Posted by: bluesyemre | August 15, 2017

Bir Kütüphanecinin Hikâyesi #ArzuGüney

20155961_10154884805248723_162324865887041415_n

Bir Kütüphanecinin Hikâyesi
Kütüphane, Park ve Bir Çocuk

Otuz beş yaşında olsam da hala çocuk parklarına bayılırım. Bulduysam bir salıncak sallanmadan edemem.

Aynı şekilde bir kitap görsem sayfalarını şöyle bir karıştırmadan, arkasına önüne bakmadan, ardını sırtını okumadan rahat edemem.

Çocukken de böyleydim.

Oraya nasıl gittiğimi ve orayı nasıl keşfettiğimi hiçbir zaman hatırlayamasam da aradan geçen zaman içinde hatırladığım detayları ve hissettirdikleri hiç değişmeyen bir görüntü var kafamda.

Altı ya da yedi yaşlarında olmalıyım. Bir halk kütüphanesi kullanıcısı olma yolunda, tek başıma çekinerek suçlu adımlarla okuma salonuna giriyorum. Oranın bir halk kütüphanesi olduğundan o zamanlar haberim yok. Sonraki zamanlarda da epey bir zaman haberim olmadı. Bir ara kütüphane olduğunu öğrendim. Hangi araydı onu da bilmiyorum. Yıllar yıllar sonra (üniversite birinci sınıftayken)

“Halk kütüphanesiymiiiişşş!” dediğimi hatırlıyorum.

Çocuğum ama resmi bir yer olduğunu sezmişim. Benden önce girenlerin izin almadan, herhangi bir şey yapmadan  girdiklerini gözlemleyip kuralına göre olmasına da dikkat ederek (kural: herkesin yaptığı gibi…) evime girer gibi giriyorum. Yine de

“Hoop hoopp çocuk! Senin ne işin var burada?” ya da “Sen kiminle geldin bakalım buraya?” diyen birileri tarafından her an durdurulacağım tedirginliğiyle okuma salonda ilerliyorum.

Belli belirsiz gülümseme mi, selam verme mi, ne olduğu tam anlaşılamayan ifadesiyle, görevlisi olduğunu tahmin ettiğim ablanın oturduğu masanın önünden de geçiyorum. Hala beni durduran yok.

Hayret!

İçerde çıt yok. Ayak sesi çıkarmadan, çekingen adımlarla yürüyüp bir rafın önünde duruyorum. (Hala bir şey diyen yok)

Yaşıma göre bir raf… Çeşit çeşit, büyüklü küçüklü, resimli kitaplar… Üstelik de en sevdiğimden: masal.

Bu arada en sevdiğimin masal olduğundan da öyle haberim falan yok. Diğer türlerden zaten habersizim. Birini alıyorum okuyup rafına bırakıyorum. Bir başkasına uzanıyorum. Rafa her uzanışımda gözümün bir ucuyla da kütüphaneci abladayım. Abla da gözünün bir ucuyla bende. Bir çocuğun açgözlülüğüyle (çocukların açgözlülüğü çok fena oluyor. O göz doymak bilmiyor. Tam bir açlık yani. Neyse…) Rafta ellemediğim kitap yok. Kütüphaneci ablada da hala ses yok. Bir taraftan da tedirginim bekliyorum. “Rafları karıştırma!” “Ona dokunma!” “Senin burada ne işin var?”… Tedirginlikle beklediğim bir sürü soru ve yaka paça dışarı atılma korkusu…

Kütüphaneci ablaya bakıyorum. O da bana bakıyor. Her bakışımda onunla göz göze gelsem de nedense çaktırmadan baktığımı zannediyorum.

“Hala bir şey demedi ama diyebilir.”

“Şuna da bakayım öyle desin, buna da bakayım öyle desin.

Demedi.

O kütüphaneci abla o gün bana hiçbir şey demedi. Ne o gün ne de sonraki günlerde… O demedi ben de çocuktum doymadım. Ne kütüphanede geçirdiğim zamana ne de kütüphane binasının hemen yanındaki (koşarak beş-altı adım) çocuk parkında sallanmaya…

Hangi kütüphane olduğunu merak edenler için not: Ordu İl Halk Kütüphanesi.

Yazan: Arzu Güney
Kütüphaneci

http://ikidunya.com/2017/08/08/718/


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Categories

%d bloggers like this: