Posted by: bluesyemre | April 4, 2022

İyimser Olmak İş ve Özel Hayatınızı Nasıl Değiştiriyor?

Müşterilerimizden birine bir lansman kampanyası sunuyorduk. Bu, üzerinde birkaç hafta çalıştığımız önemli bir sunumdu. Sunum günü geldi ve üç kampanya fikri anlattık. Bu fikirlerden bir tanesi pek beğenilmedi, birisinin üzerinde çeşitli tartışmalar oldu, bir tanesi de oldukça beğenildi. Ve bu beğenilen fikri hayata geçirmeye karar verdiler. Yani üç fikir sunmuştuk ve birisi gerçekleşecekti. Oransal olarak baktığımızda bayağı iyi sayılırdık. Başarı oranımız yüzde 33’tü. Sunduğumuz her üç fikirden birinin gerçekleştiğini düşünsenize… Ama gelin, bu üç fikre nasıl ulaştığımıza bir bakalım.

Bu üç fikir aslında, kreatif direktörümüz tarafından 10 fikir arasından seçilmişti. O 10 fikri de yaklaşık 25 fikir arasından ekipçe eleyip hazırlamıştık. O 25 fikir arasına hiç giremeyen, fikri üretenin otokontrolüyle elenen fikirleri ise hiç saymıyorum. Kısaca, 25 fikir üretmiştik ve bir tanesi gerçekleşecekti. Kalan 24’ü için “hayır” cevabı almıştık. Yani, sunduğumuz fikirlerin yüzde 96’sı reddedilmişti.

Bahsettiğim olay, reklam ajanslarında sürekli yaşanan bir olay. Daha doğrusu herhangi bir yaratıcı endüstride yaşanan günlük bir olay. Eğer reklam sektörü gibi yaratıcı bir endüstride çalışıyorsanız, gününüzün önemli bir bölümü reddedilmekle geçiyor. Yani sunduğunuz fikirlerin çoğuna “hayır” cevabı alıyorsunuz. Peki bu kadar “hayır” cevabı almakla nasıl başa çıkabiliyoruz? Öncelikle, bu kadar “hayır” cevabı almak normal mi, bunu hayattaki başka alanlarla bir karşılaştıralım.

İş görüşmelerini düşünelim. Yaptığı 10 iş başvurusunun 9’undan daha ilk görüşmede “hayır” cevabı alan birisini düşünün. Bir noktadan sonra başvurmayı bırakır değil mi?

Matematik sınavlarından hep düşük not alan bir öğrenciyi düşünün. Bir süre sonra matematiği anlamadığını, kendisinin sayılarla arasının iyi olmadığını düşünür ve matematiğe çalışmaktan vazgeçer değil mi?

İşte bu davranışa “öğrenilmiş çaresizlik” deniyor. Martin Seligman’a ait olan bu kavrama göre kişi, belirli sayıda bir başarısızlıktan sonra şu şekilde düşünmeye başlıyor: “Yine başarısız oldum, ne yaparsam yapayım sonuç değişmeyecek. O yüzden denemenin ne anlamı var?”

Öğrenilmiş çaresizliğe, kişinin vazgeçme reaksiyonu da diyebiliriz. Şimdi yaratıcı endüstrimiz olan reklama geri dönelim. Peki kreatifler nasıl oluyor da bu kadar çok reddedilmelerine rağmen kendilerinden hiç şüphe etmiyor? Neden yaratıcı olduklarını düşünmeyi bırakmıyor, istifa etmiyor, işlerinden vazgeçmiyorlar? Nedeni basit: Öğrenilmiş iyimserlik.

Öğrenilmiş İyimserlik

Önce iyimserlik nedir ona bir bakalım. İyimserlik genelde, her şeyin iyi olacağına dair bir inanç olarak düşünülür. Yani bu tanıma göre, elinizde bunu destekleyecek hiçbir kanıt olmasa da yine de her şeyin daha iyi olacağına bir şekilde inanırsınız. Ama Martin Seligman’ın tanımı bu değil. Martin Seligman’a göre iyimserlik, herhangi bir başarısızlık anı sonrası bu durumu kendinize nasıl açıkladığınızla ilgili.

Şimdi iş görüşmesini ele alalım. Adayımız Can, başvurduğu işlerden “hayır” cevabı alsın. Can’ın da bu görüşmeler sonrası şu şekilde düşündüğünü varsayalım:

  • İş görüşmelerim iyi geçmiyor, hepsi benim yüzümden (kişisel).
  • Bundan sonra gireceğim tüm iş görüşmeleri de benzer şekilde geçecek (sürekli).
  • Sırf bu iş görüşmeleri değil ki hayatta ne yapsam olmuyor (yaygın).

Şimdi de Cem’i düşünelim. O da aynı sayıda başvuru yapsın, görüşmelere girsin ve o da hayır cevabı alsın. Ama Cem böyle düşünsün:

  • Bu olay benimle ilgili değil. O anki durumla ilgili. O gün iş görüşmesine çok iyi hazırlanamamıştım. Bir başkasında o hafta zor bir olay yaşadım, onun etkisini atlamamıştım. (kişisel değil, şartlarla ilgili).
  • Bundan sonra gireceğim iş görüşmelerine daha iyi hazırlanırsam, daha konsantre olursam ve istekli görünürsem daha iyi geçer. (sürekli değil, değişebilir).
  • Bu görüşmelerden ret almamın hayatımın diğer alanlarıyla hiçbir ilgisi yok. Onları etkilemeyecek. (yaygın değil, bu durum için geçerli).

İşte Seligman’ın tanımına göre bizim ne kadar iyimser ya da kötümser olduğumuzu, bir başarısızlık sonrası bu durumu kendimize nasıl açıkladığımız gösteriyor. Yani herhangi bir başarısızlık sonrası bu durumun benimle ilgili olduğunu, bundan sonra da devam edeceğini ve hayatımın başka alanlarında da süreceğini düşünüyorsam tam bir pesimistim.

Tam tersini düşünüyorsam; yani yaşadığım düşüşün nedeninin benimle ilgili olmadığını, bu durumun tekrar etmeyeceğini ve hayatımın diğer alanlarıyla bir ilgisi olmadığını düşünüyorsam optimistim.

Şimdi yaratıcı endüstrimize geri dönelim. Reklam endüstrisinde global bir ajansın kreatif departmanında çalışan birisi olarak günümün önemli bir bölümü “hayır” cevabını duyarak geçiyor. Ve biz reklamcılar, işimiz bu olduğu için, başka bir işi yapmayı düşünmediğimiz için bir noktada bu hayırlarla başa çıkmayı öğrenmemiz gerektiğini fark ediyoruz. Eğer fikrimiz beğenilmediyse, daha farklı açıdan bakıp daha farklı bir fikir bulmaya çalışıyoruz. O da beğenilmediyse yine deniyoruz. İşte bu vazgeçmeme dürtüsü bizi beğenilen, gerçekleşen fikir bulmamızı sağlıyor. Bu gerçekleşen bir fikir sonrası da kendimizle ilgili yeni bir anlatı yaratıyoruz.

Peki iyimser olmak gerçek hayatta ne işimize yarayacak?

İyimserler Daha Başarılı

Üçüncü sınıfa giden 400 öğrencinin bir testle iyimser mi yoksa kötümser mi bir açıklama modeline sahip olduğu ölçülüyor. Sonra bu öğrenciler altıncı sınıfa kadar izleniyor. Araştırma gösteriyor ki;

  • Eğer öğrenci kötümser ise diğerlerine oranla daha depresif oluyor.
  • Optimist olanlar ise herhangi bir zorlukla karşılaştığında pozitif kalmaya devam ediyor ve bu zorluğun üstesinden daha çabuk geliyorlar.

Peki bu durumun nedeni ne olabilir? Seligman’ın tanımı kötümserlerin herhangi bir başarısızlıkta kendilerini suçladığı yönünde. Ve kötümserler bu durumun hayatları boyunca devam edeceğini düşünüyorlar. Bu da onlarda hayat üzerinde çok fazla kontrolleri olmadığı algısını yaratıyor. Oysa optimistler, yaşadıkları zor bir durumda bu durumun nedeninin kendileriyle ilgili olmadığını düşünüyor. Çalışırsam, daha iyi hazırlanırsam bu sonuçla karşılaşmam diyorlar. Bu da kendi hayatlarının kontrolünün kendilerinde olduğunu düşünmelerini sağlıyor. Hayatının kontrolünün elinde olduğunu düşünenler de bu sayede herhangi bir zorluğu daha çabuk aşıyorlar. Çünkü aşıp ya da aşmamak onların elinde.

İyimserler Daha Sağlıklı

Sağlık konusuna girmeden önce bağışıklık sistemimizdeki hücrelerden bahsetmek istiyorum. Bağışıklık sistemimizde adına T hücreleri denen ve vücuda saldırı olduğunda bu saldırganları belirleyen ve onları yok eden hücreler var. Bir de NK hücreleri (natural killer) vardır, onlar da kendilerine yabancı gelen hücrelere saldırıyor.

Şimdi “öğrenilmiş çaresizlik” tanımına geri dönelim: Öğrenilmiş çaresizlik, kişinin olumsuz durumlarla karşılaştıktan sonra denemeyi bırakmasıydı. Vazgeçme eşiğiydi. Kendimizi çaresiz hissetmemiz, denemememiz T-hücre sayısını azaltıyor ve NK hücrelerinin etkisini kaybettiriyor. Yani kötümserlik bağışıklığınızı düşürüyor.

Bir araştırmada 34 meme kanseri hastasına aynı tedavi uygulanıyor. Sizce kimlerde bu tedavi daha iyi çalışıyor ve onlar daha uzun süre yaşıyor? Tabii ki iyimserler.

İyimserler Daha Çok Seçiliyor

Peki, bir adayın ne kadar iyimser olup olmadığı onun başkan olarak seçilmesine etki edebilir mi? Bir araştırmaya göre evet.

ABD’de 1948-1984 yılları arasındaki tüm başkan adaylarının aday olduktan sonraki konuşmaları seçime kadar inceleniyor. Bu konuşmalardan adayın ne kadar optimist ya da pesimist olduğu belirleniyor. Daha iyi bir ülke hayalinden bahseden, iyi bir gelecek tasviri yapan adayların optimist; korku politikası güden, kendisi seçilmediğinde olacaklarla halkı korkutan adayların optimist olmadığını düşünebiliriz. Araştırma sonucu gösteriyor ki seçilen ABD başkanlarının yüzde 90’ı optimist.

Ben Nasıl İyimser Olacağım?

Öncelikle iyimserliğin ya da kötümserliğin bir kader olmadığını bilmek gerekir. İyimserlik ve kötümserlik aslında bir açıklama modelidir. Başarısızlıkla karşılaştığımızda bu durumu kendimize anlatma şeklimizdir. Açıklama modelimiz bir noktadan sonra “kendi anlatımıza” dönüşüyor. Bu da karakterimiz oluyor. Daha iyimser olmak için yapabileceğimiz ilk şey, açıklama modelimizin farkına varmak olmalı. Yani bundan sonraki ilk başarısızlığıma daha detaylı bakıp bu durumun “kişisel, sürekli ve yaygın” olup olmadığını kendime tekrar sormalıyım. Eğer kötümser bir açıklama modeline sahipsem bu durumu çürütecek karşı argümanlar bulmaya odaklanmalıyım. Sonra bunu sürekli tekrarlamalıyım Böylece daha optimist olabilirim.

İyi de O Zaman Neden Pesimizm Var?

Madem iyimser olmak bu kadar faydalı, bizi daha başarılı ve sağlıklı yapıyor o zaman evrimsel olarak hepimizin optimist olması gerekmez miydi? Evet gerekirdi, tabii kötümserliğin hiçbir faydası olmasaydı. Kötümser olmamızın bir nedeni var. O da şu: Kötümserlerin kendileriyle ilgili daha gerçekçi bir bakış açısı var. Yani kötümserler kendilerini iyimserlere göre daha gerçekçi değerlendirebiliyorlar. Bir araştırmada bir kısmı depresyonda olan, bir kısmı depresyonda olmayan bir grup hasta bir panele davet ediliyor. Burada bir tartışmaya katılıyorlar. Sonra bu hastalardan kendi performanslarını değerlendirmesi isteniyor. Ne kadar ikna edici oldukları ve izleyenlere ne kadar sempatik geldikleri bu insanlara soruluyor. Bu sorular aynı zamanda tarafsız panel gözlemcilerine de soruluyor. Gözlemciler, depresif insanların ne ikna edici olduklarını ne de sempatik geldiklerini belirtiyor. Depresif insanlar da kendilerine sorulduğunda benzer cevaplar veriyor. Yani eksikliklerinin farkındalar. Ama burada asıl ilginç olan depresif olmayan insanların kendi yeteneklerini abartması. Depresif olmayan grup kendilerinin gerçekte olduklarından çok daha fazla ikna edici ve sempatik olduklarını düşünüyor. Yani iyimsersek kendimizi biraz abartıyoruz. Performansımızın normalde olduğundan daha fazla olduğunu zannediyoruz. Ama kötümsersek kendimizle ilgili daha gerçekçi bir algımız oluyor.

Bu araştırma sonucu, bir miktar kötümserliğe hepimizin ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz. Bu şekilde kendimizi daha iyi tanır, eksiklerimizi daha iyi görebiliriz.

Özetle, iyimserlik her şeyin iyi olacağına dair sonsuz bir inanç değil. İyimserlik, düştüğümüzde bu durumu kendimize nasıl açıkladığımızla ilgili. İyimser olduğumuzda zorlukların üstesinden daha hızlı geliyoruz, bağışıklık sistemimiz daha iyi oluyor ve daha sağlıklı oluyoruz. Ama kendimizi daha iyi değerlendirmek için de bir miktar pesimizme ihtiyacımız olduğu unutulmamalı.

https://hbrturkiye.com/blog/iyimser-olmak-is-ve-ozel-hayatinizi-nasil-degistiriyor


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Categories

%d bloggers like this: