Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

Müze Tanımı, Tasarımı ve Bağlamı #YeşimKartaler

Yeşim Kartaler

Günümüz koşulları, yeni teknolojiler, içerik, izleyici beklentisi, deneyim ve kültürel bağlam konularında özellikle son yıllarda meydana gelen hızlı değişimler, pek çok alanda olduğu gibi müze ve sergileme tasarımı alanında da yeniliklere yol açtı. Bu alanlarda 2002 yılından beri devam eden akademik çalışmaları ve uygulamalarına dair bilgi birikimiyle kurulan Mithra İstanbul’un kurucusu, müzebilimci Yeşim Karteler ile konuştuk.

‘Mithra İstanbul; müze ve sergi tasarım, planlama alanında 2002 yılından beri devam eden akademik çalışmalar ve uygulama alanındaki bilgi birikimi sonrasında kuruldu Müze ve sergi tasarımı alanını nasıl tanımlarsınız?

Bu soruyu “müze” tanımının 1970’li yıllardan başlayarak, devam eden kavramsal değişim süreciyle birlikte ele almak isterim. Bir müze ve sergi tasarlamak, öncelikle toplumda çok iyi bir gözlem yapmakla başlıyor.

1980’li yıllardan itibaren müze; toplumdaki rolünü, merkezi ve yerel yönetimlerle ilişkisini sürekli olarak yeniden tanımlamak zorunda kaldı. Değişen ekonomi politikaları, azalan kamu destekleri, liberal politikalar, daha fazla özgürlük ve demokrasi talepleri ve postmodern akımlar elbette müzeyi nasıl ele alacağımızı belirliyor. Bugün toplumun temel sorunları olan, göç, çevre ve iklim, eşitlik, toplumsal adalet ve sürdürülebilirlik gibi kavramlar, müze koleksiyon politikasından başlayarak, mimari ve sergi tasarımının temel girdileri olarak düşünülmek zorunda.

Müzeler hala kamusal alanın en demokratik kurumu hatta yaygın eğitimin bir parçası olarak düşünüldüğünde, bence önemli sorumluluğu olan bir kurum. Biz, bütün bu paradigma değişimlerinin müze ve sergi tasarımında nasıl bir girdi olacağı sorusu ile başlıyoruz her projeye. Bu nedenle bizler bir müzenin fikir projesinden itibaren adım adım en incelikli tasarım süreçlerine kadar, toplumdaki dönüştürücü gücünü ortaya koyacak nitelikte içerikler ve tasarımlarımızı oluşturmak zorundayız.

Burada kamu kurumlarının rolü ile bizim gibi bir müzeyi fikir aşamasından başlayarak tasarlayan kurumların sorumlulukları birbirine yakın, kamunun müze türlerine ilişkin çeşitliliği, koleksiyon ve sergileme politikalarında, toplumun tüm katmanları için temsiliyet ve kapsayıcılık konularında duyarlılık göstermesini bekliyoruz. Müze tasarım ofisleri de fiziksel ve entelektüel erişim konularından başlayarak, koleksiyon seçimi, senaryo ve hikâye oluşturmada, çok katmanlı bir anlatı ortaya koyacak şekilde müzeyi tasarlamalı. Elbette temsiliyet ve kapsayıcılık tasarımın en incelikli aşamalarında bile yanıtını aradığımız bir soru olarak her zaman önümüzde duruyor.

Bu kavramsal yaklaşımdan sonra, fikir projesinden başlayarak bir müzeyi hayata geçirmenin aşamalarına geçebiliriz. İlk olarak disiplinler arası bir ekip oluşturuyoruz. Mithra’nın bir çekirdek kadrosu var, ancak her projede müzenin türüne göre danışmanlık hizmetleri alıyoruz. Projeye bilimsel araştırma çalışmaları ile başlıyoruz. Müze temasına göre farklı uzmanlar tarafından yürütülen bu süreçte, ulusal ve uluslararası kütüphane ve arşivler detaylı olarak inceleniyor. Müze senaryosunun önemli bir girdisi olan koleksiyon önerisi, müze mekânının potansiyel ve kısıtları, müze küratöryel ve tasarım ekipleri tarafından detaylı bir şeklide analiz edildikten sonra müze senaryosunu kaleme alıyoruz.

Fiziksel ve entelektüel erişim kavramlarını da biraz açmak istiyorum. Bir müze projesine başladığımızda ziyaretçilerin, dünyanın herhangi bir yerinden başlayarak bulunduğu ülke, kent ve lokasyondan farklı araçlarla ulaşılabileceği planları da değerlendiriyor hatta öneriyoruz. Toplu taşıma ile erişim, özel araçlar için otopark, dezavantajlı tüm gruplar için müzenin tüm mekanlarının erişilebilir olmasına çalışıyoruz.  Müzede anlatmak istediğimiz hikâyeyi çok farklı açılardan ele alarak, ziyaretçinin bağlamdan kopmadan konuyu her yönü ile deneyimlemesini amaçlıyoruz. Sergi kurgu ve tasarımında günümüz teknolojik gelişmelerinden de elbette yararlanıyoruz. Ancak bu konuda her zaman, bu dijital uygulama acaba hikayemize nasıl bir katkı sağlıyor, ziyaretçinin deneyiminde nasıl bir etkisi olacak sorularına yanıt bulduktan sonra tasarıma dahil ediyoruz.

Son olarak mimari tasarım, sergileme tasarımı ve grafik tasarım süreçlerinin müze küratörünün koordinasyonu ile tamamlandığını eklemeliyim. Müze tasarımın, anlatılmak istenilen hikâyeyi ortaya koyması, ziyaretçinin bir deneyim yaşaması, farkındalık kazanması, en azından bir soru sorarak ayrılması, bütün bu emeğin en önemli çıktısı olarak tanımlanabilir bizim için.

Çeşitli kent ve coğrafyalarda pek çok proje gerçekleştiriyorsunuz. Yeni bir proje söz konusu olduğunda içerik ve izleyici deneyimi gibi temel konuların yanı sıra tasarımın / projenin içinde bulunduğu kültür ve coğrafya ile kurduğu ilişkiyi nasıl geliştiriyorsunuz?

Bu soruya çok farklı açılardan yanıt vermek mümkün. Bunu yalnızca müze tasarımı açısından ele almak yetersiz kalır, kültür endüstrisi içinde üretilen her proje için “küresel düşün yerel tasarla” mottosuyla hareket edilmeli.

Yine öncelikle kavramsal olarak irdelemek istiyorum, postmodernizmle birlikte, müzelerdeki temsiliyetin ele alınışı değişti, bugün gündelik yaşam, sıradan insanların hikayeleri, toplumdaki en küçük grupların yaşam kültürü, gelenek ve ritüelleri, o anlatı ve hikâyeyi biricikleştiren, etkileyici kılan temel unsurlar haline geldi. Bir müze tasarlamak iyi bir gözlemci olmakla ve doğru soruları sormakla başlıyor.

Müzenin konusu nedir? Nerede ve kimin için bir müze tasarlıyoruz?  Müzenin bulunduğu coğrafyaya vermek istediği mesaj nedir? Toplumda iyileştirici, dönüştürücü etkileri nasıl olabilir?

Elbette bu geniş kapsamlı soruların yanıtlarını mekânsal ve bütçesel olarak sınırlı projelerde tam anlamıyla bulamıyoruz. Kaynaklarımızı etkin kullanmak adına bazı projelerde gerçekten bir eski eseri, otantik bir objeyi korumak ön planda olabiliyor.

Müzenin konusu ne olursa olsun, projenin katılımcı süreçlerle yürütülmesine özen gösteriyoruz. Genellikle merkezi ve yerel yönetimlerle yaptığımız işlerde, sivil toplumla ilişkileri geliştirme konusunda biz yol gösterici olmaya çalışıyoruz. Örneğin, bir arkeoloji müzesi ya da bir kent müzesinde arkeoloji temasını çalışırken, devam eden kazıları yürüten kazı başkanları ile birlikte mutlaka yerel tarihçilerle veya kültürel mirası koruma dernekleri gibi sivil toplum kuruluşları ile de görüşüyoruz. Bir endüstriyel miras projesi çalışıyorsak ilk olarak fabrikada çalışan işçilerle bağlantıya geçiyoruz. Örneğin Sinop’ta Ayancık Keteni Müzesi projesi çalışırken keten üreten çiftçilerle, daha sonra, keten dokuyan ustalarla bağlantıya geçtik.

Bu soruyu bir de sürdürülebilirlik açısından ele almak istiyorum. Sürdürülebilir bir müze tasarlamak sadece küratörlerin oluşturduğu hikâyenin, tasarımcılar tarafından tasarlanmasından ibaret değil, toplumla ilişkisini ve yukarıda belirttiğimiz gibi dönüştürücü ve iyileştirici, hatta istihdam sağlayıcı etkisini de tasarlamak anlamına geliyor. Sürdürülebilirlik kavramı önce içinde bulunduğumuz coğrafyanın değerler haritasını ortaya koymakla başlıyor, yine kent ölçeğinde ele alırsak, çalıştığımız kent müzelerinde bugün yerel mutfak / gastronomi teması mutlaka yer alıyor. Bunu desteklemek amacıyla coğrafi işaret almış lokal ürünleri, tasarladığımız müze hediyelik eşya dükkanlarında bir ürün olarak satılmasını öneriyoruz. Tedarikçilerin mutlaka yerel üreticilerinden hatta mümkünse kadın kooperatiflerinden seçilmesi yine önerilerimiz arasında yer alıyor.  Bazen atölye ve etkinlikler de konuyu daha geniş kitlelere aktarmaya çalışıyoruz. Kısacası müzenin konusu olanak sağlıyorsa, geleneksel bir değeri geleceğe taşıyacak süreçleri, araçları müze aracılığıyla topluma aktarmaya, çağdaş bir yaklaşımla yeniden ele alınmasına, hatta kentin ekonomik ve kültürel hayatına katkı sağlayacak araçların geliştirilmesini de proje kapsamında ele almaya çalışıyoruz. Aslında bir bütün olarak müze ve kent kullanıcılarının karşılıklı olarak birbirlerini besleyecek, geliştirecek süreçleri tasarlıyoruz.

Son yıllarda öne çıkan ve halen içinde olduğumuz pandemi sürecinin de yoğun olarak etkisi altına aldığı dijital teknolojiler ve gelişmeler sergileme pratiklerini, izleyici beklentisini ve dolayısıyla müze ve sergi tasarımlarını nasıl etkiliyor?

Pandemi nedeniyle maalesef 2020 yılında müzelerin fiziksel erişimine ilk kez bu kadar kitlesel bir engel geldi. Ancak yaratıcı endüstriler içinde yer alan müzeler, bu süreci teknolojinin de imkanlarını kullanarak daha yaratıcı çözümlerle yönettiler diyebilirim. Aslında müzeler bir süredir koleksiyonlarını ve geçici sergilerini çevrimiçi erişime açmışlardı. Müze sergileme tasarımında, veritabanı sistemleri, AR ve VR uygulamaları, hologram vb. dijital teknolojiler uzun süredir çok kullanılan sergileme araçlarıydı. Ancak pandemi sonrasında dokunmatik uygulamaların yerini daha çok sensörlü teknolojilerin aldığını söyleyebiliriz.

Bu süreçte daha önce hiç denenmemiş olan unsur, ziyaretçiler için tasarlanan çevrimiçi etkinliklerdi. Ziyaretçiler tarafından kabul gören bu uygulamalarla erişimin çok daha kolay ve geniş kitleye açılabildiğini de deneyimlemiş olduk. Bugün sergi tasarımlarının yalnızca çevrimiçi çalışıldığı uygulamalar da artık hayata geçmeye başladı. Sergi ile birlikte geliştirilen ve kavramsal çerçevenin anlaşılmasına destek olan, seminer, atölye vb. etkinlerin çevrimiçi yapılabilmesiyle bir bütün olarak mekâna ihtiyaç duyulmadan da tasarımın yapılabildiğine tanık olduk.

Pandemi ile birlikte müzeler sosyal medya hesaplarını çok etkin kullanmaya başladılar, ilk olarak mevcut içeriklerle ilgili paylaşımlarla başlayan süreç, giderek daha katılımcı etkinliklerle devam etti. Örneğin; Arter, katılımı 10 kişi ile sınırlı tuttuğu #Evdenanlat uygulamasıyla, katılımcıların evlerinde yer alan bir sanat yapıtını, diğerlerine anlattığı bir etkinlikle takipçileriyle dinamik bir iletişim sürdürdü. 360 derece sanal müze turları ile müze ve galerileri daha fazla çevrimiçi olarak ziyaret edilebilir oldu.  Bir araştırmada, 2020 yılında “sanal müze ziyareti” nin Google’nın arama motorlarında en sık kullanılan cümle olduğunu yazıyordu. Sanal müze ziyareti pandemi döneminin en şifacı etkinliği oldu. Müzeler teknolojik altyapılarını bu talebe uygun olarak yenilediler. Türkiye’deki kamu ve özel müzeler de küratörler eşliğinde sergi turlarını bazen sosyal medyada canlı turlarla yer yer de youtube vb platformlara yükledikleri içeriklerle daha geniş kitlelere ulaştırmaya çalıştılar.

Özellikle Troya Müzesi müdürü sevgili meslektaşım Rıdvan Gölcük neredeyse her gün müzeden yaptığı canlı yayınlarla, Troya Müzesi koleksiyonunu çok ciddi bir kitlesel erişime açmış oldu. Bir müze müdürünün bu kadar açık, kucaklayıcı, kolayca erişebileceğiniz bir platformda yer alması da büyük bir değişimin göstergesi olarak okunabilir.

Ancak pandemi sonrası müze ziyaret istatistiklerine bakıldığında, hala müzelere fiziksel erişimin tetikleyici bir cazibesi olduğunu da söyleyebiliriz.

İçeriğinden ve bağlamından bağımsız olarak her bir yeni projenizde gözettiğiniz belirgin tasarım prensipleri var mı?

Nasıl bir mekânı müzeleştirdiğiniz, tasarım yaklaşımınızı çok belirliyor. Örneğin eski ve tescilli bir yapıyı müzeye dönüştürüyorsak, önceliğimiz yapıyı bütüncül olarak korumak olabiliyor, tüm mimari programı ve sirkülasyonu bu kısıtlar içinde çözmeye çalışıyoruz. Burada en çok zorlandığımız konu dezavantajlı grupların tüm müzeye erişimini çözmek oluyor. Endüstriyel miras çalışıyorsak, in-situ makine ve aksamın korunmasına özen gösteriyoruz ve tüm yerleşim akslarını buna göre planlıyoruz. Elbette en rahat ettiğimiz durum yeni bir müze binası tasarlamak oluyor, müze işlevlerini eksiksiz bir şekilde mekânsal olarak programlayabiliyoruz. Bu mekân ihtiyaçlarını temel olarak, geçici ve kalıcı sergi alanları, eğitim, etkinlik atölye alanları, müze kafeterya, hediyelik eşya dükkânı, arşiv kütüphane olarak tanımlayabiliriz. Müzenin önleyici koruma açısından gün ışığı kontrolü, iklimlendirme ve aydınlık değerleri, ziyaretçi ve koleksiyonun güvenliği, ziyaretçi sirkülasyonunun karışıklığa yol açmadan çözülmesi ise tasarım ekibinin teknik olarak çözmesi gereken konular. 

Bu konuya mimarlık disiplini dışından gelen biri olarak yanıt verdiğim için, tasarım kararlarına ilişkin refleksim tamamen bütünsellik diyebilirim. Bir müze senaryosunu tasarım ekiplerine aktarırken uzun ve detaylı bir toplantı yaparak, öncelikle içeriğe dair bilgi veriyoruz. Müzenin nerede kurulduğu, koleksiyonun en önemli parçasının ne olduğu, bilgi mimarisinin nasıl inşa edildiği, hangi bilginin sahnede olacağı, hangi bilginin fonda anlatılacağı, tasarım ekiplerinin içselleştirmesi gereken konular. Farklı disiplinlerden gelen verilerin bütüncül bir tasarım diline oturmasında ise en büyük iş müze küratörüne düşüyor. Müze tasarımının mimari tasarımdan çok temel bir farkı var, odağınız hep senaryo ve koleksiyon olmak zorunda, tüm tasarım kararlarının hikâyeyi en yalın ve etkileyici şeklide anlatması gerekiyor. 

Sergileme yöntemleri, bağlamı, kapsayıcılığı, yaratıcı ve kolektif üretime ne oranda alan açtığı gibi konular tasarım, mimarlık ve sanat camiasında son yıllarda yoğun olarak tartışılıyor. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Tüm kurumlarda olduğu gibi, 21.yüzyılda müzeler de toplumdaki rollerini yeniden tanımladılar. Daha demokratik, katılımcı, sosyal adaleti vurgulayan, kısacası yaşadığı toplumla birlikte var olan bir misyon benimsediler. Bu misyonu hayata geçirirken, gerçekleştirdikleri sergi ve etkinliklerle, ziyaretçiye bilgiyi, verilere dayalı ve objektif olarak aktarmayı, müzenin fiziksel alanlarını olabildiğince ziyaretçilere açmayı ve toplumdan gelen talep ve fikirlere de açık olmayı hedeflediler.

Müzeler, ziyaretçi araştırmaları ile de beslenerek, koleksiyon edinme aşamasından itibaren, geçici sergiler, etkinlikler ve projeler geliştirirken de katılımcı, kültürlerarası diyalogu benimseyen toplumsal cinsiyet eşitliğine odaklanan yöntemleri benimsediler. Gezegenin en önemli sorunları olan göç, mülteci sorunu, ırkçılık, yoksulluk, çarpık kentleşme, eğitim eşitsizliği, çevre ve iklim, müzelerin sergi ve etkinliklerini belirlemedeki en önemli gündem maddeleri oluyor.

Bugün Oslo Kent Müzesi’nde göçmenler için ücretsiz dil eğitimi verildiğini, Hollanda’da bir müze küratörünün Bulgar göçmeni işçilerin yaşadıklarını aktarabileceği bir sergi düzenlediğini ve süreçte kendisi ile eş küratör olarak bir göçmenle çalıştığı, sergi hazırlıkları sırasında haftada bir gün göçmen işçilerle şantiyede toplantı yaptığı, katılımcı süreçleri müzelerde izleyebiliyoruz.

Müzelerde küratoryel yorumlama anlayışı da değişti, Amerikan yerlilerine ait koleksiyonların, batılı bir küratörün gözüyle yorumlandığı indirgemeci yaklaşımların çok ötesinde, onlarla hatta objenin sergilenip sergilenmeyeceği kararının dahi birlikte alındığı katılımcı uygulamaları görebiliyoruz.  Ya da görmek zorundayız diyebilirim.

Müze türlerine ilişkin birkaç örnekle devam etmek istiyorum. Günümüzde etnografya müzeleri, yalnızca geleneksel yaşam kültürünü, gündelik yaşam objeleri üzerinden anlatan bir yaklaşımı benimsemiyorlar. Birçok müzenin, bir çağdaş sanatçının, koleksiyondan obje seçip yorumladığı sergi projelerine de çok sık rastlıyoruz. Elbette gerçekleştirdikleri atölye ve etkinliklerle de genç sanatçılarla birlikte ürettikleri işler de var.

Kent müzeleri ise en dinamik müze türü olarak tanımlanabilir, yalnızca geçmişe ait verileri değil bugünü de toplayan, arşivleyen, toplumun tartıştığı konuları odağına alan, bu konularda projeler üreten, hatta sorunları tespit eden bir kurum olarak kendini var ediyor.

Tüm bu konuştuğumuz yaklaşımlar ülkemizde, özel müze ve galerilerde belki daha rahat görebildiğimiz uygulamalar. Bizim özellikle kamu kurumları ile yaptığımız projelerde mesleki duyarlılık olarak dikkat etmeye çalıştığımız konular. Bu nedenle sabır ve titizlikle, neden projeleri bu şekilde çalışmak zorunda olduğumuzu anlatmaya çalışıyoruz.

Son yıllarda gerçekleştirdiğiniz projeler arasında özellikle aklınızda kalan ve süreciyle diğer projelerden özellikle ayrışan işleriniz var mı?

Bir müze projesinin fikir aşamasında başlayıp, ziyaretçiye sunulma sürecine kadar devam eden iş akışları bellidir. Metodoloji olarak hep aynı şekilde ilerliyoruz. Ancak bazı projelerde, ilgili idarelere projeyi daha büyük ölçekte tasarlamak istediğimizi belirtiyoruz. Müze tasarımını mekânın ötesinde ele alabileceğimiz koşullar olduğu takdirde, katılımcı, kapsayıcı, çevre dostu ve kente ekonomik değer katan, sürdürebilirlik kavramı üzerine çok çalışıyoruz.

Son dönemde Sinop’ta açılması planlanan Ayancık Keteni Müze projesini, Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı (KUZKA) iş birliği ile sürdürülebilirlik açısından farklı şekilde çalıştık. Müzenin hedeflerinden biri unutulmak üzere olan geleneksel Ayancık Keteni üretimini yeniden canlandırmak, kente istihdam ve kaynak yaratacak bir sektör haline getirmek olarak tanımlandı. Dolayısı ile senaryo yazım sürecinde Sinop İl Tarım Müdürlüğü iş birliği ile önce çiftçilerle görüştük. Tohum ekme, hasat, iplik ve dokuma kumaş haline gelene kadar keten üretimine ilişkin tüm süreçleri inceledik. Kumaş aşamasından sonra, Halk Eğitim Merkezleri’nde kadın istihdamını arttırmak üzere, keten dokuma ve motif işleme dersleri veren usta öğreticilerle görüşerek, kumaşın işlenmesini çalıştık. Hem çiftçiler hem de keteni dokuyan, motifleri işleyen ustalar müzenin eş küratörleri gibi süreç kurgusunda bizlerle birebir çalıştılar.

İlk kez bir müze projesinde, müze etkinliklerini çok farklı paydaşlarla birlikte proje ile eş zamanlı planlayabildik. Keten tarlalarında tohumun çiçeklenme aşamasında müze ziyaretçileri için tarla ziyaretleri önerdik. Kadın istihdamını geliştirmek amacıyla, yerli ve yabancı tasarımcılarla, Sinop’lu kadınların keten kumaşından modern tasarımlar üreteceği atölyeleri planladık. Farklı ülkelerdeki keten müzeleri ile iletişime geçerek başta geçici sergiler olmak üzere iş birlikleri önerdik. Eş zamanlı olarak İl Tarım Müdürlüğü’nün daha verimli keten üretimi için toprak analizleri ve laboratuvar çalışmaları da paralel şekilde devam etti.

Uygulama süreçlerine 2022 yılında başlayacağımız projenin, tasarladığımız tüm aşamalarının hayata geçmesini de birebir takip edeceğiz elbette. Umarım farklı temalardaki müze projelerinde benzer süreçleri başlatabiliriz.

Masanızdaki yeni, heyecan verici güncel projeler neler?

Üzerinde çalıştığımız projelerin, konu çeşitliliği açısından keyifli olduğunu söyleyebilirim. İstanbul’da kısa süre sonra açılacak olan Diş Sağlığı Müzesi’nin uygulama aşaması tamamlandı, açılış tarihini bekliyoruz. Tarım ve Orman Bakanlığı le Ardahan’da açılması planlanan Kafkas Arısı Müzesi, Mersin Büyükşehir Belediyesi ile Mersin Su Müzesi, Çankırı Belediyesi ile Çankırı Tuz Mağarası ve Yalova’da Organize Sanayi Bölgesi’nde açılması planlanan Türkiye Sanayi Tarihi Müzesi devam eden projelerimiz arasında yer alıyor.

Bahar Turkay

https://www.vbenzeri.com/tasarim/mithra-istanbul-uzerine


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Categories

%d bloggers like this: