Posted by: bluesyemre | August 24, 2021

“Okuma-hayat karşıtlığı” ikilemi/algısı üzerine Prof. Dr. #BülentYılmaz

Her yıl olduğu gibi bu yıl da yaz tatiline çıkmadan önce okumak üzere bavuluma koyacağım kitapların fotoğrafını sosyal medya sayfamda paylaşmıştım. Bu paylaşımı arkadaşlarım için aynı zamanda içtenlikli kitap önerileri anlamına geleceğini düşündüğüm için yapıyorum. Ayrıca sosyal medyada gördüğümüz ve bazen “bu kadar da değil!” dediğimiz onca boş paylaşımın arasında okuduklarımızı ve okuyacaklarımızı paylaşmak fena bir şey değil, hatta “nitelikli paylaşım” grubuna sokulabilir diye de düşünmemek elde değil. Ancak paylaşımıma eski bir öğrencimin yaptığı iyi niyetli yorum beni düşünsel anlamda epeyce meşgul etti. Öğrencim, yorumunda, “Hocam tatilde de mi okuyacaksınız, boşverin, keyfinize bakın, biraz dinlenin, gezin, eğlenin, sonra yine okursunuz!” yönünde öneride bulunmuştu. Yorum, açık söylemeliyim ki bana tuhaf geldi.  Ancak sonra çok ilginç bir şey oldu. Bu paylaşımımda önerdiğim kitaplar arasında bulunan “Okumanın Tarihi” adlı yapıtında Alberto Manguel’in de aynı “dertten muzdarip” olduğuna ilişkin kişisel deneyim örneğini okuyunca, konunun önemli ve benim kişisel duyarlılığımın ötesinde, tarihsel ve toplumsal bir gerçek olduğunu bir kez daha düşündüm. Manguel, konu ile ilgili biyografik örneğini, “okuma ile yaşamı karşıt olarak algılayan annemin beni koltuğumdan kaldırıp, açık havaya çıkmaya zorlayan paradoksal korkusu” ifadesi ile dile getiriyordu.

Öğrencimin önerisi ile Manguel’in annesinin önerisinin neredeyse aynı nitelikte olması sizce de ilginç değil mi? Ancak ilginç olmanın yanında bu benzerlik, okumaya ilişkin olarak tarih boyu süregelen “okuma-hayat karşıtlığı” biçimindeki yanlış algının bireysel/toplumsal/evrensel düzeyde olduğu gerçeğini açıklıyor.

Evet, bana yapılan öneri de son derece iyi niyetli ve sevecendi. Ama aynı zamanda, okuma ile hayat arasında var olduğu sanılan ikilemi yani karşıtlığı, özellikle kültürel açıdan geri kalmış toplumlarda sıkça görülen tarihsel-toplumsal bir durumu ortaya koyuyordu. Biraz kabalaştırarak söyleyecek olursak,  “okumak mı, hayat mı?” sorusuna indirgenebilecek bu ikileme göre okuma, hayat denilen sürecin dışında, ondan kopuk, ayrı, zevksiz, bizi eğlenmekten alıkoyan, hayattan ve gerçeklerden uzaklaştıran, sırça köşkümüze kapatan, ayakları havada, hayattan haberi olmayan, kendini beğenmiş “entellere” ve hatta “delilere” dönüştüren bir eylemdir. “Fazla okuma kafayı yersin!” ifadesi bizim toplumun çok duyduğumuz uyarılarından değil midir? Bu yanlış algı, okumayı hayatın dışında gören, bu nedenle de buna “bulaşmayan” bireylerin ve toplumların okuma kültürleri için son derece olumsuz temel etkenlerden birisi anlamına gelir.

Yukarıda sözü edilen algının/ikilemin kapsamında “okumanın sadece entelektüel ve aydınların yaptığı/ yapması gereken, açıkçası biraz da sıkıcı olan uğraş” yaklaşımı da vardır. Böyle bir algı ve yaklaşım ister istemez toplumun çok büyük bir bölümünün kendisini okumanın dışında tutmasına, okuma eylemi ile ilişkilendirmemesine sözde “haklılık” da kazandırmaktadır. Bir toplumun okuma psikolojisinin zayıflığında bu ikilemin/karşıtlık algısının ciddi düzeyde etkili olduğu düşünülebilir.

Kısaca, “okuma-hayat karşıtlığı” ikilemine göre, 1. Okuma, hayatın dışında zevksiz bir eylemdir. Ve 2. Okuma, sadece entelektüel-aydın dediğimiz kesimin yapacağı bir şeydir.

Bu konuda asıl korkutucu olan bir başka gerçek de ikinci sırada dile getirdiğimiz noktadan kaynaklanmaktadır: Toplumsal boyutta kültüre dönüşebilen bu “okuma-hayat karşıtlığı” algısı birçok toplumda düşünce üreten ve toplumları ileriye taşıyan entelektüellerin ve aydınların küçümsenmesine, dışlanmasına, düşmanlaştırılmasına ve halk-aydın kopukluğuna kadar ulaşacak sonuçlara yol açabilmektedir. Düşüncenin suç sayılması, düşünce özgürlüğü ile olarak yaşadığımız sorunlarda bu algının etkisi yok mudur?

Kuşkusuz, açıklanmaya çalışılan bu ikilem bütün toplumlar ve bireyler için geçerli olmayabilir. Ancak hiç azımsanmayacak düzeyde olduğu da bir gerçek.

Peki, “okuma ve hayat karşıtlığı” ikilemi doğru kurulmuş bir ikilem midir?

Belirli ölçüde yaşanan bir gerçek (fiili bir durum) olsa da bu soruya yanıtımız “hayır”dır.

Çünkü:

Öncelikle söylemek gerekir ki, okuma hayata seçenek oluşturacak kapsamda,  boyutta olamaz; onun sadece bir parçasıdır. Tıpkı çalışmak gibi, aile, arkadaşlar, eğlenmek, uyumak, gezmek, yemek gibi bir parçası. Evet, okuma dediğimiz hayat parçası herkes için aynı büyüklükte olmayabilir; bazılarımızın hayatında daha az, bazılarımızınkinde daha çok yer kaplar. Ama bu hayatımızın diğer parçaları için de geçerli değil midir? Bazısı çok çalışır bazısı az, bazısı çok eğlenir bazısı az vb. Okuma hayatımızda az ya da çok gerçekleştirdiğimiz onlarca eylemden birisi. Bazılarımız için merkezdedir bu parça, bazılarımız için merkez dışında. Dolayısıyla hayat mı okuma mı ikilemi doğru bir ikilem değildir.

Hele hele okumayı hayata karşıt bir eylem olarak algılamak ve görmek son derece anlamsız ve tehlikelidir. Okuma, hayatın içinde gerçekleştirdiğimiz bir şeydir. Niye hayata karşıt olsun? Hayat olmasaydı okuma olmazdı. Okuma olmasaydı hayat olur muydu? Evet olurdu. Peki, bu nitelikte olur muydu? Hayır olmazdı. Uygarlıkta çok daha gerilerde olurduk.

Burada mesele sanırım biraz da “ölçü” ile ilgili. Hayatın her parçasında ölçüyü kaçırmak doğru değil. Ölçü bir erdemdir. Dolayısıyla okumada da ölçüyü kaçırma durumu olabilir. Elias Canetti’nin “Körleşme” romanı ve roman baş karakteri bu gözle de okunabilir. Okumayı doğal işlevi ile gerçekleştirmez, bir kaçış, sığınma, gösteri, vb. nedenlerle yaparsak elbette hayatla ilişkimizde sorun yaratabilir. Okumada da ölçü ve nedenler önemli kısaca. Ancak bu, okumayı hayatın dışında, ondan ayrı, sıkıcı bir gerçek olarak görmeyi ve göstermeyi asla gerektirmez.

Her şeyden önce, okuma hayatın tüm alanlarına nitelik (kalite) katan, hayatı anlamamızı ve anlamlandırmamızı, gerçeği/doğruyu görmemizi sağlayan bir hayat becerisidir. Hayat bilgi ile kavranır. Bilgi en çok okuma ile edinilir. Çünkü her şeyi yaşayarak öğrenme olanağımız (gücümüz ve zamanımız) yoktur. Okuma hayatın tüm alanlarında nitelikli yaşamayı sağlayan bir beceri, kapasite sağlar. Okuma bize genel bir görme, anlama, kavrama becerisi, kapasitesi kazandırır. Okuyan daha iyi ve doğru görür. Bu beceri hayatın her alanına yansır. Okuma hayatı besleyen, büyüten, geliştiren bir eylemdir. Okumanın yararı biz göremesek de hayatın her ayrıntısında vardır. Dolayısıyla hayat ile okuma karşıt değil bir bütündür; nitelikli hayatın bir paydaşıdır okuma. Okuyan insan hayatın her alanı için becerikli ve kapasitelidir. (Başarılı olmayabilir. Bu ayrı bir konu. Başarıyı getiren çok etken var.)

Kısaca, okuma, hayatın karşıtı değil besleyicisi, bütünleyicisi, nitelik sağlayıcısı ve onu daha zevkli hale getiren bir eylemidir. Hayatın içindedir.

Okuma ve hayat karşıtlığı algısında etkili olan bir neden de okumanın “sıkıcı” ve “zevksiz” bir eylem olduğu algısı ve anlayışıdır. Kuşkusuz bir toplumda her birey her eylemden hoşlanmaz. Yüzmek birisi için dünyanın en güzel eylemidir, başka birisi için en sıkıcı. Okuma da öyle. Ancak okumanın diğer eylemlerinden şöyle bir farkı vardır. Okuma insanın zihnini ve ruhunu besler geliştirir. Bu işlev açıktır. Aklı ve ruhun gelişmesini insana çok iyi gelir, haz verir, zevk verir. Okuma hayatın diğer alanlarını da güzelleştirir ve zenginleştirir. Biz bunun çoğu zaman okumanın getirdiği bir beceri, durum olduğunun farkında değilizdir ama öyledir. Aklı ve ruhu zenginleşen insan, aklının ve ruhunun gelişmesinden hoşlanır. Okuma, aynı zamanda dil, iletişim, kişilik geliştirme gibi işlevleri ile bizi yaratan alanların da besleyicisidir.

Okumayı seven birisi için okumak dünyanın en güzel, en zevkli eylemi, yaşam biçimidir. Okuma, derin ve tertemiz nefes almak gibidir onun için. Okumadan duramaz. Ancak okumayan birinin, okumanın zevkli olduğunu bilmesi, bu zevki hissetmesi olanaklı değildir. Bu nedenle okumayı zevksiz, sıkıcı bir eylem olarak mahkûm etmek son derece saçma ve yanlıştır. Okuyan için dünyanın en zevkli işidir o.

Özellikle az gelişmiş ve okuma kültürü zayıf toplumlarda daha çok görülen “okuma-hayat karşıtlığı” ikilemi ve algısı çok tehlikeli ve olumsuz bir gerçektir. Bundan hızla uzaklaşmak gerekir. Uzaklaşmanın yolu okuma kültürünü yaratmanın yollarını bulmak ve uygulamaktır. Okumaya uzak olmak, “okuma-hayat karşıtlığı”nın temel nedenidir çünkü.

Okuyan, okumanın tadını almış, anlamını ve özgürleştirici işlevini keşfetmiş, hayata geçirmiş, aklıyla, bilgiyle ve zengin ruhuyla yaşayan birey ve toplumlar için “okuma-hayat karşıtlığı” gibi bir sorun olamaz. Sorun, okumayan, okumanın gücünü anlamamış ve zevkini alamamış, farkında olarak ya da olmadan aklından vazgeçmiş bireyler ve toplumlar için geçerlidir.

Ve böyle toplumlarda okuyan insanların küçümsenmesi, onlarla alay edilmesi, cezalandırılması, okumayanın övülmesi normalleşir. “Cehaletin ferasetinden” söz edilmeye başlanır. Cahil cesareti şahlanır. İbn-i Haldun’un dediği gibi “ortalama insandan okuyanlara nasihatler gelmeye” başlar.

Olsun, iyi niyetli öğrencimden “fırça yemeyi” de göze alarak “okumak iyidir, hayatın en anlamlı ve zevkli eylemlerinden birisidir,” demeye, bunu hem kendi hem de yaşadığım toplumun hayatı için kurucu unsurlar arasına katmak uğruna uğraşmaya devam edeceğiz elbette.

Eskilerde, “oku da insan ol!” denirdi. Okumanın insanlaştırıcı gücü hayatın ta kendisidir. Bunu unutmamak gerek.

24 Ağustos 2021

https://bulentyilmazblog.wordpress.com/2021/08/24/okuma-hayat-karsitligi-ikilemi-algisi-uzerine/


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Categories

%d bloggers like this: