Posted by: bluesyemre | December 3, 2021

The New Event Marketing Opportunity

Akademiden Notlar’ın bu bölümünde Yaşar Tonta ve Orçun Madran Elektronik Yayınların Lisans Maliyetleri konusuna odaklanıyor.

Posted by: bluesyemre | December 2, 2021

Akademik bir serüven: Eskişehir’den Almanya’ya

Yurtdışında eğitim almak için çok yüksek puanlar mı gerekiyor? Almanya’da yüksek lisans doktora kabul süreçleri nasıl işliyor? Yurtdışı bursları için neler yapmalı? Yüksek lisans doktora başvuru süreçleri nasıl? İşte bütün bu konuları Batu hocamız ile konuştuk. Kendisine bizlere ayırdığı zaman ve bu güzel video için çok teşekkür ederiz.

Dünyadaki değişimin baş ve bazen gizli mimarı olan bilimsel araştırmaları Prof. Dr. Serkan Eryılmaz ile konuştuk. “Dünyanın En Etkili Bilim İnsanları” arasında, ülkemize ilişkin listenin ilk sıralarında yer alan Prof. Dr. Serkan Eryılmaz’a “bilimsel bilgi nedir, günlük hayatımıza nasıl ve ne zaman taşınır, bilimsel bilginin prestijini etkileyen kriterleri ne belirler?” sorularını yönelttik.

Posted by: bluesyemre | December 2, 2021

Where to get a drink in Europe

“Jeanie Austin’s Library Services and Incarceration: Recognizing Barriers, Strengthening Access leads librarians through the stark landscape of carceral realities that affect nearly 50 percent of people living in the United States—either directly for those confined in prisons and jails or supervised by e-carceration, or their family and friends whose interaction with the imprisoned constrains all aspects of contiguity . . . The path to helping people in prison know what good they can be is shown to us in [Austin’s book] with its focus on restorative justice and recognition of the humanity in each person caught in the carceral systems.”
— from the Foreword by Kathleen de la Peña McCook

This book provides librarians and those studying to enter the profession with tools to grapple with their own implication within systems of policing and incarceration, melding critical theory with real-world examples to demonstrate how to effectively serve people impacted by incarceration.

As part of our mission to enhance learning and ensure access to information for all library patrons, our profession needs to come to terms with the consequences of mass incarceration, which have saturated the everyday lives of people in the United States and heavily impacts Black, Indigenous, and people of color; LGBTQ people; and people who are in poverty. Jeanie Austin, a librarian with San Francisco Public Library’s Jail and Reentry Services program, helms this important contribution to the discourse, providing tools applicable in a variety of settings. This text covers practical information about services in public and academic libraries, and libraries in juvenile detention centers, jails, and prisons, while contextualizing these services for LIS classrooms and interdisciplinary scholars. It powerfully advocates for rethinking the intersections between librarianship and carceral systems, pointing the way towards different possibilities. This clear-eyed text

  • begins with an overview of the convergence of library and information science and carceral systems within the United States, summarizing histories of information access and control such as book banning, and the ongoing work of incarcerated people and community members to gain more access to materials;
  • examines the range of carceral institutions and their forms, including juvenile detention, jails, immigration detention centers, adult prisons, and forms of electronic monitoring;
  • draws from research into the information practices of incarcerated people as well as individual accounts to examine the importance of information access while incarcerated;
  • shares valuable case studies of various library systems that are currently providing both direct and indirect services, including programming, book clubs, library spaces, roving book carts, and remote reference;
  • provides guidance on collection development tools and processes;
  • discusses methods for providing reentry support through library materials and programming, from customized signage and displays to raising public awareness of the realities of policing and incarceration;
  • gives advice on supporting community groups and providing outreach to transitional housing;
  • includes tips for building organizational support and getting started, with advice on approaching library management, creating procedures for challenges, ensuring patron privacy, and how to approach partners who are involved with overseeing the functioning of the carceral facility; and
  • concludes with a set of next steps, recommended reading, and points of reflection.

Examination copies are available for instructors who are interested in adopting this title for course use. An e-book edition of the text will be available shortly after the print edition is published.

Posted by: bluesyemre | December 2, 2021

Ankara TEKMER (Ankara Teknoloji Geliştirme Merkezi)

Teknolojinin keşfinin kaçıncı yılını kutladığımızı hatırlıyor musunuz? Cevabınız hayır olabilir çünkü ismine teknoloji denmediği dönemlerden başlayarak insanlığın gelişimine paralel bir süreçten bahsediyoruz. Kimi zaman hayalin gerçeğe döndüğü nokta oldu teknoloji, kimi zaman sınırları zorlayanların yanında oldu, ama hep hayal edenlerin varış noktasındaydı.

Bize göre ismi önemli değil: Teknoloji, inovasyon, teknogirişim vs. kavramlar üzerinden yola çıkmadık. Bizi bağlayan, sınırlayan kuramsal tartışmaların tarafı değiliz. Bildiklerimizi sizlerle paylaşmak için bir merkez oluşturduk ve ismine “Ankara Tekmer” dedik.

Ankara Teknoloji Geliştirme Merkezi, Ankara Tekmer’i kurarken kendimize en çok sorduğumuz soru, girişimcilere herkesin sağladığı “sandalye, masa, internet bağlantısı” dışında ne verebiliriz oldu? Fikrini geliştirirken ihtiyacın olan her şeyi içine koyduk, ama asıl önemlisi Ankara Tekmer’in içine bolca girişim özgürlüğü kattık, fikirleri tartıştık, değişime olan inancımızı her yere yazdık. Hayallerini, ideallerini, yeteneklerini özgürce ortaya koyabileceğin bir yer yaptık. Kendini evinde hissetmen için ayaklarını uzatıp dinlenebileceğin uyku kabinleri de koyduk.

Hayallerini yaratıcılığınla buluşturmak için buradayız. Değişime ortak olmak, farkı hissetmek için Ankara Tekmer’e bekliyoruz. Bir de unutmadan söyleyelim “Garaj değil Tekmer”iz. Türkiye’de pek çoğumuzun teknoloji geliştirmek için garajı da yok zaten. Ama en önemlisi Ankara Tekmer’de yalnız değilsin.

Ankara Tekmer’in kurucuları da genç iş insanları. Yeniliklere inanan, piyasayı tanıyan, yaşadığın veya yaşayacağın zorlukları bilen iş insanları. Leap Yatırım grubunun her bir üyesi Ankara Tekmer girişimcilerine mentorluk yapmak, yatırım yapmak, fikir vermek, fikir almak için Ankara Tekmer’de yer alacak. Yaratıcı fikirlerini piyasa çözümlerine dönüştürürken senin yanında olacağız. Yalnızca hayal et, gel yap demiyoruz. Gel birlikte yapalım diyoruz.

Sonuç olarak dijital dünyanın kapılarını sonuna kadar sana açıyoruz. “Valla, benim aklıma gelmişti dememek için” girişimci de olsan yatırımcı da olsan seni de aramıza bekliyoruz.

Girişimci ve Yatırımcıların Buluşma Noktası Ankara Tekmer

https://ankaratekmer.com.tr/

Posted by: bluesyemre | December 2, 2021

Academic Life: What does a #lecturer do?

Çin Ulusal Kütüphanesi

Dünyada kütüphane tarihinin hemen her döneminde “büyük kütüphaneler” kurma/inşa etme yaklaşımı ve çabaları olmuştur. Bu konuda çeşitli uygarlık, ülke ve zamanlara ait “büyük” hatta “ihtişamlı” diyebileceğimiz kütüphane örnekleri vardır. New York Halk Kütüphanesi, El Escorial Kütüphanesi, İskenderiye Kütüphanesi, Stuttgart Şehir Kütüphanesi, TrinityCollege Kütüphanesi, Britanya Kütüphanesi, George Peabody Kütüphanesi, Rusya Devlet Kütüphanesi, Amerikan Kongre Kütüphanesi, İngiliz Milli Kütüphanesi bunlar arasında öne çıkanlardır. Türkiye için de Milli Kütüphane ve Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi, bazı üniversite ve halk kütüphaneleri büyük kütüphane örnekleri olarak düşünülebilir.

Peki, neden büyük kütüphaneler kurulur?

  • En başta, “büyük kütüphane” genellikle gücün simgesi olarak düşünülür. Gücü ve ihtişamı yansıtır. Onlar ekonomik, siyasi, kültürel vb. gücün simgesidir.
  • Çok ünlü, o toplum için büyük değeri ve yeri olan bir kişi adına (örneğin, Efes Celsus Antik Kütüphanesi ya da İskenderiye Antik Kütüphanesi gibi) kurulan büyük kütüphaneler o kişinin büyüklüğünü yansıtabilmesi için büyük yapılır.
  • Büyük kütüphaneler genellikle sembolik değerlere sahiptir. Bir ülkenin, bir şehrin simgesi olsun istenir. O yüzden de büyük inşa edilir. Genellikle söz konusu sembolik amaçlarla kuruldukları için tarihte ve ülkelerde büyük kütüphane sayısı çok değildir.
  • Daha çok ulusal/bölgesel nitelikteki (milli) kütüphaneler büyük kütüphanelerdir. Hem ülkede tek olması hem de gereksinim nedeniyle büyük olmak durumundadırlar.
  • Gerçekten toplumsal gereksinim büyükse kurulan her türden kütüphane büyük olabilmektedir.

Ancak buraya kadar yazılan durum ve gerekçelerden “her kütüphane olabildiğince büyük olmalıdır!” ya da “kütüphane dediğin büyük olur!” gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır.

Kütüphaneler büyük olabileceği gibi orta ya da küçük ölçekli de olabilir. Orta ya da küçük ölçekli kütüphaneler de iyi kütüphanelerdir. Hatta daha işlevsel olabilirler.

Sembolik kütüphaneler dışında bir kütüphanenin büyüklüğünü belirlemede göz önüne alınması gereken temel ölçütler kanımca oradaki toplumsal gereksinimin boyutu, işlevsellik (fonksiyonellik), finansal kaynak durumu ve hizmete geçtikten sonraki kurumsal sürdürülebilirlik koşulları ve hedefleri olmalıdır. Ve bunlar arasında en çok öne çıkan da “kurumsal sürdürülebilirlik”tir. Kütüphanenin büyüklüğü yakın ya da orta vadeli gelecekte hizmetlerini, gerekli yapısal unsurlar (bütçe, personel, derme, destek vb.) ile kurumsallaşarak sürdürmesini garanti edecek, engellemeyecek ölçekte olmalıdır. Bir başka deyişle, büyüklük, bir süre sonra kurumsallaşmanın, işlevselliğin ve sürdürülebilirliğin engeli haline gelmemelidir.

Kısaca, mesele, belki de büyük değil gereken ölçekte, sürdürülebilir işlevsel kütüphaneler kurmaktır.

Büyük kütüphanelerin kurumsal sürdürülebilirliği oldukça zordur. Özellikle bütçe, personel ve bina onarım giderleri gibi unsurlar bu zorluğun ana kaynakları olarak görünmektedir.

Burada önemli olan bir diğer nokta da büyük kütüphane kurmaya gerekçe olarak gösterilen toplumsal gereksinimin niteliğidir. Örneğin, Türkiye gibi neredeyse her türden kütüphane için öne çıkarılan “ders çalışma yeri/mekânı olma yeri” gerekçesi gerçek bir kütüphane gereksinimi değildirDolayısıyla bu gerekçeye dayanarak büyük kütüphane yapılmaz. Hem kütüphane kavramına uygun değildir bu, hem de böyle bir gerekçe ile ne kadar büyük bir kütüphane yapılırsa yapılsın bir süre sonra küçük kalır! Ve çok kısa sürede kurumsal sürdürülebilirlik sorunları yaşanmaya başlar.

Sonuç olarak, sembolik olma hedefi ve kütüphane mantığına uygun gereksinimler çerçevesinde büyük kütüphaneler kurma yaklaşımına olumlu bakılır. Ancak bunun dışında, doğru olan, “büyük kütüphaneler” değil gerçek kütüphane işlevlerini yerine getirebilen ve bu nitelikteki toplumsal gereksinimleri karşılayabilen ölçekte “sürdürülebilir kütüphaneler” kurmaktır.

Bir başka deyişle, büyük kütüphaneler kurabiliriz ama önemli olan onları niteliklerini kaybetmeden yaşatabilmektir.
Gelecek tahmincileri önümüzdeki süreçlerde kütüphaneleri en çok zorlayacak risklerin finansman sorunları (kütüphaneler ayrılacak bütçeler) ve personel sınırlılığının olacağını öngörmektedir. Bunu çok ciddiye almalıyız.
Kısaca, “büyük” değil, “sürdürülebilir” kütüphane yaklaşımı doğru görünmektedir!

https://www.bbyhaber.com/bby/2021/12/01/buyuk-kutuphane-mi-surdurulebilir-kutuphane-mi

Posted by: bluesyemre | December 2, 2021

For greater knowledge on more subjects use your #Library often!

Posted by: bluesyemre | December 1, 2021

The State of #OpenData 2021 (Digital Science Report)

Over the course of the six years we’ve been running the State of Open Data survey, we’ve had over 21,000 responses from researchers from 192 countries, providing detailed and prolonged insight into their motivations, challenges, perceptions, and behaviors toward open data. This report is a critical piece of information that enables us to identify the barriers to open data from a researcher perspective, laying the foundation for future action.

Key findings:

  • 53% of survey respondents said it was extremely important that data are available from a publicly available repository
  • 55% of survey respondents felt they needed support in regard to copyright and licenses when making research data openly available
  • About a third of respondents indicated that they have reused their own or someone else’s openly accessible data more during the pandemic than before

Our report this year also focuses on key topics including how Australia’s universities are collaborating to develop and trial a national research data management framework through the Australian Research Data Commons’ Institutional Underpinnings program. While still in progress, it is a promising model for institutional support. The report also features contributions from Northwestern University, University of Oxford, Rowan University, University of Pretoria, and more.

https://digitalscience.figshare.com/articles/report/The_State_of_Open_Data_2021/17061347

Worldwide Cost of Living explores the cost of living in 173 cities, measured against impactful global events. On average, prices for goods and services have risen by 3.5% year-on-year, the highest inflation rate seen in the last five years. Tel Aviv tops the rankings for the first time ever, making it the most expensive city in the world to live in. The Israeli city climbed from fifth place last year, pushing Paris down into joint second-place with Singapore.

https://www.eiu.com/n/campaigns/worldwide-cost-of-living-2021/

https://www.economist.com/graphic-detail/2021/11/30/tel-aviv-is-the-worlds-most-expensive-city?

Wilhelm Widmark
Library Director, Stockholm University; Senior Adviser to the President for Open Science; Vice Chair of the Bibsam Consortia; EOSC Association Director

Follow on Twitter @wilhwid

In Sweden there is a government directive to reach 100% immediate Open Access during 2021. We won´t reach it this year – but we have come far as we today can count approximately 75% immediate Open Access among corresponding authors affiliated to a Swedish university. As early adoptors of transformative agreements we are quite experienced having negotiated them for roughly five years. This has been a bumpy road along which we have cancelled agreements, made mistakes, gained knowledge and also have had some success in our negotiations. Today, through the Bibsam consortia, there are 21 transformative agreements and a handful of agreements with pure Open Access publishers in place. Many Swedish universities also have local agreements with smaller publishers and societies. During these years we have seen a cultural shift from the authors – some were initially somewhat skeptical to Open Access but are now able to embrace that their research results should be openly published. Through our different agreements we are near the goal of 100% immediate Open Access – but to reach this far has led to a high increase of costs. Another subject of discussion is how we divide the costs within the consortia when we move from paying for reading to paying for publishing – and as we calculate the cost based on publishing the research-intensive institutions have seen a substantial rise.  
 

The Swedish universities are committed to reach the goal but we don´t find the transformative agreements sustainable for the future. When Plan S came up it stated that they should be temporary, and the recommendations were for a short transitional period in order for the publishers to find new ways and models to provide Open Access. According to the funders that have signed Plan S they will cease funding publishing within such agreements on the 31st of December 2024. As an early adoptor we also believe that the transition period should be over at the end of 2024. We have discussions about the sustainability of these agreements in different stakeholder groups: the steering group of Bibsam, the Open Science group of the Rectors conference and the party-composed group between the Rectors conference and the Swedish funders. In all these different groupings the conclusion is that we have to act to make a change aligned with how the scholarly communication system works. The Open Science group decided through discussions with the steering group of Bibsam to form a new strategic grouping with the name “Beyond the Transformative agreements”. The aim of the assignment is to work out a strategy for the consortia when negotiating new agreements after 2024 and that the new strategy will be mandated from the managements of the universities. In order to not become completely dependent on the deals with the publishers the group will also investigate alternative routes and give suggestions on such alternatives. The timeframe is between March 2021 until December 2022 as the Bibsam consortia has to start negotiating new deals during 2023 to have them in place for 2024. It is a high-level group chaired by the President of Stockholm University, also the Chair of the Rectors conference, Astrid Söderbergh Widding. It is composed by members from all important stakeholders for scholarly communication within higher education in Sweden: researchers from four different disciplines, funders and librarians/negotiators from the consortia.
 

During 2021 the group has performed six different workshops to understand the task, create a platform to start the discussions from and also to form a realistic view over what problems we intend to solve with a new strategy. At the two first workshops we had the goal to reach a common understanding and to find a scope for our future work. We started with a discussion about the scholarly publishing systems different functions: communication of research results, quality control and the merit system. On basis of these functions we elaborated on: How do we pay? Who does the payment? and What are we paying for? The major discussion obviously concerned what we are paying for. The conclusion was that the expense of scholarly publishing is not the same as the cost. Why should research funders or readers and libraries maintain the profit levels of large commercial organisations? This is an essential question for our work. Everyone understands that we have to pay for the publishing services, but the profit margins for the publishers stick out – this is mostly tax money that rather should stay within the research system. The members of the group most likely have different drivers to why they want to change the publishing system. Stephen Pinfield has described three main drivers for people engaged in the Open Access movement:

  • To reduce the costs of scholarly publishing for the universities
  • To reach Open Access fast
  • To completely change the publishing system


People can be driven of all these motives but usually they have a main one – a fact that we can confirm within the group. I think that this is both a weakness and a strength in our upcoming work on a new strategy. We also had to find out what we thought were the biggest challenges for the future. The main one is the cost and the cost distribution within the consortia. Aligned with that is the question about who should own and run the publishing infrastructure. To make it possible to change the publishing system there is an urgent need to change the award and merit system. It all boils down to a big challenge with a cultural shift for the researchers, funders and libraries.
 

The rest of the workshops have been more practical. The third workshop was about alternative publishing routes with examples of open platforms and open publishing infrastructures. We invited some representatives and discussed the necessity for alternative possibilities to get your article published Open Access. The fourth workshop was called “Playing chess with the publishers – negotiation position in an oligopoly market”. Here we invited three different publishing houses (ElsevierCambridge University Press and Frontiers) to discuss their future strategies for Open Access.  Finally, we had a workshop called “International power collection and exchange of experience”. To this meeting representatives from Norway, Netherlands and Germany were invited to discuss our different strategies to reach Open Access.


“Beyond transformative agreements” has during this year gathered the information we need in order to start working on a strategy on how Sweden can be part of the transition to a fully Open Access publishing system. But there are some challenges with the transition. Most of the publishers aren’t ready yet – they most likely would like to keep the business model from the transformative agreements for the future. When Sweden wants to move beyond the transformative agreements many countries are signing their first licenses of this kind. I hope for the truly needed international discussion about the future transformation to Open Access!

https://www.uksg.org/newsletter/uksg-enews-503/will-there-be-any-transformation-or-are-we-stuck-transformative

When mental focus and reflection are called for, it’s time to crack open a book. Noam Galai/Getty Images

During the pandemic, many college professors abandoned assignments from printed textbooks and turned instead to digital texts or multimedia coursework.

As a professor of linguistics, I have been studying how electronic communication compares to traditional print when it comes to learning. Is comprehension the same whether a person reads a text onscreen or on paper? And are listening and viewing content as effective as reading the written word when covering the same material?

The answers to both questions are often “no,” as I discuss in my book “How We Read Now,” released in March 2021. The reasons relate to a variety of factors, including diminished concentration, an entertainment mindset and a tendency to multitask while consuming digital content.

When reading texts of several hundred words or more, learning is generally more successful when it’s on paper than onscreen. A cascade of research confirms this finding.

The benefits of print particularly shine through when experimenters move from posing simple tasks – like identifying the main idea in a reading passage – to ones that require mental abstraction – such as drawing inferences from a text. Print reading also improves the likelihood of recalling details – like “What was the color of the actor’s hair?” – and remembering where in a story events occurred – “Did the accident happen before or after the political coup?”

Studies show that both grade school students and college students assume they’ll get higher scores on a comprehension test if they have done the reading digitally. And yet, they actually score higher when they have read the material in print before being tested.

Educators need to be aware that the method used for standardized testing can affect results. Studies of Norwegian tenth graders and U.S. third through eighth graders report higher scores when standardized tests were administered using paper. In the U.S. study, the negative effects of digital testing were strongest among students with low reading achievement scores, English language learners and special education students.

My own research and that of colleagues approached the question differently. Rather than having students read and take a test, we asked how they perceived their overall learning when they used print or digital reading materials. Both high school and college students overwhelmingly judged reading on paper as better for concentration, learning and remembering than reading digitally.

The discrepancies between print and digital results are partly related to paper’s physical properties. With paper, there is a literal laying on of hands, along with the visual geography of distinct pages. People often link their memory of what they’ve read to how far into the book it was or where it was on the page.

But equally important is mental perspective, and what reading researchers call a “shallowing hypothesis.” According to this theory, people approach digital texts with a mindset suited to casual social media, and devote less mental effort than when they are reading print.

Podcasts and online video

Given increased use of flipped classrooms – where students listen to or view lecture content before coming to class – along with more publicly available podcasts and online video content, many school assignments that previously entailed reading have been replaced with listening or viewing. These substitutions have accelerated during the pandemic and move to virtual learning.

Surveying U.S. and Norwegian university faculty in 2019, University of Stavanger Professor Anne Mangen and I found that 32% of U.S. faculty were now replacing texts with video materials, and 15% reported doing so with audio. The numbers were somewhat lower in Norway. But in both countries, 40% of respondents who had changed their course requirements over the past five to 10 years reported assigning less reading today.

A primary reason for the shift to audio and video is students refusing to do assigned reading. While the problem is hardly new, a 2015 study of more than 18,000 college seniors found only 21% usually completed all their assigned course reading.

Audio and video can feel more engaging than text, and so faculty increasingly resort to these technologies – say, assigning a TED talk instead of an article by the same person.

Maximizing mental focus

Psychologists have demonstrated that when adults read news stories or transcripts of fiction, they remember more of the content than if they listen to identical pieces.

Researchers found similar results with university students reading an article versus listening to a podcast of the text. A related study confirms that students do more mind-wandering when listening to audio than when reading.

Results with younger students are similar, but with a twist. A study in Cyprus concluded that the relationship between listening and reading skills flips as children become more fluent readers. While second graders had better comprehension with listening, eighth graders showed better comprehension when reading.

Research on learning from video versus text echoes what we see with audio. For example, researchers in Spain found that fourth through sixth graders who read texts showed far more mental integration of the material than those watching videos. The authors suspect that students “read” the videos more superficially because they associate video with entertainment, not learning.

The collective research shows that digital media have common features and user practices that can constrain learning. These include diminished concentration, an entertainment mindset, a propensity to multitask, lack of a fixed physical reference point, reduced use of annotation and less frequent reviewing of what has been read, heard or viewed.

Digital texts, audio and video all have educational roles, especially when providing resources not available in print. However, for maximizing learning where mental focus and reflection are called for, educators – and parents – shouldn’t assume all media are the same, even when they contain identical words.

https://theconversation.com/why-we-remember-more-by-reading-especially-print-than-from-audio-or-video-159522

Posted by: bluesyemre | November 30, 2021

Are we the last generation of binge drinkers?

Today’s midlifers are more likely to drink to excess than their grown-up children
Today’s midlifers are more likely to drink to excess than their grown-up children CREDIT: Jordi Labanda

‘Wine! Helping Mums One Sip At A Time’ reads my most recent birthday card from my teenage daughters. I can’t blame them for choosing it. For nearly two years, they’ve witnessed me pouring my evening beaker (actually a good half pint because the glasses are so fashionably huge) of chardonnay. Then – often – another.

Boozing is how stressed mums made it through lockdown, right? The proportion of people drinking four or more times a week increased from 13.7 per cent in 2017-19 to 22 per cent during the pandemic, according to a study by the University of Glasgow’s Institute of Health & Wellbeing. Binge drinking rose too (up from 10.8 per cent to 16.2 per cent in the same period) with the increase most pronounced among ‘women over 25, white ethnic groups and those with degree-level education’ – a demographic I fit into. 

In some respects, it’s hardly surprising. Even before the pandemic, women aged 50 to 70 were more likely than younger women to consume alcohol at levels that exceed low-risk drinking guidelines – and considered it perfectly fine, as long as they appeared in control. Around 25 per cent of women are classed as ‘binge drinkers’, consuming more than six units in a row at least one night a week. This sounds like a lot, but it’s only two large glasses of wine with a 12 per cent alcohol content.

And yet with younger generations, the trend is a steady move towards low alcohol or all-out abstinence, thanks to sobriety movements like Dry January and a steady stream of ‘non-alcoholic spirits’ becoming fashionable. Gen Z (those born after 1997) drink 20 per cent less per capita than millennials (aged between 25 and 40) did at their age. Millennials in turn drink around six per cent less than Gen X (born between 1965 and 1980). So why are we Gen Xers the last big drinkers? 

Maybe it’s inevitable. Our mums and grandmothers drank socially – albeit not to the same volume – so there was no taboo. But unlike them, we had additional freedoms, allowing us to drink more, more regularly. As Siobhan Peters of charity We Are With You explains, ‘We’re the first generation of women for whom alcohol became a regular part of life. We had more disposable income, possibly had children later and had time to build up wider social networks. There became a massive social acceptance around alcohol.’

Acceptance is an understatement. For my social circle, it’s an ingrained part of our lives. As teens we’d swig cider in the park; starting out in our careers, fighting to be on equal footing, my female colleagues and I enthusiastically followed the men to the pub at lunchtime. In the evenings, we caught up over a bottle (or two or three) in newly fashionable chains like All Bar One, designed to attract female drinkers by looking nothing like the gloomy, beer-stained pubs of the past. At the same time, it was all reinforced on the big screen and in the celebrity world: chardonnay-loving Bridget Jones, the Ab Fab pair, the Primrose Hill set and ‘ladettes’ Zoë Ball and Sara Cox.

Back then I dismissed those who tutted at boozing as killjoys. Why shouldn’t we party like the boys? The harmful health effects of heavy drinking, which include higher risks of stroke, liver and heart disease, either weren’t known about as much or we just didn’t want to know. I was shocked when a doctor friend explained that our bodies can’t take booze like men. Scientists have found that women produce lower levels of alcohol dehydrogenase (ADH), enzymes that break down alcohol. ‘It’s genetics, we can’t change it,’ says Peters.

As I entered my 30s, my ability to metabolise alcohol declined, hangovers became ever more vicious. Then I became pregnant and temporarily quit. The following years were reasonably abstemious, as my youngest woke me daily at 5am. For others, however, those full-on mummy years marked a turning point down the road to nightly wine o’clocks after the kids were asleep. Rare nights out with the girls became binge-drinking blowouts and a reward for endless days watching Teletubbies.

Again, culture celebrated this: look at the ‘wine o’clock’ pyjamas, the franchises such as Hurrah For Gin, with everything from books to tea towels showing a stick-woman mummy getting sozzled, and all the gin- and prosecco-themed gifts for women on websites such as Not On The High Street… And my card. 

The fact we’re choosing decent wine or spirits also makes the excess drinking seem acceptable – even highbrow. ‘Subconsciously, a lot of Gen X women think, “What I’m drinking is high quality, not shots, so that’s OK”, but to your body, it’s just alcohol,’ Peters says. It has given rise to a creeping number of so-called ‘grey area drinkers’, whose consumption levels sit somewhere on the blurry line between heavy, regular drinking and alcoholism.

Of course there are a number of Gen Xers who have now quit. Kate Moss, Sadie Frost and Zoë Ball are all now sober. ‘I couldn’t stop after a couple of beers; I had to go on and on until I was legless and the only way out was cold turkey,’ admits one friend, Fiona, 51. ‘You look around at all these middle-aged people talking nonsense and slurring, and wonder how you ever wanted to be part of that culture. I’m less anxious, it gives me more clarity. I no longer have high blood pressure.’

And yet research shows that a sizeable number of Gen X women have no intention of cutting back. Minna, 52, a civil servant in West Yorkshire, has drunk a bottle of wine ‘every night [after the children’s bedtime] for at least the past decade’, since her two children, now 14 and 10, were young. ‘I’d like to cut down, but when I try I get so grumpy – it’s easier for everyone to have me happy. My husband has once or twice mentioned I might think about cutting back but [my] response was so ferocious, it’ll be a while before he tries again. It’s not great, but wine is my reward for quite a challenging life.’

Research suggests that excessive alcohol consumption is contributing to as many as one in seven divorces. Lizzie, 56, is happily married, but her husband has had ‘stiff words’ with her over her drinking. Part of the problem, she says, is she feels isolated; her children are 23 and 19 and she hopes to return to work. ‘I get carried away at parties – I’m often quite lonely in the day and when I go out, I want to let loose and have fun in the limited window before everyone goes home to their babysitters. I can’t think of anything that makes me feel so good, so quickly. Though the next day is painful.’

Which sums up the difference between the generations. Whereas many Gen Xers are culturally attuned to popping open a bottle to celebrate, unwind or switch off, other age groups are programmed with different go-tos. According to Jan Gerber, CEO of rehab centres Paracelsus, ‘being fit and healthy is a trend for the younger generation’. True: my 14-year-old’s hero is healthy-eating guru Deliciously Ella; at her age I idolised Bananarama, said to be an inspiration for Absolutely Fabulous.

Social media plays a part too. Millennials and Gen Zers who grew up in an online world fear losing control and being ‘drunk shamed’ on Instagram and Snapchat, something my generation never had to contend with. 

So are we the last generation to really know how to party but also the last to know when to stop? Gerber isn’t convinced. He points out that millennials and Gen Zers still like their highs. ‘This generation is most likely to experiment with new chemicals and drugs, whose effects can be so much more profound or intense, they make alcohol look “boring”.’ But, he adds, that phase may be temporary. ‘[Maybe] they’ll reconsider their relationship with drugs – and alcohol makes an easy substitute; it’s legal, readily accessible…’

And writing this, 36 hours after a 50th birthday party that was a riotous blur of champagne, wine and vodka and coffee shots and a couple of hugely cathartic hours on the dancefloor, surrounded by ecstatic middle-aged former ravers, I can’t help thinking the occasional retro blowout still has its place.

Want to keep a check on your drinking? 

Six signs you may be drinking too much

  1. You set alcohol limits that you’re not able to meet.
  2. Others make comments about how much you drink.
  3. You get defensive about your drinking.
  4. You regularly use alcohol to de-stress or relax.
  5. You routinely can’t remember the night before due to drinking too much.
  6. You feel guilty and ashamed about drinking.

… And four steps to drinking less

  1. Keep a drinks diary of when, how much and where you drank.
  2. Start with a realistic goal – say, ‘I will have an extra drink-free day this week’, then follow this up with another.
  3. Measure your drinks – buy measuring cups if necessary.
  4. Don’t buy alcohol in bulk.

If you’re worried about your drinking or someone else’s, visit wearewithyou.org.uk

https://www.telegraph.co.uk/women/life/last-generation-binge-drinkers/

Posted by: bluesyemre | November 30, 2021

Top 100 Companies U.S. vs The World

Posted by: bluesyemre | November 29, 2021

KKTC ile kara bağlantısı olmayan yer: Erenköy

Kıbrıs Adası’nda Rum kesimi içinde kalan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile kara bağlantısı olmayan fakat Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti toprağı olan bir bölge Erenköy. Renklendirilmiş bir Kıbrıs haritasına baktığınızda merak uyandıran, acaba orada ne var dedirten bir yer…

“Sometimes my mind goes kind of crazy about skiing and I ask myself, what if…?” – Markus Eder

What if you could link every powder turn, every rail, every cliff drop, every comp run and every kicker nailed into one ultimate run? Well, Markus Eder did just that in ‘The Ultimate Run’!

This is Markus’ Opus Magnum, a medley of face shots, massive tricks and even bigger drops, which was documented by Innsbruck based production company Legs of Steel over the past two years.

Markus has been visualizing the ultimate run since 2015. It may look like a simple undertaking in the final edit, but for arguably the most versatile skier on the planet, it meant taking his skill levels in every form and style of contemporary freeskiing to the next level.

“All aspects of freeskiing have fascinated me since the beginning”, states Markus.

The Ultimate Run kicks off on the lofty extremities of Zermatt as Markus drops into a sheer expanse of powder, before shredding his way through glacial blocks the size of buses, jumping off ice cliffs and then slips into the belly of the glacier, only to reappear above his home resort of Klausberg. Carving fields of fresh powder he joins a session with his buddies at his local snowpark, before boosting back off into the backcountry for some more face shots. The firecrackers keep on popping as he enters the snow covered architecture of Taufer castle and a mining museum. As the sun sets over the mountains Markus slides out onto the valley floor, six years of dream skiing condensed into ten minutes of pure joy and adrenaline.

This edit took over 90 days to film, entirely in the Alps in Markus’ home region. “The Ultimate Run is Markus’ dream project,” says Tobi Reindl from Legs of Steel, “and it also became one of the biggest and most thrilling projects we have done so far.”

With the first snow falling in the Alps, ‘The Ultimate Run’ is a must watch for all winter sports enthusiasts. It will reignite the passion for winter in even the most laid back snow fans for the coming season.

https://www.redbull.com/int-en/episodes/the-ultimate-run-s1-e2

Çin, yaklaşık on yılda neredeyse 40.000 kilometre yüksek hızlı demiryolu hattı inşa etti. AB ve ABD’de benzer yüksek hızlı sistem hayalleri sürekli başarısız kaldı. Peki ama Çin bunu nasıl başardı? Ve ne pahasına?

Posted by: bluesyemre | November 29, 2021

Dünyada en çok sahte akademik yayın yapılan ülkeler

Predatory journals: Who publishes in them and why?

https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1751157718301962#

Dünya üzerinde bu kadar farklı medeniyetin izlerini bulabileceğiniz başka bir ülke yok. Her uygarlık bir diğerine kültürünü ve eserlerini bırakmış. Topraklarımızın altında daha yüzlerce antik şehir olduğu düşünülüyor. Çok şanslıyız zira ABD’de 200 yıllık bir taş bulsalar müzelere koyarlarken bizim her karış toprağımız altın değerinde. Yıllar içinde bu zenginlik daha da anlaşılacak. Yaklaşık iki asırdır yapılan arkeolojik kazılar sonrası binlerce eser bulunmuş ve müzelerimizde yerlerini almışlardır. İşte bu eserlerden kendimizce 25 tanesini seçip sizlere tanıtmak istedik. Elbette kanalımızın bakış açısıyla yaptık bu çalışmayı. Videoyu izlerken bilgilerinizi tazeleyip kaç tanesini yerinde gördüğünüzü tespit edebilirsiniz. İyi seyirler diliyoruz…

Yüz maskesi takarken gözlüğün buğulanmasını nasıl önleyeceğinizi öğrenin.

  1. (bazen işe yarayabiliyor)
    Bir parça mendili katlayıp maskenizin burun köprüsünün altına koymak. Bu, sıcak havanın gözlük camlarına yükselmesini yavaşlatacaktır.
  2. (Benim fikrime göre daha çok işe yarıyor)
    Nefesinizle oluşan sıcak havanın maskenizin yanlarından veya ön tarafından dışarı çıkması için bir boşluk oluşturmak çözüm olabilir. Bunun için maskenizin üst kısmını kaplayacak bir cerrahi bant kullanabilirsiniz.

Bu harika tüyolarla gözlüklerin buğulanmasını nasıl önleyeceğinizi öğrenebilirsiniz. Videoda, Op. Dr. Serdar Marol, gözlüklerin buğulanmasıyla ilgili tecrübelerini sizlerle paylaşıyor ve gözlüklerinizi buğulandırmadan nasıl maske takabileceğinizin yöntemlerini anlatıyor. Koronavirüs sırasında buğulanan gözlüklerden dolayı maske takmak konusunda zorlanıyorsanız bu video tam size göre!

Posted by: bluesyemre | November 29, 2021

Governing by Tweet

Many world leaders like to govern by tweet but who is reaching the most people? At this time, it’s Indian Prime Minister Narendra Modi, who has been growing his followers continuously and is approaching Donald Trump’s record of 121.5 million followers at the time of the suspension of his Twitter account in January of 2021. As of Nov 22, Modi had almost 118 million followers between his two accounts.

Trump ceased to be a head of state and a Twitter user around the same time in connection with his comments made in person and on the social network leading up to the insurection at the U.S. Capitol in Washington D.C. on Jan 6. Upon the inauguration of successor Joe Biden several days later, the former U.S. president’s official @POTUS account was archived.

Biden decided to start with a blank slate for the @POTUS account, a decision that has set the current U.S. president back in the world leaders ranking. Biden comes third behind the Pope, counting 47 million followers. Two thirds come from his personal account, @JoeBiden.

Many heads of state use several Twitter accounts to promote themselves and their policies. Pope Francis actually has 52 million followers between nine different language accounts, the biggest being English (18.8m), Spanish (18.7m), Portuguese (5m) and Italian (5m).

The remainder of the top 8 ranking consists of Muslim leaders. The most followed is Turkish president Recep Tayyip Erdoğan, who also has dedicated accounts in Arabic, Russian, French, German and Spanish.

There are also heads of state, however, to whom the use of Twitter seems less important. German chancellor Angela Merkel leaves the tweeting to government spokesperson Steffen Seibert (@RegSprecher), who has a comparably meager 1 million followers.

https://www.statista.com/chart/17898/world-leaders-with-the-most-followers-on-twitter/

Posted by: bluesyemre | November 29, 2021

Neden matematiği anlayamıyoruz? Nedir bu matematikle derdimiz?

Siz de matematikten korkanlardan mısınız? Üzülmeyin yalnız değilsiniz. Matematikçiler, korkunun sebebinin öğretme şeklinden kaynaklandığını söylüyor. Uzmanlara göre, çocuklara matematik öğretmek yerine, matematiği anlamalarını sağlamak gerekiyor.

Eğitim hayatı boyunca çoğu insanın en çok zorlandığı, aynı zamanda da en çok korktuğu derstir matematik. Bu korku ve güçlükten olsa gerek, en başarısız olunan alandır aynı zamanda.

Peki, nedir matematik ve ne işimize yarar?

Fransızca kökenli bir sözcük olan matematiğin kelime anlamı ‘öğrenilen şey, bilgi.’

Matematikçiler, matematiğin; soru sormayı sağlayan, öğrenmeyi öğreten, düşündüren bir sanat olduğunu söylüyor.

Dünyaca ünlü matematikçi Cahit Arf’ın “Matematik esas olarak sabır olayıdır. Belleyerek değil keşfederek anlamak gerekir” sözünü de konuştuğumuz tüm matematikçiler bizlere matematiği anlatırken ispat ettiler…

Türkiye’de matematik denildiğinde akla ilk gelen isim, elbette Nesin Matematik Köyü’nün Kurucusu ve Yöneticisi Prof. Dr. Ali Nesin.

Matematiğin ne olduğunu sorduğumuzda Nesin, şöyle yanıtladı:

Matematik özünde ikna olma ve ikna etme sanatıdır. Daha doğrusu, aklı başında herhangi birini ikna edeceğine ikna olma sanatıdır. Matematik, doğru ve yanlışın net bir biçimde anlaşıldığı, yaşamın, dünyanın, doğanın, evrenin basitleştirilmiş ve idealleştirilmiş zihinsel bir modelidir. Eğer bu basit modelde gerçeğe ulaşılamıyorsa, çok daha komplike olan hayatta başarı şansı oldukça düşüktür.


“Biz insanlar dünyayı matematikle anlarız ve matematikle birbirimize anlatırız Matematik anlamaya yetmiyorsa, işin içine siyaset, ideoloji, din, inanç, yaşam biçimi, ilkeler girer” diyen Nesin, matematiğin önemli olduğunu ve düşünmeyi öğrettiğinin altını çiziyor.


“Sorun beyinde değil, psikolojide”

Matematik korkusunun nedenini ise şöyle anlatıyor Nesin:

Eğitim sistemimiz başarısızlığı acımasızca cezalandırdığı için başarısızlıktan, dolayısıyla ağırlığı yüksek olan matematikten korkarız. Yani sorun beyinde değil, psikolojide. Yani matematikten değil, başarısızlıktan korkulur. Yoksa mesela sudokunun zorunu seçeriz, başaramasak da zorundan daha çok zevk alırız. Satrançtan korkana da rastlamadım!

“Güzellik peşinde koşan bir gencin başarısız olması pek mümkün değildir”

Matematiğin öğrenilmediğini, anlaşıldığını söyleyen Nesin, “Matematiği anlamak için de genç yalnız kalmalı. Öğretmenlerimiz ve sistemimiz çok fazla öğretmeye odaklanmış. Oysa anlamak çok daha değerlidir. Öğretmen bir dersin en fazla yüzde 50’sinde aktif olmalı. Geri kalan zamanı öğrenciye bırakmalı. Düşünmek yalnız yapılan bir eylemdir. Bunun dışında öğretmen daha bilgilenmeli, maalesef öğretmenlerimiz konularını çok iyi bilmiyorlar ve zaman içinde kendilerini geliştirmiyorlar. Aileler de çocuklarının estetik duyarlılığı kazanmasına çalışmalı. Güzellik peşinde koşan bir gencin başarısız olması pek mümkün değildir” diyor.

Nesin, matematik bilen toplumda nelerin değişeceğini ise şöyle özetliyor: 

Başkalarını taklit eden mühendis toplumundan çıkıp, yaratan, yeni teknolojiler geliştiren, ham maddeye ciddi katmadeğer kazandıran bir toplum oluruz, yani orta gelir tuzağından kurtuluruz, kişi başına gelir iki üç katına çıkar.


“Ezberletmek yerine düşündürmeliyiz”

Matematik öğretmeni Ülkiye Gökkaya ise, matematiği şöyle anlatıyor:

Lisede felsefe öğretmenim, ‘Matematik hiçtir, matematiksiz de hiçbir şey yapılamaz’ demişti. Ben de ‘İnsan düşünmeden hiçbir şey yapamaz’ demiştim.

O zaman matematik düşünmedir. Matematik günlük yaşamımızda karşılaştığımız her türlü problemin çözümünü kolaylaştıran bir bilimdir. Yaşamda pratik yapmayı sağlar, yani yaşamı kolaylaştırır. Önsezilerimizi kuvvetlendirir. Analitik düşünebilen insanlar, meraklı, gözlemci, sabırlı, kararlı, sürekli kendini geliştirebilen ve yeni fikirlere açık olurlar.

“Küçük yaşta matematik travması yerleştiriyoruz; matematiği oyunlarla sevdirmeliyiz”

Neden matematiği öğrenemediğimiz konusunda Matematik Öğretmeni Gökkaya’nın sözlerine kulak verelim:

Daha üç dört yaşlarında bile çocuklara saymayı ezberletiyoruz. Oysa çocuk önce eşleştirmeyi öğrenmeli, kendisi kurmalı, yani düşünmeli. Elindeki oyuncaklarıyla kendisi eşleştirmeli, bir bebek, iki araba…

Biz ne yapıyoruz, 1-2-3-4… ezber veriyoruz. Yapamayan çocuğu da başarısız damgasını ve matematik korkusunu yerleştiriyoruz. Yani küçük yaşta matematik travması yerleştiriyoruz.

Matematiği oyunlarla sevdirmeliyiz. İlk öğretimin birinci sınıfından itibaren, sınavlarla başlıyoruz, böylece çocuk başarısızlığı hemen tanıyor. Oysa daha okuduğunu anlamıyor, matematik düşünmeyi nasıl becersin…

Lise öğrencilerinin bile kavram ve tanım bilmediğini ancak, 100 tane açı sorusu sorduğunda hepsine cevap verdiklerini anlatan Gökkaya, “Çünkü ezberliyorlar. Ancak ispat kavramını sevmiyorlar. Çünkü sürekli bir sınav kaygısı var; LGS, YKS… Çocuklar da ‘Nasıl sorular gelir, nasıl çözeriz, günde kaç soru çözmeliyiz’ diye düşünüyorlar. Bu acı bir tablo” diyor.


“Öğrenme aktif olmalı”

Diğer yandan, öğretmenlerin de bu sistemde yetiştiği için onların da nasıl öğretmesi gerektiğini bilmediklerini kaydeden Gökkaya, “Sorularla, test kitaplarıyla çocukları boğuyorlar. Öğrenciye yazarak ve düşünerek çalışma verilmeli. Oysa şimdi her şey hazır basılmış ellerinde var. Konfiçyus şöyle demiştir; Ne duyduysam unuttum, ne görürsem hatırlarım, ne yaparsam anlarım. Öğrenme aktif olmalı. Ancak her okulun şartları eşit değil, sınıflar kalabalık ve öğrencilere tek tek ulaşmak zor. Özetle, sorun ne öğretmende, ne öğrencide… Sorun temelde; sistemde” diye konuşuyor.

“Matematik tahmin etme olanağı verir”

Matematik Eğitimcisi Prof. Dr. Sinan Olkun ise matematik için en yalın ve kapsayıcı bir anlatımın, “hayattaki, zihnimizdeki örüntüler ve ilişkiler” olduğunu söylüyor.

Olkun, şöyle devam ediyor:

Bu örüntüler, sayısal, görsel, sözel, hatta davranışsal olabilir. Bu örüntüler ve düzenlilikler bize onların miktarlarını ve şekillerini belirleme ve sayısallaştırma olanağı verir.

Basit bir örnek verecek olursak bir yüzeyin sadece kenarlarını ölçerek hesap yoluyla onun alanının bulunmasını, elimizdeki birimden onun içinde kaç tane olduğunun bulunmasını sağlar.

Diğer yandan bize tahmin etme olanağı verir. Örüntünün bugünkü durumuna bakıp gelecekte nasıl bir hal alacağını kestirebiliriz. Bu örüntüler bize yaşamdaki çoklukların örneğin deprem, büyüme, enflasyon gibi olguların miktarını, önce ve sonrasının hesaplama olanağını verir.

“Sorun çocukların zekası değil, yöntemsel”

Olkun, uluslararası çapta yapılan sınavlara bakıldığında, ülkelerin sosyo-ekonomik gelişmişlikleri ile matematik ve fen başarılarının paralellik gösterdiğine dikkat çekerek, şöyle devam ediyor:

Türkiye, bu sınavlarda hak ettiği yerde değil. Çocuklarımızın zekâlarında bir sorun olmadığına göre, bunun nedeni büyük ölçüde yöntemsel…

Biz, çok bariz bir şekilde öğretmeye çalışıyoruz. Çocuk bir şeyi keşfetmeye, algılamaya zaman bulamıyor. Bizde öğretmen, öğreten olduğu için çocuk pasif kalıyor.

Çocuğun yaparak, yaşayarak öğrenmesi gerekiyor. Öğretmen için ‘yol gösterici’ diyoruz ama sınıfta öyle olmuyor. Öğretmen sınıfta çoğu kez tanımı veren, problemi çözen dersi ‘anlatan’ oluyor. Bu da çok az sayıda çocuğun öğrenmesine neden oluyor.

Anlatıma dayalı ders tek yönlüdür. Oysa eğitimde daha çok iletişim ve etkileşim olması gerekir.

Öğretmeye çalışmak ile öğrencinin öğrenmeye çalışmasını sağlamanın çok farklı eylemler gerektiğini anlatan Olkun’a göre, belki de öğretmenin adını ‘öğretmeyen’, ‘öğrenmesini sağlayan’ olarak değiştirmek daha doğru…

Öğretmenin öğrenciye, düşünmesi ve öğrenmesi için ortam hazırlaması ve zaman tanıması gerektiğini kaydeden Olkun, “Diğer yandan, ‘soru çözmek’ diyoruz. Soru çözmek yanlış bir ifade. Soru cevaplanır, problem çözülür. Kavramları kullanım şeklimiz bile konunun özünü iyi algılamadığımızı gösterir. Bir konuda konuşmak başka, konuyu anlatmak başka bir şeydir… Öğretmen konu hakkında konuştuğunda anlamayı garanti edemeyiz. Ancak öğrencilerle diyalog halinde iseniz, öğrenciden bir karşılık alıyor iseniz öğrencinin anlayıp anlamadığına dair ipuçlarınız olur. Yani anlatım dediğinizde öğrencilerin de fikrini almak gerekiyor. Öğrencilerin konuyla ilgili fikrinin oluşması gerekiyor. Anlamak ancak öğrenenin çok yönlü duyularının harekete geçmesi ile mümkün olur” ifadelerini kullanıyor.

“Çocuk anlayamadığında matematik korkusu başlar”

Olkun, çocukların matematik korkusunun ise zamanla oluştuğunu söylüyor:

Çocuklar okul öncesi ve birinci sınıfa başladıklarında matematikten korkmazlar. Hatta sorarsanız çoğu çocuğun en sevdiği derstir matematik. Öğretmen öğretmeye çalıştıkça, bazı çocuklar kopar. Tüm çocuklar aynı zamanda öğrenmez, öğrenemez.

Anlayamadığınızda kaygı ve korku başlar. Bir Çinliyle konuştuğunuzu düşünün… Anlayamadığınız için kaygılanırsınız. İngilizce konuşmakta benzer bir korku yaşarız. Çocukların öğrenme hızını aşan bir ders işlenişi olduğunda öğrencide geride kalma kaygısı başlar. Anlatım çoğu öğrencinin hızını geçtiği için de bunlarda korku başlar. Zamanla bu çocuklar yarıştan kopar. Ben sözelciyim demeye başlarlar.


“Herkese hitap edecek bir ders işleme yöntemi olmalı”

Olkun, buna çözüm olarak da herkese hitap edecek bir ders işleme yöntemi olması gerektiğinin altını çiziyor:

Ders işleme, her çocuğun bulunduğu düzeye hitap edecek şekilde olmalı. Mesela kolaydan zora hazırlanmış çalışma kâğıtları. Bunlar ilke olarak var ama uygulamada yok. Her çocuğun altyapısı, kolayı, zoru farklıdır. Öğretmenin öğrenmeye teşvik etmesi gerekli.

Mesela çocukları bahçeye çıkarıp, tüm çocukları da içine katarak aktif bir şekilde ders işlenebilmeli. Çocukların bireysel ve küçük gruplar halinde çalışacağı çalışma yaprakları, etkinlikler olmalı.

Çocuk kendini olayın içinde hissetmeli ki kavramı çıkarıp soyutlayabilsin. Yoksa sadece dinleyen öğrenci öğretmenin yaptıklarını taklit eden bir öğrenene dönüşür. Derin öğrenme için öğrencinin problemlerle kendi kendine uğraşacağı, üzerine fikir yürüteceği zamanlar olmalı.


Çocuk ve matematik nasıl buluşur?

MEF Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcısı ve İlköğretim Matematik Öğretmenliği Bölüm Başkanı Doç. Dr. Zelha Tunç matematiğin sınıflarda nasıl olması gerektiğini, çocuklarla matematiğin nasıl buluşması gerektiğini anlattı.

“Matematik aslında yüzyıllar boyunca insanların yaşamlarında gözlemledikleri olguları ifade etmek için kullandıkları daha sonra günlük hayattan çoğu kez soyutladıkları ve zihnimizde olan kavramları simgeleştirdiği bir dildir” diyen Tunç’a göre, aslında çocuklar dili nasıl öğrenirse matematiği de öyle öğrenirler. Doğal olarak gelişmesi gerekir.

“Fakat yüzyıllar boyunca insanların deneyimleri ve kullanımlarında ortaya çıkan bu matematiği çok formal hale getirip 12 yıl gibi kısa bir sürede çocukların öğrenmesini bekliyoruz. Müfredat ve öğrenilmesi gereken şeyler tabi olmalı ama bu çocuklar nasıl öğrenir konusunu çok göz ardı ediyoruz. Şu anda sınıflarda bilgi transferi- yani ben öğretmen olarak anlatırsam ağzımdan çıkan kelimeler veya kullandığım matematiksel semboller çocukların bu bilgi birikimini öğrenmesi için yeterli olacaktır yaklaşımı var” diyen Tunç, işte bunun tehlikeli olduğunu söylüyor.


“Matematik kaygısı ortaokulda başlıyor”

Burada çocukları kaybettiklerinin altını çizen Tunç, şöyle devam ediyor:

Onlar kendi başlarına düşünebilen, tutarlılık gösteren bizden farklı varlıklar. Çoğunlukla sınıf ortamlarında onlara fırsat vermiyoruz: Onların kendi öğrenme yolculuklarına eşlik etmek yol göstermek gerekiyor. Ama bunun için matematik öğrenme ve ona bağlı olarak öğretme felsefesinin de şu andaki sistemden farklı olması gerekiyor.

Eğer matematiği sadece ezber, formüllerden, denklemlerden, sembollerden ve sadece doğru ya da yanlış cevabı olan sorulardan ibaret görüp bunu öğretim metodumuz yaparsak çocukları kaybederiz. Onlara büyük haksızlık etmiş oluruz. Zaten bunlardan dolayıdır ki, ortaokul çağında özellikle branşlaşma başladıktan sonra matematik kaygısı en çok bu zamanda görülmektedir.

“Kendini tekrar eden onlarca test sorusunun ödev olarak verilmesi, beceri temelli fakat neyi ölçtüğü belirsiz soruların sınavlarda kullanılması gibi durumların da bu kaygıyı artırdığı ve çocukları matematikten uzaklaştırdığını söyleyebiliriz” diyen Tunç, sözlerine şunları ekliyor:

Sınıf ortamında çocuklar matematik dersinde risk alabilmelidir. Bir soru çocuğu düşündürtmek ve kendini ifade etmek için sorulmalı, cevabı evet hayırlı olan veya kesin bir sonuç beklentisinde olan soruların derslerde ağırlıklı olarak kullanılması çocukların matematik hakkındaki düşüncelerini de yanlış ve olumsuz etkileyebilir.


“Her çocuğun aslında matematiği yapabileceğini unutmamalıyız” diye belirten Doç. Dr. Zelha Tunç, “Yeter ki biz büyükler olarak fırsat yaratalım: sınıflarda çocuklar risk alabilmeli, konuşabilmeli, tartışabilmeli ve en önemlisi düşünebilmelidir. Böylelikle çocuklar kendi matematiklerini yapılandırabilirler. Başka türlü matematik ve çocuk buluşmaz” ifadeleriyle sözlerini sonlandırıyor.

https://www.indyturk.com/node/438191/haber/neden-matemati%C4%9Fi-anlayam%C4%B1yoruz-nedir-bu-matematikle-derdimiz

Posted by: bluesyemre | November 29, 2021

Roman Roads Maps

Posted by: bluesyemre | November 29, 2021

Everest’te Ölüm Kalım Savaşı

Cesur kaşiflerden oluşan bir ekip, teknolojinin de yardımıyla dünyanın en yüksek zirvesinin sırlarını araştırıyor. Sör Hillary gerçekten de Everest’e tırmanan ilk insan mıydı?

Posted by: bluesyemre | November 29, 2021

Peyk – Canlı (Atölye Kafası Balat)

Başlarda biraz ses ve senkron sorunlu ama ileride topluyor..sonra gene senkron sorunu bela olmuş ama olsun 🙂

Posted by: bluesyemre | November 29, 2021

W2W Ulusal Kadın İhracatçı Ağı

https://w2w.ticaret.gov.tr/

Posted by: bluesyemre | November 29, 2021

IMB Live Piracy & Armed Robbery Map 2021

This live map shows all piracy and armed robbery incidents reported to IMB Piracy Reporting Centre during 2021. If exact coordinates are not provided, estimated positions are shown based on information provided. Zoom-in and click on the pointers to view more information of individual attacks. Pointers may be superimposed on each other.

https://icc-ccs.org/piracy-reporting-centre/live-piracy-map

Posted by: bluesyemre | November 29, 2021

Daha İnsancıl Bir Lider Olmak

Birkaç yıl önce, Ingka Group/IKEA CEO’su Jesper Brodin’den, başarılı ve sürdürülebilir olması için önemli bir değişiklik gerektirdiği için IKEA China’nın yönetimini devralması istendi. Birçok ofisi kapatmak ve birçok çalışanı yeni bir iş bulmaları konusunda desteklemek zorunda kalacaktı. Böylesine zor bir yeniden yapılanmayı kabul etmeden önce kendine önemli bir soru sordu: “Bunu yapacak cesarete ve dayanıklılığa sahip miyim?”

Bir lider olarak, iyi bir insan olarak kalırken liderliğin sorumluluğunu üstlenmenin getirdiği zor şeyleri nasıl yaparsınız? Bu soru tüm liderler için karmaşık bir bilmecedir. Çoğumuz, iyi bir insan olmak ile sert, etkili bir lider olmak arasında zor bir seçim yapmamız gerektiğini düşünürüz. Bu yanlış bir ikilemdir. İnsan olmak ve zorlu liderlik kararları vermek birbirini dışlayan özellikler değildir. Gerçekte, zor şeyler yapmak çoğu zaman yapılacak en insani şeydir. Burada iki temel bileşen var: bilgelik ve şefkat.

Daha önceki bir HBR makalesinde, insanları neyin motive ettiğine dair derin bir anlayış ve rahatsız edici olduğunda bile yapılması gerekeni yapma ve şeffaf olma cesaretinden oluşan bilge şefkatli liderlik kavramını tanıtmıştık. Şefkati, olumlu bir destek ve yardım niyetiyle, başkalarına gerçek özen ve ilgi gösterme kalitesi olarak tanımladık.

Yaklaşık 100 ülkede 5 binden fazla şirketten liderler ve çalışanlar üzerinde yaptığımız araştırma, bilgeliğin ve şefkatin olağanüstü gücünü gösterdi. Bilgelik veya şefkat gösteren liderleri olan çalışanlar, yönetim kurulu genelinde net olumlu deneyimlere sahip. Bu çalışanlar işlerinden zevk alıyorlar, işleriyle meşgul oluyorlar ve tükenme olasılıkları daha düşük oluyor. Ancak bir lider hem bilgelik hem de şefkat gösterdiğinde, çalışan sağlığı ve üretkenliği üzerindeki etkisi çarpıcıdır. Bilge ve şefkatli bir lider altındaki bir çalışanın iş tatmini, bu türden bir liderle çalışmayanlara kıyasla yüzde 86 daha fazla. Yani büyük resim, parçaların toplamından daha büyük.

Ancak şaşırtıcı olmayan bir şekilde, aslında bu bilgelik ve şefkat kombinasyonuyla liderlik etmek kolay değil. Bu liderlik türü öğrenme ve pratik gerektiriyor. İlk büyük adım, “liderliğin” ne anlama geldiği konusunda bildiklerinizi değerlendirip insan olmanın ne demek olduğunu yeniden öğrenmektir.

Basitçe söylemek gerekirse, yönetim başkalarını yönetmekle, insanlar üzerinde yönetici bir kontrol uygulamakla ilgilidir. Liderlik ise başkalarını görüp duyup bir yön belirledikten sonra olacakları kontrol etmekten vazgeçmekle ilgilidir.

Tıbbi cihaz şirketi Varian’ın CEO’su Chris Toth, “Lider olarak rolümüzün ne olduğunu düşünmeye başlarsanız, aslında oldukça basit,” dedi. “Bizim rolümüz, kararı veren ya da odadaki en zeki kişi olmak değil. Aslında, karar vermenin her zaman lidere düşmesi son derece tehlikeli olabilir. Bunun yerine, farklı bakış açılarını kabul eden bir şefkat ve güçlendirme kültürü yaratmalısınız. Bunu yapmak insanların yaratıcılığının, üretkenliğinin ve mutluluğunun kilidini açar.”

Bu tür bir liderlik yaklaşımını teşvik etmek için, iş unvanlarımızdan ibaret olmadığımızı, diğer insanlarla insani düzeyde bağlantı kurmak isteyen insanlar olduğumuzu kabul etmek çok önemlidir. İşte liderliğinize daha fazla insancıllık getirmenin dört yolu.

Altın Kuralı Hatırlayın

Merhamet, esasında başkalarını mutlu görme arzusudur ve bunun gerçekleşmesine yardımcı olmak için harekete geçmeye hazır olmaktır. Bu temelde Altın Kuralın bir ifadesidir: Başkaları sana nasıl davransın istiyorsan sen de başkalarına öyle davran. Altın Kural, başka bir kişinin bakış açısının dikkate alınmasını gerektirdiğinden, bilge şefkati eyleme geçirmek için yararlı bir adımdır. Kendimizi diğer kişinin yerine koyabildiğimiz zaman, zorlu bir duruma yeni bir bakış kazanabiliriz. Durum hakkında yalnızca kendi görüşümüze sahip olduğumuzu anlamak için biraz durup düşünebiliriz. Keza, işler başka birinin bakış açısından çok farklı görünebilir ve belki gerçekten de farklıdır. Kendinizi başka birinin yerine koymak, düşünme pratiği açısından iyi olsa da, diğer kişinin ne hissettiğini veya deneyimlediğini bildiğinizi düşünmekten kaçınmak önemlidir, özellikle de günümüzün giderek çeşitlenen çalışma ortamında. Kendimizi başkasının yerine koymakla, onların gerçekliğini anladığımızı varsaymamak arasında denge kurmalıyız ki bu da iyi dinlemeyi gerektirir.

Başkalarını Dikkatlice Dinleyin

İki kulağımız var ama sadece bir ağzımız var. Yani konuştuğumuzun iki katı kadar dinlemeliyiz. Başkalarını gerçekten dinlediğinizde, duyulduklarını ve görüldüklerini hissederler. Bu da insan olarak temel ihtiyaçlarımızdan birini tatmin eder. Açık bir zihinle ve öğrenmeye istekli olarak dikkatle dinleyebilirseniz, yalnızca daha bilge olmakla kalmaz, aynı zamanda başkalarına da gerçekten yardım edebilirsiniz. Biriyle önemli bir konuda konuşacaksanız, hazırlanmak için fazladan zaman ayırın. Bu hazırlık, tam olarak orada olabilmeniz için doğru türde bir ortam oluşturmak veya bir sorunu çözmeye odaklanmak yerine diğer kişinin ne istediğini ve hissettiğini gerçekten duymak ve hissetmek için bir niyet oluşturmak anlamına gelir.

Kendinize Nasıl Yardım Edebileceğinizi Sorun

Bir Çin atasözü şöyle der: “Şefkatin yolu yoktur, yol şefkattir.” Yine de başkalarına nasıl faydalı olabileceğinizi sormak bir “şefkat yolu”dur. Biriyle ilişki kurmak üzereyken, bu kişi için neler olabileceğini düşünmek için bir dakikanızı ayırın. Bu kişinin zorlandıkları alanlar nelerdir? Bu kişi için iyi giden şeyler nelerdir? Sonrasında kendinize verdikleri mücadelede ne gibi bir desteğe ihtiyaçları olabileceğini sorun. Zorluk yaratan kör noktaları hakkında farkındalık kazanmak için ne gibi bir teşvike ihtiyaç duyuyor olabilirler? İnsanlarla tanışmadan önce bu sorular üzerine düşünmek, onların büyümesine ve gelişmesine odaklanan daha insancıl bir etkileşim yaratmanıza yardımcı olacaktır.

İnsanları Kendi Potansiyellerini Fark Etmeleri Konusunda Esnetin

Hepimiz iyi performans göstermek ve takdir edilmek istiyoruz. İyi bir lider, bugün kim olduğumuza değer verir ama aynı zamanda gerçek potansiyelimizin daha fazlasını gerçekleştirmemiz için kendimizi esnetmemiz ve daha iyisini yapmamız için bizi zorlar. Bunu yapmak kolay değil. Birisi zaten iyi durumdayken daha iyisini yapmaya zorlamak motivasyonu düşürebilir ve cesaret kırıcı olabilir. Ancak liderlik, insanları memnun etmeye ve rahat hissettirmeye çalışmakla ilgili değildir. Liderlik, insanları yüzleşmek istemeyebilecekleri şeylere ışık tutarak desteklemekle ilgilidir. Bu rahatsız edici konuşmalardan kaçınmak yerine, insanları esnetme rolünüzü insanlarla ilgilendiğinizin bir göstergesi olarak ele alın.

Liderliğimize daha fazla insancıllık katarak bilge bir şefkatle yaklaştığımızda, giderek gerçek insancıl ilişkilere yoğunlaşan bir kültür yaratabiliriz. Liderler olarak, insanlar üzerindeki etkimizi asla küçümsememeliyiz. Çalışanların geçimleri üzerinde, yaptıkları iş üzerinde ve nasıl muamele gördükleri hakkında gücümüz olması büyük bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, insanların iş deneyimlerini, bağlılık duygularını ve iş performanslarını olumlu yönde etkilemede daha başarılı olabilmemiz için liderliğin zor olan tarafını insancıl bir yolla yapmayı son derece önemli hale getiriyor.

https://hbrturkiye.com/blog/daha-insancil-bir-lider-olmak

Hasan Kızıl’ın bir tutkusu var. O da engelli köpek ve kedilerin yeniden yürümesini sağlamak. Hem de kendi yaptığı protezlerle. Hayvanlar nerede istismara maruz kalır ya da kaza geçirirse, Hasan, memleketi Mardin’de hemen harekete geçiyor. Onun yardımı sayesinde, engelli hayvanlar normal bir hayata dönmenin küçük bir yolunu buluyor. Mardinliler ona “Hayat Tamircisi” diyor. DW muhabiri Gunnar Köhne, çalışmalarında ona eşlik etti.

Posted by: bluesyemre | November 28, 2021

#SosyalBilimler Bilim midir? #AkademikLink

Bu videomuzda kıymetli hocam Prof. Dr. Ömer Torlak ile sosyal bilimleri ve alanda yaşanan sorunları konuştuk. Ömer hocamıza ulaşmak kendisine sorularını sormak isterseniz, hocamızın sosyal medya hesapları:
https://twitter.com/omer_torlak
https://www.facebook.com/omer.torlak.37

Video sırasında değindiğimiz ve gerçekten çok anlamlı olduğunu düşündüğüm SOSYAL BİLİMLER VE SOSYAL BİLİM ÖĞRETİM MİMARİSİ ÇALIŞMALARI’na ilişkin bilgi edinmek için: http://www.sosyalbilimlervakfi.org/tr…

Konuya ilişkin fikirlerinizi ve önerilerinizi iletmek isterseniz: sosyalbilimogretisiprojesi@sosyalbilimlervakfi.org

Posted by: bluesyemre | November 28, 2021

Güle Güle Godot 1992 (#Ortaoyuncular #FerhanŞensoy)

Güle Güle Godot

Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken düşünülmüş
Düşünülmekle kalmamış, oturup yazılmış
Artık çok soluk teksir kaatlarına
Oyun yazmak nedir hiç bilinmiyorken
Bindokuzyüzaltmışsekiz yılı ilkbaharı
İlk tiyatro oyunumu yazmış bulunuyorum
DEVELİ PİRELİ OYUN yazılmış dosyanın üstüne
İki soytarısı var oyunun: Ergenekon ve İldemir
Estragon’la Vladimir’i anımsatan Beckettengiz kişiler
GODOT’YU BEKLERKEN oynanıyor AST’ta
ve Galatasaray Lisesi Tiyatro Kolu’nda
Vladimir Nami Başer, Estragon Engin Ardıç
Yöneten 11 Edebiyat’tan Mahmut Güner
Pozzo’yu bizzat kendisi oynuyor
Lucky rolünde Burak Gönenç
Mahmut okuyor Develi Pireli Oyun’u
Çok güzel, fakat çok komünist, sakın kimseye gösterme
diyor ve kapatıp kaldırıyorum
Ferhat dağı delemez sanıyorken bizi yönetenler
Ferhat’ın dağı delişi, dosyasını
Bulatoviç’in GODOT GELDİ oyununu okuduktan sonra
Yeniden açıyorum dosyamı bindokuzyüzyetmişbirde
Türkiye çok karışıkken
GODOT GO HOME oluyor yeniden yazılan oyunun ismi
Ergenekon ile İldemir yerine, İri ile Yarım
Bindokuzyüzyetmişüç’te Strazburg’tayız dosyayla
Frenkçesi yazılıyor oyunun
O sıralar Türkiye’de kimbilir hangi hapishane
Hüzün dokuyan Hüsam’a ithaf olunarak
İsmi gene ingilizce, amerikanca yani, GODOT GO HOME
İri’nin adı Ponçik, Yarım’ın adı Kokoreç oluyor
Frenkler için hiç bir şey demek bu sözcükler
Kulağı güzel tırmalıyor, o kadar
Çok yazılmış hiç oynanmamış bu ilk oyunumu
Bir yanımda frenkçesi bir yanımda türkçesi
Önümde Galatasaray Lisesi’nden kalma soluk kaatlar
Bir yeniden yazıyorum, bir büyük keyif ile arkadaş
Arnavutköy’de bindokuzyüzseksendokuz ağustosu
Ülkemizde bu oyunun tam zamanı, GÜLE GÜLE GODOT
Kendi dilinden bir başka dile gezintiye çıkmış şiirin
Öbür dilin zenginlikleriyle ana diline kesin dönüşü
Yarım kalıyor yazım, bindokuzyüzdoksanbir’de tamamlanıyor
Etiler’de son biçimini alıyor
Yirmi Ocak Bindokuzyüzdoksaniki gecesi
Provayla geçiyor kısa şubat uzun mart
Nisanın onbiri cuma gecesi dünya prömiyeri.

Ferhan Şensoy
Etiler, 28.01.1993

yazan – yöneten – müzik: Ferhan Şensoy
müzik düzenleme: Alper Maral / Selçuk Öngüt
ışık: Erbil Çeviker / Hüseyin Ulaş
dekor – giysi: Ferhan Şensoy
yönetmen yardımcıları: Arzu Bigat Baril / Yavuz Pekman
fotoğraf: Hezarfen Fotografya
orkestra: Alper Maral / Selçuk Öngüt / Hasan Köseoğlu
afiş – program: Tayf Ofset

gibi yapanlar
Kavuklu: Ferhan Şensoy
Kavuksuz: Zafer Erbay
Bokko: Caner Alkaya
Leke: Pınar Alsan
Ferhat: Hüseyin Altuntaş
Dolunay: Figen Tosun
Çiçek: Pınar Doğan
Toprak: Rana Hima
İtoluit: Celal Belgil
Godotgiller: Bican Günalan / Resul Demir / Yavuz Pekman
Godot’un Sesi: Murat Dumanlı
Öbürleri: Özkan Aksu / İlki Güneş / Sonnur Yılmaz / Hakan Bilgin / Can Karakaş / Murat Dumanlı

prömiyer: 11.04.1992 Ses-1885

Çekim ve restorasyon: Bengitek – Ömer Şahin – http://www.bengitech.com

Posted by: bluesyemre | November 28, 2021

The Sting Interview by #RickBeato

I have waited years to be able to have this conversation with Sting and longtime guitarist Dominic Miller. It was recorded at The Power Station Berklee NYC. Sting shares his thoughts on the creative process, songwriting and his music past, present and future. We discuss both The Police and his solo career as well as his influences from J.S. Bach to the Beatles.

Posted by: bluesyemre | November 28, 2021

Bergama Belgeseli

Bergama direnişinin öyküsü… Arka planında küresel sermayenin soygun ve sömürüsüne dayalı bir madencilik projesine karşı topraklarını, sağlıklarını ve geleceklerini korumak için ayaklanan köylülerin bir direniş öyküsü. Türkiye’de ekoloji mücadelesinin miladı sayılabilecek Bergama direnişi, sadece siyanürlü altın madenciliğine karşı değil, doğaya ve yaşama sahip çıkmanın, aynı zamanda kendi topraklarında esir veya köleye dönüştürülmek istenen insanın da bir direniş öyküsü…

Posted by: bluesyemre | November 28, 2021

#MaisieMatilda (UK based Fore-edge painter)

https://www.instagram.com/maisie_matilda_art/

Çerkesler Kafkasya’nın kadim topluluklarından bir tanesi. Uzun yüzyıllar yüksek dağların çevresinde bölgenin yerlisi olarak yaşadılar. Ancak 1864 yılında Rus İmparatorluğu pek çoğunun anavatanından kopmasına, diasporaya neden oldu. Yüz binlerce Çerkes bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’na göç etti. Dünyada en fazla Çerkes’in Türkiye’de yaşadığı tahmin ediliyor. Peki Çerkesler kimdir? Göç hikayeleri, gelenekleri, inançları, anavatanlarından uzakta yaşadıkları ile Çerkesler…

Posted by: bluesyemre | November 28, 2021

Napolyon’un mobil kütüphanesi

Kendisine Fransa İmparatoru değil, “Fransızların İmparatoru” diyen Napolyon Bonapart’ın ölümünün 200’üncü yıldönümü bu yıl sadece Fransa’da değil, Şili’den Moskova’ya, Milano’dan Küba’ya kadar bir çok yerde anıldı, halen anılıyor. Bu kadar geniş bir coğrafya? Çünkü Napolyon bütün buraların (ve Osmanlı’nın da) kaderini etkilemişti. Nasılı, bir tarih makalesinin konusu. Bugünkü konumuz, Napolyon’un önayak olduğu bir inovasyonu özetle aktarmak.

30 yaşına kadar topçu subayı, ve 1789 İhtilali’nin emrinde atak, çevik, cesur, “girdiği her muharebeyi kazanan” pırıltılı bir askeri strateji ustası. 30 yaşında, bir hükümet darbesiyle (1799) devlet başkanı (Birinci Konsül) oldu. 35 yaşında imparatorluğunu ilan etti. 40 yaşında Avrupa’nın hemen hepsi onun yönetimine girmişti. 45 yaşında 1814’te kritik bir savaşı kaybetti. O yıl, tahttan inmek zorunda kaldı. Sürgüne gitti, ama rahat durmadı. Kaçıp, şansını bir kez daha denemek istedi. Oysa “bütün” Avrupa’nın sabrı taşmıştı: Onu son kez yendiler. Çok uzaklara sürgün ettiler. Orada 6 yıl daha yaşadı. 51 yaşında orada öldü. Orada gömüldü. 19 yıl sonra 1840’ta cenazesi Paris’e taşındı. Fransız tarihinin önemli askerlerinin yattığı “Savaş Sakatları” (Les Invalides) adlı tarihi binada en görkemli lahit onun için yapıldı. Nihayet 1861’de, ölümünden 40 yıl sonra, tek oğlu, büyük ve küçük kardeşleriyle orada bir araya geldi. 

Napolyon’un sevapları ve günahları bugün bile süren bir tartışma konusu. Bunu bilen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Napolyon için “yüceltilmiş bir anma” (commémoration exaltée) ile yetindi. Napolyon’un çok-yönlü, çok-renkli şahsiyeti ve siyaseti hakkında bugüne kadar kaç yüzlerce tarihçi, kaç yüzlerce kitap ve makale yayınladılar. 200’üncü ölüm yıldönümü dolayısıyla öncelikle Fransa’da olmak üzere “yeni araştırma bulguları” da yayınlandı: Onun, özellikle de kitap okumaya, öğrenmeye, “bilgiye” duyduğu istek ve merak hakkında tarihçiler veriler açıkladı.

Örneğin, 1814’te tahttan inmek zorunda kaldığında, Napolyon’un 68 bin 700 cilt kitabı varmış. https://bit.ly/3CsDoys

Son sürgün adresi, Atlantik Okyanusu’nda Saint Helena Adası’ndaki evinde ise 3 bin 583 kitabından, sadece 250’sinin “şimdi nerede olduğu” biliniyor. Gerisi açık artırmada satılmış, özel koleksiyonlarda saklı, veya kayıp. https://bit.ly/3oO8fRn

Napolyon’un okuma isteğinin zamanla nasıl arttığı, bunu nasıl yönettiğine ilişkin aşamalar, büyük bir ülkenin lideri olarak (200 yıl önce) bilgiye verdiği değeri göstermesi bakımından anlamlı. Onun, özellikle matematik, geometri ve fiziki bilimleri birinci sırada önemli görmesi,  bilimcileri ödüllerle teşvik etmesi, onlara araştırma-geliştirme alanları açması, eğitimde yaptığı reformlar apayrı bir konu: Napolyon, “Fransa Enstitüsü” (Institut de France) adlı; dil, edebiyat, bilim akademilerinin çatı kurumuna 1797’de (henüz topçu generaliyken) üye seçilmişti… [“Fransa’da Bilim ve Devlet Yönetimi” (Science and Polity in France) Charles Coulston Gillispie. 764 sayfa. Princeton U Press 2014 https://amzn.to/3kViQJ2. “Napolyon Döneminde Fransa’da Bilim” (The Society of Arcueil: A view of French science at the time of Napoleon) Maurice P. Crosland. 514 sayfa. Harvard U Press 1967 https://amzn.to/3x6F8MC]

Savaş öncesi ders çalışmak

Napolyon, 1796’da İtalya Seferi’ne çıkmasına 3 gün kala Milli Kütüphane’ye gidip, eski Fransa-İtalya savaşlarına ve Alp Dağları coğrafyasına ilişkin kitapları okudu. Edindiği bilgiye göre, İtalya’nın ovalık bölgesinde konuşlanan Avusturya Ordusu’nun “arkasından” dolanabilecekti. Ordusunu, bugün bile zorlu Saint Bernard Geçidi’nden, kimsenin aklına gelmeyecek Batı Alp Dağları üzerinden karda-kışta aşırarak geçirmeye karar verdi. Kuzey İtalya’ya egemen olan Avusturya, Napolyon ordusunu “arkasında” bulunca savaşı kaybetti. 

Osmanlı Devleti’ne ait Mısır’a 1798’de, yanında üçyüz kitapla gidiyor. Kitaplar, yine nihai amacıyla bağlantılı: Mısır neresidir? Kültürü, coğrafyası nasıldır? Bu seferden amacı, Fransa’nın “ezeli” rakibi İngiltere’ye, onun Hindistan Yolu’nda huzursuzluk çıkartmak. Büyük İskender’in izinden, belki taa Hindistan’a kadar gitmek?

Ama, amaç sadece bu da değil. Yanına 167 bilimci, mimar, mühendis, ressam, zoolog, botanikçi, doktor almış. Aralarında, matematikçi Fourier de var. Napolyon, Mısır’ın tarihi, coğrafyası, kültürü, mimarisi hakkında bilgi toplamayı düşünmüştü. Çünkü Mısır, Avrupa için bir efsaneydi. Orada bir uygarlık olduğu biliniyor ama bunun “nasıl bir şey olduğu” sadece tahmin ediliyordu. Bilimciler, Mısır’ı keşfedecekti.  

Mısır Seferi askeri bakımdan başarılı olmadı, ama dünya bilimi açısından çığır açtı. Hiyerogliflerin “nihayet” okunması, mumyalama tekniğinin keşfi, piramitlerin nasıl yapıldığının anlaşılması, Mısır mimarisinin yapı tekniği, hatta Akdeniz’i Kızıl Deniz’e bağlayacak bir kanal fikri bu bilimciler sayesinde ortaya çıktı… Onların topladıkları veriler, yaptıkları çizimler, Fransa’ya dönüşlerinden sonra 1802-1828 arasında bilgiye dönüştürüldü. Yazımı 26 yıl süren, dünya tarihindeki en önemli bilimsel kitaplar arasındaki 23 dev (boyutları 100 x 70 cm!) ciltlik “Mısır’ın Tanıtımı” (Description de l’Égypte) böyle ortaya çıktı. Avrupa, o tarihe kadar resmini görmediği Mısır’ı 900 fotoğrafik tabloyla bu kitapla gördü.

Napolyon Kur’an’la da ilgili 

Fransa’dan Mısır’a Akdeniz yolculuğu sırasında kitaplarını sekreteri ona okumuş. L’Orient (Şark) gemisiyle Akdeniz’de ilerlerken Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere, Eski Ahit, Yeni Ahit, Hadis kitapları, Büyük İskender’in Asya seferleri, antik Yunan ve Roma yazarlarının eserlerini… Götürdüğü kitaplar arasında Hindistan hakkında askeri, tarih, seyahat kitapları da var.

Ara not: Napolyon’un İslam’la ilgilenmesi, entelektüel merakı kadar, Mısır halkının dinî inançlarını, âdetlerini, yaşam biçimlerini anlamak için stratejik amaçlıydı. Onun, Mısır halkına beyanname yayınlayarak “Ben de Müslümanım” dediği, doğru. [Tarihi konulara odaklı gazeteci Murat Bardakçı’nın, belge göstererek, konu hakkındaki yazısı: https://bit.ly/3Fw2Q8e. Ayrıca: “XIX. Asır Türk-Fransız İlişkilerinde Dönüm Noktası: Napolyon’un Mısır’ı İşgali ve Sonrası Oluşan Diplomatik Durum” https://bit.ly/3x6ehQJ]

Savaş cephesine kitap nakli

Napolyon’un ömrü 1792 – 1814 arasında 22 yıl (ve 1815’te 100 gün daha) boyunca 60  savaş/muharebe ile geçti. (Hepsi hakkında bilgi: https://amzn.to/30SBZnF)

Her savaşa giderken yanında sandıklar dolusu kitap götürdü. Bunların büyük bir kısmı, savaş bölgesinin tarih ve coğrafyası hakkında “ders çalışmak” için. Bir kısmı da günler, haftalar süren yolculuğu sırasında yolda okumak (veya okutmak) için.

Napolyon Enstitüsü Genel Sekreteri, arşiv uzmanı Charles-Éloi Vial’in konuya ilişkin 37 sayfalık yoğun makalesi, Napolyon’un savaşta bile kitap okumaya, yeni şeyler öğrenmeye merakını belgelemesi açısından önemli. Aşağıdaki paragraflardaki çoğu bilgi, bu makaleye dayanıyor: https://bit.ly/30D0vcj

Napolyon’un kitapları, sert ve dayanıklı maun ağacından sandıklarda taşınıyordu. Zaman içinde, kitaplarını sandıkta değil de, “mobil bir kitaplıkta” taşımak isteyince, Saray mobilyacısına nasıl bir kitaplık istediğini ayrıntılı şekilde tarif etti: Dolap, tek kapaklı, veya çift kapaklı olacak. Meşe ağacı kullanın. İçine raf yapacaksınız. Kitaplar bir dizin (indeks) sistemine göre sıralanacak. Atlı arabayla toprak yollardan sarsıla sarsıla giderken ciltlerin “sarsıntıdan etkilenmeyecek” bir iç tasarımla korunduğu özel yapım sağlam dolap istiyorum.

Raflar yeşil kadife ile, ciltler maroken (bir tür keçi derisi) ile kaplansın. 

Napolyon, kitap okuma ve bilgilenme merakını seferleri boyunca bu mobil kitaplıklarla gidermiş. Ancak, fikri orijinal değil: 17’inci yüzyıl İngilteresi’nde William Hakewill (1574-1655) adlı bir milletvekili, mobil kitaplıklar yaptırmış. O tarihlerden bugüne kadar kalan örnekleri Leeds Üniversitesi’nde ve İngiliz Milli Kütüphanesi’nde (British Library) saklanıyor.  https://bit.ly/3qXwhMf

Napolyon’un bu mobil kitaplığın bir örneğini görüp görmediği belirsiz. Ancak onun, “bir kütüphane nasıl olmalıdır?” konusunda tasarım fikri aldığı kişi, hayranı olduğu Prusya Kralı İkinci “Büyük” Frederick (1712-1786).

Prusya’yı bir Avrupa devleti haline getiren, aydınlanmacı filozoflarla ahbap Frederick, 6 sarayındaki 6 kütüphanesini “bir örnek” yaptırmış. Bu 6 kütüphanede, her kitaptan 6 tane var. Çünkü Frederick, bir sarayında okuduğu kitabını hangi sayfada bıraktı ise, öbür sarayına gittiğinde aynı kitaba “aynı sayfadan” devam etmek istiyor. Bir saraydan ötekine kitap taşımadan… https://bit.ly/3cwLz20

Napolyon da 1800’den itibaren Fransa’nın “fiilen” devlet başkanı olduktan sonra, ikamet ettiği her sarayındaki kütüphanelerini “aynı” iç mimaride yaptırdı. Hepsinde aynı kitap sınıflama sistemi uygulattı. Amacı, bilgiye hızla ve vakit kaybetmeden ulaşmaktı.

Bununla yetinmedi. Sistemi daha geliştirerek, kitaplarını “hep yanında taşımak” istedi. Nereye giderse, kitapları mobil kitaplığında oraya taşınacaktı. Napolyon’un Frederick’ten farkı, zaman içinde işte bu inovasyonu ile ortaya çıkıyor.

Mısır Seferi’ndeki kütüphanecisi Louis-Madeleine Ripault’yu görevlendirdi. Ama, Napolyon’un bitmez tükenmez kitap talepleri o kadar çok, o kadar ayrıntılıydı ki Ripault, onun 6 sarayına kütüphane kurup, 7 yıl çalıştıktan sonra depresyona girdi. İşi bıraktı.

Bir sonraki kütüphaneci Antoine-Alexandre Barbier, Napolyon’un huyuna-suyuna uyum sağladı, “sonuna kadar” onun hizmetinde kaldı. Ama işin en zor tarafı, Napolyon uzaklarda cephedeyken, özel kuryelerini Paris’e yollayıp (dönemin ulaşım araçları: At sırtı, atlı araba, veya tekne) “şu-şu-şu kitapları istiyorum” demesiydi. Kurye, eğer Paris’e kadar ulaşırsa, Barbier o kitapları ne yapıp edip bulmak, başka bir kurye ile cepheye yollamak zorundaydı. Kuryenin cepheye ulaşması da hep zordu (1812 Rusya Seferi sırasında Paris ile Cephe arasında 2 bin 800 – 3 bin kilometreye varan mesafeyi atla aşmak en az iki hafta sürüyormuş). 

 Bir üst model kitaplık

Ama Napolyon, mobil kitaplık projesinin “bir üst modelini” de talep etti: “Ben, kitaplarımı kolayca kıvırıp bükerek okumak isterim” diye başlayıp, “seyahatte okunacak kitap nasıl olmalıdır?” diye uzayıp giden tariflerini basım ve yayınevlerine uygulatmaya uğraşan Barbier oldu.

Napolyon, 17 Temmuz 1808’de İspanya sınırından, Paris’te Barbier’den bin (1,000) cilt kitap için mobil kitaplık istiyor. Ayrıntılı, yepyeni talepleri var:

Kitapları, “özel üretilmiş küçük harf dizgisi” ile basılacak. Sayfada istediği boyutu tanımlıyor: Duodecimo. Bu, ortalama 13 x 19 cm. Günümüzde A5 sayılır. Bizdeki adıyla “Roman Boyutu.” Napolyon’un amacı, harflerin boyutu (punto) küçülsün, böylece kitap boyutu küçülsün, daha az yer kaplasın. (Bugünkü e-kitap uygulamasının teknolojik çözümünü tarif ediyor aslında…)

Ama, normalden küçük harfle de yetinmemiş. Her sayfaya “daha çok satır” sığsın diye sayfa kenarlarında boşluk da istemiyor. Bu talepleri, basımevi için büyük zorluk. Çünkü İmparatora sadece bir tek kez basılacak kitap tasarlamak zorundalar. Hele, sayfada kenar boşlukları olmaması, sayfa tasarımı için daha da büyük sorun. Üstelik, her kitabı 500 – 600 sayfa istiyor. Sert cilt kapağı ve kitap sırtı olmayacak: İnce bir kapak olsun, kitabı kolayca ikiye kıvırıp okuyabilsin.

Kütüphaneciye yolladığı mektupta, ne tür kitaplar istediğini sıralamış: Dinler hakkında 40 adet (Tevrat, Zebur, Kur’an dahil). 40 adet destan. 40 adet tiyatro eserl. 60 adet şiir. 100 adet romantik edebiyat. 60 adet tarih. Ve 600 adet anı kitapları, biyografiler.

Yarım kalan proje

Bir yıl sonra Napolyon, mobil kitaplığını daha da büyütmek istiyor. Kütüphaneciye

-bu sefer- Viyana’dan 12 Haziran 1809’da verdiği yeni sipariş: “Üç bin (3,000) kitap istiyorum. Sayfa büyüklüğü octodecimo olacak.” Bu, ortalama 10.5 x 14.8 cm bugünkü A6’ya eş değer.  

Böylece yeni mobil kitaplıktaki kitaplar daha da küçülecek, çok daha ince parşömene (vellum) basılacak. Kitaplık hafifleyecek.

Üç bin kitap için 30 mobil kitaplık istiyor. Her birinde 3 raf olacak. Her rafa 33 kitap sığacak: Dünya tarihi, antik çağ hakkında eski ve yeni yazarların eserleri, Avrupa devletleri tarihleri gibi.

Yetmiyor… Siparişin gerisi de var: Yeni bir üç bin kitap daha istiyor. Bu sefer doğa tarihi, seyahatnameler, edebiyat vs.

Kütüphanecinin, ilk 3 bin için maliyet hesabı: Bütün kitapların, o boyutta, o nitelikte tasarımı, yeni harfler için daha küçük punto’lu yeni demir-döküm “font” üretmek, dizgisi, basımı 6 yıl sürecek. Çünkü bütün teknik sorunlar bir yana, bu proje için 120 dizgici, 25 editör gerekli. Haftada 7 gün, hergün 1.5 cilt basılsa bile yılda 500 cilt ediyor. 3 bin cildin tamamlanması 6 yılı bulacak. O günün parasıyla 5.4 milyon – 6.5 milyon Frank’a mal olacak. Napolyon bu hesapları öğrenince proje orada son buldu. Mevcut mobil kitaplıklarıyla yetindi.

Napolyon’un “sonuna” işaret eden 1812 Rusya Seferi sırasında yine kuryeler göndererek kütüphanecisinden kitaplar istemeye devam etti. Kuryeler, Paris’ten Polonya’ya, Rusya’ya kitap taşıdılar. Başarısızlıkla sonuçlanan Rusya Seferi’nden ordusu çekilirken Napolyon’un kitaplığı yoğun kış koşullarında okumaya değil, yakılıp ısınmaya yaradı.

Rusya yenilgisinin askeri ve siyasi rüzgarıyla Napolyon 1814’te tahttan inmeye mecbur oldu. İtalya kıyısı açığında Elbe (İtalyancası Elba) Adası’na sürgüne gönderildi. Orada sadece 10 ay kaldıktan sonra, bir gece adadan Fransa’ya kaçtı. “100 Günlük” ikinci iktidarı başladı. Ama bu da 1815’te Waterloo’daki yenilgisiyle sona erdi.

Ordusu dağılırken, Napolyon da kaçanlardan. Savaş meydanında kalan özel arabasında, içinde kişisel eşyaları, ayrıca 800 kitaplık 6 kasa da var. Bunlar, “savaş ganimeti” olarak İngiltere’ye götürülmüş. Londra’da Madame Tussauds Müzesi’nde halka gösterilmiş. 1925’te müzede çıkan yangında hepsi yanıp kül oluyor.

Waterloo yenilgisinden sonra, bu sefer, onu Atlantik ortasında Saint Helena Adası’na sürgün ettiler. Yola çıkmadan önce, kütüphanelerinden seçtiği 2 bine yakın kitaptan 588 tanesine izin verdiler. Bunlar adaya yollandı. Zamanla, Fransa ve İngiltere’den yeni kitaplar getirtti. https://bit.ly/3x1JDbr

Ölümünden sonra bu kitaplar İngiltere’ye götürüldü. Sotheby’s Müzayede Şirketi bunları ve ona ait başka eşyaları açık artırmayla 1823’te sattı. 

Ve, o gün bugündür, 200 yıldır, Napolyon’a ait olup bir müzede saklanmayan “her şey”, fiyatları hep artarak hâlâ satılmaya devam ediyor. Örneğin, 21 Kasım 2018’de Paris’teki Sotheby’s satışında toplam fiyat 692 bin 813 Euro’yu buldu (Aralarında kitapları da vardı) https://bit.ly/3qPKXNz

Ve son satış: Ona ait olduğu sanılan bir şapkadaki 5 saç telinin gerçekten “onun” olduğu, DNA testi ile saptandı. 27 Ekim 2021’de Londra’da Bonham’s Müzayede Evi’nde 268 bin 923 Dolara satıldı https://bit.ly/3oGWewI

Eylül ayında Paris’te Sotheby’s Müzayede Evi’ndeki satışta ise (DNA’sız) bir başka şapkası 1.4 milyon dolara alıcı bulmuştu.  

Televizyona dizi olacak

Napolyon “merakı” azalmadan sürüyor… Sinema tarihinde “derin iz bırakan” yönetmen Stanley Kubrick, 1969’da bir Napolyon filmi için 175 daktilo sayfalık senaryo taslağı yazmış, çekim mekânlarına kadar araştırıp 15 bin fotoğraf çekmişti. Ama, film şirketleri MGM ve United Artists vazgeçti. Şimdi (son James Bond filminin yönetmeni) Cary Joji Fukunaga ve film yapımcısı Steven Spielberg, Kubrick’in senaryosunu televizyon dizisine dönüştürmeye çalışıyorlar. (Senaryo taslağı: https://bit.ly/3oUzwBz)

Kubrick’in “Gerçekleştiremediği en büyük filmine” ilişkin sandıklar dolusu arşivi ise şık sanat kitaplarıyla ünlü Taschen Yayınevi tarafından, “mobil kitaplık” formatında yayınlandı (2009). 30 x 38 cm boyutlarında, 10 kilo ağırlığında gayet kalın bir cilt gibi tasarlanan kitabın kapağını açınca, “içinden” 7 kitap ve daha küçük boyutta 3 kitap çıkıyor. Mobil kitaplıktan farkı, 2 bin 874 sayfanın ortasının dikdörtgen şeklinde kesik olması: Ve içinde, her biri, filmin farklı bir konusunda (kostüm, mekân, yapım gibi) Kubrick’in notlarından oluşan küçük kitapların yerleştirilmesi. Paris’te kitap yayıncılığında yenilikçi “işleri” ile tanınan M/M Tasarım Evi, belli ki, Napolyon’a gönderme yapmış? https://bit.ly/3p0MOfF

Taschen, kitabı 2011’de “herkesin” satın alabileceği boyuta ve fiyata indirdi. İçiçe kitapları bin 112 (1,112) sayfalık tek cilde sığdırdı. İngilizce, Almanca, Fransızca yayınladı. (Yayınevi, Kubrick’in diğer filmlerine ilişkin arşivini de 544 sayfalık büyük boyutlu kitap şeklinde 2005’te yayınlamıştı).

e-kitap Napolyon’a göreydi…

Napolyon, puntosunu küçülterek, yeni font “icat ederek” kitaplarının daha az yer kaplamasını, daha hafif olmasını, daha kolay taşınmasını istemişti. Bugün yaşasaydı e-kitap markaları arasından seçim yapacaktı. Amazon’un 2007’de başlattığı Kindle, Sony’ninki, Nook, Kobo, Libre, Cool-ER, eDGe, iRex, NUUT vb… Belleği 128GB olan bir e-kitapta, Word ile yazılmış 2.4 milyon+ sayfaya yer var. Ayrıca, 82 bin görsele, 31 bin MP3 dosyasına, 41 bin dakika videoya da…

https://www.dunya.com/kose-yazisi/napolyonun-mobil-kutuphanesi/640933

Libraries may be part of a solution to combat loneliness and isolation in Oxfordshire. Picture by Getty

Libraries could form part of a strategy to tackle above-average levels of loneliness and social isolation for residents of the Banbury area and Oxfordshire.

Figures presented to the Health Improvement Partnership Board at Oxfordshire County Council showed nearly a quarter of adults in the county often felt lonely in the year 2019-20, more than three per cent higher than the average for the south east and almost two per cent higher than the average across England.

The problem also applies to users of adult social care services with 44.1 per cent – again lower than the average for the south east and for England – saying that they have as much social contact as they would like.

Chair of the board Councillor Louise Upton (Lab, Walton Manor, Oxford City) threw down the gauntlet to districts to act.

“I was really struck by the loneliness data,” she said.

“I can see this is affecting people from young renters to 10-year-olds to widowers and I think there is something there for the district councils to really think about what we can do, whether that is organising street parties or something that gets people who are isolated to meet.”

The impact of Covid-19 is likely to have increased those figures with Dr Rosie Rowe, Oxfordshire’s lead for healthy place shaping, keen to get social prescribing – a process that connects people to community services that help their health and wellbeing – moving again.

“One of the areas we are particularly interested in is looking at the role of libraries as safe places that people feel comfortable attending and how their role can potentially be expanded, not just as physical spaces but the role they have in book delivery to people who cannot get to a library,” she said.

“Looking at the assets within communities will be really important and the work that the districts do in terms of building community capacity is vital, particularly for social prescribing.

“We know that many organisations and activities still haven’t stood up since the pandemic, some have done okay but others have not started and for social prescribing to be effective, and that often looks at loneliness, they need organisations and activities to refer to.

“This is all interlinked and requires that kind of partnership approach.”

However, Councillor Helen Pighills (Lib Dem, Abingdon Abbey Northcourt, Vale of White Horse District) said active engagement would be needed amid ongoing concerns over Covid.

“I think it is significant that those loneliness and social isolation figures are pre-pandemic and we know anecdotally now much worse it got,” she said.

“The feedback is that people are getting slightly more confident about coming out and meeting outdoors but there was definitely a sense that people did not want to get out and meet at places indoors. I can’t imagine that has improved particularly and it is a challenge. These people are still very nervous.”

https://www.banburyguardian.co.uk/news/people/libraries-could-help-to-tackle-above-average-levels-of-loneliness-and-social-isolation-for-residents-of-banbury-and-oxfordshire-3466749

Posted by: bluesyemre | November 27, 2021

Zihin Yetersizliği ve Teknoloji (Editör #AliKaya)

Değerli okuyucular; farklı coğrafyalarda, faklı kültürlerde, farklı inançlara sahip insan topluluklarının tamamının içerisinde zihin yetersizliği olan bireyler bulunmaktadır ve bu bireyler de tıpkı tipik gelişim gösteren insanlar gibi insanlığın bir parçasıdır. İnsanlık ise yaşamın bir parçası hâline gelen teknolojik cihazlarla dijital bir dünyaya doğru yol alıyor. Artık geriye dönmenin mümkün olmadığı bu yolculukta cevabı aranan en önemli sorulardan biri “Zihin yetersizliği olan bireyler teknoloji desteği ile bağımsız yaşayabilirler mi?” olacaktır. Bu soruya benim cevabım ise “Evet”tir. Çok uzak olmayan bir gelecekte zihin yetersizliği olan bireyler için engel oluşturan durumların birçoğunun teknoloji desteği ile ortadan kalkacağını düşünüyorum ki bunun temelleri günümüzde atılmıştır. Günümüzden 20 yıl önce insanlar şuan yaşadığımız dijital dünyayı tasvir edemiyorlardı. 20 yıl sonrasında ise düşündüğümüzden çok daha gelişmiş bir dünya olacağını tahmin edebiliyorum. Bu teknolojik gelişmelerin ışığında zihin yetersizliği olan tüm bireylerin daha bağımsız olmaları dileklerimle, keyifli okumalar dilerim.

https://www.nobelkitap.com/zihin-yetersizligi-ve-teknoloji-537954.html

Posted by: bluesyemre | November 27, 2021

Hastalanan kitapları Muhsin Dede iyileştirir

https://www.kitapyurdu.com/kitap/kitap-tamircisi/591976.html

Posted by: bluesyemre | November 27, 2021

Countries are scrambling to stop a new covid variant

How big a threat is Omicron?

IF THERE is one lesson the covid-19 pandemic has taught the world, it is that acting early pays off. Wait a week for better data on which to base a decision and you can find yourself down a path of no return, with cases rising steeply. So when news emerged on November 25th in South Africa of a worrying new variant of the SARS-CoV-2 virus, many countries in Europe and elsewhere banned travel from countries in southern Africa within a day. On November 26th the World Health Organisation named the variant Omicron, a Greek-alphabet designation which, as a rule, it reserves only for “variants of concern”.

The concerns with Omicron are indeed many. The biggest is that it may have the ability to spread more easily than Delta, the variant that dominates cases of covid around the world today. If so, Omicron could supplant Delta within months. In that case, Omicron would cause bigger outbreaks that flare up faster than Delta and are harder to stop. Another worry is that today’s vaccines and drugs against covid may be less potent against Omicron and may therefore need to be redesigned.

At the moment, these are only fears based on hints drawn from early data on Omicron emerging from South Africa. Whether these fears will come to pass is far from certain. It will take weeks or even months before there is solid evidence from laboratory and other studies on how much of a threat Omicron really poses. In the meantime many countries are trying to stop the new variant from arriving on their shores inside travellers—and rightly so. They are buying time to prepare for the worst while hoping for the best.

The first signs that a new variant may be spreading emerged in South Africa earlier this week, when covid infections increased suddenly and sharply, from fewer than 300 cases on November 16th to more than 1,200 on November 25th. The vast majority of these infections were in one province, Gauteng, which has Johannesburg as its capital.

At first it seemed as if the infections were linked to one big superspreading event, such as a student party. That would be the sort of outbreak in which a new variant erupts briefly and then dies away. But new cases in Gauteng instead became more dispersed over time. That prompted South African scientists to look at the genomic sequence of viral samples, which is how they spotted the new variant.

Further analysis confirmed that the new variant was spreading fast in many other provinces in South Africa, even though the numbers were still small. This pattern suggests that Omicron may be outcompeting Delta. The nature of Omicron’s mutations adds backing for this hypothesis. It has about 50 of them, an exceptionally large number. Most worrying are ten found in the receptor-binding domain (RBD) of the virus’s spike protein. The RBD is the part of the virus that attaches to human cells, enabling the virus to enter and infect them. By comparison, the Beta variant has three changes to the RBD and Delta only two.

With mutations, quantity is not necessarily quality. But several of those in Omicron have been found in studies of other variants to make the virus more infectious. Some of them make it easier for SARS-CoV-2 to evade the body’s innate immune response (the immune system’s first reaction), others weaken its antibody response (a defence mechanism built as a result of prior infection or vaccination). Various combinations of Omicron’s mutations are present in all of the variants of concern to have emerged so far.

If the mutations in Omicron turn out to make covid vaccines less potent, the jabs may have to be tweaked. On November 26th Pfizer and BioNTech, makers of the covid jab that is most widely used in Western countries, said that they would be able to rework their mRNA vaccine within six weeks and ship the first batches within 100 days. The mutations in Omicron do not appear to be a threat to the efficacy of antiviral medicines for covid, but they could defeat some antibody therapies, which are given to people unable to mount an immune response.

Even if Omicron comes to dominate in South Africa, it is unclear that it will displace Delta in other parts of the world. South Africa had a wave of the Beta variant that did not become established elsewhere. Likewise, Alpha, which swept across Europe, never became established in South Africa. These patterns may have to do with variations in demography and with common infections that interact with SARS-CoV-2 in poorly understood ways.

All in all, lots about Omicron remains to be discovered. What is clear, however, is that the world is better placed to resist it than when Delta emerged in India at the end of last year. By the time Delta had been identified as a variant of concern, it had already spread to many parts of the world, eventually seeding wave after wave of the pandemic. It remains to be seen whether Omicron poses a global threat on such a scale.

https://www.economist.com/science-and-technology/2021/11/26/a-new-covid-19-variant-has-emerged

Posted by: bluesyemre | November 26, 2021

#AhmetKaya (Aynalar Belgeseli 1995 Can Dündar’la Söyleşi)

Posted by: bluesyemre | November 26, 2021

Osmanlı’dan günümüze Türk Yahudileri (#DWTürkçe)

Netflix’te yayınlanan #Kulüp dizisi ile Türkiye’deki Yahudiler ve yaşamları merak konusu oldu. Galata Kulesi’nin hemen yakınında yer alan 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi Türk Yahudilerinin tarihine ışık tutuyor. Müzede, özellikle #Sefarad Yahudileri arasında konuşulan ve tehlike altında olan #Ladino dilinin kökenleri de anlatılıyor. İstanbul’un en büyük sinagogu Neve Şalom’la bitişik olan müzede, 500. Yıl Vakfı Başkanı Silvyo Ovadya Türkiye’deki Yahudilerin tarihini ve kültürünü DW Türkçe’ye anlattı. Kulüp dizisine danışmanlık hizmeti veren Mois Gabay ve Yahudi toplumunun 74 yıllık gazetesi Şalom’un yayın koordinatörü Virna Banastey de Türkiye’de Yahudi olmayı kendi hayatlarından örnekler vererek aktardı.

image of archival documents

Do standard data sharing policies work for humanities authors? Here, Dr. Rebecca Grant, Head of Data at F1000, questions how we can adapt current policies to reflect the working practices of humanities scholars. Plus, she shares how a group of academic publishers is coming together to tackle this challenge.

Data sharing can be somewhat of a foreign concept for many humanities researchers. Some fall into the trap of believing that they have no data to share. Others recognize that the material underpinning their research is data. It’s just the sharing aspect that raises questions. 

Over recent years, academic publishers have introduced standardized research data sharing policies. Subsequently, the Research Data Alliance has sought to align data policy requirements across journals and publishing platforms.  

F1000Research has a robust open data policy, which requires authors to share all datasets underpinning their publication. Although intended to be relevant to researchers in every discipline, publishers’ data sharing policies tend to focus on life science. These policies recommend (or require) that authors create data citations, apply open licenses to data, draft data availability statements, and/or deposit data into repositories. 

But are these requirements meaningful to researchers in the humanities?

Benefits of open data in the humanities

Open data policies are central to the global movement towards open research. But the motivations for sharing data in the sciences don’t necessarily align with the humanities. There has been discussion, for example, around the value (and feasibility) of producing replicable humanities research.

Reproducibility may not be front of mind, but they are various other reasons why data sharing elevates humanities research. Firstly, sharing explicit links to the data underpinning a publication supports transparency and enhances understanding. Moreover, sharing data allows for new directions in research and greater discovery of source material. Not to mention that research shows data sharing can increase citations—a compelling benefit across disciplines.

But what does data look like in the humanities?

Well, a review of the research methods of Taylor & Francis’ humanities authors revealed a range of potential data to be deposited, described, shared, and cited.

  • “This article uses archival resources located in British banks.
  • “An examination of [the band’s] concert appearances, musical output and printed matter….”
  • Digitised materials from The Times and The Economist were analysed.”

Authors describe a range of data including archival documents, newspaper clippings, band concert appearances lists, and field notes on art therapy practice.

From barrier to opportunity 

The humanities might share the same open research principles as the sciences but putting these principles into practice is a whole other story. For authors who have not encountered data sharing policies before, a requirement to “cite” a list of concert appearances could represent a barrier to publication. 

The humanities need their own data sharing requirements that address the points of difference between humanities data and data in the sciences. These include, but are not limited to:

  • Different research methods
  • Definitions of data
  • Data collection practices
  • Ownership and licensing of data
  • Data life cycle and longevity
  • Repository coverage and features
  • Cultural attitudes and sharing practices

From policies to practice

Academic publishers sit at the interface between research articles and research data, and they also provide an interface between best practice data sharing ideals and published data outputs. As a result, it’s publishers who are responsible for supporting humanities researchers in sharing, linking, and citing research data.

As part of the STM Association’s Research Data Program, we have joined five other academic publishers in the Humanities-focused Sub-Group.

Rather than attempting to align humanities data sharing methods with a scientific data sharing approach, the group is undertaking a research project to establish current practice and potential challenges in humanities data sharing. This work begins with a series of editor interviews and an author survey. The intention is to establish the key challenges which arise when humanities journals implement robust data sharing policies. Based on the findings, the Humanities Group will create resources and guidance to assist authors and editors in interpreting and complying with these policies. 

Join the conversation

At F1000, we’re excited to expand on the work of groups such as DARIAH and contribute to ongoing conversations around data sharing in the humanities. If you’re a humanities researcher with ideas around how we can provide helpful policy text and practice guidance, we’d love to hear from you! 

Please get in touch today or comment below.

This blog post is an adaptation of a talk presented at the DARIAH 2021 conference by Rebecca Grant (Head of Data and Software Publishing, F1000) and Matt Cannon (Head of Open Research, Taylor & Francis). Slides from the talk, “Academic publishers and humanities data sharing: the interface between theory and practice,” are available to read online here.

Posted by: bluesyemre | November 26, 2021

Just like #Museums, #Libraries aren’t neutral

The main reading room of the Library of Congress in the Thomas Jefferson Building (2009) (photo courtesy the United States Library of Congress’s Prints and Photographs division via Wikimedia Commons)

There are many structural inequalities baked into the Library of Congress classification system, contributing to the further marginalization of already marginalized groups.

OXFORD, England — On November 12, 2021, the Policy and Standards Division of the Library of Congress announced that the subject headings “aliens” and “illegal aliens” would be replaced with the new headings “noncitizens” and “illegal immigration.” Library of Congress subject headings are assigned to library resources to help users access items on similar subjects, but, as this example demonstrates, they are not always entirely neutral and can even be dehumanizing. The Library of Congress’s decision to change these two headings comes as the culmination of a long battle fought by librarians who believe that the systems which govern library materials must also deliver social justice. While this change may represent some movement in what is an inherently conservative system and institution, the term “illegal” here is itself not without its problems and some would have preferred use of the term “unauthorized.”

I have only recently entered the world of subject headings and other, sometimes bewildering, standards for library metadata. I now work as a cataloguer, focusing on material in Arabic and Persian, in one of the United Kingdom’s most prestigious libraries. While my experience of library information management systems might still be limited, it did not take me long to spot the deficiencies and biases within these systems. I was, unfortunately, not surprised to find that like many of the other institutions which preserve and provide knowledge, the library is far from apolitical. When I wrote a Twitter thread expressing my outrage and frustration at this status quo, it received much more interest than I expected.

While the Library of Congress holds the position of the research library for the United States Congress, it also has a much larger role internationally: as a provider of standards for the description and cataloguing of library materials. These standards include the subject headings referred to already, but they also include a classification system which helps libraries to arrange their collections according to subject. Of course, any kind of classification is a potentially political act. Systems of knowledge organization are always going to bear the political, cultural, racial, gender and class prejudices of the institution and the wider socio-political contexts which cultivate them. The corner of the library that I deal with — works in Arabic and Persian — is no exception from being a victim to such biases.

One of the first examples that struck me was the way that ethnographic studies of Afghanistan are classified. Works on “Pushtuns” can be classified under the shelfmark DS354.58. “Other elements in the population” in Afghanistan, however, are classified under the separate shelfmark DS354.6: “Tajiks,” for example, as DS354.6.T35; while “Hazāras” come under DS354.6.H3. These shelfmarks implicitly create a hierarchy of the knowledge associated with these peoples and, therefore, by extension, of the peoples themselves. This is just one example of the many structural inequalities which are baked into the LC classification system, contributing to the further marginalization of already marginalized groups. Painfully relevant here is the continued persecution of the Hazara people by the Pashtun-majority Taliban.

Unsurprisingly, the classification around the history of Palestine is no exception. The classifications from shelfmark DS101 onwards pertain to the history of “Israel (Palestine). The Jews.” More specifically, historic events are often presented from an explicitly Israeli point of view. The shelfmark relating to the events of 1948 are referred to only with an allusion to the termination of the British Mandate and the declaration of the independence of the Israeli state through the heading “Republic, 1948-.” The 1967 and 1973 Arab-Israeli wars are referred to merely as the “Arab War, 1967/1973,” simultaneously positioning the classification from an Israeli point of view and removing the role of Israel in the conflict from the classification.

As I pointed out in my original thread, one of the most harmful examples of social injustice I have encountered so far is found among the shelfmarks for Arabic literature (itself under the general heading of “Oriental philology and literature”). Within a section of the classification system for the history and criticism of Arabic literature, a group of shelfmarks allow for classification of works by certain groups of authors. These include “Bedouin authors,” “Christian authors,” “Druze authors,” and, again dehumanizingly, “Blacks.”

These are fine-grained examples, but the broader ways in which the history of Islamic cultures is approached in the classification system are equally problematic. In general, shelfmarks correspond to dynastic periods. This approach to history can be particularly damaging when applied to the region commonly referred to as the “Middle East,” since it has long been viewed as a region riven by a series of dynasties punctuated by battles. Within institutions that teach “Islamic” history, there has recently been a movement away from teaching the history of the region as one long series of the rise and fall of dynasties. Equally problematic, Afghan history is largely encompassed by the heading “military history.”

The removal of the dehumanizing headings “aliens” and “illegal aliens” by the Library of Congress is a small sign of movement. However, the examples I have given here are by no means exhaustive — they are merely the tip of the iceberg. It is important for me to note that I am, of course, far from being the first person to draw attention to this problem. Librarians the world over, but particularly in the US, have been pushing for change within the Library of Congress for decades. There are movements, such as Critlib (“critical librarianship”) which are dedicated to bringing social justice principles into libraries or cataloguing practice. If the Library of Congress wants to adhere to these same principles, it needs to radically overhaul its system of classification. In the meantime, library employees and users alike need to be aware of the inherent injustices of this system. The library is not neutral.

Older Posts »

Categories

%d bloggers like this: