Posted by: bluesyemre | January 28, 2020

Kışkırtıcı bir ütopik: #BuckminsterFuller (#ÖzlemYalım)

Amerikalı yazar Robert F.Sayre’ın ifade ettiği gibi bu ismi anlatabilecek en iyi tanım belki de gerçekten “Provokatif ütopik” idi

Günümüzde giderek yaygınlaştığı üzere spekülatif ve provokatif tasarım hakkında her düşündüğümde, zihnimde beliren o tek isimden kurtulamıyorum: Buckminster Fuller.

Tasarımcıların pek çoğunun bildiği bu isim; kimilerinize pek bir şey ifade etmeyebilir. Amerikalı yazar Robert F.Sayre’ın ifade ettiği gibi bu ismi anlatabilecek en iyi tanım belki de gerçekten “Provokatif ütopik” idi.

Fuller, yaşadığı dönem için ütopyanın kendisiydi. Bugün de yaşasa hala bu ünvanı hakkı ile taşırdı eminim!

1994 yapımı Rönesans Adamı isimli, baş rolünde Danny DeVito’nun eşsiz performansını izlediğimiz filmde, her ne kadar komedi ile aktarılsa da, Rönesans adamı kavramı ile tanışırız. Bu yapımda, militan bir düzen içinde duygularını, akıl kullanma yetisini, özgüvenini kaybetmiş olan bir grup askere, dışarıdan gelip de bulduran DeVito’nun canlandırdığı karaktere göndermedir filmin başlığı.

Danny DeVito’nun başrolünde olduğu Rennaisance Man (1994)

Rönesans adamı olmak, bazı yerlerde yaygın biçimde “dünya insanı”olmak (uomo universale/universal man) olarak da kavramsallaştırılır. Bu kavram Rönesans döneminde ortaya çıkmış bir idealdir. Bu dönemin en ateşli savunucularından Leon Battista Alberti’nin (1402-72) ifadesindeki gibi “Bir insan eğer isterse her şeyin üstesinden gelir” felsefesinden türeyen bir düşüncedir. Evrenin merkezinde yer alan insan, gelişim için tüm gerekli donanıma sahiptir ve varlığının sebebi de kendini gerçekleştirmektir. Rönesans’ın hümanizminin temelinde bu gerçeklik yer almaktaydı ve en önemli motivasyonu bu idealdi.

Alberti’nin kendisi ve Leonardo da Vinci gibi isimlerle öne çıkan bu dönemin insanları, sanat, mimarlık, klasik bilgiler, şiir, edebiyat, bilim, felsefe, matematik gibi alanlarda çok yönlü biçimde gelişkin bireyler olmakla yetinmiyor; aynı zamanda fiziki olarak da atletik ve güçlü olmayı kendilerine ilke ediniyordu. Bu çok yönlülük, bu donanım Rönesans adamı olmak demekti.

Aydınlanma çağını takip eden yüzyıllar içinde ne kadar insan bu çok yönlülüğü kavrayabildi ve bu özellikte kendini geliştirebildi bilemeyiz ama 1895 yılında Amerika’da Massachussets, Milton’da doğan Fuller’in bu özelliği ile günümüze kadar uzanan bir efsane olduğunu belirtsek çok da iddialı olmaz. Pek çok kaynak ona moden çağın Leonardo’su da der.

Duygusal iniş çıkışlarla dolu bir gençlik geçiren Fuller, Harvard Üniversitesi’nden tam iki kez ihraç edilen bir dehaydı. Bu ihraç kararlarının ardındaki resmi açıklama “ilgi ve tutku eksikliği” olarak kayıtlara geçmişti; zira Fuller okulu okurken bir yandan da ortaya çıkardığı fikirler ve icatlar için patent almakla fazlasıyla meşguldü. Yaşamının sonuna dek kendine ait 30’a yakın patentin 28 kitabın onlarca yenilikçi girişimin sahibi olacaktı.

Fuller tarafından tasarlanan modüler, seri üretim banyo, 800 dolara üretilebiliyordu. (Kaynak: ABD Patent Ofisi orijinal patent çizimi)

Matematiğe, geometriye, bilime olan ilgisi kadar, mistisizme, insanlarla olan ilişkilere, pedagojiye de ilgiliydi. Düz yazılar, editörlük ve konferans konuşmalarında usta olduğu kadar, kendine özgü içerik ve biçim ile yazdığı şiirleri onun dünyadan gelip geçmiş şairler arasında da da kendine has bir yeri olmasını sağladı. Kendi bu yazdığı şiirler hakkında “zihnimden açığa çıkan ağız dolusu nesirler” olarak bahsediyordu.

1940 yılında yazdığı No More Secondhand God (İkinci el bir Tanrıya gerek yok) isimli şiirinde, örneğin telefon ile demokrasi oylaması yapılması fikrini ortaya atmıştı; ne var ki o dönemin teknolojisi böyle bir şeyin yapılabilmesi için yetersizdi ve böyle bir fikir ancak günümüz gelişmeleri ile tekrar düşünülebilir.

Bu son derece ilgi çekici bulduğum şiirin mısraları hazinelerle doludur; örneğin:

“Güvenilir biçimde çalışan
Aletler ve mekanizmalarda
Tanrı’yı görüyorum,
İnsan mekanizmasının
Sınırlı duyusal departmanlarından
Daha güvenilirler”

“I see God in
the instruments and the mechanisms that
work reliably,
more reliably than the limited sensory departments of
the human mechanism.”

deyiverir Fuller.

Oldukça sıkı bir denizci olduğu bilinir. Sadece teknelere düşkün ve onları tasarlayan bir mimar değil; derin denizin, zorlu dalgaların üstesinden ustalıkla geldiği bilinen savaşçı bir denizcidir. Bunu sadece kendi elleriyle yaptığı teknesine güvenerek mi sağlıyordu; yoksa her denizcide olması gereken keskin duyuları sayesinde mi peki?

Bunca parlak çalışan bir beynin duygusal ve sosyal yaşamı dedikodularla ve acılarla doludur. Bir rivayete göre, otuzlu yaşlarında Kaliforniya’da kendi hayatına son vermek isterken, karanlık sulara kendini bırakmadan hemen önce bir aydınlanma yaşadığı ve bu olayın ardından tam iki yıl sessizliğe bürünerek kimse ile tek kelime konuşmadığı söylenir. Aslında bu hikayeyi sonraki yıllarda kendi bu şekilde anlatırmış. Diğer yandan 1983’teki ölümünün ardından 1999 yılında Stanford Üniversitesi’nin arşivine bağışlanan tonlarca kağıdı inceleyen akademisyenler bu intihar girişiminin gerçek olmadığı sonucuna varıyorlar. Bu ruh çökmesinin izleri, Fuller’in olayın olduğunu anlattığı tarihlerdeki mektuplarda görülmüyormuş.

Mimarın ruhsal çöküntüsü çok daha erken bir zamanda, 1922 yılında çok genç yaşta menenjitten kaybettiği ilk kızı Alexandria’nın anısı ile ortaya çıkıyor. O dönemde hiçbir işte dikiş tutturamayan, kendini bir türlü etrafına anlatamayan, içine kapanık bir ordu mensubu iken, ailesi ile ilgilenmek üzere ordudan ayrılıp eve dönmesi bile kızının tedavisi için yeterli olmamış ve bu kayıp Fuller’de hayat boyu tamamlanamayacak bir eksiklik ve suçluluk duygusu yaratmış.

İçkiye olan aşırı düşkünlüğü, 36 yaşında ve evli bir adam olarak 18 yaşındaki bir hanım ile (Evelyn Schwartz) yaşadığı gizli aşk hikayesi ile birlikte geçen, ve ailesi tarafından kayıp yıllar olarak nitelenen bir zamandan sonra, bu Rönesans adamının beynindekiler takip edilemeyen bir hızda kağıtlara dökülmeye başlar. Mimarın içkiye olan düşkünlüğü hakkında yıllar sonra yakın dostu İsamu Naguchi, Time dergisindeki bir röportajda “Bir balık gibi içerdi “diyecektir.

Gençlik yıllarına Birinci Dünya Savaşı’nı, kızının ölümünü, 2 kez Harvard’dan kovulmayı, bir mimar olan kayın pederi James Monroe Hewlett ile kurdukları işin iflası gibi azımsanmayacak yükleri sığdıran Fuller, sonunda Chicago’ya taşınır ve burada akademik çalışmalara gömülür.

Sistemler, stratejiler, tasarım patternleri gibi alanlarda ilgi çekici fikirleri ile dersler verir ve konferanslara katılır. Yaşadıklarından olsa gerek, artan ünü ile birlikte kendini aşırı bir sosyalliğe vuran mimar için kimileri “pantolon giymiş şeytan” veya “lambadan çıkan cin” gibi ifadeler kullanacaktır. Her hangi bir sohbet sırasında kimsenin uzun süre resmi kalamayacağı kadar espirili ve ağzı laf yapan, bir anda bu O’na Bucky diye hitap etmeye başlayacakları yeni bir yaşam evresindedir artık.

O yılların en değerli malzemesi bakırın borsa değerini gün gün takip eden, bir mimarın esas malzemeleri olan tuğla, kum, taş, çelik gibi malzemeler ve bunların tümünün üretim detayları hakkında engin bilgilere sahip olan, siyasi ve askeri görüşleri içinde bulunduğu ortamlarda ilgi ile dinlenen Fuller 1930 yılında Shelter isimli dergiyi satın alır ve yayınlar; eş zamanlı olarak yaptığı radyo programlarıyla da fikirlerini dünyaya tüm fırsatlarla anlatmaya koyulur.

O’nun en önemli meraklarından biri de Einstein ve teorileridir. Hareket halindeki yüzeyler, cisimler ve bunların yarattığı mekânsal hacimler üzerindeki çalışmalarına ilham veren Einstein’ın yanında, doğayı ve doğadaki organizmaları iyi incelemiş olmasıdır. 1609 yılında Galilei’nin icadı olan mikroskopun lens teknolojisi savaş süresince ve savaşı takip eden endüstriyel dönemde büyük gelişim göstermiş ve bir dokuyu 40.000 kez küçültebilir hale gelmiştir. Fuller doğadaki organik bileşenlerin ve metallerin iç içe olan kafes yapılarından etkilenir. Minimum yapılarda maksimum dirence sahip vektörel veya yönelimli bir güç aramaktadır. Tetradron ve oktahedron yapılarının birleşiminin en ekonomik alan-oluşturucu olduğunu betimler ve bu prensiple bir vektörel geometri sistemi geliştirir.

Bu geometri, enerjik-sinerjik geometri olarak adlandırılmıştır. Bu geometrinin Fuller tarafından kullanılmasının mimari yansıması, toplam yapısal gücü logaritmik oranına göre artan bir kafes yapı olan Geodesic Dome (Jeodezik Kubbe) olmuştur.

Önceki iş deneyimleri sırasında modüler kabinler ve banyolar alanında sahip olduğu bilgilerle birlikte bu geometri teorisini, onun tarihe adının yazılmasındaki en önemli işi olan Dymaxion Evi’nin yaratımında kullanır. Sibiryada’ki siloların ısı tutum ve hava sirkülasyonu avantajını, kendi teorisi ile birleştiren bu küre şeklindeki ev fikri, yapının ana kafesinin zeminde oluşturulması sonrasında kurulan basit bir mekanizma ile ayağa kaldırılması prensibini taşıyordu. 1967 yılında Montreal Expo’sunda kendini gösterinceye kadar, Amerika kıtasında yüzlerce jeodezik kubbe, Fuller sayesinde inşa edildi.

Dymaxion Evi, tarihteki ilk otonom, modüler, seri üretilen ve çevreci yapı olarak anılır. Dinamik, maximum ve gerilim (tension) kelimelerinin birleşimi ile oluşan ismi Fuller tarafından konmuş olan bu özgün yapı Detroit’teki Henry Ford Müzesi’nde görülebilir.

Fuller’in Dymaxion’u sadece mimari bir yapı teorisi değildir. Burada dertlendiği ekonomik olma ve seri üretilebilme, az enerji kullanımı ile maximum verim sağlanması gibi prensipler onun Dymaxion arabasını ve dünya haritasının görünümünde en az distorsiyon sağlayan bir vektörelliğe sahip olan Dymaxion haritasını yaratmasını sağlamıştır.

Kapsamlı ve geleceğe yönelik bir tasarım kariyerinin yanında siyaset ve siyaset teorisi, insanların barınma sorunları, beslenme, ulaşım, kirlilik, malzemelerin verimli kullanılması, bilgisayarlarda toplanan bilgilerin olası enerji gücü, iletişim, hammaddelerin sentezlenmesi, işlenmesi, paketlenmesi, küresel nüfusa eşit ve verimli biçimde ulaşmasının sağlanması gibi pek çok önemli başlıkta çalışmalar ve ardı arkası kesilmeyen fikirler üretmiştir.

Burada değindiğim No More Secondhand God (1962) isimli eserinin yanısıra, Nine Chains to the Moon (1938), Utopia or Oblivion (1969) Operating Manual for Spaceship Earth(1969)

Earth, Inc (1973) ve Critical Path (1981) gibi kitaplarının Türkçe’ye çevrilmemiş olması ve yaratıcı alanlarda eğitim gören gençlerimize ulaşmaması ne yazık!

 

 

 

 


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Categories

%d bloggers like this: