Posted by: bluesyemre | December 1, 2019

#YapayZeka, yapay gelecek #ÖzlemYalım

Yapay-zeka-nedir-ve-nasil-calisir

Bugün için görünen yapay zekanın insanları da oldukça yapaylaştırdığı değil mi? Daha fazlasını hayal etmeyi size bırakıyorum…

Geçtiğimiz günlerde bana gönderilen çeşitli bültenlerde ilgimi üç şey çekti: Bir sandalye, bir viski markası ve bir aplikasyon.

İlk olarak sandalyeden başlamalıyım.

Dünyada ilk, yapay zeka ile üretilen sandalye olarak aslında geçtiğimiz Nisan ayında, Milano tasarım haftasında sunulan A.I. isimli sandalye, öncü tasarım markası Kartell ile tasarımcı Philippe Starck’ın Autodesk ile kurduğu işbirliğinden ortaya çıkmıştı.

Teknolojinin gün geçtikçe yaşamlarımızın vaz geçilmez bir parçası halene gelmiş olması, etkilerini daha önce sanat eserlerinde, moda defilelerinde de pek çok kez göstermişti ancak tasarım alanında bu sandalye ilk örnekti gerçekten de.

Bundan on yıl önce St.Etienne tasarım bienalinde, mikroorganizmaların ortaya çıkardığı bir sandalye görmüş ve çok etkilenmiştim; yıllar sonra bu A.I. de beni tasarımı ile değil belki ama ardındaki düşünce yapısı ile etkileyen eşyalardan biri oldu.

Sandalyenin tasarımı için bir algoritma oluşturuldu ve makineye şuna benzeyen sorular soruldu: -A.I., bedenimizi mümkün olan en az malzeme ile taşıyabilir ve dinlendirebilir misin? Bu çerçevede devam eden bir diyalog sonrasında, uzun süren bir araştırma ve geliştirme sürecini takiben A.I ortaya çıktı. Bu evrimi görselleştiren videoya şuradan ulaşabilirsiniz:

A.I., Philippe Starck’ın ifadesi ile, kültürden, hafızadan, her türlü çevresel etkilerden ve bunların insan zekası üzerindeki iz düşümlerinden, bağımsız tamamen yapay zekanın sunduğu bir eşya.Yine tasarımcıya göre alışkanlıklarımızın ve düşüncelerimizin ötesinde, beynimizin dışında geliştirilmiş bir ürün.

Bana göre bu ifadeler ortaya çıkan üründen çok fazlasını anlatan pazarlama sözleri bir yandan da. Benim gibi özellikle Kartell ve Starck tasarım kodlarını uzun yıllardır izlemişseniz ve iyi biliyorsanız, fazlaca abartılı olduklarını, ortaya çıkan son üründe pekala her iki öncü ismin çizgilerinin bir harmanının olduğunu da açıkça hissedebilirsiniz. Diğer yandan bu girişim, bu işbirliği ve tarihe bıraktığı not eşsiz ve önemli.

Benzer bir pazarlama amaçlı A.I. hikayesi de bir viski markasından düştü önüme. İsveç asıllı viski üreticisi Mackmyra, dünyanın ilk yapay zeka ile üretilmiş viskisini satışa sundu: İsmi Intelligence. Markanın geleneksel reçetelerinin ardında Angela D’Orazio’nun ismi var. Firmanın 36 numaralı bu yeni blendinin ortaya çıkmasının ardında D’orazio’nun Microsoft ile bir araya gelerek işbirliği yapması yatıyor. Bu birlikteliğe aracılık eden ise Fin asıllı bir teknoloji danışmanlık şirketi. Viskinin geleceğinin tartışıldığı bir toplantıda, fikir ortaya atılıyor ve Microsoft laboratuvarlarında hazırlanan bir algoritma ile, D’Orazio’un bizzat kendisinin seçtiği en değerli tarifler birleştiriliyor. Üretim süreçlerinin ve gerekli malzemelerin de bilgi olarak yüklendiği yazılım, sonrasında kendi kendine denemeler ortaya çıkarıyor; bu reçeteler teker teker D’Orazio tarafından deneniyor ve 36 numaralı reçetede karar kılınıyor.

Projenin yetkilileri tarafından belirtilene göre, bu yeni tarif için yapay zeka kullanılmış olsa bile, temel seçkiyi belirleyen, tarifleri veren ve limitleri koyan usta yine de insan faktörü. Viski gibi tada ve deneyime dayanan bir konu söz konusu olduğunda insan duygusu zaten bir vazgeçilmez, bu nedenle yapay zeka bu süreçte sadece tüm malzemelerin ve uzmanlık bilgilerinin harmanlanması amacı ile kullanılmış. Projede yapay zeka metayı üreten, insan da üretimler arasından seçkiyi yapan, bir bakıma küratörlüğünü üstlenen konumunda yer almış. Algoritmanın kullanımı çok fazla veriyi değerlendirme yeteneğini sağlayınca, asla göz önüne alınmayacak olan yeni ve özgün kombinasyonlar elde edilir olmuş.

Starck da sandalyesi A.I. için verdiği bir röportajda, bir tür “sınırsızlık” kavramından bahsediyor: Seçeneklerin sınırsızlığı. Gözden kaçabilecek olan bir ihtimalin kaçmıyor olması. Yapay zekanın en önemli katma değerlerinden biri -şimdilik- bu gibi görünüyor; ve bu durumun yaratıcı endüstrilerin tümü için oldukça iştah kabartıcı olduğu bir gerçek.

Yapay zekaya bunca odaklanmama sebep olan bir diğer haber ise bir uygulama ile ilgiliydi: VocalEyes isimli bu uygulama İOS sistemleri için geçerli.

Özellikle görme yetisi olmayan bireyler için yaratılmış olan bu uygulama yapay zeka ile geliştirilmiş. Ekranda gösterdiğiniz her ne olursa, bu uygulama size o nesnenin ne olduğunu sesli olarak söylüyor, ortamı anlatabiliyor, eğer bir yazı ise okumaya başlıyor, markaları, yüzleri tanımlayabiliyor. VocalEyes aplikasyonu duyguları sınıflandırmak veya karşınızdakinin yaşını tahmin etmek gibi becerilere de sahip; aynı zamanda para birimlerini de tanımlayabiliyor. Daha önce görme engelliler için Microsoft tarafından geliştirilen Seeing AI uygulamasından çok daha fazlasını sunuyor; üstelik MIT ve Apple dokunuşu ile çok daha ulaşılabilir bir kullanıcı deneyimi tasarlanmış. Yüklediğimden beri sık sık bu uygulamayı kullanıyor ve neyi, nasıl, ne kadar tanımladığı üzerine kendi gözlemlerimi oluşturuyorum.

Bugünün sandalyesi, içeceği ya da uygulamalarında yapay zeka yani algoritmalar var. Tüketim tercihlerimizin temelinde yapay zeka yönlendirmeleri var. Kimi, neyi daha çok izleyeceğimizin, takip edeceğimizin, göreceğimizin ardında artık bizlerin değil; yapay zekanın tercihleri var. Geleceğin zekası yapay, peki insanları?

Yapay zekadan önce bilgisayarı hatırlamak gerek. İnsan bilgisayar ile yeni bir evrim geçirmeye başladı çünkü.

Bir hikayeye göre, Thales, Mısır a büyük Giza (Khufu) piramidini ölçmeye gidiyor. Yerliler ondan, Nil nehrindeki su baskınları çiftçileri çok etkilediğinden, bununla ilgili bir hesaplama yapmasını istiyorlar. O da nehir kıyısı boyunca eşit aralıklarla çubuklar saplayıp, halatlar yardımı ile bu problemi hesaplamaya koyuluyor. Böylece M.Ö.6.yy da, “halatlarla ölçmek” anlamına gelen comveo kelimesi kullanılmaya başlanıyor Antik Yunan’da. Latin kökeni compasso kelimesi olan ve İngilizcede hesaplamak anlamına gelen calculate kelimesinin de buradan geldiğini biliyoruz. Bu kelime aynı zamanda computer yani bilgisayar kelimesinin de kökenini oluşturuyor; Latince’de –com : birlikte demek; –putare de düzenlemek, bir araya getirmek anlamında.

19. yy’ın başlarında ilk bilgisayarlar olarak anılacak çeşitli sayma makineleri yaygınlaşıncaya kadar, bu terim çoğunlukla insanlara verilen bir görevi, işi tanımlıyordu. Amerika’da artan nüfusu saymak, ya da İngiltere’de fabrika işçilerini ve üretimlerini saymak üzere kart basan pek çok sayma makinesi üretildi ve bunlar bildiğimiz anlamda ilk bilgisayarların ataları oldular; bu kelime de artık insanlar için değil, makineler için kullanılmaya başlandı.

1936 yılında, Alan Turing isimli bilim insanı, bugün anladığımız anlamdaki bilgisayarların ve pek çok başka gelişimin temellerini oluşturan “Universal Machine/Evrensel Makine”yi tanıttı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların Enigma kodunu kıran başarılı bir bilim insanı olan Turing, doğduğu topraklar olan İngiltere’de açıkça vurgulamaktan çekinmediği gay yaşamı ile de ilgi çekiyordu. O dönemde homoseksüel davranışlar göstermek İngiltere’de yasa dışıydı ve ne yazık ki ülkesi onu genel ahlaksızlık suçu ile yargılayarak kimyasal hadım operasyonuna mahkum etti. Bu gelişme sonucu intihar ederek yaşamına son veren Turing, ölümünün ardından bir ikon haline geldi. Ölümünden 60 yıl sonra Kraliçe Elizabeth II, resmi olarak kendisinden özür diledi ise de, tüm yaşamını olasılık, relativite, kuantum mekaniği gibi alanlara adamış olan, ve bugün sıkça kullandığımız yapay zekanın teorisyenlerinden biri olan Turing’i bu özrün geri getirmesi imkansızdı.

İnsanlık hikayesi hep bu türden saçma, gereksiz ve acımasız hikayelerle doludur. Bu gibi hikayeleri okudukça, örneğin Turing yaşasaydı ve çalışmalarına devam etseydi, bugün nasıl bir dünya üzerinde yaşıyor olurduk diye düşünmeden edemiyorum.

O’nun ilk teorilerini ortaya attığı AI-Artifical Intelligence, yani yapay zeka günümüzdeki en önemli teknoloji başlıklarından biri. İlk kez 1956 yılında Amerika’da genç bir matematikçi olan ve bilgisayar bilimi üzerine çalışmalar yürüten John McCarthy’nin Darthmouth Üniversitesi’nde düzenlediği konferansta kullanılan bu terim, sayma makinelerinin de insanların sahip olduğu gibi bir düşünme, analiz etme ve harekete geçme gibi fonksiyonlar üstlenip üstlenilemeyeceği tartışmalarından ortaya çıktı. Makineler bilgiyi işleyerek, çevrelerini gözlemleyerek ve insanları taklit ederek problemleri kendi kendilerine çözebilirler miydi? Bu konferansa katılan pek çok bilim insanının sorduğu ve araştırdığı başlıca soru buydu.

2. Dünya Savaşı, pek çok bakımdan teknolojik ve bilimsel gelişimlere yol açmış bir olay. O dönemde Turing’in özel bir akşam yemeği kulübünde sıkça bir araya geldiği nöroloji uzmanı arkadaşı Grey Walter ile yapmaktan keyif aldığı hararetli bilim tartışmalarından, dünyadaki ilk mobil ve otonom robotlar olan ‘Tortoise” lar ortaya çıkmıştı. Walter, bu minik robotları hobi olarak üretiyordu ve onlara kaplumbağalarım diyordu.1950’lere gelmeden bir aile haline gelmiş olan bu çeşitli robotlar ışığa, harekete, temaslara duyarlı ilk araçlardı.

İngiltere, Amerika ve Almanya’da onlarca farklı makine ve proje art arda geliştirilirken, bu teknolojilerin yapı taşlarını sadece matematikçiler, fizikçiler ve nörologlar oluşturmuyordu. Bilim kurgu hikayeleri yazan Isaac Asimov, 1950 yılında hikayelerinden birinde ilk kez i-robot isimli bir karaktere yer verdi ve robotlar için üç yasayı kaleme aldı. Bu yasalar şunları belirtmekteydi:

  1. Bir robot, insanlara zarar vermez. İnsan ona zarar vermek üzere yaklaşsa bile hareketsiz kalır.
  2. Bir robot insanlar tarafından verilen emirlere uymak zorundadır. Bu emirler birinci yasa ile çelişiyorsa, uymak zorunda değildir.
  3. Bir robot, birinci ve ikinci yasa ile çelişmediği sürece kendi varlığını sonuna dek korumak zorundadır.

Isaac, 1996 yılında AIDS’den ölünceye kadar kaleme aldığı 500’e yakın eserinde, robot ve insan arasındaki ilişkinin türlü olasılıklarını kaleme almış, bir bakıma destanını yazmıştır.

Asimov’un eserlerindeki kurgusal gelecek hayallerinin bugünkü gelişmeler üzerindeki etkisi tartışılmaz derecede önemlidir. Tarihten başka bir kesit de şöyle:

Mucit George Devol, bir davette tanıştığı girişimci Joseph Engelberger’e yeni tasarımı olan “Article Transfer/Şeylerin Aktarımı” projesinden bahsettiğinde, o dönemin Elon Musk’ı sayılabilecek yatırımcısı ve Asimov’un hikayelerinin büyük hayranı olan Engelberger O’na, “Kulağa bir robot gibi geliyor ?” der, e ikili birlikte çalışmaya başlayarak tarihteki ilk endüstriyel robotu yaratmış olurlar; tarih 1956’dır. Bu robotun tanıtım filmine şuradan ulaşabilirsiniz:

Bu tanışma, Engelberger’i robotik üretimin en güçlü figürü haline getirecek ve günümüze kadar üretilen pek çok makinanın da temellerini atacaktır. Bu makineler, sanayi çağının baş aktörleridir ve bu çağın insanlık üzerindeki dönüştürücü etkisi tarihte belirlidir.

60’lı yıllardan itibaren robot endüstrisi baş döndürücü bir hızla gelişirken ve dünyamız gittikçe makineler ve insanlar olarak ikiye bölünürken, yapay zeka çalışmalarına yatırılan milyonlar bir türlü sonuç vermez. Bir makinenin asla bir insan gibi düşünemeyeceği, onun sahip olduğu özelliklere sahip olamayacağı 70’lerin sonlarında artık çeşitli raporlarla da sunulmaktadır. Bu konu yine de filmlere, çizgi romanlara ve yazın dünyasına ilham kaynağı olmaya devam eder.

1990 yılında Rodney Brooks’un yazdığı Filler Satranç Oynamaz isimli kitabı, yapay zekanın yeniden doğumunda kırılma noktası olur. Brooks bu kitabında nörobilim alanında farklı fikirleri bir araya getirir; insan beyninin algılaması üzerine çeşitli çalışmaları sunan bu kitap, makinelerin algısı için de yol gösterici olur. Brooks, kitabın ardından yapay zeka çalışmalarının merkez üslerinden biri olan MIT laboratuvarında çalışmalarına devam etmek üzere davet edilir.

Hikayenin sonralarında, bugünlere kadar gelen pek çok gelişme var. Örneğin 1997’de süper makine Deep Blue’nun satranç ustası Garry Kasparov’u yenmesi, insanlarla makineler arasındaki ilişkide en önemli kırılma noktalarından biri olarak anılabilir kuşkusuz.

Günümüzde, yapay zeka hiç ummadığımız alanlardan yaşamlarımıza sızan bir gerçek. Öğrenen makineler, bilgisayarlar, akıllı telefonlar, akıllı kentler, binalar, araçlar, eşyalar, uygulamalar yolu ile fark edemediğimiz kadar sıkı fıkı olduğumuz unsurlar artık.

İnsanlığın geleceği, artık geri dönülemez biçimde makinelerle harmanlanıyor. Makineler hızla ve büyük kapasitelerle öğreniyor ve insanlar bu öğrenmenin nerelere ulaşabileceği hakkında hiçbir fikre sahip değiller.

Bir bilim kurgu meraklısı olarak, bu türden senaryolarla her karşılaştığımda, makinelerle karşılaşılabilecek en kötü durumda onları fişten çekmenin yeterli olabileceği gibi naif bir duygu ile kendimi rahatlatabilirdim. Günümüzde tek enerji kaynağının elektrik olmadığı bir ortamda, bizlerden çok ama çok akıllı ve dayanıklı makinelerin, güneşten, rüzgardan, sudan ve kimyasal tepkimelerden edindikleri sonsuz bir enerji ile dünyayı ele geçirdikleri bir gelecek, sahiden de en büyük korkularım arasında yer alıyor şimdilerde.

Makine ile bütünleşemeyen insanlar, çok da uzak olmayan böylesi yakın bir gelecekte, bir enerji hammaddesi mi olur; ölesiye çalıştırılan köleler mi, yoksa laboratuvarlardaki denekler mi bilemem ancak, hepsi oldukça yüksek bir ihtimal dahilinde.

Bana göre, sıradan ve tümü ile organik kalan insan beyninin ve bedeninin geleceği oldukça karanlık. Mutlaka bir parçamız makineleşmek durumunda gelecekte var olabilmek için. Aslında makineleştik de, gelecekte sadece bu makineleri bedenimizin içine entegre edebilmemiz gerekiyor; elimizde dikdörtgen ekranlar tutuyor olmak büyük ilkellik değil mi hala?

Ancak Brooks gibi bu alanda önemli çalışmalar yapan kişiler, bu tür Holywood senaryolarının ilgili teknolojilerin gelişmesi önündeki en büyük engel olduğunu belirtiyorlar. Bunların yarattığı kaygı ve korku insanların geleceği olumsuz bir biçimde hayal etmesine sebep oluyor. Brooks, makine öğrenmesi denilen kavramın insan öğrenmesinden çok ama çok farklı olduğunun, makinelerin bu öğrenme işi için insanlara fazlasıyla ihtiyaç duyduğunun ve öğrenme dinamiklerinin bir insanınkinden çok daha karmaşık ve zorlu olduğunun altını çiziyor.

İnsan ve duygu faktörü, bu günlerde yapay zeka ile ilgili tartışmalardaki en öne çıkan değer. Oysa insan kendi beyni ve becerileri ile, aslında baş edemeyeceği bir üst değer yaratmış görünüyor.

Asimov ve ondan ilham alan girişimciler tarihte, akıllı makinelerin sadece iyi amaçlar için kullanılabilecek itaatkar varlıklar olmasını öngörmüşlerdi. Ne var ki şimdilerde bu türden bir iyimserlik söz konusu değil. Yapay zekanın kullanımı ister savaş için olsun isterse basit bir ürünün tercih edilmesi için yönlendirme yapan bir algoritma için, her hali ile bir üstünlük aracı. Başında “akıllı” kelimesi bulunan her kavram da bu aracın somut çıktıları.

Yeni çağın diktatörleri siyasiler veya rejimler değil. Çok ifade edildiği üzere data yani bilgi de değil. Bu verileri işleyen, analiz eden, dönüştüren, kimi zaman manipüle ederek, kimi zaman yönlendiren yapay zekanın kendisi.

Yapay zeka, sonsuz bir çalışma gücü, yani kapanmayan işletmeler demek. Yapay zeka, insanların deneyimlerinin bir anda, binlerle, on binlerle çarpılarak artması demek. Yapay zeka, fiziki ve doğal çevremizin otomasyonu, kendi başına buyrukluğu demek. Yapay zeka bilginin kontrol edilmesi oldukça güç oranlarda yayılması, dolaşması demek. Bu özelliklerin tümünü iyi anlamış, benimsemiş ve işleyişlerine entegre etmiş olan işletmeler bugün dünyada devleşmiş ve tekel haline gelmiş durumdalar.

Yapay zekayı yönetenler, bugün siyaseti, ekonomiyi, diğer bir deyişle tüm insanlığı yönetiyorlar.

Konunun meraklıları eminim Amazon, Apple, Google, IBM, Intel, Samsung, NVIDIA, Xilinx, Facebook ve Microsoft gibi firmaların çalışmalarını ve örneğin Microsoft’un bir milyar dolar yatırım yaptığı Elon Musk’a ait en değerli şirketlerden biri olan OpenAI isimli firmayı yakından takip ediyorlardır. Bu oluşumların çalışmalarını takip etmek, geleceğe yönelik iş ve yaşam şekillerimizin nasıl da değiştiğini, değişeceğini anlamamıza biraz olsun yardımcı olabiliyor, ne varki hiç bir zaman bize sunulandan fazlasını, yani kapalı kapılar ardında yaşanan asıl gelişmeleri bilemeyiz.

Her zaman görünenden daha fazlası vardır.

Bugün için görünen yapay zekanın insanları da oldukça yapaylaştırdığı değil mi? Daha fazlasını hayal etmeyi size bırakıyorum.

https://t24.com.tr/yazarlar/ozlem-yalim-tasarim/yapay-zeka-yapay-gelecek,24655


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

Categories

%d bloggers like this: