Posted by: bluesyemre | April 8, 2022

Margosyan’ın daveti

Mıgırdiç Margosyan Diyarbakır’da. Fotoğraf: Candan Murat OZCAN (Agos Gazetesi)

“Katman katman acıyla şekillenen bu güzeller güzeli memleket, onu çok seven, onun hamuruyla yoğrulan, onu bir arada eşit ve özgürce yaşayacağımız bir cennet haline getirmek isteyen çok değerli bir evladını daha yitirdi. Bir devir onunla kapandı, eski memleketle bağımızı sağlayan son tel koptu.”

Bulamam zannediyordum, internet öncesi zamanlarda yazılmıştı ama meğer burnumun dibindeymiş, kopyalayıp Biletimiz İstanbul’a Kesildi’nin tanıtım metnine yapıştırmışız, “Ape Margos Ragıp Duran” diye Google’layınca hemen o çıktı karşıma. Cumhuriyet Kitap’ta çıkmıştı herhalde Ragıp Duran’ın “Allahsız Kalem” yazısı, tamamını bulamadım. Ne garip, Mıgırdiç Margosyan dendiğinde aklıma, onunla ilgili kendi görüp yaşadıklarımdan süzülmüş bir imge değil de, belki onlarca kez okuduğum o cümleler geliyor en önce. Duran’ın ustalığına şapka çıkararak alıntılıyorum:

“… Margosyan’ın diline bir dengbej gelip yerleşmiş sanki. Geçenlerde bir yabancı gazetede Kahire’deki kahvelerde öykü-masal anlatan amcalardan birinin fotoğrafını görmüştüm. Biletimiz’i okurken o fotoğraf çekildi yeniden. Margos amca bir masanın üstüne konmuş iskemleye oturmuş, elinde bir kitap, arada sırada gözlüklerini çıkarıp nargile ya da kahve içen dinleyicilerine bakıyor. Ulu Cami’nin önündeki kürsülere tünemiş Ermeniler, Kürtler, Museviler, Süryani ve Keldaniler usul usul dinliyorlar kendi öykülerini. Arada bir, Ermeni’nin biri ya da bir Hıristiyan ‘Ape Margos, o kadının adı Mari değil Hayganuş’ diye tekzip iddiasında bulunuyor.”

Sonra, kendi hikâyemden bir an. ‘94 yılı olmalı, çocukluktan çıkmak üzere gençliğe doğru ilerlediğim yıllar. Sekiz yaşından sonra yaz aylarını geçirdiğim, o sıralarda da sanki kendim büyümüşüm gibi sekiz dokuz sene önce oraya ilk gittiğim yaşlarda olan çocuklara “belletmen”lik ettiğim Kınalı’daki kamptayız. Eylül başı olmalı, çocukları göndermişiz, okullar açılacak, biz de döşekleri patpat denen aletlerle vurup mebzul miktarda toz ve sidik kokusu eşliğinde havalandırıyor, ortalığı toparlayıp bir dahaki sene haziranda dönmek üzere kampı kapatmak için çalışıyoruz. Bir hafta önce çocuk cıvıltılarıyla dolu olan, şimdi gözüme, çok temiz ve düzenli olsa da hüzünlü görünen boş yatakhanelerde boş boş dolanıyorum. Bir sehpanın üstünde gözüme bir kitap çarpıyor. Can sıkıntısından ne bulsam okuduğum zamanlar.

Oraya kimin bıraktığını bilmediğim kitap Gâvur Mahallesi’ydi. Varlığını sonradan öğrendiğim, Margosyan’ı Türkçe okura ilk takdim eden Hikmet Temel Akarsu’nun 1992’de Bebekus’un Kitaplığı’ndan çıkardığı değil, sonra ‘93’te Aras kurulduktan sonra basılan. “Ne biçim isim bu!” diye düşünüp elime aldığımı, kapağındaki fotoğrafa, üzerindeki isme, hiç duymadığım Eliz Kavukçuyan Ödülü’yle ilgili banta, Aras logosuna (Mengü Ertel’in elinden çıktığını da, Ertel’in kim olduğunu da yine sonra öğrenecektim) uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Bir şey bana garip, neredeyse tekinsiz geliyordu ama ne olduğunu tam anlayamıyordum. Şimdi anlıyorum, bir Ermeninin adının, üstelik belli ki Ermenilerle ilgili bir şeyler anlatan bir Ermeninin adının böyle uluorta, hani bugün neredeyse anaakım diyebileceğim bir iddia ve profesyonellikle, dünyalı kodlarla sergilenmesine şaşırıyordum. Çünkü Ermeni, benim o yaşıma kadar idrak ettiğim kadarıyla, ya güvenlik kaygısından neşet eden bir yokluk, yok olma, görülmeme arzusu, ya kendi içine kapanıp kendi kendinin etrafında dönüp duran bir sessiz-dil ya da bunlardan hiçbiri değilse bile cemaat içine kapalı kalmaktan gelen bir sakillik, bir tür bon pour l’orient’lık demekti. Görülmeme, yerin dibine girerek kaybolma arzusunu daha adından bağırarak pare pare eden, ince ince düşünüldüğü belli olan kapaktaki titizlikle de bahsettiğim o Ermeni amatörlüğüyle ilgisi olmadığını ilk karşılaşmada söyleyen benim için yepyeni bu halin nedenini ve nasılını merak ederek yumuldum kitaba.

Pek teslim edilmediğini, o hep oradaymış gibi durduğu için kanıksandığından fark edilmediğini düşündüğüm bir yanı var Margosyan’ın. (Takdir edersiniz, var-dı demek kolay değil benim için. Hem, yazar sizin benim gibi bir fani olabilir ama yazdığıyla ölümsüzdür, değil mi?) 1990’lardan bugüne, yani Türkçe kitaplarının yayımlanmasından bu yana hem iyi bir yazar hem de bize unutturulanları, bize kendimizi hatırlatan ve bunu yepyeni bir edebi varoluşla yapan bir yol açıcı olarak, sandığımızdan çok daha derin etkisi oldu dünü ve bugünü, kendimizi, bizi ve hikâyelerimizi algılayış şeklimiz üzerinde. Adını aldığı Vaftizci Yahya’nın –Ermenicesiyle Mıgırdiç Hovhannes’in– İsa’nın yolunu açması gibi, o da başkalarının ve başka hikâyelerin sökün etmesini sağladı. Bugün etrafımızda bu konularda yazanların sayısı çok olabilir, anlatılanlara alışmış olabiliriz, ama ‘90’lar Türkiyesi’nde Baron Margosyan, bir yerelden, üstelik acısı onyıllardır katman katman üst üste binmiş bir yerelden gelip merkezi etkilemeye talip bir metin üretmek konusunda epeyce yalnızdı. Bir bakıma, Hrant Dink’in daha göz önünde ve elbette daha çok ses çıkararak yaptığını, daha sessiz sakin, edebi bir yolla tamamladı diyebiliriz. İkisinin yollarının aynı okuldan, benim de okuduğum Tıbrevank’tan geçmesine ve Margosyan’ın Hrant Dink’in öğretmeni olmuş olmasına, bu ikisinin, 1993’te Ardaşes Margosyan, Payline ve Yetvart Tomasyanlarla birlikte Aras’ı kurmalarına da bir kez daha mim koyarak.

Yayınevinin kitap tanıtım bültenlerinde ne yazık ki çokça kullandığımız bir tabirle söylersek, bugün artık tarih olmuş bir hayatı, o hayatın Diyarbakır kesitini yazsa da, Anadolu’nun dört bir yanından insanların kendilerinden bir şeyler bulacağı bir yol ve yordamla anlattı Margosyan hikâyelerini. Malatya’dan, Van’dan, Elazığ’dan, Adana’dan, İç Anadolu’dan, Karadeniz’den dahi insanların onu hemşeri saydığına tanık oldum o ilk Gâvur Mahallesi’ni okuduktan sonra geçen yıllar içinde. O kadar tarih olmuş, o kadar yok olmuş bir hayattı ki anlattığı, varlığına inanamadık. Bir zamanlar öyle bir Diyarbakır, bir zamanlar öyle bir bir aradalık, bir zamanlar öyle bir tanışıklık olduğuna ihtimal veremeyecek kadar uzak düşmüş meyveleriydik memleket ağacının. Öyle olduğu içindir ki, Ragıp Duran’ın aklına bir “öykü-masal anlatan amca”yı düşürdü öyküleri. Üstelik bir yandan da o kadar gerçekti ki anlattığı, onu dinlemeye masal diye başlayıp kendi hikâyesinin köküne, kendi gerçekliğine varan okuruna “Ape Margos, o kadının adı Mari değil Hayganuş” diye düzeltmenlik yaptırabiliyordu. Böylece hikâyeye dahil olmak mümkün oluyordu hepimiz için. Margosyan’ın edebiyatı bir davetti. Neyi kaybettiysek onu aramaya ve daha pek çok şeye…

Mıgırdiç Margosyan’ın Diyarbakır’ı, onun ailesi, birincil çevresi, tespih taneleri gibi bir bir saydığı Ermeniler, oraların deyimiyle “kafle” günlerinde civar köy ve kasabalarda kırılan Ermenilerin bakiyesiydi. “Adları, hatıraları biraz da bu satırlarda yaşasın” dediği bakiyetüs süyuf, yani kılıç artıkları. Mıgırdiç’in anası Hanım, Hıno da, babası Sarkis, Ali de sahipsiz kalmış çocuklardı. Babası hatta, Müslüman edilmiş, seneler sonra özgür kalıp kendi kimliğine dönebilmişti. Fırtına dinip civar yörelerin Ermenilerinden geriye kalanlar biraz olsun başlarını doğrultabildiklerinde, aynı şekilde kılıçtan, yani “sayfo”dan arta kalan Süryani ve Keldaniler (hemşerisi Oşin –Yalçın– Çilingir’in de toprağı bol olsun) için de, büyük şehir Diyarbakır nispeten güvenli bir alan sağlamıştı. 1915’te şehrin Hıristiyanları toptan ortadan kaldırılırken, birkaç yıl sonra Liceli, Piranlı, Madenli, Çüngüşlü Hıristiyanlar çekingen çekingen gelip sığındılar oraya ve kiliselerin çevresindeki mahallelere yerleştiler. Margosyan işte bu şehre, çok da zaman geçmeden doğdu ve batan gemiden kurtulup güçbela bir adaya sığınan kazazedelerin hikâyelerini anlattı her şeyden önce. İşte onun Hançepek’i, Gâvur Mahallesi bu yüzden gâvurdu.

Mıgırdiç Margosyan (sağda, ayakta) pingpong arkadaşlarıyla… Diyarbakır, 1952. (Aras Yayıncılık)

Şimdilerde, faşizmin sürekli güncellenen sürümleri altında inleyen Türkiye’de nispeten rahat konuşuluyor olsa da, –çünkü ağır bir bedel ödendi– Ermenilerin başına gelenler hakkında yazıp çizmek onun ilk çıktığı zamanlarda pek mümkün değildi. Öncülü ve öncesi yoktu ve Ermeniler arasında da bu meseleyi konuşmaya gönüllü kimse mevcut değildi – şimdi, Cumhuriyet döneminde Zaven Biberyan’ın bu yükü sırtlanan bir istisna olduğunu biliyoruz. Ne tesadüf, o da bunu edebiyat yoluyla denemişti. Marc Nichanian’ın kulakları çınlasın. Mıgırdiç Margosyan’ın dilini, hikâye ediş biçimini beylik biçimde onun gözlem yeteneği, keskin zekâsı ve hümoruyla açıklamak mümkün şüphesiz, ama bunlara bir de dar alandan, sınırlı sözden, söylemesi yasak fikirlerden ve mayınlı alanlardan kaçınarak, kendini ve okurunu tehlikeli sulardan sakınarak ama aynı zamanda o karanlık suların varlığını hissettirmekten de geri durmayarak üretmesini de eklemek gerek. O dar alanda kalabalık bir söz dağarıyla paslaşarak, çalımlı uzun cümlelerle, mizahı duyguyla yoğurarak doğrudan hiç lafını etmediği, yasaklı sözcükleri hiç kullanmadığı acılı tarihleri okuruna sonuna kadar hissettiren ama bunu “feeling good” duygusunu da elden bırakmadan yaparak onu yabancılaştırmamayı başaran yüksek bir maharet, çok ince bir zanaatkârlık gösterdi Margosyan. Her türden inkâra karşı bir ikrar manifestosuydu onun yazıp ettiği.

Yarattığı etkiyi gözümle gördüm. Hatta etrafını saran sevgi ve hayranlıktan nasiplendim, nasiplendik.Başta Diyarbakır, hemşerisi Diyarbakırlılar, yolu o güzel ve yaralı şehirden geçenler… Başta yaşadıkları yerlerin gerçek tarihini, kendi aile geçmişlerinden bildikleri hikâyelerin öte taraflarını, kendi suçluluklarını, kendi gururlarını, kendi insaniyetlerini ve kendi utançlarını bulan ve bunlarla yüzleşmeyi göze alan Kürtler olmak üzere, antenleri açık ve öğrenmeye meraklı Türkler ve anlatmaya çalıştığım gibi, ellerinde kendi hikâyelerine ulaşmak için hiçbir şey kalmamış Ermeniler ve diğerleri, hepimiz, hepimizi uyandıran, kaybımızın büyüklüğünü bize anlatan kitaplarıyla şâd olduk. Ben misal, taşraya, İstanbul’un ötesine dair hiçbir duyguya sahip değilken, onu deneyimlemenin yakınına bile gelmemişken, bir kırtik boyu, kabak başı ve patlak pabuçlarıyla dayısı Haço’nun demirci dükkânında çıraklık eden Mıgırdiç’in peşinde Diyarbakır’ın küçelerini, bugün artık ne yazık ki tarihe Tahir Elçi’nin katledildiği yer olarak geçen çors odkov minareyi, yani minara çarnıqı, yani dört ayaklı minareyi, Ulu Cami’yi ve de Surp Giragos ve Surp Sarkis kiliselerini, Hançepek’in Balıkçılarbaşı’sını ve dahi Paşa Hamamı’nı ve de dinamitle balık avlanan Dicle kıyılarını, Keçi Burcu’nu ve de Mardin Kapı’yı, Urfa Kapı’yı, soğuktan burnu domates kırmızısına dönmüş Müezzin Nusret’i, onu pes ettirmenin sevincini içten içe yaşayan Zangoç Uso’yu ve papaz Der Arsen’i tanıyordum. Margosyan böylece beni kaybettiğim o eski memlekete, babamların Sivas’ına, anne tarafından ailemin Kastamonu’suna ve daha ötesine bağlıyordu, başkalarını başka başka yerlere, nihayetinde hepimizi geçmişimize ve birbirimize bağladığı gibi…

Onun Gâvur Mahallesi’ni okuduğum ‘94 Eylülü’nden bir yıl sonra, artık üniversite öğrencisi olarak, harçlığımı çıkarmak için Aras’ta “part-time ofisboy”luk etmeye başladım. Baron’dan korkuyordum. Onun bana yüzyıllar gibi gelen bir süre önce müdürlük ettiği Tıbrevank’tan yeni çıkmıştım, öykülerini tekrar tekrar okuyup ona hayran olmuştum ve o muzip ve tatlı ve latif öyküleri yazan ciddi görünümlü adamın hiddetini uyandırırım diye çekiniyordum. Daktiloya, sonra bilgisayar klavyesine taka tuka vurarak kâh “zurna”, kâh “çengelliiğne”, kâh “kirveme mektuplar” diye vaftiz ettiği gazete yazıları –Yeni Yüzyıl’a, Agos’a, Öküz’e, Evrensel’e– yazıyor, arada çay istiyor, tam da bir okul müdüründen bekleyeceğim üzere, benim o zamanlar çat pat kullanabildiğim Ermeniceyle konuşuyor, akşamları paydos etmeden muhakkak bir iki kadeh konyak –şişenin dibi göründüğünde koşup Asmalımescit’in köşesindeki Tekel’den yenisini alırdım– yudumluyor ve yazılarını fakslamam için bana ya da o an ofiste kim varsa ona veriyor, sayfanın köşesinde yuvarlak pembe “gönderildi” işaretinin çıkıp çıkmadığını kendisine rapor etmemizi, üstüne bir de gazeteyi arayıp “Mıgırdiç Margosyan’ın yazısı ulaştı mı?” diye teyit etmemizi istiyordu. Sonra, kardeşi Ardaşes Margosyan’ın da yoğun emeğiyle Söyle Margos Nerelisen?, sonra Biletimiz İstanbul’a Kesildi, sonra Tespih Taneleri geldi. Ona ta 1976’da, “Halil İbrahim” öyküsü Marmara’da çıktığında, “Öykün kadar, söyleme biçimin de tam benim sevdiğim türden. Ben de öyle yazarım. Bir madendi çıkardığın, hayır, topraktan değil, kendi ocağındandı, kendi içinden. Bilir misin, her zaman olmaz bu. Bu, saf altındı, taşa, toprağa bulanmıştı, silip temizlememiştin. Taşralı rengini korumak için isteyerek bırakmıştın, diyorum ben…” diyen ustası Hagop Mıntzuri’den el almıştı ve onun aynı mektupta söylediği gibi, “edebiyatı unutmayıp, sabahından çalıp, gündüzünden çalıp, gecesinden çalıp eser vermeye çalışıyor” gibiydi.

Sevdiğim o yazarı hep çok sevdim, korktuğum müdürden de korkmayı bırakmadım, o benim kusurum. Ama o, özellikle son yıllarda, ben de artık yaş aldıktan sonra, sözüme değer verdiğini türlü şekillerde hissettirdi, gösterdiği yakınlıkla güvenini kazanmış olmaktan gurur duymamı sağladı. Sağ olsun. “Baron, bize yeni bir şeyler verin, sizi daha çok okumak istiyoruz” diye sıkıştırdığımda, beni epey oyaladıktan sonra bir gün “Şurada bir şeyler var, vaktinde yazmıştım, bak bakalım, işe yarayacak gibiyse yayınlarsın” diye uzattığı dosya, önceki kitaplarından epeyce farklı bir yerde duran Tanrı’nın Seyir Defteri’ne dönüştü. O kitabın sonuna okur bir “bonus track” sürpriziyle karşılaşsın da sevinsin diye eklediğimiz ve şimdi gömüleceği Şişli Ermeni Mezarlığı’na yaptığı bir ziyarette babasıyla karşılaşmasını anlattığı, o çok sevdiğim “Hokecaş” öyküsü de yayımlanan son eseri oldu.

Onu daha çok sıkıştırmadığım, haddinden fazla kibar, haddinden fazla çekingen davrandığım için kendime kızıyor, bir yayıncı, bir editör olarak görevimi hakkıyla yapmadığımı hissediyorum. Ondan geriye başka kitaplar kalmasını sağlayabilirdim, onu kaybetmekten gayri, bunun için de ayrıca üzgünüm. Ayrıca, son zamanlarda, pandemi hepimizi birbirimizden ayırmışken, “Seni özlüyorum, beni daha çok ara” dediği halde hayırsızlık ve yabanlık edip ona gerektiği kadar ses edemediğim için de… Beni affedin Baron.

Sonuç itibarıyla, katman katman acıyla şekillenen bu güzeller güzeli memleket, onu çok seven, onun hamuruyla yoğrulan, onu bir arada eşit ve özgürce yaşayacağımız bir cennet haline getirmek isteyen çok değerli bir evladını daha yitirdi. Böylece, Ermenice taşra edebiyatının Doğu Ermenicesinde Apovyan’la başlayıp, Broşyants, Raffi, Muratsan, Leo, Aharonyan, Papazyan, Şirvanzade, Kamar Katiba, Hovhannisyan ve İsahagyan’la, Batı Ermenicesinde üç din adamı, Alişan, Khırimyan ve Sırvantsdyants’la başlayıp, Çituni, Gürciyan, Der Garabedyan, Harutyunyan, Tılgadıntsi, Hamasdeğ, Zartaryan ve Mıntzuri’yle devam eden zinciri de, onun gibi yeni bir mucize peyda olmazsa, Margosyan’la son buldu. Bir devir onunla kapandı, eski memleketle bağımızı sağlayan son tel koptu.

Son yıllarında, doğup büyüdüğü ve ölümsüzleştirdiği Hançepek’in, bir sokağına adının verildiğini görebildiği Gâvur Mahallesi’nin gaddarca yok edilmesinden duyduğu acının onu nasıl derinden sarstığını görmüş olsam da, ben Mıgırdiç Margosyan’ı, Baron’u hep iyilik ve güzellikle hatırlayacağım. İnsan muhayyilesinin tasavvur edebileceği en ağır koşullardan, kaflenin artıklarından doğduğu Diyarbakır’da yaşadıkları bin bir müşkül hali unutmadan, onu bir masal diyarına dönüştürerek, hep dendiği gibi acıyı bal eyleyerek, ana babasının “adam olsun, anadilini öğrensin” diye gönderdiği İstanbul’da onların vasiyetini yerine getirip hayırlı bir evlat oldu. Öğretmenlik, okul müdürlüğü, Ermenice ve Türkçeyle yazarlık yaptı, Ermeniler, Kürtler, Türkler ve diğerleri ve de nesiller arasında köprü oldu. İnsanların sevgisini, saygısını kazandı ve bütün bunları kendisi olmaktan, inandıklarını söylemekten ödün vermeden yaptı. Onun yine ve yeniden okunacağını, insanları etkilemeye, onlarla konuşmaya devam edeceğini de biliyorum. Böyle bakınca, hiç de boşa yaşanmış bir ömür gibi görünmüyor.

Eminim şimdi gideceği yerde, onun deyişiyle enti tem’de, yani öte dünyada, nenesi Senem’in, dedesi Halo’nun, anası Hanım-Hıno ve babası Ali-Sarkis’in, doğduğunda kabak kafasına bakıp bir “ehmak” olacağını hemen anlayan ebesi Kure Mama’nın, Der Arsen’in, demirhanesinde çıraklık ettiği çok sevdiği dayısı Haço’nun ve de öğrencisi olmuş Hrant’ın, Armenak’ın, dostları Mehmed Uzun’un, Yaşar Kemal’in, Ara Güler’in ve daha nice nicelerinin yanında, hep yaptığını yapmaya, hikâyeler anlatmaya devam edecektir. Belki öte taraftan bu tarafa bir gün bir faks da gelir, biz de yazdıklarını yine aynı heyecan ve merakla okur, onunla hasret gideririz. Günü geldiğinde, o faksın alınıp alınmadığını teyit etmek için bu tarafı aramaya, herhalde oralarda mebzul miktarda bulunabilecek Tekel konyağını almaya ben seve seve talip olurum.

Rober Koptaş

https://t24.com.tr/k24/yazi/margosyan-in-daveti,3647


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Categories

%d bloggers like this: