni düzenlemeler oturtmak çabasını gösterebildik.’’

-kemal derviş

bazı çevrelerce dış sermayeye bağımlılığı arttırması ve cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirmelerini getirmesi yönünden eleştirilen bu müdahaleler kurumsal anlamda siyasilerin ve askeriyenin gücünü kıran bağımsız dengeleme mekanizmaları tesis etti. kamu ihale kurumu, bankacılık denetleme kurumu, sermaye piyasa kurulu ve merkez bankası gibi bağımsız kurumlar bu dönemde kuruldu. piyasanın mantığına göre amaç, en azından teoride, uluslararası para akışını kolaylaştıracak düzenlemeleri sağlayarak global ve entegre bir market yaratmaktı.

’’o gün yaptığımız program tipik bir imf programı değildir. şimdi bu hiç konuşulmuyor ama bizlerden o zaman kıdem tazminatlarının kaldırılması, işçi ücretlerinin, ikramiyelerinin iptal edilmesi, ücretlerin düşürülmesi gibi bir takım talepler olmuştu. bu yükün paylaşılması gerektiğini söyledik. taleplerini o programda ciddi bir şekilde göğüsledik’’

-faik öztrak

‘‘2006–2008 dönemlerine kadar imf’nin getirdiği program büyük ölçüde uygulanıyordu. katılmadığınız yönleri olabilir ama en azından programların bir içsel tutarlılığı vardı.’’

-hakan kara

‘’emek kesiminin krize ve imf politikalarına tepkileri 14 nisan’da derviş’in programının açıklandığı gün yapılan mitinglerde ve 1 mayıs gösterilerinde doruğa çıktı.’’

-hayri kozanoğlu

2002 yılında ak parti’nin de imf programını benimsemesiyle, türkiye daha önce görülmemiş yatırımlar çekebildi. Bu dönemde doğrudan yatırımlar dolar cinsinden yaklaşık 13 katına, milli gelirse 2002–13 döneminde yaklaşık dört katına çıktı.

milliyet, 2001, mart

‘’2002–2006 dönemi gerçekten keyifli bir dönemdi. 2001 yılında atılan adımların meyvelerini almaya başladığımız yıllardı. birçok gösterge iyiye gidiyordu. tabi o dönemde sermaye bolluğunun da bunda etkisi var yani yurtdışında hava çok iyiydi. dolayısıyla bu yurtiçine de yansıyordu ama içeride de düzgün işler yapılıyordu.’’

-hakan kara

‘’ak parti geldiğinde kemal derviş reformlarını elinde hazır tuttu. kemal derviş reformlarını reddetmedi, sürdürdü. bu çok önemliydi. avrupa birliği rüzgarını arkasına aldı. liberaller, liberal demokratlar da hem türkiye’deki hem dünyadaki tamamen ak partiyi destekledi. 2007–8’e kadar bu şekilde gelindi o dönem türkiye’ye doğrudan yabancı aktı. yabancı sermaye aktı.’’

-rasim ozan kütahyalı

çöküşün başlangıcı, 2013

para akışı 2013’den itibaren azalınca, kısıtlı kaynaklar seneler içerisinde ertelenen güç savaşlarını kızıştırdı. bu dönemde hükümet önce cemaatle mücadele içerisine girdi, sonraysa gezi parkıyla büyük şehirlerde yaşayan çoğunluğu alevi olan bir kesimi karşısına aldı. içerde ve dışarda ‘‘dış mihrakla’’ yapılan savaş hükümetin politikalarına fazladan bir meşrutiyet getirdi.

‘’iktidar şöyle bir psikoloji içine girdi. yav niye her şey eskisi gibi gitmiyor. önce içerdeki kurumların bağımsızlığıyla uğraşmaya başladılar. sonra ’yav dışarıdan bize bir saldırı var ‘ gibi bir yaklaşım içine girdiler.’’

-faik öztrak

dış mihrak söyleminin içinin tamamen boş olduğu söylenemez. suriye sınırında yaşanan uluslararası çekişmeler, ülke nüfusunun yaklaşık %4’üne denk gelen bir mülteci akını yarattı, amerika ile kamuoyu önünde yapılan münakaşalar ve karşılıklı tweetleşmeler sözde kalmadı ve karşılıklı yaptırımlara dönüştü.

‘’Türkiye uygun bulmadığım bir şey yaparsa (daha önce de yaptığım gibi) ekonomisini mahvedeceğim.’’

‘‘finansal piyasalarda spekülatif saldırılar her zaman olur, burada önemli olan bu tarz saldırılara karşı koyabilecek sağlam bir ekonomi yaratmaktır. bu şuna benziyor. iyi beslenmiyorsunuz, spor yapmıyorsunuz; hastalanınca da çevrenizi suçluyorsunuz’’

-hakan kara

seneler içerisinde iyice belirginleşen kutuplaşma ak parti ve devlet kadrolarına da yansıdı. Bu dönemde ak parti’nin nüfus sahini figürleri, ahmet davutoğlu, abdullah gül, ali babacan, bülent arınç gibi isimler ak parti’den ayrılırken başkanlık sistemiyle birlikte devlet örgütlenmesi artan bir oranda merkezileşti.https://cdn.embedly.com/widgets/media.html?src=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fembed%2F6UDcYVCFHxU%3Ffeature%3Doembed&display_name=YouTube&url=https%3A%2F%2Fwww.youtube.com%2Fwatch%3Fv%3D6UDcYVCFHxU&image=https%3A%2F%2Fi.ytimg.com%2Fvi%2F6UDcYVCFHxU%2Fhqdefault.jpg&key=d04bfffea46d4aeda930ec88cc64b87c&type=text%2Fhtml&schema=youtube2016’da yaptığımız bir araştırmada erdoğan’la yolu ayrılanları derledik

‘’2015 seçimleriyle birlikte piyasanın tanıdığı isimler geri çekildi, sıradışı ekonomi tezleri olan yiğit bulut, cemil ertem gibi isimler etki güçlerini arttırmaya başladılar.’’

-timothy ash

‘’o işte 17–25 aralık, gezi parkı yurtdışında da aynı şekilde arap baharı sonrası türkiye önce aktör oldu, sonra mısır’da darbe oldu suriye olayında bir türlü başarı gelmedi esad devrilmedi. bütün bunlar tayyip beyde yalnızlaşmayı arttırdı ak partinin de kimyası bozuldu kolay bir şey değil yani valiler, emniyet müdürleri, generaller, ordunun yarısı… generallerin yarısı fethullahcıydı. tabi o dönem tayyip bey’in haklı olarak vehmi de arttı hatta ben size bir olay anlatayım bütün herkesle konuşuyor, bakıyor herkeste bir çekinme var korku var. bir geri çekiliyor ‘’hepiniz mi bana komplo kuruyorsunuz ya?’’ diyor bakanlar makanlar var orada ‘’hepiniz mi komplo kuruyorsunuz?’’ kendinin yalnızlaştığını hissettiği olaydır.’’

-rasim ozan kütahyalı

‘‘2013 yılından itibaren kritik kurumların başına genelde merkezi otoriteyle çok uyumlu çalışabilecek ve hatta onların söylediklerini çok da sorgulamadan uygulayacak bir insan profili göreve getirilmeye başlandı.’’

-hakan kara

çöküşün fotoğrafı I: mali kural

‘‘borç yükünü eritebilmek, mali disiplini sağlayabilmek için, ilerleyen yıllarda türkiye’nin çok ciddi miktarda faiz dışı fazla vermesi gerekti. özellikle 2003–2007 döneminde verdiğimiz faiz dışı fazlalar dünya genelinde de büyük fedakarlık anlamına geliyor. biz kazanımları kalıcı, kurumsal hale getirmek istedik. Bu nedenle de bir mali kural çalışması yaptık. öngördüğümüz mali kural özetle şunu söylüyordu: türkiye’nin iyi performans gösterdiği yıllarda elde edilen imkanlar, gelir fazlaları harcanması, tasarruf edilsin. bu fazlalar, bu tasarruflar ekonominin kötü gittiği yıllarda, zayıf performans gösterdiği yıllarda kullanılsın. Ekonominin toparlanmasına, canlanmasına yardımcı olsun…

biz bu çalışmaya çok emek harcadık. sayısız senaryolar, simülasyonlar yaptık. bürokraside yer alan kurumlarla, uluslararası kuruluşlarla, akademi çevreleriyle çok sayıda toplantı yaptık. her kesimin görüşünü alıp, sistemi bu şekilde oluşturduk. çok sağlam bir teknik çerçeve oluşturduk. hükümete sunuşlar yaptık ve neticede tasarı tbmm’ye sevkedildi.

plan ve bütçe komisyonu teknik bir komisyon. komisyonda da detaylı bir şekilde tasarı tartışıldı ve meclis tarihinde ender bir şekilde görülen şekilde muhalefet millet vekillerinin de desteğiyle oy birliğiyle bu tasarı plan ve bütçe komisyonundan geçti ve genel kurula indi.

genel kurulda tam görüşülme aşamasına gelmişken. bu tasarının müzakere edilmesinden, görüşülmesinden ve yasalaşmasından vazgeçildi. arkaplanına baktığımızda aslında o dönemde harcama yapan bakanlıklar, özellikle altyapıda harcaması yoğun olan bakanlıkların ve ak parti içerisindeki bazı milletvekillerinin devreye girdiğini gördük.’’

tabi işin biraz daha ekonomi politiğine gittiğimizde mali kurala karşı çıkanlar, büyük kamu projelerini, kamu özel iş birliği projelerini ölçüsüz hesapsız kitapsız hiçbir kurala dayanmadan. hatta kamu ihale kanununa tabi olmadan gerçekleştirme ve bunlarla da bir anlamda siyasetin finansmanı arasında bir ilişki kurma çabası içinde oldular.’’

-ibrahim çanakçı

2) çöküşün fotoğrafı II: düşük faiz ısrarı

“yine, aynı şekilde, cumhurbaşkanımızın faiz-enflasyon ilişkisi üzerine yaptığı açıklamalar da indirgemeci bir yöntemle çarpıtılıyor…

bir ekonomide reel faiz oranı ile beklenen enflasyonun toplamı nominal faiz oranını verir. Buna göre, uzun dönemde reel faiz oranının sabit olduğu varsayımı altında nominal faiz oranının artması demek, ekonomide enflasyon beklentisinin de artması demektir. kısaca, fisher denklemine göre uzun dönemde faiz oranı ve enflasyon arasında pozitif yönlü net bir ilişki bulunmaktadır’’

-cemil ertem- cumhurbaşkanı başdanışmanı

‘’eninde sonunda bu düşük faiz isteği çok daha yüksek bir faizle son buluyor. bu ısrarı anlamıyorum, zaten anlayabilsem çok rahatlayacağım. bu bedeli ödemeye değer mi? gerçekten resmi faizleri düşük tutma isteği, toplumun refahı açısından iyi bir şey mi? bunu göremiyorum ve bunda neden ısrar ediliyor, kesinlikle anlayamıyorum ve anlasam da çok rahatlayacağım yani. birisi bunu bana anlatsa’’

-hakan kara

erdoğan’ın düşük faiz inancı fazilet partisi günlerinin bir mirası. erbakan geleneğinde de sıkça şikayet edilen faiz sorunu aslında ülkede üretilen değerin faiz ödemeleri yoluyla yurtdışına çıkmasına duyulan rahatsızlığının bir dışa vurumu.

‘‘senin faiz dediğin senin sırtındaki yahudi’nin emme hortumu, be mübarek. kopart şu hortumu at!’’

-necmettin erbakan, 26.03.1993

erdoğan, ak parti iktidarının ilk dönemlerinde faiz konusunda şimdikine benzer bir tutum içerisindeydi. 2003 yılında yüksek miktarda döviz alımı yapma kararı alan merkez bankası başkanına karşı ‘‘bu sanal bir müdahaledir. faizler 3–5 puan aşağıya alınabilirse iyi olacaktır. iş dünyasının bu konudaki ıstırabını paylaşıyoruz” diyen erdoğan zamanla, (pek de araştırılmamış gerekçelerle, en geç 2015 itibariyle) yüksek faiz yüksek enflasyon teorisini benimsiyor. tam da bu dönemlerde 2021, mart ayı itibariyle danışmanlıklarını koruyan cemil ertem ve yiğit bulut göreve getirilerek faiz karşıtlığına uygun bir teori (neo-fisherian) bulunmuş oluyor.

‘’ne diyorlar? insanı böyle adeta çıldırtacaklar, enflasyon düşerse faizi düşüreceklermiş. bu anlayış, anlayış değil, bu yanlış bir mantık, doğru bir mantık değil. çünkü enflasyon sebep, faiz netice değildir. faiz sebep, enflasyon neticedir. bunu öğrenmeleri lazım.’’

-recep tayyip erdoğan, 31 ocak 2015

‘‘faiz meselesini çözmemiz gerekiyor. yalnız olduğumu biliyorum ama mücadelemi sürdüreceğim, kararlıyım. çünkü faizi önemli bir sömürü aracı olarak görüyorum. faiz emperyalist mantığın en önemli sömürü araçlarından biri olarak görüyorum ve faizi yatırımcıyı köşeye sıkıştırma aracı olarak görüyorum.’’

-recep tayyip erdoğan, 3 aralık 2016

bu ısrarın dört olası açıklaması var:

  1. homo islamicuserdoğan’ın dini nedenlerden dolayı faizi yanlış bulması
  2. ak parti’ye oy veren orta sınıf ve iş adamlarının düşük faiz sayesinde daha kolay borç alabilmesi
  3. yüksek faizin nakit akışını ve dolayısıyla reel ekonomiyi yavaşlattığına dair ekonomik bir teori
  4. yüksek faizin borcu veren uluslararası kuruluşları avantaja sokan, dış borca dayanan bir sistem yarattığı düşüncesi ve bu borç döngüsünden kurtulmanın yolunun kendine yeten, üretim yapan bir ‘‘milli ekonomi’’ye geçiş olduğu fikri.

‘’1994’de hükümet ısrarla faizleri düşük tutmak istedi. bunun sonucunda çok daha yüksek faizler borçlanmak zorunda kaldı.’’

-erdem başçıerdoğan’ın düşük faiz baskısına 1994 krizi uyarısı

‘’2011’de ve 2014’de olan da budur; faizlerin bir süre yarım-bir puan düşük tutulması uğruna, sonunda 4–5 puanlık artışlar yapılmak zorunda kalındığı, mali çalkantı yaşandığı süreçler ortaya çıktı. gerekiyorsa faizlerle arttırmak zorundasınız.”

-uğur gürses, erdoğan’ın düşük faiz baskısına 1994 krizi uyarısı

3) çöküşün fotoğrafı III: kamu ihale yasası

‘’bir devrimdi o dönemde kamu ihale kanunu, tüm ezberi bozdu. iktidarlar artık yandaşlarına rant yaratmasınlar diye çıkarılan bir yasadır. hatta ben bu yasa çıktıktan sonra bir gün gazeteye demeç verirken. bu yasa ile artık gemileri yaktık, bir daha geri dönüş yok demiştim.’’

-faik öztrak

‘’kamu ihale düzenlemeleri kamu alımları düzenlemeleri idarelerin takdir yetkilerine kısıtlama getirir. onlara sundukları çerçeve metotlarla beraber alım kurallarını ayrıntılarıyla düzenler ve idareler kendi kafalarına göre şartname hazırlayamazlar. ihale yapamazlar. bu denetlenir, uzman kuruluşlar, kamu ihale kurumu tarafından. bu bir devrimde kamu ihale kurumunun kurulması ve 2001 yılının sonunda çıktı bu kanun. 2002’nin başında çıktı.

-uğur emek

ak parti hükümeti dönemlerinde cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir para aktarımına şahit olduk. 80’lerde özal dönemi başlayan özelleştirmelerin yüzde 88’i akp iktidarları döneminin ilk 18 yılında gerçekleşirken, çoğunluğu altyapı hizmeti olan projeleri akp’ye yakın iş adamlarına ihale edildi. özelleştirmeler ve kamu ihaleleri yoluyla akp hükümeti kendi zengin sınıfını yarattı:

belirtilmeyen bir seneden 2018 yılına kadar ihale alan firmaların siyasi bağlantıları (esra gürakar, kayırma ekonomisi 137)

‘’tek parti iktidarın uzattıkça ömrü, anap’ın da ikinci döneminde çokça söyleniliyordu. menderes için söylenirdi bu, demokrat parti için. iktidara yakın iş insanları, grupları ortaya çıkmaya başlıyorlar. dönemin başbakanı söyledi bunu: sermaye el değiştiriyor dedi. sermayenin el değiştirmesinin temel araçlarından biri de burası, hazır. sermayenin teknoloji üzerinden el değiştirmesi çok kolay bir şey değil: ar-ge yapacak, yatırım yapacak, yeni buluş yapacak falan filan bir sürü iş yapacak. ama burada, ihaleye giriyorsunuz parayı alıyorsunuz geçmiş olsun.’’

-uğur emek

siyasetin bu yeni finansman yolu seneler içerisinde devletin ihale alışkınlıklarını da değiştirdi. herkese açık olan ihalelerin payı 2005’de %71 iken 2015’de %53′e kadar düştü. diğer ve istisna kapsamındaki ihaleler
2005’de %29’dan 2015’de %47′ye çıktı. devletin davetle firmaları seçebildiği pazarlık usülü ihaleler 2003 yılında toplam 768 milyon lirayken, 2017 yılında yaklaşık 27 katına, 21.7 milyar liraya çıktı. rekabeti azaltan bu gelişmeler, devlet ihalelerine katılan firma sayısını azaltarak, israfı arttırdı:

‘‘hatırlarsanız hamdi topçu bey 3. havalimanı konusunda kendi hatıratı vardır. eski thy ceo’su. biz yeni havalimanı yerine atatürk havalimanına bir tane daha pist yaparsak bu sorunu çözeceğiz demiştik. 2.5 milyon dolara. fakat devlet hava meydanları bürokratları o kadar şartlandırılmışlar ki. her toplantıya 3. havalimanı iyidir diye geliyorlardı. belli ki binali beyin 3. dönemi son dönemiydi. arkasında eser bırakmak istiyordu.’’

-uğur emek

ak parti iktidarı boyunca kamu ihale kurumunun 160 maddesinin değişirken istisna maddeleri çoğaldı. bu dönemde fakir ailelere yapılacak kömür yardımları, ösym’nin mal ve hizmet alımları, uluslararası anlaşmalar botaş’ın ithal doğal gaz alımları gibi acil olmayan ve ulusal güvenliği ilgilendirmeyen ihaleler istisna kapsamında dağıtıldı. bu değişiklikler sonucunda 2010–12 yıllarında devletin kitler üzerinden dağıttığı ihalelerin %45’i kamu ihale kanunu dışında yapıldı.

‘’bu adam anlaşılabilir. tek derdi var, temel atacak, kurdele kesecek, temel atacak kurdele kesecek… nasıl ödenmiş, ihtiyaç mıymış, zafer havalimanında %5 kullanılıyormuş, osman gazi köprüsünden geçilmiyormuş. yavuz sultan’da 135 bin garanti vermişsin, geçen yokmuş… o onla ilgili değil. kesmiş mi kurdelesini? söyleyebiliyor mu dünyanın en güzel köprüsünü yaptım diye, arkasında eser bırakmış. ama bürokrat bunu diyecek, bunun fizibilitesi var, önceliği var. yav biz ne yapıyoruz?’’

-uğur emek

‘’ihaleler üzerinden ciddi bir sermaye değişimine şahit olduk. ortada beş tane müteahhit görüyoruz, o beş tane müteahhite bağlı on binlerce taşeron var. büyük mega proje tutkusu, türkiye’nin bütün kaynaklarını emdi ve son derece verimsiz bir yere yönlendirdi o kaynakları.

sizlere kaynak kalmadı gençler.’’

-nesrin nas

https://140journos.com/tarih-tekerrur-siyasetin-ekonomisi-d4c70d5eefde

Posted by: bluesyemre | April 14, 2021

kitapperformans.com Çiğdem y Mirol

©Monika Deimling, 2015

“Kitapperformans” (birlikte yazılır, tırnak içinde anılır), sanatsal ve edebi bir konsept olmanın yanı sıra bir dünya görüşüdür.

Metinsel, edimsel ve görsel dinamikleri ona sanatsal ifade biçimleri katarak onu pratikleştirirken, Tuhaf ve Saçma felfesi üzerine edebi bir söylem ile konumlanıyor olması onun teorik bir bağlamda da dile gelmesini sağlar. Hayatta ve sanatta, otoriteye ve topluma ait rollerin, hem çoğulculuk ve çeşitlilik hem de şeffaflık ve sevgi ilkeleri göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerektiğini benimser. Kitapperformans Manifesto, 7 temel ilkesi ile, bu gerekliliğin altını çizer. Kitap, yazar, okur ve performans olmak üzere 4 yapıtaşından oluşan “kitapperformans”, sadece kitap ve performans arasında dengeli bir şekilde gelişme ihtimali olan bir ilişkiyi değil aynı zamanda okur ve yazar arasındaki karşılıklı sevgi paylaşımı ihtimalini keşfetme amacı güder.

Birbirinin yerine geçen ya da birbirini temsil eden 3 hali vardır: Kitap-Performans, Yazar-Okur-Performans, Okur-Yazar-Performans

http://kitapperformans.com/

Posted by: bluesyemre | April 14, 2021

bookperformance.com Çiğdem y Mirol

©Monika Deimling, 2015

“Bookperformance” (written jointly, quotes put intentionally) is an artistic and literary concept as well as a world-view. It is both practical and theoretical.

Practical, because it textually, actually and visually gets realized as an artistic expression. Theoretical, because it is academically/ideally reflecting the philosophy of “The Weird & The Absurd” as a literary discourse. It praises 1 core value: sharing the authorial and communal roles, with sincere regards to multiplicity and diversity, as well as transparency and love both in art and in life, as set in 7 universal principles in Bookperformance Manifesto. Viewed or not, it has 4 components: book, author, reader and performance. It does not only explore the possibility of an evenly developed relationship between the book and the performance but also the possible transference of love between the author and the reader.

It has 3 states which reciprocally represent and/or substitute each other: Book-Performance, Author- Reader-Performance, Reader-Author-Performance.

http://bookperformance.com/

Türk Kütüphaneciler Derneği olarak 13 Nisan Salı günü Emre Hasan Akbayrak’ın moderatörlüğünde gerçekleştirdiğimiz, “Milli Kütüphanemizin Kuruluşundan Günümüze Gelişimi ve Türk Kütüphaneciliğine Katkıları” başlıklı webinarda Sayın Tuncel Acar’ı konuk ettik.

Posted by: bluesyemre | April 12, 2021

ODIN Open Data Inventory Annual Report 2020 – 2021

The goal of Open Data Watch (ODW) is to help countries build better and more resilient national statistical systems. Such systems must focus on users’ needs. Users range from policy decision makers to researchers, students, journalists, and the public at large. At the heart of user-centered and well governed statistical systems are open data practices that link data production to user service. But what is a practical path to achieve open data and how do countries monitor their progress? This is what the Open Data Inventory (ODIN) methodology, assessments, technical engagements, and website and tools provide. After five rounds of ODIN assessments, the ODIN 2020/21 assessment offers a wealth of knowledge. This report on the 2020/21 results offers a selection of findings, but there is much more to be explored from the data available. The new ODIN website provides an easier and faster way to access data. The refreshed look and feel of the Country Profiles are a good sources of information. But perhaps the most important achievement has been our extensive engagements with countries. We have learned a lot from our collaborations with countries and by participating in the UN Statistical Commission’s Open Data Working Group. All together, we feel we now have a strong community supporting open data for official statistics. Our thanks and appreciation go to all partners for working with us and to our donors for trusting in us and supporting our operations. We look forward to continuing our work together to improve open data in all countries.

https://odin.opendatawatch.com/Report/annualReport2020

Araştırmacı gazetecilerin 2021’de almak isteyebilecekleri 12 kitabı GIJN olarak derledik.


The Mojo Handbook: Theory to Praxis,” – Ivo Burum.  350 sayfadan oluşan rehber  GIJN’ın desteği ile geliştirildi.  Mojo Workin’ yazar Ivo Burum,  akıllı telefonu kullanarak nasıl haber hazırlanacabileceğini pratik yöntemlerle detaylandırıyor.  Belgesel tarzı video çekimi ve temiz ses kaydetme, telefonunuzda düzenleme ve ilgi çekici içerik oluşturmak için mobil hikaye anlatımı ile ilgili ipuçlarını kapsıyor.

Aniruddha Bahal’dan “A Taste for Trouble”. Bahal, yirmi yıl önce, Hindistan’ın en iyi kriketçilerinden bazılarının şike olaylarını araştırarak küresel bir fırtına yarattı. Hindistan’ın en iyi sporunu yürüten kurumu inceledi. Son kitabı “A Taste for Trouble” tecrit sırasında kaleme alındı. (GIJN üyesi Cobrapost )

Eliot Higgins’den “We Are Bellingcat”. Bir site kendisi manşet olduğunda, ilginç bir şeyin döndüğünü anlarsınız.  Araştırmacı gazeteciler  Bellingcat’in, Rusya’nın FSB casus teşkilatının muhalif şahsiyet Alexey Navalny’nin zehirlenmesinde rol oynadığı iddiasıyla ilgili son ifşaları haber yaptığını anımsayacaklardır. Kurucu Eliot Higgins’in kurum hakkındaki kitabı “We Are Bellingcat” bu detayları içeriyor ayrıca, GIJN tarafından yayınlanan derleme yazıyı da buradan okuyabilirsiniz.

Elizabeth Becker “You Don’t Belong Here: How Three Women Rewrote the Story of War,”. Yabancı muhabirler, bir bölgedeki günlük haberleri veya uzun vadeli güç değişimlerini ele alabilirler, ancak aynı zamanda ön cepheden tarihsel anlatıyı değiştiren haberleri de . Gazeteci Elizabeth Becker tarafından yazılan bu kitap, 1970’lerde Kamboçya’daki çatışmanın ön saflarına giderek, sadece erkek ve yabancı muhabir kalıbını kırmaya karar veren kadın muhabirleri araştırıyor.

The Foreign Policy Center tarafından hazırlanan kitap “Unsafe for Scrutiny,”. Bir kitaptan çok ağır bir rapor olan bu yayın, finansal suçlar ve yolsuzluk hakkında haber yapan gazetecilerin karşılaştıkları zorluklı ele alıyor. Geçen yılın sonlarında yapılan bir ankete dayanan ““Unsafe for Scrutiny,”” raporu, ankete katılanların % 71’inin mali suç ve yolsuzlukla ilgili soruşturmalar üzerinde çalışırken bir tür tehdit veya taciz yaşadığını ortaya koyuyor. Sözlü ve yazılı tehditler ve trol saldırıları, kadın araştırmacı gazeteciler, erkek meslektaşlarına göre daha fazla tehdit, saldırı alıyor. En kötü rakamlar, ankete katılan tüm muhabirlerin çalışmaları nedeniyle misillemelere maruz kaldıklarını söylediği Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daydı ve onu %80 ile eski Sovyet cumhuriyetlerinde çalışan gazeteciler izliyor.

Classroom 15: How the Hoover FBI Censored the Dreams of Innocent Oregon Fourth Graders,” Peter Laufer ve öğrenciler tarafından hazırlandı. BookAuthority tarafından 2021’de Okunacak En İyi 21 Yeni Gazetecilik Kitabının bu listesini gözden geçirirken, araştırmacı gazeteciler için ilgi çekici birkaç başlık bulduk. Birincisi, Peter Laufer’in Oregon Üniversitesi’ndeki öğrenciler tarafından yapılan araştırmaya dayanan ve yazıda da yer alan “Sınıf 15: Hoover FBI Masum Oregon Dördüncü Sınıfların Düşlerini Nasıl Sansürledi” kitabı. Kitap, “Komünist propaganda” korkusu nedeniyle Sovyetler Birliği’ndeki meslektaşlarına yazması yasaklanan 9 ve 10 yaşındaki mektup arkadaşı arayan 9 ve 10 yaşındaki çocukları McCarthyciliğin nasıl etkilediğini araştırıyor. FBI’ın araştırdığı haberi ortaya çıktığında, sınıfın iyi niyetli coğrafya öğretmeni, ağır eleştirildi.


Barton Gellman’dan “Dark Mirror: Edward Snowden and the American Surveillance State” kitabı.  BookAuthority’nin 2021 listesinden üç kez Pulitzer Ödülü sahibi Barton Gellman’ın bu kitabı; 2013’te Edward Snowden, gazeteciler  Laura Poitras ve Glenn Greenwald ile birlikte Amerikan hükümetinin vatandaş bilgilerine erişmelerini detaylandıran bir önbellek dosyası paylaştı. Kitap Mayıs ayında çıktı.


She Said: Breaking the Sexual Harassment Story that Helped Ignite a Movement,” 
Jodi Kantor ve Megan Twohey tarafından kaleme alındı. Pulitzer Ödülü sahibi Jodi Kantor ve Megan Twohey tarafından yazılan bu kitap, The New York Times için Harvey Weinstein ile ilgili araştırmalarını ve devam eden cinsel saldırı ve tecavüz iddialarını araştırmak için aktrisler, eski çalışanlar ve diğer kaynaklarlı ve röportajları içeriyor. Weinstein 2020’de, kitap yayınlanmadan sadece birkaç ay önce hapsedildi. Washington Post’un kitap eleştirmeni Carlos Lozada, yayını “Anlık bir araştırmacı gazetecilik klasiği … Me Too dönemi için” Tüm Başkanın Adamları “olarak nitelendirdi.

The Data Journalism Handbook: Towards a Critical Data Practice,” Liliana Bounegru ve Jonathan Gray tarafından hazırlandı.  Bu kılavuzda GIJN ekibinden iki bölümle Eunice Au ve Pınar Dağ da var; Twitter’da #ddj etiketini kullanma ve Türkiye’deki işçi ölümlerinin takibi hakkında bölümleriyle. Veri gazeteciliği ve modern gazetecilikteki rolü hakkında okunması gerekenlerin bir özeti olan kitap, veri gazeteciliğinin önde gelen araştırmacılarından ve uygulayıcılarından oluşuyor ve 50 bölümü içeriyor. İlk baskısı yaklaşık on yıl önce yayınlandı ve editörlerin kitabın girişinde belirttiği gibi, İlk baskısı yaklaşık on yıl önce yayınlandı ve editörlerin kitabın girişinde belirttiği gibi, “2012’den beri çok şey oldu.” İndirmesi ücretsiz olan bu yayın, sektördeki hem öğrenciler hem de uygulayıcılar için önemli bir araç güncellemesi olacaktır.

Ravi Somaiya’dan “The Golden Thread: The Cold War and the Mysterious Death of Dag Hammarskjöld
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Dag Hammarskjöld’ün Kuzey Rodezya’da uçağı düştükten sonra ormanda ölü bulunmuştu.  1961’deki ölümü, Soğuk Savaş’ın en büyük cinayetiydi ve bir gizem olarak kalmıştı ölümü. ABD Başkanı John F. Kennedy’nin “yüzyılımızın en büyük devlet adamı” olarak tanımladığı adam, o sırada bir barış görevindeydi. Eski New York Times yazarı Ravi Somaiya, “20. yüzyılın çözülmemiş son büyük gizemlerinden biri” olarak adlandırdığı kitabı keşfetmek için yeni kanıt ve tanıklıkları bir araya getirmiş.

Christopher Acosta’dan “Plata como cancha”  Peru’dan cumhurbaşkanı adayı César Acuña Peralta’nın kişisel, politik ve profesyonel yaşamını ayrıntılarıyla anlatan İspanyolca “Plata como cancha” (“Bol Para” ) kitap. Kitabın alt başlığı ise, “Sırlar, cezasızlık ve César Acuña’nın talihi”.

Investigative Journalism,” yazarlar Hugo de Burgh ve Paul Lashmar. Birleşik Krallık’taki Westminster Üniversitesi ve City Üniversitesi’nde ders veren akademisyenlerin hazırladığı bu el kitabı, yıllardır araştırmacı gazeteciler için temel bir materyal olmuştur. Üçüncü baskı Mart 2021’de yayınlandı ve teknoloji ve küreselleşmenin etkisine odaklanarak “araştırmacı gazeteciliğin yeni dünyasını” haritalandırıyor. AB yolsuzluğuna, Malezya çevresinin yok edilmesine, Çin, Polonya, Türkiye ve diğer yerlerdeki ilişkin araştırmaları  kapsıyor. Columbia Üniversitesi’nden Araştırmacı Gazetecilik Merkezi direktörü Sheila S Coronel, kitabın “hesap verme yetkisini elinde bulundurmaya yönelik yeni araçların ve tekniklerin ortaya çıkışını izliyor ve sınır ötesi iş birliği ve koruma için ortaya çıkan modelleri açıklıyor” diyor.


In the Company of Killers,” yazar Bryan Christy. Araştırmacı gazeteciler eğlenmek için ne okur? Bir araştırmacı gazeteci tarafından yazılmış bir casus romanına ne dersiniz? Bu roman, National Geographicin eski özel araştırmacı gazetecilik şefi  Bryan Christy tarafından yazıldı. Çalışması, “Vahşi yaşam kaçakçılığının Pablo Escobar’ı” olarak adlandırılan Anson Wong’un tutuklanmasına ve hapsedilmesine yol açmıştı. Kitap, kurgusal karakter Tom Klay’e odaklanıyor. Klay’ın işi mi? Dünyaca ünlü bir doğa dergisinde araştırmacı bir vahşi yaşam muhabiri.

Yazan: Laura Dixon, GIJN’de yardımcı editörü.

http://www.verigazeteciligi.com/gijn-kitapligi-2021de-gazeteciler-icin-bir-duzine-kitap/

Medeniyetler bilimsel ve toplumsal değerler üretilerek kurulur ve gelişir. Bu gelişme sürecinde kültür birikimli bir biçimde ilerler. Bu noktada halk kütüphaneleri, işlevleri gereği hem bilimsel iletişimde hem de toplumsal gelişimde etkin bir rol üstlenir. Dolayısıyla medeniyet oluşturma ve geliştirme sürecinde halk kütüphaneleri son derece önemli ve etkin bir toplumsal kurumdur. Halk kütüphaneleri, bünyesinde yer alan insanlığın yazılı kültür mirasını, insanlığın hizmetine sunarak toplumun bilgi gereksinimlerini karşılamayı amaçlar. Bu hedef doğrultusunda, halk kütüphanelerinin bilgi toplumunun gereklerini karşılayarak çok daha verimli bilgi hizmetleri sunabilmesi ancak meselenin bütüncül bir yaklaşımla ele alınmasına ve halk kütüphanelerinin geleceğinin stratejik yöntemlerle planlanmasına bağlıdır. Böylelikle halk kütüphaneleri bilgi toplumuna dönüşüm süreçlerinde kendilerinden beklenen katkıları sağlayabilecek niteliğe kavuşmuş olur. Bu inanç ve yaklaşımla Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Bilgi ve Belge Yönetimi Anabilim Dalı’nda, çok değerli hocam Sayın Prof. Dr. Bülent Yılmaz’ın danışmanlığında yürüttüğümüz “Türkiye’deki Halk Kütüphanesi Sisteminin Değerlendirilmesi ve Bir Ulusal Halk Kütüphanesi Stratejisi Önerisi” başlıklı doktora tezi 2019 yılında tamamlanmıştır. Hiperyayın tarafından yayınlanan bu kitap sözü edilen bu doktora tezine dayanmaktadır.

Öncelikle, yönlendirme, teşvik ve destekleri ile bu kitabın oluşmasında büyük rolü olan, sadece doktora eğitimim sürecinde değil diğer alanlarda da ilgi ve yardımlarını benden esirgemeyen çok kıymetli hocam ve tez danışmanım Sayın Prof. Dr. Bülent YILMAZ’a şükranlarımı sunarım. Onun öğrencisi olmak sadece onun akademik derslerine katılım sağlamak değildir. Aynı zamanda onun yazarak, söyleyerek ya da bizzat yaparak kültüre yaptığı katkıları takip ederek yaşamı bir başka biçimde sorgulayabilecek noktaya geldiğimizi fark etmektir. İkinci olarak ise bu kitabın çıkış noktası olan doktora tezime gösterdikleri ilgi ve verdikleri katkılardan dolayı Tez İzleme Kurulu’ndaki değerli hocalarım Prof. Dr. Fahrettin ÖZDEMİRCİ ile Doç. Dr. İrem SOYDAL ÖZTÜRK’e bir kez daha teşekkür ederim. Son olarak Hiperyayın ailesine çalışmaya verdikleri katkı ve harcadıkları emek için çok teşekkür ediyorum.

Türkiye’de halk kütüphaneleri konusunda ulusal kapsamda bir stratejinin geliştirilme süreçlerine odaklanan bu kitabın mesleğimize ve halk kütüphanelerinin geleceğine katkı sağlamasını diliyorum.

https://senolkaradeniz.wordpress.com/2021/04/10/turkiyede-ulusal-halk-kutuphanesi-stratejisi/

Posted by: bluesyemre | April 12, 2021

Linking #OpenEducation to #OpenScience

Wilma van Wezenbeek | RDA

After seven months being responsible for student & educational affairs within a university (compared to having spent 14 years working in a university library, at another university), I know a lot, and I still know nothing.

I know what it is to run a service unit (realizing always that a service unit within a university has different roles, it has knowledge and experience on relevant topics, so it provides advice, may facilitate a policy framework, as well as that it is running and offering the products and services it is responsible for). Irrelevant of what sort of unit you are, you need to know the needs and behavior of your users, you need to make sure that everybody working in the service unit knows what their responsibility is, and the best environment to accomplish that is an open and transparent working environment. This is a universal “truth” and is not so much different per university or per service unit.

New for me are all the rules & regulations related to education we need to adhere to, even more so in this COVID-19 period, or our faculties, teachers and students need to adhere to, as result of what we agree upon in our university, with the vsnu (association of universities in the Netherlands) or with government. Things tumble over one another – whether it is about (students’) application, enrollment, or tuition. Or topics / questions such as how we can welcome our students back again on campus in September 2021, what to do about our (digital / online) exams, whether we want to start new disciplines to teach in, or have to install a student stop for some. Our staff at SOZ (student and educational affairs) and in the faculties within our university is very knowledgeable about these topics, and I am learning every day.

And of course I was and am curious about how the VU, this university, is dealing with open science, and as part of that open education (surely in my new position especially this topic is of interest to me, not as Library director anymore, but in a similar position at a different unit supporting education). At the VU there is a research data services program, a working group on recognition and rewarding, and much attention for community service learning (I consistently try to link this to citizen science). And I notice that we are standing in the doorway of open education (see e.g. this website about copyright in education hosted by the Library). So that is a topic I think we should all know and learn more about.

According to the Digital Education Action Plan update (30 September 2020), the European Commission is going to start promoting, amongst others, the development of a high-quality digital educational ecosystem. And our own Ministry of Education, Culture and Science recently published their approach in Agenda 2021-2025. This identifies three ambitions for the Netherlands: equal opportunity for everyoneaim at quality (with and for essential regions) and creativity, science and innovation (preparation for the future).

We know that part of open science is the ambition to open up our research and research process. Why? Because this will help our economy (stimulate innovation), will add to transparency and research integrity, gives value to our society (surely a prerequisite if the research is financed by public money) and prevents double research and stimulates reproducibility if and where possible. In the discussions on open science we talk about open access (of scientific publications), and FAIR research data / software. If we manage our research data well, we have a basis to make them findable, accessible, interoperable and reusable. It does not mean that we put all our own efforts and results “just” out there in the open, but that we have the choice to do so, and can control what can or must be shared. As open as possible, as closed as necessary. We want to define the principles that are at stake when we let third parties use our scientific content, so that we do not need to “buy them back”, but only pay for additional services on top of these if we would opt for that.

In my opinion the same approach can be used for education. We need to manage our educational resources, we need to make sure that they are findable, accessible, interoperable and reusable. If we accommodate this within our university, we have the choice to open our resources, and perhaps even our education. We should offer the university educational resources services, in analogy with research data services, so that we add transparency, work on the development of a high-quality digital educational ecosystem, and create equal opportunities for everyone. And we should think about (the same or related) principles that are at stake when we hand over our educational material to third parties.

I know there are steps already taken in that direction, as said I notice that we are standing in the doorway. There are publications on how to make your training materials FAIR (e.g. this one published in PLoS Computational Biology), within the Acceleration Plan (for Educational Resources with ICT) there is a recent vision document “towards digital (open) educational resources”. And in the Open Education Week 2021 a theme edition was published by SURF about the reuse of open educational resources. In the preface of this edition I read the same idea: “We see more and more synergy developing between the open science, open access and open education movements. After all, the aim of all three is to maximise access to knowledge by minimising the barriers. Although there are differences between the three movements, there is also sufficient overlap to be able to initiate joint activities and to learn from each other. This will eventually lead to greater access to educational resources, to improve and enrich education and to make it more flexible and more inclusive.”

But I also hear the same undertow I heard several years ago when we at TU Delft, with the former rector magnificus Karel Luyben, had open dialogues with our university staff about open access and open science. Concerns about what it means to open up your own educational resources / scientific publications, to (re)use those of others, and whether this will help us to be in a stronger position in relation to commercial vendors. Together with the university library at the VU we should start and embrace similar discussions, and move forward.

Link open education to open science, to open up the university as knowledge hub.

Wilma van Wezenbeek

9 April 2021

Posted by: bluesyemre | April 12, 2021

The World Inequality Database on Education (WIDE)

The World Inequality Database on Education (WIDE) highlights the powerful influence of circumstances, such as wealth, gender, ethnicity and location, over which people have little control but which play an important role in shaping their opportunities for education and life. It draws attention to unacceptable levels of education inequality across countries and between groups within countries, with the aim of helping to inform policy design and public debate.

https://www.education-inequalities.org/

Data Handbook 2 Cover

Towards a Critical Data Practice

What is data journalism? What is it for? What might it do? What opportunities and limitations does it present? Who and what is involved in making and making sense of it?

Produced by European Journalism Centre and Google News Initiative

https://datajournalism.com/read/handbook/two

A woman reads at the library of the University of Science and Technology Liaoning in Anshan, China
Plan S is helping to drive a shift among publishers towards open-access business models.Credit: Yang Qing/Xinhua via Zuma Wire

The push to remove journal paywalls officially started this year. Here’s how it works.

In 2018, an influential group of research funders announced a bold pledge: the scientists they fund should publish their peer-reviewed papers outside journal paywalls. The initiative, called Plan S, caused an instant uproar over its aim of ending journal subscription models — the means by which many scholarly publications have financed their existence. Its intended start date in 2020 was delayed, and its details were tweaked. But after much sparring over policy, the project formally began in 2021, with 25 funding agencies rolling out similar open-access (OA) mandates.

As the first papers under these mandates are published, Plan S supporters say it’s the start of a journey towards open science. But most research funders haven’t signed up yet, and negotiations over the plan have produced a complex landscape of options to avoid paywalls. Here’s what the initiative means for scientists and journals — and some of the controversies that will play out in 2021 and beyond.

What do Plan S funders tell scientists to do?

Support for Plan S comes from cOAlition S — a group of research funders that includes a host of mainly European national funding agencies, and some of the world’s most influential private biomedical funders, such as the US organizations the Bill & Melinda Gates Foundation and the Howard Hughes Medical Institute, and the London-based funder Wellcome. These funders were acknowledged on around 200,000 science papers published last year — around 5% of all research articles, but 12% of a selection of the most highly-cited journals, according to an analysis by citation-analytics firm Clarivate and DeltaThink, a consultancy in Philadelphia, Pennsylvania.

Scientists with grants from these funders must make resulting papers immediately free to read and publish them under a liberal license so that anyone can download, reuse or republish the paper. Researchers can publish their final paper OA in a journal, or they can make the accepted, peer-reviewed version of their manuscript available online in an approved repository. cOAlition S has rolled out a ‘Journal Checker Tool’ that promises to let researchers see their compliant publishing options for any journal.

One wrinkle is that each funder differs on how it will apply its policy. Wellcome and the Bill & Melinda Gates Foundation apply their OA policies to all manuscripts submitted for publication after 1 January 2021. But others, such as national funders in Norway, Finland and the Netherlands, apply it to papers that result from calls for research proposals issued in 2021. The United Kingdom’s national funder, UK Research and Innovation, hasn’t yet said when its new policy starts: it’s waiting for a review later this year.

Money is a key bone of contention. Many journals charge per-paper fees to publish OA. Most Plan S funders will cover these fees, but not in all cases. The European Commission, for instance (which supports Plan S), will pay fees for fully OA journals, but won’t pay in the case of hybrid journals, which are subscription journals that offer OA publishing. Other funders will support paying for OA in only some kinds of hybrid journals, and will review this policy in 2024.

How have publishers reacted?

Subscription journals have mostly adapted so that Plan S-affected scientists can still publish with them. The biggest disruption was at highly selective journals, which reject most of the papers submitted to them, and recoup their costs through subscription fees. They argued that if they switched to an OA model, they’d have to charge extremely high fees for the few papers that they publish.

In the end, these highly selective titles adjusted. They all retained their subscription models, but some announced new OA-publishing options, with per-paper fees among the highest in the industry: Nature’s OA fee is €9,500 (US$11,500), whereas Cell’s is €8,500, for instance. Other journals, such as Science and The New England Journal of Medicine, will allow Plan S-funded scientists — but not others — to post their peer-reviewed manuscripts online with liberal licensing terms while final versions of papers remain behind paywalls. This avoids high fees, but it’s not clear whether the journals can continue to run this way if lots of funders join Plan S.

Next year, funders might place limits on how much they will pay. cOAlition S says that after July 2022, only publishers who’ve provided data to explain their OA fees under one of two ‘price and service transparency frameworks’ will be eligible for their support, and that cOAlition S will support only OA publication fees that are “fair and reasonable”.

Can’t scientists just make their papers freely available online?

That is the focus of one of Plan S’s most contentious parts, announced in July 2020. Under the ‘rights retention strategy’ (RRS), Plan S funders have instructed authors — as a legal condition of their grants — to assert that they retain the right to post their peer-reviewed, accepted manuscript online, with a liberal publishing license, when they submit their manuscript to a journal.

By doing this, a scientist could publish behind a paywall but comply with their funder’s mandate by immediately posting their accepted manuscript OA online. (Posting a preprint does not comply with Plan S.) Some researchers have already begun using RRS language in their journal submissions — and the strategy could allow scientists to avoid OA publishing fees, although cOAlition S says that publishing the final paper OA is its ‘preferred’ route.

Many journals require delays before accepted manuscripts are posted online or require that these manuscripts are shared under a restricted license. But cOAlition S says the RRS trumps these terms and that the only way journals can prevent it is to turn away papers from scientists who invoke it.

More than 50 publishers, including Elsevier, Wiley and Springer Nature, signed a statement in February saying that they do not support the rights-retention route to compliance. When asked whether they would automatically reject manuscripts whose authors used the RRS, Elsevier referred Nature’s reporters to the February statement; Wiley and Springer Nature both said they would not, but that, if a manuscript passed peer review, they would direct authors towards choosing to publish their final paper OA. A Springer Nature spokesperson added that authors should ask their funders to cover OA costs, and that ultimately, the firm could choose to discount or waive a per-paper OA fee at its discretion. (Nature is editorially independent of its publisher).

In a blog post published on 8 April, Springer Nature says that if a Plan S author wants to publish behind a paywall without paying a per article charge, they will be required to sign a license that only allows their manuscript to be shared after an embargo period. This effectively overwrites the RRS.

How does Plan S affect the open-access movement?

Despite the complexity it’s brought, Plan S has already catalysed a shift in the OA landscape, advocates say. Journals that previously offered no route to make peer-reviewed articles immediately OA now do — even if only for authors with Plan S funders — and there’s been a blossoming of experiments with OA business models. All this is a precursor to arriving at open science, says Colleen Campbell, a coordinator at OA2020, an alliance campaigning to replace subscription business models with OA publishing. “The culture is changing,” says Peter Suber, director of the Harvard Open Access Project and the Harvard Office for Scholarly Communication in Cambridge, Massachusetts.

Plan S is also shedding light on the finances of journals, as subscription-funded publications start to charge per-paper fees. Robert Kiley, the coordinator of Plan S and Wellcome’s head of open research, wants to continue making publisher pricing more transparent. “We want to get to a place where publishers can fully articulate the services they provide, and the prices they charge,” he says.

These are long-standing questions for many funders and researchers, who point out that large science-publishing firms make sizeable profits while relying on researchers to freely provide manuscripts and review each other’s work. Publishers, in return, argue that their work adds value to scientific articles.

The pay-per-paper business model has disadvantages. It risks excluding researchers who are less wealthy or aren’t backed by funders or institutions that will pick up the tab. Some journals are trialling business models that avoid directly charging authors per paper. Many hybrid journals have struck ‘transformative agreements’: contracts in which university consortia or libraries pay lump sums that both allow their scientists to publish work openly and cover subscriptions to paywalled content. In another idea, called ‘subscribe to open’, subscription journals each year offer to open up that year’s journal content if all their subscribers agree to continue paying fees.

Some OA journals, too, are turning away from per-paper fees: PLOS, the non-profit publishing organization, now offers a ‘community action publishing’ plan in which universities pay flat annual fees that enable their scientists to publish freely in PLOS’s most-selective journals. The publisher will cap surplus revenue at 10% above costs. In March, Plan S released a study of the finances of non-commercial journals that charge neither publishing nor subscription fees but are subsidized in other ways, for instance by governments or philanthropies.

Plan S might also help to shift the management-by-metrics culture of modern science. Funders signing up to it have avowed that, when they make grant decisions, they’ll value the “intrinsic merit” of papers that researchers publish — not where the papers are published or any metric-based journal assessment. It’s not clear how this will be monitored or enforced, however.

Ultimately, the impact of the plan could hinge on whether the majority of the world’s science funders — including those in the United States, China and India — sign up to its vision.

https://www.nature.com/articles/d41586-021-00883-6

Posted by: bluesyemre | April 11, 2021

Media Burn Archive

Media Burn Archive is a 501(c)3 nonprofit in Chicago that collects, produces, and distributes documentary video and television created by artists, activists, and community groups. Our mission is to use archival media to deepen context and encourage critical thought through a social justice lens.

https://mediaburn.org/

Posted by: bluesyemre | April 11, 2021

Hz.İsa’nın yapay zekayla oluşturulan portresi

Hollandalı görsel tasarımcı Bas Uterwijk, yapay zeka kullanarak İsa’nın bir portresini oluşturdu. Görseli hazırlarken ‘tarihsel bir gerçeği’ göz önünde bulundurduğunu söyleyen sanatçı, ‘Hz.İsa’nın Hristiyan ikonografisinde tasvir edildiği gibi olmadığını’ dile getirdi. Bas Uterwijk isimli Hollandalı fotoğrafçı ve görsel tasarımcı, yapay zeka ile tarihi figürlerin portelerini oluşturdu.

İsa, Jül Sezar, Kraliçe I. Elizabeth ve Vincent van Gogh’un aralarında yer aldığı portre koleksiyonu için sanatçı Uterwijk, eski resim ve heykellerin yanı sıra tarihi belgelerden de yararlandığını söyledi. Duvar’ın aktardığına göre, Artbreeder isimli programı kullanan Uterwijk, portreleri hazırlarken saç stili, göz rengi ve kıyafet gibi silik olan bazı özellikleri kendisinin tamamladığını, ‘boşlukları doldurduğunu’ dile getirdi.

TARİHSEL BİR GERÇEĞİ GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURDUM

Tarihi belgelere ve mevcut kaynaklara bağlı kalarak bir portre çalışmasını bitirmek için birkaç gün ila bir yıla kadar zaman harcadığını söyleyen Uterwijk, İsa’nın canlandırmasında ‘tarihsel bir gerçeği’ göz önünde bulundurduğunu ifade etti. Bazı tarihçilerin, İsa’nın saçının uzun olabileceğine inanmadığını dile getiren Uterwijk, bu yüzden alışılmışın dışında kısa saçlı bir İsa portresi ürettiğini söyledi.

Hristiyan ikonografisinde İsa uzun saçlı, açık tenli, uzun boylu ve zayıf olarak tasvir ediliyor” diyen Uterwijk, İsa’nın muhtemelen daha soluk bir teni, kısa ve koyu saçları olduğunu düşündüğünü söyledi. “Bazen olabildiğince gerçekçi olmaya ve tarihi bir figürü nasıl algıladığımızın bir temsilini vermeye çalışıyorum” dedi.

Posted by: bluesyemre | April 11, 2021

Tüm zamanların en sağlam 12 Alman filmi #EyüpKaanYoksu

1- Der Goldene Handschuh (Altın Eldiven) / Fatih Akın

Yapım Yılı: 2019
Oyuncular: Jonas Dassler, Margarete Tiesel, Katnja Studt, Greta Sophie Schmidt, Heinz Strunk

 

1.jpg


Yönetmen Fatih Akın tarafından çekilmiş tam bir yeraltı hikayesidir. Film, bir seri katilin hayatından bir dönemini anlatmaktadır.

Ülkemizde film +18 ibaresiyle ve Türkçe altyazı ile gösterime girmiştir. Baştan sona kadar Hamburg’da bir kenar mahalle de geçmektedir.

Ayrıca filmin hikayesi de tam bir kenar mahallenin arka sokaklarının hikayesi gibidir.

Tüm bunların dışında film, aslında başarılı bir şekilde kurgulanmış bir dönem filmidir. Golden Glove, Hamburg da bir birahanenin adıdır. Seri katilin adı da Fritz Honka’dır.

Filmin başrol oyuncusu olan seri katil Honka’nın öldürdüğü kişiler hep yolu Golden Glove’a düşen kişilerdir. Filmin içerisinde ne ararsanız var: fuhuş, kadına şiddet, küfür, korku, gözyaşı, alkol, cinayet…

İzleyecilerin filmi izlerken yer yer kusma hissine kapılabilecekleri bir film dersek yanlış olmaz. Fakat filmi izlemeyenlerin, izledikleri zaman pişman olmayacakları bir başyapıttır.

Hatta filmi çoğu kişinin tek izlemeyle anlayabileceğini düşünmüyorum. Filmin içerisinde yer alan metaforları daha iyi anlamamız ve çözümlemelerde bulunabilmek için tekrar tekrar izlemelerini öneririm.

Film, zaman zaman gazetelerin üçüncü sayfa haberi gibi görünebilir. Gazete sayfasında gördüğümüz zaman “he” deyip geçebileceğiniz bir haber.

Bunu da şu yüzden söylüyorum; cinayetler lüks bir mahallenin plaza katında değil kenar mahallenin ara sokaklarının çatı katında gerçekleşmesindendir.

Filmi izledikten sonra ufak bir araştırma yaptım ve öğrendim ki Avrupa’da çeşitli sinema salonlarında filmi izlerken kusanlar ve filmin yarısına gelmeden çıkanlar olmuş.

Muhtemelen ülkemizde de bu tür şeyler olmuştur. Bu tür davranışlar gösteren kişileri de gerçekten anlayabiliyorum.

Ama unutulmamalıdır ki bu ve buna benzer olaylar günümüz toplumlarında ve geçmiş zamanlarda da yaşandı. Bazıları duyuldu bazıları ise gün yüzüne çıkmayı beklemektedir.

Filmin sanat yönetmenini de tebrik etmek gerekir. Gaddar bir seri katilin takıldığı birahane ve evini daha iyi betimleyemezdi.

Evde Honka karakterinin yattığı yatak odası, evinin salonu, mutfağı, kileri ve tuvaleti…

Evin salonundaki duvarlarda çıplak kadın modeller, sex içerikli posterler, vitrinin dolaplarında boş alkol şişeleri, korkunç görünümlü bebek oyuncaklar…

Hatta ancak ve ancak salonun duvar boyasına dikkatli baktığımızda anlayabiliyoruz. Filmin Berlin Film Festivali’nde “Altın Ayı” ödülü için yarıştığını ve bu ödülü alamadığını öğrendim.

Film hakkında yapılan eleştirileri, çeviri yöntemi ile okumaya ve anlamaya çalıştım. Yönetmen Fatih Akın’ın şiddetin dozunu kaçırdığı eleştirileri yapılmış.

Yersiz bir eleştiri olduğunu düşünüyorum. Normal hayatta var olan onlarca kadına şiddet haberi var. Bunu görmemek, bunu sanata yansıtmamak eleştiri olmalıdır.

Bu şiddetin var olduğunu karşı olsak da, kabul etmek gerekir. Şiddetin yeryüzünden silinmesini, kaybolmasını herkes ister. Şiddetin önüne çeşitli önlemlerle geçilebilir.

2- Good Bye, Lenin! (Elveda Lenin) / Wolfgang Becker

Yapım Yılı: 2003
Oyuncular: Daniel Brühl,Çulpan Hamatova, Katrin Sass, Florian Lukas, Maria Simon, Michael Beyer, Jürgen Holtz

 

2.jpg


Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından Doğu Almanya’da yaşanan dönüşümü bir ailenin gözünden anlatılmaktadır.

Sinema tarihinin en unutulmaz sahnelerinden olan Lenin Heykelinin gökyüzünde süzülmesi sinematografik olarak harikadır.

Onlarca metafor üzerinden aile ilişkileri ve sosyalizmin çöküşü vurgulanmaktadır. Yaratıcı bir kurguya sahip olan film, aynı zamanda Alman Sineması’nda bir başyapıttır.

Yönetmen Wolfgang Becker, filmin konusundan bahsederken şöyle demiştir:

Aslında film, sosyalizme inanmış bir anne ile oğlu arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır.

Filmin unutulmaz repliklerinden bazıları şunlardır:

– “Sadece daha iyi bir dünya hayali değil, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışmaktadır.”

– “Gelecek bizim elimizde. Belirsiz, ancak umut verici.”

3- Das Weisse Band (Beyaz Bant) / Michael Haneke

Yapım Yılı: 2009
Oyuncular: Leonie Benesch, Christian Friedel, Ulrich Tukur, Burghart Klaubner, Ursina Lardi

 

3.jpg


Birinci Dünya Savaşı öncesinde bir kasabada çocuklar üzerinden biat, din, otorite ve geleneklerle temellenen, Hitler faşizminin nasıl tomurcuklandığını, kötülüğün kaynağını irdeleyen siyah beyaz olarak çekilmiş sinema filmidir.

Çocuk oyuncuların performansları olağanüstüdür. Film, dönemin ruhunu sağlam sinematografik görüntülerle anlatmakta ve gerilim doludur.

İzleyenlere film, savaş öncesi ortaya çıkan faşist düşüncelerin kaynağını, 1900’lerin başında, kasaba öğretmeninin gözünden sorgulatmaktadır.

62. Uluslararası Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye‘yi kazanmıştır. Usta yönetmen Haneke’ye göre film, “her türden terörizmin (siyasi ya da dini) kökenlerini” ortaya koymaktadır.

Filmin Türkiye galası ise 46. Antalya Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde yapılmıştır. 

Filmin unutulmaz repliklerinden bazıları şunlardır:

– “Tanrıya beni öldürmesi için bir şans verdim. Ama öldürmedi. Sanırım benden memnun.”

– “Kapıların ardında olan, kapıların ardında kalır.”

– “En temel düzeyde, burada endişelendiğimiz tek şey maddi varlıklarımız ve cinsel dürtülerimizdir. Hayatlarımızda gerçekten çok fazla şey yok”.

4- Das Boot (Denizaltı) / Wolfgang Petersen

Yapım Yılı: 1981
Oyuncular: Jürgen Prochnow, Herbert Grönemeyer, Martin Semmelrogge, Klaus Wennemann, Uwe Ochsenknecht

 

4.jpg


Tek mekanlı olan filmler arasında kendine uzun yıllar boyunca en üst sıralarda yer bulmuş, Klostrofobik filmlerin tarihteki en iyi örneklerinden birisi olmuştur.

Tesadüfen karşınıza çıkan “En İyi Savaş Filmleri Listesi”nde “Das Boot”u göremezseniz o listeyi direkt çöpe atın!

Savaş ve hayat kadar birbirinin içinde ve zıt iki kavramı iki buçuk saate sığdırarak ait olduğu türü şekillendiren harika bir başyapıt.

Filmin çekimleri yaklaşık olarak bir yıl sürmüştür. Film, İkinci Dünya Savaşı’nda bir Alman U-96 model bir denizaltında geçmektedir.

İsteyenler filmi nefes kesici bir macera filmi, sinema tarihinin en iyi denizaltı filmi veya harika bir savaş filmi olarak nitelendirebilir.

Das Boot, sinema tarihinin en güzel soundtracklerinden birine sahiptir. Savaş karşıtı filmlerin en iyilerinden birisi olmayı başarmış başyapıtlardandır.

Filmin her bir sahnesi, ders niteliğinde plan sekanslar ile doludur. Görüntü yönetmeni Jost Vacano’nun kamerası ile yakaladığı sinematografik görüntüleri hayranlıkla izlemekten başka bir şey yapamıyorsunuz.

Oyunculuk performansları da gayet iyi ve akıcı diyaloglara sahip Oscar alamamış bir film olması üzücü bir durum.

5- Gegen die Wand (Duvara Karşı) / Fatih Akın

Yapım Yılı: 2004
Oyuncular: Sibel Kekilli, Birol Ünel, Güven Kıraç, Catrin Strriebeck, Meltem Cumbul

 

5.jpg


Duvara Karşı, Yönetmen Fatih Akın’nın filmografisi içerisinde en üst noktada duran filmlerinden birisidir.

Kültürel çevre, aidiyet problemi, aile baskısı, toplum içerisinde kabul görme gibi koşulların bireyi nasıl yıprattığını gözlemleyebileceğiz harika bir başyapıt.

54. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü‘nü almıştır. Filmin oyuncuları Birol Ünel ve Sibel Kekilli’nin oyunculuk performanları gayet başarılıdır.

Filmin çekimleri Almanya’da ve İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. 

Filmin unutulmaz repliklerinden bazıları şunlardır:

– “Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştir.”

– “Hayatına son vermek istiyorsan bunun için ölmene gerek yok. Buradaki hayatına son ver ve başka bir yere git. Anlamlı bir şeyler yap. Yap işte bir şeyler. Afrika’ya git mesela. İnsanlara yardım et.”

– “Aşk ne demek sen biliyor musun? Aşk böyle lunaparktaki tahta ata benzer. Üzerindeki hani bir ileri bir geri böyle gidiyormuşsun gibi bir his, sanki bir yere gidiyorsun; ayağın yerden kesiliyor, bir coşku, bir si… gittiğin yok.”

– “İntihar, hayatına nokta koymanın tek yolu değildir.”

– “İstanbul renkli, hayat dolu bir şehir. Burada yaşamayan tek şey benim.”

6- Der Untergang (Çöküş) / Oliver Hirschbiegel

Yapım Yılı: 2004
Oyuncular: Bruno Ganz, Alexandra Maria Lara, Ulrich Matthes, Corinna Harfouch,Thomas Kretschmann

 

6.jpg


1945 senesi Hitler Almanyası’nda Nazi liderinin son günlerini ve Berlin’in düşüşünü anlatmaktadır.

Filmin senaryosunu tarihçi yazar Joachim Fest’in yazdığı ‘Inside Hitler’s Bunker’ (Hitler’in Sığınağında) adlı eserden esinlenilmiştir.

İçerisinde kanlı çatışmalar, gönüllü askerler, çocuk savaşçılar, komutanların intiharları ne ararsanız var.

Berlin şehrinin tarihinin en zor günlerini bire bir yaşatan filmdir. Şişirilmiş Amerikan sinemasındaki “hoplamalı-zıplamalı, animasyonlu-efektli” filmlerinin tersine izleyenleri etkileyen özgün bir anlatımı vardır.

Filmin unutulmaz repliklerinden bazıları şunlardır:

– “Yalanlar bir gün kendilerini yok edecek ve gerçek enkazlarından yükselecek. O saat geldiğinde hepsinin üzerinde yerimizi alacağız. Saf ve kusursuz.”

– “Perde kapanırken sahnede olamazsınız.”

– “Yaşam zayıflığı azaltmaz. Bu ‘sözde insanlık’ dinsel bir safsata. Merhamet, sonsuz bir günahtır. Zayıfa merhamet göstermek doğaya ihanettir. Zayıf olan yok edilirse güçlü olanın yapabileceği tek şey bunu kutlamaktır.

7- Die Welle (Tehlikeli Oyun) / Dennis Gansel

Yapım Yılı: 2008
Oyuncular: Max Riemelt, Frederick Lau, Jürgen Vogel, Jennifer Ulrich,Christina Do Rego

 

7.jpg


Die Welle faşizme yol açan güç eksenli ideolojiye değinir. Sosyal bir deneyi işleyen film, Üçüncü Hare adlı yaşanmış bir deneyi anlatan Die Welle adlı kitaptan beyazperdeye uyarlanmıştır.

Filmin senaryo yazarlığını yönetmen Dennis Gansel ve Peter Thorwarth üstlenmiştir.

Yönetmen Dennis Gansel ülkemizde düzenlenen Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde “jüri özel ödülü”ne layık görülmüştür.

1967 yılında Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde yaşanmış olan gerçek bir olayı günümüz Almanya’sına uyarlayan sinema filmi, faşizmin köklerine dair trajik bir hikaye olarak bir toplumun dinamiğini oluşturan ergenler üzerinde, her zaman otokratik bir sosyal grubun yaratılabileceğini göstermektedir.

Küçük bir bütçe ile çekilmiş muazzam filmlerden bir tanesidir.

Filmin unutulmaz repliklerinden bazıları şunlardır:

– “Neslimizin en büyük eksikliği bizi bir araya getiren ortak bir amacımızın olmayışı.”

– “Her diktatörlüğün yol gösteren merkezi bir lideri vardır.”

8- Sophie School (Son Günler) / Marc Rothemund

Yapım Yılı: 2005
Oyuncular: Julia Jentsch, Fabian Hinrichs, Gerald Alexander Held, Andre Hennicke, Johanna Gasdort, Florian Stetter

 

8.jpg


Fred Breinersdorfer tarafından yazılan 2005 Alman tarihi dram sinema filmidir. Hitlere karşı olan, Alman Direniş hareketine bağlı olan şiddete başvurmayan Beyaz Gül grubunun genç bir üyesi olan Sophie Scholl’un hayatının son günlerini konu almaktadır.

21 yaşındaki genç üniversite öğrencisi Sophie Scholl, Alman halk mahkemesi tarafından vatana ihanetten suçlu bulunmuş ve zaman geçmeden aynı gün içerisinde infazı gerçekleştirilmiştir.

Alman Sineması’nda yer alan anti Nazi kadın kahramanının gerçek hikayesini anlatmaktadır.

Film çekimleri gerçekleştirilmeden önce Alman tarihinde yer alan tarihsel niteliği bulunan resmi kayıtlar incelenerek senaryo oluşturulmuştur.

Filmin senaryo aşaması yaklaşık olarak iki sene sürmüştür. 

Filmin unutulmaz repliklerinden bazıları şunlardır:

– “Kanun değişir; vicdan değişmez.”

– “Yakında bizim bu durduğumuz yerde siz duracaksınız.”

9- Das Leben der Anderen (Başkalarının Hayatı) / Florian Henckel von Donnersmarck

Yapım Yılı: 2006
Oyuncular: Ulrich Mühe, Sebastian Kock, Martina Gedeck, Ulrich Tukur, Hans-Uwe Bauer, Thomas Thieme, Volkmar Kleinert

 

9.jpg


Filmin senaryosunun satır aralarında verilmeye çalışılan mesajları düşünmeye kalkan, üç ay yerinden kalkamaz.

Ayrıca filmin müzikleri, filmin önüne geçecek kadar başarılıdır. Akıcı bir senaryoya sahip, muhteşem bir Alman başyapıttır.

Dünya sinemasında dönem filmleri listesinde en üst sıraları zorlayacak kadar da başarılıdır. 1984 yılı Almanya’sında geçen politik-gerilim filmidir.

Film, politik rejim eleştirisinden daha çok, kişilerin ruh hallerini derinlemesine inceleyen, karakter tahlilleri yapan bir sinema filmidir.

IMDB’nin en iyi 250 film listesinde bulunmakta ve sıralamada en üst sıralarda yer almaktadır.

Başarılı kısa filmleriyle tanınan Alman yönetmen Florian Henckel von Donnersmarck’in ilk uzun metraj filmidir.

Buna rağmen filmi Das Leben der Anderen, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ı almıştır. Ayrıca 19. Avrupa Film Ödülleri yarışmasında da En İyi Film Ödülü’nü almayı başarmıştır.

Ülkemizde 2007 yılında İf Film Festivali’nde gösterimi yapılmıştır.

Filmin unutulmaz repliklerinden bazıları şunlardır:

– “Lenin, Beethoven’ın Appassionata’sı hakkında ne dedi biliyor musun? ‘Bunu dinlemeye devam edersem devrimi tamamlayamam’. Bu müziği dinlemiş biri; yani gerçekten dinlemiş biri kötü bir insan olabilir mi?”

– “Ümidin olduğu sürece uzun yaşarsın. Biliyor musun Dreyman, ümit en son ölüyormuş!”

10- Der Himmel Über Berlin (Berlin Üzerindeki Gökyüzü) / Wim Wenders

Yapım Yılı: 1987
Oyuncular: Bruno Ganz, Peter Falk, Solveig Dommartin, Otto Sandar, Curt Bois, Nick Cave

 

10.jpg


Şiirsel fantastik sinemanın öğelerini barındıran simge filmlerden bir tanesidir. Film, Amerika’da Wings of Desire adıyla tanıtılıp, gösterime girmiştir.

Filmin ülkemizde gösterimi ilk olarak 8. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştirilmiştir. Yol filmlerinin kralı olarak Dünya sinemasında tanılan ve Modern Alman Sineması’nın en büyük temsilcilerinden yönetmen Wim Wenders’in usta işi filmlerindendir.

Yönetmen Wim Wenders aynı zamanda filmin yapımcısıdır. Filmin senaryosunu da Avusturyalı yazar Peter Handke ile birlikte kaleme almıştır.

Filmin büyük bir bölümü siyah beyaz olarak çekilmiştir. Filmin renkli görüntülerini ise usta Fransız görüntü yönetmeni Henri Alekan çekmiştir.

Yönetmen bu filmiyle Uluslararası Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü‘nü almıştır. Ayrıca filmin Amerikan versiyonu da çekilmiştir.

Vasatı aşamayan kopya film “City Of Angels” Amerikan coverı olarak nitelendirilmektedir.

Filmin unutulmaz repliklerinden bazıları şunlardır:

– “Zaman her yarayı iyileştirir. Ama ya zamanın kendisi bir hastalıksa?”

– “Sadece seninleyken yalnız olabiliyorum”

– “Korku beni hasta eder. Çünkü her zaman sadece bir tarafım korkar ve diğer tarafım da buna inanır.”

– “Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?”

– “Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım?”

– “Bugün biri yağmur yağarken şemsiyesini kapadı ve ıslandı…”

11- Das Experiment (Deney) / Oliver Hirschbiegel 

Yapım Yılı: 2001
Oyuncular: Moritz Bleibtreu, Christian Berkel, Andrea Sawatzki, Oliver Stokowski, Stephan Szasz

 

11.jpg


Film, 1971 yılında Philip Zimbardo önderliğinde gerçekleşen “Stanford Hapishane Deneyi”nin sinemaya uyarlanmasıdır.

Sıradan insanların gardiyan ve mahkum psikolojisi üzerinden geçirdikleri dönüşümü anlatıyor.

Alman düşünür Mario Giordano’ya ait Philip Zimbardo’nun 1971 yılında gerçekleştirmiş olduğu Stanford Hapishane Deneyini anlatan film “Black Box” isimli kitaptan esinlenerek beyazperdeye yansıtılmıştır.

Film, insanların kendilerinde olmayan güçlerle neler yapabileceklerini gözler önüne sermektedir. Ayrıca Das Experiment, sosyal psikoloji ile kişilik alanı arasındaki on yıllanmış tartışmaya yaslanıyor.

Gelişim ve öğrenme kavramlarını muhteşem şekilde ele alıp işlemiş bir sinema filmidir. Amerikan Hollywood Sineması ile mukayese edilemeyecek kadar başarılı ve orijinaldir.

İnsan psikolojisi üzerine çekilmiş kaliteli başyapıtlardandır. Filmin süresi çok uzun olmasına karşın temposu çok da düşmemekte ve izleyicisini sıkmamaktadır.

Filmin unutulmaz repliklerinden bazıları şunlardır:

– “Denek aranıyor. 4000 mark karşılığında 14 gün sürecek bir hapishane deneyi.”

– “Her nerede iktidar varsa, orada direniş vardır.

12- Fitzcarraldo / Werner Herzog

Yapım Yılı: 1982
Oyuncular: Klaus Kinski, Claudia Cardinale, Miguel Angel Fuentes, Jose Lewgoy, Paul Hittscher, Grande Otelo 

 

12.jpg


En basit tanımla Fitzcarraldo, dramatik bir macera filmidir. Ülkemizde 2004 yılında 23. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterimi gerçekleştirilmiştir.

Yönetmen Werner Herzog filmin hem yönetmeni, hem senaristi hem de yapımcısıdır. Film, Altın Küre En İyi Yabancı Dilde Film Ödülü almıştır.

Güney Amerika’nın balta girmemiş ormanlarına bir opera binası inşa etmek isteyen Fitzcarraldo’nun hikayesini anlatan belgesel tadında bir başyapıt.

Baştan sona kadar kusursuz olan filmin her sahnesi usta bir ressamın tablosu niteliğindedir. Filmin çekimleri yaklaşık olarak 3 yıl sürmüştür.

Müthiş paralar harcanan bir sinema filmidir. Ayrıca filmin çekimleri sırasında yerliler, filmde oynayan figüranlardan Kinski’yi öldürmek istemiş ama yönetmen; “Yapmayın ona ihtiyacım var” demiş ve yerlilere para ödemiştir.

Sinema eleştirmenleri, Filmi Dünya Sineması tarihinin en iyi epik filmi olarak nitelendirmektedir.

Filmin unutulmaz repliklerinden bazıları şunlardır:

– “Tanrı bir gün Caruso’yla gelecek!”

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

https://www.indyturk.com/node/287931/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/t%C3%BCm-zamanlar%C4%B1n-en-sa%C4%9Flam-12-alman-filmi

Ekonomi Politik: 5 Nisan 2021

Ekonomi Politik: 5 Nisan 2021

(5 Nisan 2021 tarihinde Açık Radyo’da Ekonomi Politik programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş, merhaba Feryal!

Özdeş Özbay: Günaydın Ali Bey!

AB: Herkese iyi yayınlar, iyi haftalar!

ÖM: Teşekkürler. Her zaman olduğu gibi son derece yoğun bir hafta sonunun arkasından gündeme bakmaya çalışacağız herhalde. Neyle başlıyoruz?

AB: Amirallerin bildirisi üzerine kopartılmaya çalıştırılan fırtına üzerinden başlayalım. Aslında hafta sonları yaşanan gelişmeler nedeniyle Pazartesi programa hazırlanırken oluşturduğum gündem değişebiliyor. Esas olarak Anayasa Mahkemesi’nin kapatılması meselesine değinmek istiyordum. Kalan zamanda değinmeye çalışacağım. Bir de Covid üzerine bir şeyler söylemek istiyordum. Ancak memleket o kadar kaynıyor ki mecburen konuşmanın ağırlık merkezi değişebiliyor. 

Memlekette son yıllarda sıradanlaşan iki şey var: Covid ve hürriyetsizlik. Her ikisinin de sıradanlaşması yaşanıyor memlekette. Tabii memlekette aynı zamanda gittikçe artan memnuniyetsiz gidişattan rahatsız öbekler oluştu.İnsanlar hemfikir değil ama ‘hemdert’, dertleri ortak, hemfikir değiliz ama ‘hemderdiz’memleketin genel gidişatında hemdert olduk. 

Dolayısıyla amirallerin bildirisine bu bakış açısından yaklaşıyorum. İyi-kötü darbeler tarihini araştırmış, incelemiş, elimden geldiği kadar okumuş bir insanım. Darbeler tarihini Çırağan baskınından günümüze kadar getirebilirim. Böyle bir beyannamenin darbe bildirisi sayıldığı örneğine rastlamadım. Bir kere bu insanlar emekli, yaş ortalamaları 70-75 olan kişiler. Bunlar, rahatsız oldukları konularda bir bildiri yayınlamak suretiyle açıklamada bulunuyorlar. İfade özgürlüğü kapsamında ele alınması gereken bir bildiridir. Bugün gözaltılar başladı biliyorsunuz sabah itibariyle, evleri basıldı. Şimdi sonunda söyleyeceğimi söyleyeyim, kopartmaya çalıştığı bu fırtınadan iktidar yine yararlanamayacak. Neden? Son haftalarda iktidarın adımlarını analiz ediyoruz, kongreler reform paketleri manifestolar daha öncesinde Ayasofya kararı ve diğer paket ve kararlar hiçbir sonuç vermedi. İktidar dikiş tutmuyor. Ayasofya’da temsili Hz. Muhammed’in kılıcıyla Diyanet İşleri Başkanı’nın ve imamların ifade özgürlüğü var, emekli generallerin Montrö ve Kanal İstanbul üzerine bildiri yayınlamalarına, görüşlerini açıklamalarına yasak var! Olmaz yok böyle bir şey! Ülkenin gidişatından kaygı duyan memnuniyetsizler ifade özgürlüklerini kullanmak durumundadırlar. Ancak hürriyetsizlik o kadar yerleşti ve sıradanlaştı ki herhangi bir konuda görüş ifade etmek, darbe yapmakla, darbe girişiminde bulunmakla, darbeyi organize etmekle eş tutulur oldu. 

Bir kere 2007 de atılan “genç subaylar rahatsız” manşetini çağrıştıran bir durum söz konusu değil. Bir kere bunlar emekli subaylar her şeyden evvel. Peki eski amiral olmaları nedeniyle rahatsızlıklarını açıklayamayacaklar mı? Evet bu rejimden duyduğunuz rahatsızlıkları açıklayamıyorsunuz, tepki veremiyorsunuz. Çünkü mevcut iktidar bize, “bu ülke otokrasi ile yönetiliyor, otokrasiye ifade özgürlüğü yoktur” diyor. Ama kendisinin “Anayasa Mahkemesi kapatılmalı, HDP kapatılmalı” deme özgürlüğü ifade özgürlüğü var. Olamaz böyle bir şey. Mesele aslında tam bundan ibarettir. Türkiye’de durumdan rahatsızların, memnuniyetsizlerin kendilerini ifade etmesi gerekir, devam da etmelidir. Tek adam rejimi ile memnuniyetsizlerin kendilerini ifade etmeleri zorlaştı, rahatsızlığını ifade etmekten çekinen bir toplum haline geldik. Ülkenin içinde bulunduğu rejimde ifade özgürlüğü güvencesi yoktur. Sıradanlaşan bunlar: hürriyetsizliği kabul et, memnuniyetsizliğini ifade etme! Kendileri istedikleri her şeyi ifade edebiliyorlar ama memnuniyetsizlerin kendilerini ifade etme özgürlüğü yok. Buna ‘Hadi canım sende’ denir! 

Sonuçta neyin darbe olduğunu, neyin darbe olmadığını bilen kuşaklarız. Darbelerden çok etkilenmiş insanlarız, benim payıma düşen 12 Eylül oldu. Şunu da söylemeliyim; Türkiye darbe tarihine özellikle NATO’ya girdikten sonra olan darbelere baktığımızda tespit ettiğimiz bir husus var; dış dinamiklerin tesiri olmadan başarılı darbe olmuyor. Detaya girmeyeceğim ama 1960, 1971, 1980’e baktığımızda dış dinamiklerin tesiri ve onayı olduğunu görürüz. Dış dinamikleri karşısına almayan darbelerdir. Sonraki girişimlere bakalım 1997 ‘post modern darbe’ denilen, Milli Güvenlik Kurulu’nda sivillerin bileğinin bükülmesi operasyonu ki o da analize muhtaç bir konudur. O zaman başta Birleşik Devletler ve diğer müttefikler, Türkiye’de bir askeri darbe olmasını istemediklerini açık açık beyan ettiler. Sonraki aylarda hükümet düştü, koalisyon yenilendi. Daha sonra karşımıza çıkan 2007 27 Nisan’da e-muhtıra denilen TSK bildirisiydi, dikkatinizi çekerim görevde bulunanlar tarafından yapılan bir açıklamaydı, emekli askerler değildi. 

Yine bir hafta sonuydu, yaşanan gelişmeyi Ekonomi Politik’te analiz ettiğimizi hatırlıyorum. 27 Nisan bildirisini genel kurmay internet sitesinde paylaşan genelkurmay başkanının Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın o zaman başbakandı. Sonrasında Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt arasında yapılan ve 4 saat süren Dolmabahçe görüşmesi açıklanmadı. Her ikisi de bu görüşme için “eşlerimize bile açıklamayacağız, aramızda bir sır” demişlerdi. Bildiriye demokratik toplumsal muhalefet tarafından karşı konuldu, çok büyük bir çoğunluk tarafından onaylanmadı ve geri tepti, ayrıca dış dinamiklerde onay vermedi. 

Şimdi 2007 koşullarında değiliz, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyen 367 koşullarında değiliz, “genç subaylar rahatsız” koşullarında değiliz, bu bildirinin üzerinden 14 yıl geçti. O zaman mağdur olanlar, bugün muktedir konumundalar. O zaman mağdur olup destek isteyenler, kendilerine destek verenleri mağdur etmekle meşguller. Ülkede herkesin duyduğu rahatsızlığı ifade etme hakkına sahip olduğunu belirtelim. Neyin darbe girişimi olduğunu, darbe ima ettiğini, darbe olduğunu süzme kabiliyetine sahip insanlarız. Böyle bir açıklamanın darbeyle ilişkisi olmayacağı çok net bir şekilde ortadadır. 

İktidar bir kabine değişikliğini bakan değişikliğini bile yapamaz konumda. Kabiliyetini yitirmiş durumda. Bu rejimle bu ülke yönetilemiyor. Kaç haftadır devam eden, kongre öncesi, kongre sonrası kabine değişecek, yeni bakanlar yeni hükümet, tazelenme, reform paketleri, manifestolar, vb. sonrasında neye kalmış durumdasınız? Biden’den gelecek bir telefona kalmış durumdasınız! Eğer Biden telefon ederse işler iyi gidecek! Erdoğan’ın gözü telefonda, Biden’dan gelecek telefonu bekliyor. Peki onlar ne diyor? ABD Dışişleri bakanlıkları sitesine de şartı koymuşlar “sen şu S400’ü bir hallet ondan sonra masaya otururuz” diyorlar. Önümüzdeki bir yıl içinde 200 milyar dolarlık kaynağa ihtiyaç var ödemesi beklenen borçlar var, ne yapacağız şimdi? G20’ye gidip mendil mi açacağız? 

Ülkenin kötü yönetilmesi nedeniyle, hürriyetsizlik nedeniyle rahatsız olan öbek öbek memnuniyetsizler var. Memnuniyetsizlerden bir kısmı da emekli generaller ve bu insanlar kendi cephelerinden rahatsızlıklarını ortaya koymuşlar. Keşke “Anayasa Mahkemesi kaldırılmalıdır” diyen, o özgürlüğü kendinde bulan Bahçeli’ye karşı, eski Anayasa Mahkemesi başkanları da başta Necdet Sezer olmak üzere- cumhurbaşkanı da olmuştur kendisi-, Anayasa Mahkemesi eski başkan üyeleri de “Anayasa Mahkemesi’ne sahip çıkıyoruz, kurumumuz Anayasa Mahkemesi kaldırılamaz” diye açıklama, beyanname yayınlasınlar. Anayasacılara ilaveten daha öncede söylemiştim, keşke Merkez Bankası başkanları, yöneticileri de Merkez Bankasına sahip çıkan açıklamalar yapsınlar “merkez bankası alelade bir kurum değildir” diye açıklama yapsınlar. 

ÖÖ: Ali Bey ben bir şey sorabilir miyim?

AB: Tabii canım.

ÖÖ: Sonuçta Türkiye’nin geçmişteki askerin siyasi gücü düşünüldüğünde yani mesela batıdaki ülkelerde de amiraller, generaller açıklama yapıyorlar mı? Yani bu kadar masum yani darbeyle hiçbir alakası olmadığına katılıyorum da neden Türkiye’de amiraller, generaller dönem dönem böyle açıklamalarda bulunurlar?

AB: İki hafta önce emekli büyükelçilerde açıklama yaptı.

ÖÖ: Ama onlar silahlı değil, silahlı gruplar değil yani bu amirallerin bir kısmı 27 Nisan, 28 Şubat, 12 Eylül’de muvazzaflardı bir yandan. Yaptıkları şey de…

AB: Sonuçta emekli amirallerde Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları, onların da, görüşüne katılırsın ya da katılmazsın ifade özgürleri ve görüşlerini bildirme hakları vardır. Buna herhalde “evet” diyorsun?

ÖÖ: Ben silahlı kuvvetlerin herhangi bir grubunun görüş açıklamasını pek masum karşılayamıyorum açıkçası ama hukuki olarak

AB: Muvazzaf subay değil emekli subaylar bunu göz önünde bulunduralım. Sonuç itibariyle emekli orman mühendislerinin ve emekli olmayan muvazzaf orman mühendislerinin de ne kadar açıklama özgürlüğü varsa, emekli amirallerinde görüşlerini açıklama özgürlüğü vardır. Yani buna takılmamak lazım, iyi süzmek lazım mevzuyu derim ben. Bunlara takılıp kalırsak memnuniyetsizlerin kuracağı ittifakla, memnuniyetsiz olduğumuz bu rejimden kurtulma şansımız olmaz. İyi analiz etmek, doğru okumak gerekiyor. 

ÖÖ: Tam da bu yüzden aslında sivil bir muhalefet inşa etmek açısından önemli çünkü hemen arkasına geçenler oluyor, o yüzden diyorum. 

AB: Adamlar şu anda sivil! 

ÖM: Sivil, evet.

AB: Şu anda sivil ve emekli ve yani yaş ortalaması 75, göbek çapı 140 küsur santime gelmiş insanların darbe yapacağını beklemek gerçekten biraz zorlama olur diye düşünüyorum.

ÖÖ: Darbenin hiçbir gerçekliği yok tabii ki. Bahsettiğim bu değil, sadece bu isimler arasında yani bu kadar masum olmama ihtimalleri çok yüksek, aralarında Ergenekon’dan yargılananlar varmış zaten, bir kısmı en azından. Dediğim gibi daha önce da darbeler döneminde görevdelerdi. Bunu da geçtim, sadece neden mesela gelişmiş bir demokraside sivil örgütler açıklama yapmalarını anlarım da var mıdır mesela emekli generallerin açıklama yapmış İngiltere’de, Almanya’da, vs. sadece Türkiye’de geleneği anlatmak için şey yapıyorum. 

AB: Benim bildiğim şeyde Trump emekli askerler tarafından uyarıldı ABD’de.

ÖÖ: O askerleri göreve çağırmıştı. 

AB: Ben buraya takılıp kalmanın doğru olmadığını düşünüyorum Özdeş. Çünkü o zaman dağılırız. Türkiye’de 2014’ten itibaren aşama oluşan rejimde askeri vesayetin eskiden sahip olduğu güç, bugün Erdoğan’dadır, saray rejimindedir, hem sivillerin payı hem de askerlerin payı burada toplanmıştır. Ayrıca bugün sivil gözüken Erdoğan ve Bahçeli ne kadar sivil bir dünya görüşünü temsil etmektedir, o da bir tartışma konusudur.

Silahlı kuvvetlerin sivil siyasete tahakküm etmemesi üzerine, ülke de askeri vesayetin kalkması üzerine, sivilleşme için sonsuz mücadelemiz oldu, bizler darbelerden ve askeri vesayetten çok çektik, darbenin izleri hâlâ sırtımda duruyor. Bu meselelere bakarken, olan biteni analiz ederken iyi süzmek lazım. Silahlı kuvvetlerin eski gücünün, askeri vesayetin tamamıyla bugünkü rejimde tek adamda toplandığını görmek lazım. Ayrıca meseleye ifade özgürlüğü üzerinden bakıyorum ve ifade özgürlüğü üzerinden de başka grupların da, kurumlarına ya da Türkiye meselelerine sahip çıkması, açıklama yapması, duruş sergilemesi lazım. Hemfikir olamayabilirsiniz ama hemdertsiniz, hemdertler zaten ittifak kurarlar, ittifak modeli oluştururlar. Muhalefetin de bu işi yorumlarken acele davrandığını yanlış yaptığını düşünüyorum. Ama programın başında da söylemiştim, iktidarın da bundan kendi namına çok büyük bir sonuç elde edebileceğini düşünmüyorum. Çünkü artık gittikçe iktidarın barutu tükeniyor, Türkiye’nin memnuniyetsizleri memnun olanların kat be kat üstüne çıktı. 

Memnuniyetsizler ortak fikirde mi? Hayır değil, ortak fikirde olsa Gergerlioğlu’na ortak açıklama yaparlardı. Gerçek demokrat olsalardı meclisten ve evinden yaka paça, hastaneden yaka paça götürülen Ömer Faruk Gergerlioğlu’na sahip çıkalardı. Meral Hanım, Kemal Bey, Temel Bey, Ali Bey, Ahmet Bey ortak açıklama kabiliyetine ne zaman ulaşırlarsa, hem Montrö için, hem Kanal İstanbul için, hem Ömer Faruk için, hem de HDP için, hem de Anayasa Mahkemesi için bir refleks geliştirebilirlerse o zaman rejimden rahatsız olanların demokrasiye doğru ilerleyişi mümkün olur.

Şimdi iktidar son haftalarda yeni anayasa lafını ağzına doladı, nerden çıktı bu yeni anayasa? 2017 anayasa değişiklikleri bütünüyle 82 anayasasının yenilenmiş halidir. Sadece iskeletin bazı unsurları duruyor, bu anayasa referandum ile rejim değişti, böylelikle anayasaya elveda dedik Kemal Gözler’in değimiyle. Elveda Anayasa Mahkemesi de dedik. Bugün Anayasa Mahkemesi bağımsız mı oldu HDP iddianamesini iade etti diye? Hayır, şu anda 1 kişi hariç hatırladığım, 1 ya da 2 kişi olabilir, hepsi AKP döneminde seçilen üyelerdir, çoğunluk da Erdoğan’ın seçtiği üyelerdir. Bir yandan “AYM kaldırılmalıdır” taarruzuyla hukuksuzluğa gömülen Türkiye’nin son hukuk kırıntıları da yok edilmeye çalışılıyor. Aslında sıkışmış bir rejimin, iktidarın, işin içinden çıkamadığı için türlü hesaplar içinde olduğu anlaşılıyor. Oyun kuramıyorlar sürekli çıkmazlar içindeler. 

İktidar bir türlü erken seçime karar veremiyor, doluya boşa koyuyor, karar veremiyor. HDP’yi kapatalım mı kapatmayalım mı? HDP’nin ödeneğini mi kısalım? Nasıl yapalım? HDP’ye oy veren Kürt seçmeni HDP’den nasıl soğutabiliriz? 2015’te beri devam eden uğraşıların son hamlelerini görüyoruz. Mesele geliyor dayanıyor anahtar parti olan HDP’ye, bu muhalefet için de böyle, iktidar için de böyle. Kürt seçmen HDP’den soğutulursa, HDP oylarının eskiden olduğu gibi %7’lere düşürülmesi sağlanırsa, %10’ların üstüne çıkması engellenirse, iktidarda kalma sürenizin uzaması mümkün olabiliyor. Anahtar konu HDP’dir. İktidarın bu konuda henüz karar verilmediği, veremediği anlaşılıyor. 

Hayatımıza Anayasa Mahkemesi, 1961 anayasasıyla girdi. 61 anayasası okuyarak anayasaya giriş dersleri alan bir kuşağız, Ömer Bey de ben de, 2 kuşak aynı anayasayı okuduk. Geçmişteki Anayasa Mahkemesi tartışmalarına bu vesileyle 1950-1980 tartışmalarına baktım. Aslında Anayasa Mahkemesi öylesine gerekli bir kurum ki, özellikle siyasetçi için gerekli, Devlet Bahçeli için de gerekli. Ordinaryüs Profesör Sulhi Dönmezer 1976 yılında Son Havadis gazetesine verdiği bir mülakatta diyor ki “böyle bir mahkeme olsaydı –Demokrat Parti’yi kastediyor- o devrin iktidarı için bir emniyet sübabı olacaktı, belki de rejim 27 Mayıs 1960’ta kazaya uğramayacağı gibi devlet adamları anayasaya aykırı karar verdikleri gerekçesiyle cezaevlerine sokulmayacaktı, asılmayacaktı”. 

Böylesine bir kurumun kaldırılmasını istemek dünya ile zaten ilişkinizi tümüyle koparmak demektir. Böyle bir kurumun lağvedilmesini istemek, kuruma tahammülünüzün olmaması, aslında siyasetçinin kendisinin geleceğini girdaba sokması demektir. Üşenmedim baktım, acaba 1960 ihtilalinin meşhur albayı Alparslan Türkeş ki Anayasa Mahkemesi’nin oluşturulurken anayasa yapılırken 14’lerle Türkeş dışarı çıkarılmıştı, ama kısa süre sonra döndü ve siyasete 61 anayasası içinde atıldı ve devam etti. Acaba Türkeş hiç, ‘Anayasa Mahkemesi kaldırılsın’ dedi mi? Böyle bir şeye rastlamadım. 

Anayasa Mahkemesi kaldırılsın’, ‘HDP kapatılsın’, ‘HDP’liler itlaf edilsin!’ deme özgürlüklerine sahip insanlar varken Montrö, Boğazlar ve kendi dünyalarına ilişkin rahatsızlıklarını dile getiren amirallerin ifade özgürlüğü olmayacak! Yok olmaz böyle bir şey. Bugün Anayasa Mahkemesi’nin ortadan kaldırılmasını isteyenlerle, istemeyenler arasında bir bloklaşma vardır. Bu çok kritik bir husus.

ÖÖ: Ben bir şeyi merak ediyorum, görüşünüzü merak ediyorum. Diyelim ki yine aynı bu imzada bulunan emekli generaller deseler ki ‘şehit olan arkadaşlarımız için HDP’nin kapatılmasının gerektiğini düşünüyoruz’ sizce bu ifade özgürlüğü içerisinde değerlendirilebilir mi? Yani konusuna göre mi bakabiliriz ya da…

AB: Söylediğin öneriye katılmak mümkün değil. Ancak şiddet içermediği ölçüde herkes her şeyi ifade edebilir. Emekli amiralleri de diğer demokrat çıkışlara davet ediyoruz, destek vermelerini istiyoruz; “gel bu rejimden mustarip olan, diğer dertleri olanlarla hemdert ol,” diyoruz. Herkesin, şiddet içermediği ve öngörmediği, istemediği ölçüde ifade özgürlüğüne sahip olduğunu düşünen bir insanım hayatım boyunca, şiddet içermediği ölçüde.

ÖM: Ben de şunu ilave edeyim izninizle, yani emekli amiraller bildirisinde çeşitli yazarların da kaleme aldığı gibi mesela Ümit Kıvanç Gazete Duvar’da yazmış son derece şey bir üslupla yazılmış yani sanki eski bir şey gibi yani “deniz şehitlerimizi anarak saygıyla duyururuz” diye işte böyle bildiriyi yazanlar “tamamen onları bugünkü deniz kuvvetlerimizin temsilcisi saymamızı söylediklerini ona göre kulak vermemizi istiyorlar “diyor ama bütünüyle gene de söyleme haklarının tamamen serbest olması konusunda bence de en ufak bir tereddüt yok benim açımdan da, Hasan Cemal de T24’te aynı şeyi yazmış. Yani bütün kariyeri boyunca darbelere karşı çıkmış, bu konuda kitaplar yazmış biri olarak “emekli amiralleri susturmaya kalkışmak, haklarında soruşturma açmak ifade özgürlüğüne darbedir. Sivil vesayet düzeninin açık bir göstergesidir. Kimsenin itiraz hakkını elinden alamazsınız. Özgürlüğe böylesine darbeler sadece askeri ve sivil darbe yönetimlerinde, askeri ve sivil vesayet düzenlerinde olur. Darbe ve vesayet rejimlerinin askerisine de siviline de karşıyım” dediği yazıda belirttiği gibi. Asıl tabii pek çok ciddi bir kırılma noktasına doğru gitmekte olduğu söylenebilir, bu amirallerinki de düşünce özgürlüğüne vurulan önemli bir darbe hele tutuklamalarla sabahleyin gözaltına almalarla birlikte bakıldığı zaman ama öncelikle işte hem sizin de dediğiniz gibi Ali Bey, Anayasa Mahkemesi’nin kapatılması fetvasını da verebilmek hem bu konuda bu amiraller konusunda işte biraz önce Selim Badur’un da belirttiği gibi tapu kadastro müdürlüklerinin de açıklama yapması ve şikâyette bulunması.

ÖÖ: Emniyet müdürleri.

ÖM: Hem de emniyet müdürleri, jandarmalar, bilfiil görevde olanların da açıklama yapmaları, askeri takımın da ve başlı başına bir Gergerlioğlu olayı var ki yani önce Meclis’teki odadan ondan sonra kendi evinden zorla sürüklenerek götürülüyor ve hastaneden kaçırılıyor ondan sonra hapishaneye götürülüyor. Yani demokrasinin kırılma noktası açısından son derece ciddi şeyler oluyor. Ali Bilge’nin de kaç zamandan beri ısrarla söylediği gibi hükümetin muhalefetten de belli bir birleşme şöyle dursun tek tük sesler çıkıyor, itiraz da belli değil. Bırakın ittifakı toplu bir itiraz bile gelmiyor. Doğrusu zorlu bir durum olduğunu söyleyebiliriz.

AB: Anayasa Mahkemesi’ne hazırlanmıştım bugün ama araya amirallerin bildirisi girdi., 1957-60 arasında Demokrat Parti’nin baskıcı dönemlerinde Muammer Aksoy hocanın bir yazısına denk geldim. Ömer beyinde hocasıdır. Aksoy yazısında¸ “hakimlerin yargı bağımsızlığı için, öğretim üyelerinin üniversite özerkliği için, basının basın hürriyeti için herkesten çok mücadele etmesi gerekir” diyor. Herkes kendi öbeğinde, obasında, dünyasında rahatsızlığını ifade edebilir bu ülkede ve etmesi de lazım. Mesele memnuniyetsizlerin ittifakının kurulmasıdır, çıkış yolu da böyle bir ittifakla olur. Hep söylediğim gibi ön kabuller sözleşmesi çerçevesi içerisinde, ittifak siyasalarının -siyaset kelimesini zayıf bulduğum için ‘siyasa ‘diyorum- kurulmasıdır yıllardan beri söylediğim benim budur. Birinci Meclis örneğini bu nedenle hep veririm. Türkiye’de mesele bu girdaptan, her türlü hürriyetsizlikten kurtulmak için bir ittifak modeli oluşturmasıdır, Memnuniyetsizlerin ittifakı kurulmalıdır. Hem fikir olmayabiliriz ama hemderdiz. Bunu yıllardır nasıl olacağını da, olması gerektiğini de vurguluyoruz. Ancak maalesef muhalefet bu modeli örgütlemekten aciz görünüyor ki son olayda da çok acele ve tepki verdiler. Bence sol, eski sol ve yorgun liberaller de yanlışa devam ettiler, meseleyi süzemiyorlar, ya da erken tepki verdiler. Bunun darbeyle falan ilişkisi yok, biz darbenin ne demek olduğunu çok iyi biliriz, genç subaylar değil, emekli subaylar rahatsız. Bu çağrışımın da farklı olduğunu belirterek programı kapatalım. Bu konuya düğümlenmek zorunda kaldık ama haftanın ilk programı olunca mecburen değinmek durumundayız. 

ÖM: Evet bu kaçınılmaz olarak bu şekilde oluyor. Bakalım salı günü galiba yarın AB Konsey Başkanı Charles Michel ve Komisyon Başkanı von der Leyen gelecekler Ankara’ya. Onlar nasıl bu gerek Gergerlioğlu’nu gerekse de amiraller bildirisini nasıl karşılayacaklar?

AB: Anjiyo yapılmış bir adamı yatağından cezaevine götürmek ne demek? Zalimlik. Ben iki kez anjiyo oldum, bilirim, inanılır gibi değil!

ÖM: Bakalım AB bunu nasıl karşılayacak? Merakla takip edeceğiz.

AB: Peki efendim.

ÖM: Çok teşekkürler.

AB: Kolay gelsin.

ÖÖ: Görüşmek üzere.

AB: Hoşça kalın!

https://acikradyo.com.tr/ekonomi-politik/memnuniyetsizlerin-ittifaki-kurulmalidir-hemfikir-olmayabiliriz-ama-hemderdiz

The World according to Herodotus

Herodotus of Halicarnassus was not your average ancient Greek storyteller from the 5th century BC. He wasn’t concerned with gods , myths or the supernatural. His focus was on actual events and how they occurred. Unlike most writers of his time, he didn’t rely solely on imagination; he incorporated research and interviews to tell the story of the rise and falls of empires.

His work proved to be groundbreaking. It laid the foundation for historical writing and thinking. However, it was not without controversy. Ironically, he had been criticized for embellishing the facts in order for ensure it followed the direction of his narrative style.

Today, Herodotus is known as the father of history. It’s a title the Roman writer Marcus Tullius Cicero gave him nearly 500 years after his death. However, He is also known by another title: “The Father of Lies.

Living Memory

Historical writers had existed long before Herodotus was born. However, many of them wrote about events that occurred long before their own births, and usually wrote them in the form of epic poems or prose. Also, many of these “historical” accounts were based on oral traditions passed down from one generation to the next and were steeped in the mythologies concerning the intervention of the gods. Homer’s Iliad is a prime example.

Herodotus, on the other hand, wrote about the era he lived in. The would-be historian was born in the year, 484 BC in the Dorian city of Halicarnassus of Asia Minor (present-day Turkey). The city was Greek, religiously and verbally (ancientgreekbattles.com, 2011).

Shortly before his birth, the expanding Persian Empire took over Halicarnassus and then attacked Athens and Sparta in mainland Greece. The powerful Persians were defeated by the two Greek-state confederations. This war would eventually change the fortunes of the Greeks, as well as lead to the slow and eventual decline of the Persian.

Many in Halicarnassus thanked the gods for this victory. However, Herodotus wanted to know how the Greeks accomplished this task.

Another event in his hometown indirectly led him to finding the answers he searched for. He was accused of taking part in an uprising against the Lygdamis, a tyrant who ruled Halicarnassus. As a result, he was exiled to the island of Samos.

Many in Halicarnassus thanked the gods for this victory. However, Herodotus wanted to know how the Greeks accomplished this task.

His Journey

He didn’t stay long on the island. It is assumed that Herodotus began his travels (ancientgreekbattles.com 2011). He went to Egypt, Syria, parts of Thrace, the coastal regions of the Black Sea (Scythia), and (although not confirmed) Babylon before he eventually relocated to Athens.

In his journey, he listened to the stories of the locals, especially from those who participated or remembered the Greek-Persian Wars of his youth. He began to record these accounts.

biography-herodotus-of-halicarnassus

The Histories

It’s not known when or where Herodotus began his life work. What is known was that the first one appeared, circa 420 BC. Much of his works were about the Persian wars which had occurred 60 years before the publication.

According to the website, historyforkids.org, Herodotus’ intent was to explain how the Greeks triumphed over the Persians. In many respects, he pointed out that Persians were ruled by kings with serious god-complexes.

The Histories of Herodotus, as the volume of work came to be known, was written in Ionic dialect of classical Greece and would eventually be divided into nine volumes. Besides recording the Greco-Persian Wars, it covered such subjects as ancient traditions, politics, geography and cultural clashes within the Eastern Mediterranean and Western Asian regions.

The volumes are:

Book I, Clio: it documents the rise of the Persian Empire and explains its culture.

Book II, Euterpe: history, geography, and politics of Egypt.

Book III, Thalia: Persian takeover of Egypt, inner struggles and revolts in the Persian Empire, and the cultures of Arabia and India. Also, it details the rise of Syloson, the governor of Samos.

Book IV, Melpomene: history, geography and people of the Scythians; Persian king Darius failed attack on Scythia; the martyred kings of the Greek colony of Cyrene (in present-day Libya).

Book V, TersichoreThe start of the Greco-Persian conflicts. Also, it records the history of Athens, Sparta, and the Ionian revolt.

Book VI, EratoThe taking of Eretria by the Persians, and the Athenian victory at the Battle of Marathon.

Book VII, Polymnia: The rise and conflicts of Xerxes I of Persia; the construction of the bridge across the Hellespont (the waterway which separates Asia from Europe). The Battle of Thermopylae between Sparta’s legendary 300 men and the superior Persian Army.

Book VIII, Urania: Athens is evacuated, and the Greeks win in the Battle of Salamis. Also recorded is the ancestry of Alexander I of Macedon.

Book IX, Calliope: The rise of Alexander and the defeat and fall of the Persian Empire.

Criticism

The nine volumes of The Histories are considered some of the most significant literary works of the Western Hemisphere. Still, that doesn’t mean they’re not flawed. Many modern historians believed Herodotus was attempting to write a fact-based prose rather than a strict historical account. Others point to its frequent description of mythic incidents or events that don’t match with current knowledge of how something happened. Also, Herodotus was prone to exaggerate the wealth of the Persian kings.

Another major critique of Herodotus was his tendency for favoritism. His descriptions of the Greeks and Persian were black and white; The Greeks were the saviors of civilization while the Persians were portrayed as villains.

Ironically, the father of history who championed the concept of documentation, died at an unknown time. It is believed to be circa, 425 BC.

Legacy

According to Roman writer and historian Lucian, Herodotus presented his finished work at popular festivals, where he recited them to an audience. He went from Asia Minor to the Olympic Games where he read his work and received the adoration of the audience.

After the years on the road to promote his work, he went on to help start the Greek colony of Thurii and spend his remaining years there. Ironically, the father of history who championed the concept of documentation, died at an unknown time. It is believed to be circa, 425 BC.

Despite their flaws, Herodotus’s work has survived the test of time. Modern historian hail it for its description and insight into the Greek-Persian wars. Also, his approach as been imitated and honed by numerous historical writers and thinkers.

Interviewing actual participants, documentation, and research have become paramount in the academic discipline. In fact, many other forms of social sciences such as cultural anthropology, sociology, political science, and archeology, owe its existence to this man who merely saw the world around him differently and recorded it for all to read.

biography-herodotus-of-halicarnassus
by Kate Beaton

Another Philosopher from Samos

  • Aristarchus the Forgotten Genius
    Arustarchus of Samos is not a household. However, his accomplishments and influence helped to shape our understanding of the cosmos.

This content is accurate and true to the best of the author’s knowledge and is not meant to substitute for formal and individualized advice from a qualified professional.

© 2014 Dean Traylor

https://discover.hubpages.com/education/Biography-Herodotus-of-Halicarnassus

Kasım 2006 tarihinde internet üzerinde hizmet vermeye başlayan Nadirkitap.com ticaret sitesi Nadirkitap Bilişim ve Reklamcılık Limited Şirketi tarafından işletilmektedir. Nadirkitap, Türkiye’deki kitap satıcılarını ve sahafları internet üzerinden alış-veriş yapmak isteyen kişilerle güvenli bir şekilde buluşturmak ve aralarında gerçekleşecek ticarete aracılık etmek amacıyla hizmet vermektedir. Bu amaç çerçevesinde Güvenli Ticaret Döngüsü sistemi oluşturulmuş ve böylece Nadirkitap’ta alış-verişin en güvenli şekilde gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır.

Siteye üye olan sahaf ve kitap satıcıları, siteye her gün yeni kitap, dergi vs. eklemektedir. Dolayısıyla yıllar önce basılmış bir kitabı veya yeni basılmış ama baskısı tükenmiş bir kitabı Nadirkitap’ta bulmak her gün daha da kolaylaşmaktadır. Nadirkitap aracılığıyla yayınevleri veya kitap satıcıları, ürünlerini internet ortamında binlerce müşteriye en hızlı ve kolay şekilde satıma sunma avantajını yakalarken, kitap almak isteyenler de bu çok satıcılı ortamda almak istediği kitap, dergi vb. ürünleri en uygun fiyata bulma şansını elde ederler.

Bize, Destek Hattı‘ndan mesaj atarak veya destek [at] nadirkitap.com adresine email yazarak ulaşabilirsiniz.Önemli not: Şirket ofisimizde kitap bulunmamakta ve ofisten satış yapılmamaktadır.
Nadirkitap, yayınevi değildir, yayın yapmamaktadır! Detaylı bilgi için tıklayınız.

Adres: Atakent Mah. Atakan Cad. Tonguç Sk. No:36/A Ümraniye/İstanbul
Tel: 0(216) 481 80 85 (Ürünler ve kargolarla ilgili sorularınızı ürün sayfasındaki “Ürünle ilgili soru sor” linkini kullanarak doğrudan satıcı üyelere sorabilirsiniz.)
KEP Adresi: nadirkitap@hs01.kep.tr
MERSİS No: 0627104759100001

https://www.nadirkitap.com/

Older Posts »

Categories

<span>%d</span> bloggers like this: