Posted by: bluesyemre | April 3, 2020

#HüsnüArkan ve #ZuhalOlcay – Eyvallah

Hüsnü Arkan Kanat Sesleri albümünün beşinci şarkısı Eyvallah’ı Zuhal Olcay’la birlikte söyledi.

Bu yaşadıklarımız gerçek ve bundan başka da bir gerçek yok. Bizim evimiz burası; acılarımız, düşlerimiz, anılarımız bu evde yaşıyor. Bu cehenneme sevmeye geldik. Kadın olmayı, adam olmayı öğrenmeye geldik.

Geleceğimiz de bu eve gelecek. Geldiğinde burayı cennete çevirmiş olacağız ve yalnızca aşk için ağlayacağız.

Bu şarkımızı sokağa çıkıp çalışmak zorunda kalanlara, sağlık çalışanlarına adıyoruz.

Eyvallah Tahta Kedi etiketiyle 3 Nisan itibariyle tüm dijital platformlarda yayında.

Bir kucak çiçek bırakacak üstümüze dünya
Artık rüyalar gör şarkı sayıkla
İyi gelir yasemin kokusu hayal kırıklığına
Sensiz bu kadar oluyor eyvallah

Yaseminler üstüne yemin ederim aşk biziz
Koysalar cennete yanarız yine, budur hikayemiz
Yaseminler üstüne yemin ederim düş biziz
Sevmeye geldik bu cehenneme
Budur hikayemiz

Eskiden bir adam vardı burda, sır vermezdi
Artık anlatmak zamanı, yaş kemale erdi
Dışarda yasemin beyazı, hafif bir rüzgar
Sensiz bu kadar oluyor eyvallah

Geceyim uykuyum rüyayım, sensiz bu kadar
Acıyım yangınım külüm sensiz bu kadar
Üzgünüm yakınım uzağım, sensiz bu kadar
Eyvallah mutsuzluğa da.

Söz, Müzik: Hüsnü Arkan
Seslendirenler: Zuhal Olcay, Hüsnü Arkan
Düzenleme: Efe Demiryoğuran, Cihangir Aslan
Gitarlar: Cihangir Aslan
Bas Gitar: Efe Demiryoğuran
Klavye: Gökhan Varol
Davul: Gökhan Tümkaya
Yapımcı: Gökhan Tümkaya
Kapak Fotoğrafı: F. Dilek Uyar
Kapak Tasarımı: Galip Aksular

socialbakers

State of Social Media Report – The Impact of COVID-19

TÜRKİYE’DEKİLER

● TÜBİTAK’ın hem Bilim teknik ve hem bilim çocuk: https://bilimteknik.tubitak.gov.tr/arsiv

https://bilimcocuk.tubitak.gov.tr/arsiv

● İstanbul modern: https://www.istanbulmodern.org/tr

● Rahmi M. Koç Müzesi: http://www.rmk-museum.org.tr/istanbul…

● İstanbul Araştırmaları Enstitüsü: https://artsandculture.google.com/par…

● Pera Müzesi: https://artsandculture.google.com/par…

● Arkas Sanat: http://www.arkassanatmerkezi.com/arti…

● İstanbul Bienali: https://artsandculture.google.com/par…

● Türkiye’nin En Büyük Müzik Müzesi ve 400 Enstrüman: http://muzikkoleksiyonu.com/

● Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası: https://www.youtube.com/watch?v=iUo0e…

● Galeri Soyut: https://www.galerisoyut.com.tr

● Ayasofya müzesi: https://www.360tr.com/ayasofya-merdiv…

● Göbekli Tepe/ Şanlıurfa: https://www.360tr.com/gobekli-tepe-5-…

● Sakıp Sabancı Müzesi: https://www.digitalssm.org

● Nilüfer Kent Tiyatrosu: https://www.niluferkentiyatrosu.com

● Masumiyet Müzesi: https://artsandculture.google.com/par…

● Borusan Contemporary: https://artsandculture.google.com/par…

● Pg Art Gallery: https://pgartgallery.com

● Boğaziçi üniversitesi ücretsiz dersler: https://www.youtube.com/watch?v=NOHuL…

● Kültür Bakanlığı, KütüphanemCepte: https://www.kutuphanemcepte.com

● İBB – #SosyalMisafir Etkinlikleri: https://www.pscp.tv/istanbulbld/1eaJb…

● Bir çok mekan gezisi: https://www.360tr.comdiye bir site var.

● Storytel, ücretsiz deneme süresini 14 günden 30 güne çıkardı.

DÜNYADAKİLER

● Paris Operası: https://bit.ly/2JjKJr3

● Canadian Museum of History: https://www.historymuseum.ca/history-…

● Vatikan kütüphanesi: https://digi.vatlib.it/all/

● Viyana Devlet Operası: https://www.staatsoperlive.com/

● Berlin Filarmoni Orkestrası: BERLINPHIL koduyla https://www.digitalconcerthall.com/en…

● New York Metropolitan Operası: https://www.metopera.org/

● Floransa Galeri: https://www.florence.net/virtual-tour…

● National Gallery of art Washington: https://www.nationalgallery.org.uk/vi…

● Art Basel: https://www.artbasel.com/viewing-rooms

● Amsterdam Uluslararası Belgesel Film Festivali: https://www.idfa.nl

● Çağdaş dans performansları: https://www.ontheboards.tv

● Sahne sanatları: https://www.socialdistancingfestival.com

● Brown, Harvard, Cornell, Princeton, Dartmouth, Yale, Columbia ve Pensilvanya Üniversitesinin oluşturduğu ‘Ivy League’ online 450 ücretsiz ders: https://www.classcentral.com

● Cambridge Üniversitesi yayınevi 700’den fazla kitabı erişime açtı: https://www.cambridge.org/core/what-w…

● Doğa Gezileri: https://www.virtualyosemite.org/

● İtalya Pompeii: https://bit.ly/33QOihR

● Helikopterle New York Şehir turu: https://www.youvisit.com/tour/nyc?pl

● The Louvre: https://www.youvisit.com/tour/louvrem…

● British Museum https://britishmuseum.withgoogle.com/

● Guggenheim Müzesi: https://archive.org/details/guggenhei…

● Bergama Müzesi: https://artsandculture.google.com/ent…

● Vatikan Müzesi: http://www.museivaticani.va/content/m…

● New York Metropolitan Sanat Müzesi: https://www.metmuseum.org/art/online-…

● Van Gogh Müzesi: https://artsandculture.google.com/par…

● İspanya Ulusal Arkeoloji Müzesi: https://www.manvirtual.es/

● Dali Müzesi: https://www.salvador-dali.org/en/muse…

● Bizans müzesi: http://www.ebyzantinemuseum.gr/?i=bxm…

● Vancouver Symphony ‘deki Son Konser: https://www.vancouversymphony.ca/vso-…

● Royal Opera House London: https://www.youtube.com/user/RoyalOpe…

● Fuji Art Museum – Tokyo: https://bit.ly/2UEnAoo

● Bolşoy Tiyatrosu: https://bit.ly/2QQCEhK

● Roma Colosseum: https://www.airpano.com/360photo/Ital…

● The J. Paul Getty Museum Amerika: https://bit.ly/2WTkOye

● El Pais Gazetesi: https://elpais.com/

● Film Sitesi Sundance Now: “SUNDANCENOW30” koduyla 30 günlük ücretsiz deneme https://www.sundancenow.com/unsupport…

● Film Sitesi Acorn TV: “FREE30” koduyla https://acorn.tv/

● Korku Film Sitesi Shudder: “SHUTIN” koduyla https://www.shudder.com/

● Filmmor: https://filmmor.org/

● Müzik Arşiv Sitesi: https://archive.org/details/etree

● Kitap Sitesi Scribd: 30 gün boyunca ücretsiz https://www.scribd.com

►Instagram: https://www.instagram.com/HikmetAnilO…

Hikmet Anıl Öztekin Ne için varsan, O’nun için yaşa.

www.hikmetaniloztekin.com

Posted by: bluesyemre | April 3, 2020

#SosyalMisafir #İBBTV (Tüm programlar)

Posted by: bluesyemre | April 3, 2020

Doğru maskeyi bulabilmek

“İnsanlığı bilim kurtaracak! Bu virüs, bunu öğretti bize” diyor!

Kim diyor?

Bir uluslararası ilişkiler profesörü!

BİLİM-PERESTLİK, DÜNYAYI CEHENNEME ÇEVİRDİ!

Nedir bu?

Düpedüz bilim-perestliktir bu!

Ne kadar sığ, ürpertici, metamorfoz yemiş bir kafa bu!

Böyle bir cümleyi sıradan vatandaş kursa, anlamıyor, normal, der geçeriz. Ama bir profesör hem de bir uluslararası ilişkiler profesörü, insanlığı bilim kurtaracak diyorsa, üstelik de yaşadığımız felâketin birinci derecede sorumlusunun, Heidegger’in deyişiyle “vahşî canavar”, üstadı Nietzsche’nin deyişiyle insanı, düşünme melekelerini iptal ederek sürüleştiren ve kendisine köle eden, sadece dünyaya, tabiata, insana hâkim olmak, yok etmek için geliştirilen ruhsuz Batılı bilim ve teknoloji olduğunu göremiyorsa, vay hâline bu ülkenin, diye acı acı gülmekten, yazıklanmaktan başka yapacak bir şeyi kalmıyor insanın.

Düşünsenize, dünyayı cehenneme çeviren, bir düğmeye basarak insanlığı da, dünyayı da yok edecek olan, Heidegger’in vahşî canavar, dediği işte bu barbar bilim ve teknoloji! Ama bizim profesörlerimiz bile, hâlâ insanlığı kurtaracak şeyin bilim olduğu anlaşılmıştır, diye geviş getirip duruyorlar!

Ürpertici gerçekten!

Nedir bu?

Celladına âşık olmaktır!

Epistemik köleliktir.

Elbette bilimi küçümsemiyorum, çöpe atalım, demiyorum. Böyle şey olur mu? Bilim, Allah’ın insana lûtfettiği aklın ürünü bir imkân. Ama hayatın her alanında olabildiği gibi, her imkân gibi görünen şey felâkete de dönüşebilir.

Şu an bütün dünyayı koronavirüs cehenneminin eşiğine fırlatan şey, tam da bu bilim-perestlik sapmasıdır!

BİLİMİ KUTSAMAK, DİN KATINA YÜKSELTMEK, ENTELEKTÜEL KÖRLÜKTÜR VE İNSANLIĞI ARAÇLARIN KÖLESİNE DÖNÜŞTÜRMÜŞTÜR!

Bilimi küçümsemeyelim ama kutsamaya, süblime etmeye / yüceltmeye kalkışarak din katına da yükseltmeyelim, diyorum.

Kaldı ki, bizzat büyük, dâhî bilim adamlarının kendileri bu konuda sarsıcı uyarılar yapmışlardır.

Meselâ bunlardan biri, Stephen Hawking’dir.

Tam da benim dikkat çektiğim şekilde uyarmıştı ünlü İngiliz fizikçi, ölmeden önce ve “bilimi kutsarsak, bilimin çok tehlikeli boyutlar kazanmasının önüne geçemeyiz,” demişti.

Yaşadığımız virüs salgını, temelleri Kartezyen felsefeyle atılan, bilimi kutsayarak, dünyaya hâkim olma, dünyanın efendileri olma sapkınlığının ürünü; insanı tanrılaştırma azmanlığının, kibrinin, şımarıklığının bilim ve teknoloji üzerinden hegemonya mücadelesi verilmesinin kaçınılmaz neticesi, elbette ki.

Bilim araçtır, niceliktir. Bilim, felsefenin, daha genelde dinin gördüğü işlevi göremez. Eğer bilime felsefenin, dinin gördüğü işlevi gördürürseniz, bilimi olmadığı bir yere yerleştirmiş, araç olarak bilimi amacın yerine yerleştirmiş, niteliğin yerini niceliğin, ruhsuz hegemonya savaşlarının, dolayısıyla güçlü olanın haklı olarak görüldüğü darwinyen orman kanunlarının dünyaya hâkim olmasının önünü sonuna kadar açmış olursunuz.

Her araç gibi, bilimden sonuna kadar yararlanmak ama bilimi kutsamaya, amaç hâline getirme aymazlığına soyunmaya kalkışmamak.

İzlenmesi gereken yol budur.

Bilimin, dolayısıyla teknolojinin kutsanması, iliklerimize kadar yaşadığımız üzere, bir araç olarak bilimin insanı gütmesine, insansız, ruhsuz, ayartıcı ama barbar bir dünya inşa etmesine yol açması önlenemez.

Bilim-perestlik zıvanadan çıktığı için bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum.

Bunları yazdım diye, beni, müslümanları bilim düşmanlığıyla suçlayacak olanların ya salak ya da asalak olabileceklerini söylemekle yetinmek isterim.

Her şeyden önce, Rönesans sonrası dönemde modern Batı uygarlığının bütün diğer medeniyetlere meydan okumasıyla sonuçlanan bilimsel ve felsefî temellerini, bize, müslümanlara borçlu olduğunu bütün dünya biliyor, artık.

Bunu söyledim diye, o halde neden müslümanlar bilim yapamıyor gibi saçma sapan sorular soracak insanlara, özgür olamayan, iki asırdır köle olan İslâm dünyasından böyle bir şey beklemenin absürd olduğunu hatırlatmama gerek bile yok.

Oysa şunu iyi görelim: Batılılar, bilimi ve teknolojiyi kutsadılar, dünyayı hak ve hukukun değil, gücün ve açgözlülüğün hâkim olduğu bir cehenneme çevirdiler; yetmedi, bütün medeniyetlerin kökünü kazıdılar, hiç bir medeniyete, kültüre hayat hakkı tanımadılar!

Batılıların kendilerini sorgulamaları gerekiyor!

Bütün dünyanın, bizim de, atı uygarlığının bilimi, teknolojiyi güçlü olanın haklı olduğu mantığıyla dünyaya hâkim olacak şekilde kullanmalarını derinlemesine sorgulamamız gerekiyor, bilim perestlik yapmamız değil!

Köklü, güçlü felsefî bir sorgulama yapmaları gerekiyor, öncelikle Batılıların, elbette!

Bunu yapabilirler mi?

Çok fazla ümitli değilim. Onlar sadece paçalarını kurtarmaya bakıyorlar. Başka türlüsünü beklemek, ne olup bittiğini de, bunların felsefî temellerini, kökenlerimi de kavrayamamak demek zaten.

Bakın İtalya ve İspanya perperişan durumda! İki ülkenin yöneticileri de bir zamanlar “cennet” olarak sunulan Avrupa Birliği’ne ateş püskürüyorlar, “Avrupa Birliği bitti” diye haykırıyorlar acı acı!

https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/bilim-perestlik-yapmak-degil-dunyayi-cehenneme-ceviren-bati-uygarligini-sorgulamak-gerekiyor-2054733

Karşı karşıya olduğumuz #COVID19 (#Koronavirüs) salgınıyla ilgili son gelişmeleri değerlendirmek üzere; enfeksiyon hastalıkları ve insan bağışıklık sistemi alanında dünyanın sayılı isimlerinden biri olan ve AIDS virüsü mekanizmalarının çözülmesinde önemli çalışmalara imza atan ABD Connecticut Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Jackson Laboratuvarı Enstitüsü Araştırmacısı olarak görev yapan Prof. Dr. Derya Unutmaz, 29 Mart Pazar günü saat 20:30’da Tek Yol Bilim YouTube kanalında canlı yayın konuğumuz oldu.

Posted by: bluesyemre | April 2, 2020

#LEGO Lets build together

lego

0 (2)

https://www.lego.com/tr-tr/letsbuildtogether

Karşı karşıya olduğumuz #COVID19 (#Koronavirüs) salgınıyla ilgili en etkin ve bilimsel mücadele yöntemlerini anlatmak ve değerlendirmek üzere; Genomedis Biotechnology Kurucusu, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi, “Adım Adım Biyogirişimcilik” Kitabı Yazarı çok değerli hocamız Dr. Sevgi Salman Ünver

Posted by: bluesyemre | April 2, 2020

SARS-CoV-2 (#COVID-19 #Koronavirüs Salgını)

covid-19 .

SARS-CoV-2 (eski ismiyle 2019-nCoV) isimli virüs, bir RNA virüsüdür ve koronavirüs (Coronaviridae) ailesindendir. Virüs, insanlarda Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19) adı verilen, bulaşıcı bir hastalığa sebep olmaktadır. Virüs, 2002-2004 yılları arasında Şiddetli Akut Solunum Sendromu (SARS) isimli hastalık salgınına neden olan SARS-CoV isimli virüsün yakın bir kuzenidir. COVID-19, 2020 yılı itibariyle küresel bir salgındır.

Bu sayfada, SARS-CoV-2 hakkında bilmeniz gereken tüm bilimsel bilgileri ve Türkiye’ye ait salgın istatistik raporumuzu bulabilirsiniz.

Bu sayfadaki grafiklerin veri kaynakları ve grafiklere yönelik açıklamalar için buradaki dokümanımızı okuyabilirsiniz.

https://evrimagaci.org/covid19

https://datastudio.google.com/reporting/2524eb07-18a6-42b5-9e6f-22fb9fea26fe/page/LilKB?s=pCtRx0KTbsY

Posted by: bluesyemre | April 2, 2020

Sanal Hastane

Aşağıda isimleri ve uzmanlık alanları yer alan bir grup doktor, Sanal Hastane adı altında biraraya gelerek salgın hastalık ortamında hastaneye gitmekten çekinen kişilerin sorularını gönüllü olarak cevaplamaktadırlar.

1-Prof.Dr.Nebahat Bulut, tıbbi raporlarınızın yorumu konusundaki sorularınız için @BulutGulcuN twitter hesabı üzerinden,
2-Kalp ve Damar Cerrahisi konularındaki sorularınız için Prof. Dr. Deniz Göksedef, http://www.goksedef@istanbul.edu.tr mail adresi üzerinden,
3-Diş Hekimi Tuğba Dere, diş hastalıkları ile ilgili sorularınız için @tugba_dere twitter hesabı üzerinden,
4-Kanser tedavisi altındaki hastaların soruları için Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Alper Can, facebook hesabı üzerinden,
5-Salgın sürecinde özellikle eğitim çağındaki çocuklar olmak üzere, her yaş grubundaki insanda psikoloji ile ilgili sorularınız için Prof. Dr. Sefa Bulut, facebook hesabı üzerinden,
6-Alerji ve Göğüs Hastalıkları doktoru Prof. Dr. Ali Kutlu @allerjidoktoru twitter hesabı üzerinden,
7-Uzman Dr. Bekir Yıldız, Üroloji ile ilgili sorularınız için facebook hesabı üzerinden,
8-Prof. Dr. Ener Çağrı Dinleyici, çocuk sağlığı ile ilgili sorularınız için @timbooth75 twitter hesabı üzerinden,
9-Acil Hekimi Dr. Sarper Yılmaz, “Ne zaman acile başvurmalıyız?” sorusunun cevabı için @dr_acilci twitter hesabı üzerinden,
10-Operatör Dr. Abdülselam Özdemir, genel cerrahi alanındaki sorularınız için @mamselam twitter hesabı üzerinden,
11-Beyin ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. Hakan İlaslan, beyin ve omurga cerrahisi konusundaki sorularınız için @Hilaslan twitter hesabı üzerinden,
12-Uz. Dr. İsmail Bulut Patoloji/Diabet/Böbrek/Kanser ile ilgili sorularınız için @ismailbulut62 twitter hesabından,
13-Op. Dr. Kübra Irmak, kadın hastalıkları ve doğum konusundaki sorularınız için @drkubrairmak twitter hesabından,
14-Op. Dr. Halis Özdemir, Kadın Hastalıkları-Doğum ve Perinataloji (Riskli gebelik takibi) konularında @drhalisozdemir twitter hesabı üzerinden,
15-Estetik Uzmanı Dr. Sua Soysal, estetik sorularınız için @suasosyal twitter hesabından,
16-Klinik Psikolog Tuba Kaplanhan, salgında yaşadığımız ruhsal sıkıntıları hafifletmek için @TubaKaplanhan twitter hesabı üzerinden,
17-Prof. Dr. Şehsuvar Ertürk, böbrek rahatsızlıkları ile ilgili sorularınız için @SehsuvarErturk twitter hesabından,
18-Anesteziyoloji ve Reanimasyon Uzmanı Dr. Münire Deniz, cerrahi işlemler ve yoğun bakımlar konusundaki sorularınız için @munire_deniz twitter hesabı üzerinden,
19-Fizyoterapist Doğa Yalçın, evde egzersiz çalışmaları konusundaki sorularınız için @dogayalcin17 twitter hesabı üzerinden sorularınız yanıtlayacaklardır.

https://www.aa.com.tr/tr/koronavirus/kovid-19la-mucadele-eden-meslektaslarinin-yukunu-sanal-hastaneyle-azaltiyorlar/1789126

sevde

https://www.youtube.com/channel/UCMgBpGBQjYBEyzUxZAyr7kg/videos

https://www.instagram.com/sevdetalks/

Posted by: bluesyemre | April 2, 2020

Evde tek başına! #HikmetAltınkaynak

raw_tuik-verilerine-gore-turkiyede-kitap-okumaya-ayrilan-zaman-gunde-sadece-1-dakika_928777853

Bu filmi görenler vardır kuşkusuz. 1990 – 2012 arası gösterime giren beş komedi filmi… Konusu çok yalın: Anne babasıyla arası iyi olmayan 11 yaşındaki Kevin (Macaulay Culkin) kendine verilen ceza yüzünden geceyi evin çatı katında geçirir. Ertesi sabah da anne babası tatile çıkar. Yolda çocuklarını evde unuttuklarının farkına varırlar! Kevin ise evde tek başına kalmaktan mutludur. Keyfini iki hırsızla karşı karşıya kalması kaçırır, ürker. Ama korkusuzdur. Zeki çocuk, hırsızlara öylesine komik tuzaklar kurar ki, hem eğlenir hem de onlara dünyayı dar eder.

Şimdilerde hepimiz bir anlamda evde tek başınayız! Ama ben kendimi evde tek başına saymıyorum. Çünkü ev halkının dışında, her sabah Türkiye’yle, dünyayla aynı gökyüzüyle; değişen gündemle sarmaş dolaşım da ondan! Şöyle:

Sabah kahvaltıyla, Cumhuriyet’i okumakla, yanı sıra FOX TV’de İsmail Küçükkaya ile Çalar Saat haber programını, konuklarını dinlemekle başlıyor günüm.

Ardından Halk TV’yi açıyorum, Medya Mahallesi’nde Ayşenur Arslan’ı ve konuklarını dinlemeye geçiyorum.

Bunlar beni çeşitli yerlerde dolaştırıyor, çeşitli kişilerle tanıştırıyor, bana epeyce gündem de yaratıyor.

Eğer günlerden cumartesi – pazarsa, Halk TV’de Cüneyt Akman’ı, Enver Aysever’i, Fatih Ertürk’ü, Şimdiki Zaman’da Gürkan Hacır’ı, Erol Mütercimler’i, Barış Yarkadaş’ı, İsmail Saymaz’ı, Elfin Tataroğlu’nu, Ombudsman’da İdris Akyüz’ü; TELE 1’de Namık Koçak’ı izliyorum, konulara, konuklara dikkat kesiliyorum. Son günlerde Dr. Serdar Savaş’ın tüm programların yıldızı olduğunu görüyorum.

Derken televizyona ara veriyorum. Kitap okuma – not alma – yazı yazma edimine dönük işlemlere başlıyorum ki, öğle yemeği arasında ancak akıp giden zamanın farkına varıyorum.

Akşam saat 19.00 olunca da yine FOX TV’de bu kez Fatih Portakal ile FOX Ana Haber programına odaklanıyorum. Portakal, yorumlarıyla da izleyiciyi sarsıyor. Uyuklayan izleyiciye sanki bir avuç soğuk su serpiyor, onu kendine getiriyor.

Hızla geçiyor zaman.

Doğallıkla gün içinde gelen giden telefonlar, sosyal medya okumaları, paylaşımlar soluk aldırıyor biraz.

Saatler hızla ilerliyor, akşam oluyor. Bu arada akşam yemeğini de aradan çıkarıyoruz ki, TELE 1’de Emre Kongar’ı ve Merdan Yanardağ’ı 18 Dakika programını rahatça izleyelim diye. Gerçek muhalefetin sesi oluyorlar. Yanlışları sergiliyorlar. Hayranlıkla dinliyorum.

Bu programı da izleyince, ne mi oluyor?

Evde tek başıma olmadığımı anlıyorum! Ne evde, ne de ülkede…

Ayrıca umudumuzu, gücümüzü, geleceğimizi hep koruduğumuzu, koruyacağımızı anlıyorum.

En çok okunan yazar: Sabahattin Ali

Önceki günlerde “Türkiye Sabahattin Ali okuyor” (Cumhuriyet, 16 Ocak 2020) diye yazmıştım. Türk Kütüphaneciler Derneği Başkanı Ali Fuat Kartal, geçen günlerde Kütüphaneler Haftası nedeniyle “2019 yılında en çok ödünç alınan” kitapları açıkladı. Yetişkinler için olanların ilk ikisi Reşat Nuri Güntekin’in ÇalıkuşuSabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna kitaplarıymış. Ama tercih edilen 23 kitap içinde Sabahattin Ali’nin ikinci kitabı Kuyucaklı Yusuf da olunca “en çok ödünç kitabı alınan yazar” Sabahattin Ali oldu. (Bugün onu ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum.)

Ödünç alınan kitapların sayıları şöyle: Çalıkuşu: 10 bin 879, Kürk Mantolu Madonna: 9 bin 729, Kuyucaklı Yusuf: 7 bin 663. Bu durumda Sabahattin Ali’nin iki kitabını ödünç alan okur sayısı ise 17 bin 662.

83 milyonluk Türkiye’de övünülecek sayılar değil elbette. Ama ne yazık ki 1200’e yakın halk kütüphanesinin 2 milyonu aşkın üyesi, 20 milyonu aşkın kitabı bulunuyor!

Evde tek başına elbette gazetesiz, dergisiz, kitapsız, televizyonsuz kolay geçmez. O zaman hiç kimse evde tek başına değildir! Ayrıca sizin de mahallenizle, ailenizle, dostlarınızla ilgili WhatsApp grupları varsa, iki dakikada bir mesaj geliyorsa, yalnız değilsiniz demektir. Hele de halk kütüphaneleri “ödünç kitap” hizmeti veriyorsa, internetle kitaba ulaşmak kolaysa, kitap en yakın arkadaşınız olur.

Ayrıca korona belasından kurtulmak için öncelikle gönüllü olarak evde tek başına kalmaktan başka çare de yoktur.

Evde tek başınıza kalın, kitap okumanın tadını çıkarın!

http://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/hikmet-altinkaynak/evde-tek-basina-1730773

mey afis_300_matbaa.indd

19. yüzyılda gelişmeye başlayan La Belle Époque öncesi, dünyada metropol olarak nitelenebilecek en ‘fiyakalı’ şehirlerden biri de İstanbul’du. Akdeniz’den Avrasya’ya kadar onlarca kültürü, bütün muhteviyatı ile birlikte esnek ve hareketli yapısında barındıran, İpek Yolu’nun son durağı İstanbul’un yarattığı cazibenin önemli bir nedeni de iki kıtanın dibine kurulmuş bir liman şehri olmasından kaynaklıydı. Tüm bu dinamik şatafatın da ‘keyifsiz’ ve ‘muhabbetsiz’ olması düşünülmezdi elbet. Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin’in ‘Puslu Kıtalar Atlası’ rindinde arşınladığı Galata Sokaklarını dolduran meyhaneleri mesken tutmuş denizciler, gezginler, edipler, avareler, çalgıcılar, cemi cümle insanlık şehrin büyülü havasına karışıp her gün bir daha demliyorlardı İstanbul’un ‘renkahenk’ kıvamını… Ve bugün Reşad Ekrem Koçu üstattan emanet ‘sahici kent tarihi’ne dair bildiklerimiz işte bu ‘ağır’ insan hikayelerinde gizli.

KONSTANTİNOPOLİS’TEN İSTANBUL’A

Byzantion ve sonrasında Konstantinopolis’te türlü çeşit içkili mekânların bulunduğunu biliyoruz. Bunlar arasında taverneia, pouskareia, kapeleia gibi çeşitli sınıftan insanlara ya da aynı sınıftan insanların farklı zamanlardaki ihtiyaçlarına hizmet eden mekânlar müdavimlerin uğrak yeri olmuştur. Örneğin pouskareialarda Roma’lılarda geleneksel olarak sirke, su ve muhtemelen bira karışımından oluşan, daha çok askerlerin tükettiği pouska adlı içkinin yanında nohut, bakla, leblebi, mercimek gibi baklagillerin de sunulduğu alt sınıflara hitap eden bir içkili lokanta türüydü. Kapeleia ise bugünkü meyhanenin atası olmaya daha yakın, şarap satma ehliyeti olan, şarabın yanında balıkla veya etle pişirilen yemekler veya baklagillerden yani nohut, mercimek, fasulyeden hazırlanan yemekler sunan bir içkili mekândı. Sula Bozis’in tespitine göre bu dönemde Perama bölgesinde (bugünkü Eminönü civarı) hizmet veren bu türden meyhanelerden üçünün adını biliyoruz: Melitrağos, Spanos, Gorgoplutos. Yine 5. yüzyılda yazılan bir şiirden, hamam ve hipodrom civarında bulunan bir meyhanenin sabah hamam keyfi yapan müşterilerini öğleden sonra başlayacak yarışlar öncesi demlenmek ve atıştırmak için masalarına davet ettiğini öğreniyoruz.

Sonrasında Osmanlı’nın da yapacağı düzenlemelere benzer şekilde Bizans döneminde de meyhaneler sıkı kurallara bağlıydı. Yaptığı kanunlarla tanınan “Bilge” lakaplı İmparator Leo’nun M.S. 895 yılına tarihlenen kanunlarına göre meyhaneler (kapeleia) loncası şarap satışında tek yetkili olarak belirlenmişti. Şarap fiyatları ve satış şekilleri de yetkililerce belirlenmekteydi.

2017-08-31_18-24-28+BYZANTINE+FOOD

Bizans döneminde meyhanelerin işleyişi zaman zaman bu işleri üstüne vazife gören din adamlarının da müdahalesiyle merkezi otorite tarafından her daim denetim altında tutulmuştur. Örneğin meyhanelerin verandalarıyla sokağa taşmasına ve meyhanelere din adamlarının girmesine izin verilmediği dönemler vakidir. Patrik Athanasios, perhiz döneminde meyhanelerin kapatılmasını (ki bu o dönemlerde dindarlarca senenin yarısına yayılabiliyordu) hatta kıyıda kadınların sattığı balıkların yenmesinin dahi yasaklanmasını savunmuştu. 9. yüzyıl itibariyle meyhanelerin dini gerekçelerden ötürü Pazar günleri 8’den önce açılması; diğer günler ise asayiş, kamu ahlakı ve muhtemel bir isyanın mayalanmasına yataklık etme tehlikesi gibi gerekçelerden ötürü akşam 8’den sonra açık kalması yasaktı.

Fakat yine de 14. yüzyılda Konstantinopolis Avrupa’da şarap tüketiminin günlük hayatla en fazla hem dem olduğu şehirdi (Eat Drink and Be Merry – Food and Wine in Byzantium Leslie Brubaker, Kallirroe Linardou). Venedik ve Cenevizlilerin Akdeniz şarap ticaretini ele geçirdiği bu dönemde Bizans’tan elde ettikleri imtiyazlarla gümrük vergisine tabi olmadan bu ticareti sürdürdüklerini ve bugünkü Galata ile Eminönü civarlarında çok sayıda meyhane işlettiklerini, hatta Bizanslı meyhanecilerin şikâyetlerine konu olduklarını biliyoruz.

FETİH DÖNEMİNDE İSTANBUL’DA BULUNAN GEZGİNLERDEN BURASININ BİR MEYHANELER ŞEHRİ OLDUĞUNU ÖĞRENİYORUZ.

Bu yıllarda şehirde sadece Ege adalarından, Girit’ten ve Ganos’tan gelen şaraplar değil, reçetesi Romalılardan miras aromatize edilmiş şaraplar da tüketilmekteydi. Bunlar arasında bazı dönemlerde tüketimi dönemin hekimleri tarafından da tavsiye edilen ‘anisaton’un özel bir yeri vardır. Zira anason içeren bu şarap türü, rakı dahil günümüz anasonlu içkilerinin de atası sayılabilir.

Fetih döneminde İstanbul’da bulunan gezginlerden burasının bir meyhaneler şehri olduğunu öğreniyoruz. Üstad Reşat Ekrem Koçu’dan aktarıyoruz:

“Balıkpazarı (Eminönü) meyhanelerinin şöhreti Fatih Sultan Mehmed devrine kadar uzanır; öyle ki, Türklerin İstanbul’u fethinde Balıkpazarı ile Tahtakaleyi ve etraflarını kesif bir günlük alışveriş yeri ve baldırı çıplak tabakasının meyhane ve harabathanelerle diz dize iskan ettikleri semtler olarak buldukları ve havasını değiştirmedikleri muhakkaktır. Uzak mazîsinin hatıralarını bilmiyoruz. Malûmumuz olan Fatih Sultan Mehmed’in nedimliği şerefine nail olmuş Şair Melihî’nin daima buralarda dolaşan namlı ayyaşlardan biri olduğudur.”

meyhane.0-2

Lavirentos, Galata. (Çizim: Samiha Ayverdi, İstanbul Ansiklopedisi)

16. yüzyılda İstanbul’da yaşamış şair Kastamonulu Lâtifî Çelebi de Tahtakale, Balıkpazarı ve etrafını meyhanelerinin bolluğu bakımından Galata’ya benzetiyor. Diğer meslek loncaları gibi bir gediğe bağlı bulunan meyhanelerin (meygedeler) başında Hamr Emini bulunur, bu kişi gayrimüslimler arasından atanıp bütün içki satışından sorumlu olurdu. Yetkisi dâhilinde yeni açılacak meyhanelere ruhsat vermek, kurallara uymadığını tespit ettiği meyhaneleri kapatmak da vardı. Gediğe kayıtlı olup izinli çalışan meyhanelere “gedikli”, izinsiz çalışanlara ise, kolunu yaslayıp bir süre demlendikten sonra gideceğin, ayaküstü bir mekanı imlemek için “koltuk meyhanesi” tabirleri yakıştırılmıştır.

GALATA DEMEK MEYHANE DEMEKTİR.

1545886608049

Evliya Çelebi’nin nüktedan kaleminden başta Galata olmak üzere şehrin 17. yüzyıl meyhane haritası semt semt dökülür. Dini bütün bir Müslüman olarak boğazından haram geçmediğini defaatle ifade eden Evliya, neyse ki İstanbul meyhaneleri konusunda derin bilgi ve gözlemlerini aktarmaktan geri durmamıştır. “Galata demek meyhane demektir” sözü de kendisine ait olan Evliya ve çağdaşı Eremya Çelebi Kömürciyan’dan öğrendiklerimize göre Galata’da 17. yüzyılda 200 kadar meyhane vardır. Meşhurlarının isimleri Mihaliki, Konstandi, Sarandi, Kefeli, Keskoval ve Sürmeli. Dükkanların çoğu Sakızlılara, Moralılara, Çakoneslere ve Anadolululara aittir ve beynelmilel kalyoncular ve korsanlar devamlı müşterileridir.

Kimi Galata Meyhaneleri Duziko, Likör, Konyak ürettiklerinden bunlara “fabrika” da denir. Buralarda içki büyük fıçılarda veya küplerde saklanır. Bu duruma göre kimi meyhaneler fıçılı veya küplü olarak adlandırılır.

Meyhanelerin içiyle ilgili ilk tasvirler de bu döneme aittir; tezgâhta şarap bardakları, karafakiler, lahana ve biber turşusu dolu büyük tabaklar, ince kıyılmış soğan ve maydanozlu fasulye piyazı ve ayaküstü demlenen müşteriler için de leblebi bulunur. Meyhanelerin vazgeçilmez mezesi, dükkanın ortasındaki kolonun yanı başında bulunan varilin içindeki Midilli veya Malta’dan gelen tuzlu sardalyelerdir.

Aynı yüzyıl, Osmanlı dönemi İstanbul’undaki meyhaneler açısından daha sonraları da tekrar edecek bir yasaklama – serbest bırakma döngüsüne de sahne olur. Koçu’dan aktarıyoruz:

“Padişah 1. Ahmet 1613 Temmuz’unda, en şiddetlisi İstanbul’da tatbik edilmek üzere bir içki yasağı ilân etti ve ne kadar meyhane varsa kapatıldı, Hamr Emaneti kaldırıldı; fakat hükümdarın gösterdiği şiddete rağmen, Vak’anüvisin tabiri ile “çünkü beşerin tab’ında fesad ve şer galibdir, çok geçmeden eskisi gibi içilir oldu”.”

Benzer uygulamalar müslümanların içki içmesinin görmezden gelinen bir yasak olmasından şiddetle cezalandırılmasına, meyhanelerin gayrimüslimlere serbest olmasından tümden kapatılmasına ve şarap taşıyan gemilerin yakılmasına dek çeşitli seviyelerde 1. Süleyman, 1. Ahmet, 4. Murat ve en son 3. Selim dönemlerinde de gündeme geldi. Ancak hep zamanla gevşedi ve uygulanmaz oldu. Bu döngünün sebebi olarak yine ulemadan gelen baskılar ve asayiş, isyan korkusu gibi gerekçelerle meyhanelerin kapatılma kararının alındığını, ancak içkiden gelen yüklü vergiden vazgeçilememesi ve yasakların içki tüketimini merdiven altı işletmelere kaydırmak dışında bir hükmünün olmaması gibi sebeplerden dolayı uzun dönem uygulanamadığını düşünebiliriz.

KAYIKÇI, HAMAL GİBİ ALT KESİMDEN İNSANLAR GEDİKLİ MEYHANELERE ALINMAZDI; ONLAR DA YA DAR VE PİS KOLTUK MEYHANELERİNE GİDERLER, YAHUT DA AYAKLI MEYHANELERDEN DEMLENİRLERDI.

Osmanlı zamanında bu yasaklara tabi olmayan bir meyhane türü de, zaten kanun dışı faaliyet gösteren ayaklı meyhanelerdi. Reşat Ekrem Koçu’dan dinliyoruz:

“Kayıkçı, hamal gibi alt kesimden insanlar gedikli meyhanelere alınmazdı; onlar da ya dar ve pis koltuk meyhanelerine giderler, yahut da bu ayaklı meyhanelerden demlenirlerdi. Ayaklı meyhaneler, ekseriyetle Ermeni olurdu; dükkânı, tezgâhı, fıçısı, ustası, sâkisi hep kendisi idi. Beline ucu musluklu içi rakı dolu gayet uzun bir koyun bağırsağı sarardı; sırtında cübbe, cübbenin iç cebinde bir kadeh, omzuna da, ayaklı meyhane olduğunun alâmeti olarak bir peştamal parçası atardı. Müşterilerini gördü mü, etrafını kollayarak manav dükkânlarından birine dalar, koynundan kadehi çıkararak kuşağının içindeki musluktan vücudunun hararetiyle ısınmış ve sararmış rakıyı doldurur ve arkasından giren müşterisine sunardı; beriki de o tek kadehi yuvarlayınca, meze niyetine dükkânda eline ne geçerse, ağzına bir lâhana yaprağı, bir üzüm tanesi, yahut bir turp parçası atardı; çoğu da yumruk mezesiyle içerdi. Evliya Çelebi, İstanbul’da 800 kadar dükkânsız piyâde (ayaklı) meyhaneci bulunduğunu kaydeder.” 

s-40fa5fb34032e0b2726a0d1b29462d3c1307a95c-2

2. Mahmut ve Tanzimat dönemiyle birlikte hem otoritenin ve dolayısıyla bürokratik elitin içki tüketimine yaklaşımı daha esnek bir seyir izlemiş, hatta elit arasında içki içerken görülmek ilk defa ayıplanan değil takdir edilen bir davranış olmaya başlar. Bu dönemde kamu nezdinde de yasaklar gevşer, yabancılar cami yakınlarında bile meyhane açar hale gelir. Hatta günü gelir meyhane esnafı İngiliz punch’ı satan bu meyhaneleri Sadrazam’a şikayet eder. 1910’da Proodos gazetesinde yazdığına Samatya Rum cemaati Türk mahallelerinde cari olan Camilere 40 adım mesafeye kadar meyhane açılmaması kuralının Kiliseler için de geçerli olmasını ister.

1850 yılında Galata ve Haliç haricindeki semtleri kapsayan bir tahririn sonuçlarını inceleyen Ahmet Cihan’ın makalesinde 10 semtte yapılan incelemede 115 meyhane tespit edildiğini görüyoruz, Galata’nın semt olarak tek başına bu rakama yakın meyhaneye ev sahipliği yaptığı düşünülür. En çok meyhane olan semtler Ortaköy, Çengelköy, Üsküdar, Samatya-Yedikule ve Kuzguncuk’tadır. Meyhanelerde ortalama 2,3 kişi çalışmaktadır, Çalışanların %83’ü İstanbul kökenlidir ve sadece %2’si Ege adalarından gelmedir. Bu sayım, başka kaynaklarda çok bahsedilen adalı Rum’ların daha çok Galata meyhanelerinde ağırlıklı olduğu, diğer semt meyhanelerinde ise yerel unsurların çalıştığına işaret ediyor. Bu meyhanelerde de Galata meyhanelerinde olduğu gibi barbanın yanında yakışıklı genç erkeklerin çalıştığı görülmekte. İşletme sahibi ve ustabaşı seviyesinde tamamen Gayrimüslimler bulunmakta ancak diğer personel arasında Müslümanlara da rastlanır. Bu dönemde Bürokrasi ve Askeriye mensupları haricinde İlmiye zümresinden kişilerin de zaman zaman konaklarda ve meyhanelerde içki içerek eğlendiği bilinirdi (Mesela Keçecizade İzzet Molla “Mihnet-i Keşan” eserinde bahsettiği gibi). Ayrıca taşrada çalışan kimi İlmiye mensuplarının bulundukları çevreden bir süreliğine uzaklaşmak için İstanbul’a geldiği ve mesleğe özgü kıyafet ve sarığı çıkardıktan sonra meyhaneler ve başka eğlence mekânlarına girip çıktığı da vakidir.

19. yüzyılın ikinci yarısı yukarıdaki dönüşümlere paralel olarak meyhanelerdeki içki kültürünün de dönüştüğü ve bugün klasik meyhane olarak anılan meyhanelerin kıvama geldiği dönem olarak da bilinir. Artık “Selatin” olarak anılan eskinin “Gedikli” Meyhanelerinde şarap egemenliğini yavaş yavaş rakıya bırakır; rakı o dönemde hala çok çeşitlidir ancak “duziko” ya da “duz” olarak adlandırılan sakızsız rakı, diğer çeşitlerin arasından sıyrılmaktadır. Rakı tercihi Türk bürokrat elitleri açısında ayırt edici bir unsur olmaya başlar. Nitekim Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan tehcir sonrası şarap tüketimi rakı tüketimine göre çok daha dramatik bir şekilde düşer.

LİMAN, BALIK, MEYHANE

Girişte söylediklerimizi şimdi daha yüksek sesle dillendirebiliriz: Meyhane kültürü, aynı zamanda bir liman kültürüdür. Zamanın deniz-yoğun ticaret sistemi vesilesiyle, limana akan paralı ve boş vakti olan (bir dahaki sefere kadar) ahali, meyhaneleri mesken tutar, aldığı kadar vermesini de bilirdi. Onlarca milletin sözü, rengi, melodisi ve hatta lezzeti İstanbul nezaretinde buralarda vuku bulur, tüm bu muhabbete Akdeniz’in belki de en renkli yemekleri eşlik ederdi. Bunların başında ise, insanoğlunun bu şehri mesken tutmasına, Bizans’ın sembol bellemesine neden olan balık gelirken, şehrin verimli topraklarından fışkıran nebatat taze ve turşu kıvamında hazırlanır, gemilere yüklenen parça etlerden yadigar sakatatlar (uzun yolculuklara dayanamayacağı için) meyhanelerde değerlendirilirdi. Ve içkinin ‘müfrezesi’, müdavimleri uzun zaman oyalayacak bir lezzeti daim kılardı…

Gravür-İstanbul-2-2

Yine de İstanbul meyhaneleri dendiğinde, doğanın bu kente bahşettiği büyük kıymeti özellikle anmak lazım gelir; balık. İskender’in gemilerini yürütmeyecek, denizin rengini değiştirecek kadar ‘şamataya vermiş’ berekete asırlar boyunca yazarlar, gezginler, doğa bilimciler de ilgisiz kalmadı. Boğaz’daki balık bolluğundan ilk bahis açan M.Ö. 8. yüzyılda yaşadığı düşünülen Homeros’tu. M.S. 1. yüzyılda yaşamış Romalı doğabilimci-yazar Plinius ise Altınboynuz’a çöken ‘solungaçlı karanlık’a şaşarken, nedenini de şöyle anlatır:

Kalkhedon (Kadıköy) yakınında, dipten yüzeye doğru suyun arasından parıldayan şahane beyazlıkta bir kaya vardır. Palamutlar bu kayayı birdenbire karşılarında görünce  her zaman ürker ve sürü halinde dosdoğru karşı taraftaki Byzantion Burnu’na yönelirler (Haliç diye anlıyoruz). Buranın Altın Boynuz diye anılmasının nedeni de budur…

EĞER BİR GÜN İSTANBUL KARANLIKLARA GÖMÜLÜVERSEYDİ VE BİR SAAT SONRA BİRDEN GÜN DOĞSAYDI, ELLİ BİN TÜRK AĞZINDA ŞİŞE İLE YAKALANIRDI…

Sula Bozis’in İstanbul Lezzeti adlı kitabının ‘Balık Bereketi’ kısmında ise 1500‘lerin ortalarında İstanbul’u ziyaret etmiş olan Pierre Gyllus’tan aktardıkları ol muhabbetin özeti gibidir:

… Venedik, Marsilya, Taranto zengin balık çeşitleriyle tanınır, ancak İstanbul’daki balık çeşitleri bu kentlerden üstündür. Liman iki değişik denizden gelen balıklarla dolup taşar. Balık bereketinin haddi hesabı yoktur. Kent halkı deniz kıyısından elleriyle balık avlar. İlkbahar aylarında Boğaz’ı Karadeniz yönünde geçen balık sürülerini, halk kıyıdan taşlayarak avlar. Kıyıdaki konaklardan kadınlar, denize pencereden sepet sallayıp balık avlarlar.

2b70b3b2e9663347a5969dd287e16228-2

Osmanlı döneminde, müslümanların çok ilgi göstermediği ve Tuğrul Şavkay’ın, Kanuni Sultan Süleyman döneminde saraya kadar girmiş bir İspanyol bir esirden aktardığı kelamı da hatırlayalım: “(Türkler) balığa düşmandırlar. Şarap içmeyip su içtikleri, (balık) vücutta dirilir derler ve inanırlar da…” Lakin, ahali meyhaneye girince işler değişir, ve yedikleri balığın yanında içtikleri şarapla dirilenin balık değil kendileri olduğuna vakıf olurlar. Nereden mi biliyoruz, yine bir gezginden… 1874’te İstanbul’u ziyarete gelen Edmondo de Amicis yazar: “Eğer bir gün İstanbul karanlıklara gömülüverseydi ve bir saat sonra birden gün doğsaydı, elli bin Türk ağzında şişe ile yakalanırdı…

Ezcümle; zaman geçtikçe balık gibi kıymetli bir lezzeti sadece doymak için değil, keyifli muhabbetin katığı yapmak için yemek sadece şehrin gayri müslimlerle sınırlı kalmaz. Ve kahvelerle birlikte kolektif temaşanın yegane adresi meyhaneler, İstanbulluların hayatındaki mühim yerini (kısa aralarla da olsa) koruyagelir.

KOMŞUNUN EMANETİ 

Zamanın kısa hikayesini yazmak zor, hele ‘aşırılıklar çağı’ ile malûlsak. İki bin yıllık şaaşalı ‘kalabalık’ geçmişin son yüzyılı da İstanbul’da hüzünlü bir kültürel ‘tenhalaşmaya’ vesile oldu. İki imparatorluğa sahne olan şehir, yüzyılın ilk yarısında ulus-devletle tanıştı. Şehrin ideolojisi, dolayısıyla; mimarisi, genişliği, göç yapısı, yerleşim ve tüketim kalıpları değişti. En travmatik değişim ise, İstanbul’un binlerce yıllık çok kültürlü demografik yapısında yaşandı. Şehrin kadim nüfusu olan Rum’lar belli fasılalarla İstanbul’u terk etti. 1923’te İstanbul’un Rum nüfusu 300 binlerden 150 binlere indi. Peşi sıra Amele taburları-yirmi kura askerlik, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları vukuu buldu. 1960’lara varıldığında İstanbul’daki Rum nüfusu 90 bin kadarken, sonrasında yaşanan ve artık nihai kopuşa neden olan 64 ve 74’teki Kıbrıs olaylarından sonra bugün İstanbul’da yaşayan Rum nüfusu resmi rakamlara göre 3 bin kadar…

VAKTİ ZAMANIN KOLTUK, BALIKÇI BARINAĞI, ESNAF, MAHALLE MEYHANELERİ GİTTİ YERİNE GEDİKLİ, SELATİN MEYHANELERDEN YADİGAR ‘BÜYÜK’ MEYHANELER, BALIK RESTORANLARI, BARLAR, RESTORANLAR VE ‘OCAKBAŞI’LAR GELDİ.

afis+icin+2

“İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Alem” Belgeseli’nden alınmıştır.

Ve ‘meyhanecilik’ mesleği asli ustalarını kaybetti. Yerine, bu mekânlarda çalışmış, barbalardan el almış, meslek öğrenmiş müslüman ahali geçti. Haliyle meyhane, tüketim kalıpları ve yeni şehrin yeni insan yapısını gözeten bir şekilde dönüşerek bugünün meyhanesine evrildi. Vakti zamanın koltuk, balıkçı barınağı, esnaf, mahalle meyhaneleri gitti yerine gedikli, selatin meyhanelerden yadigar ‘büyük’ meyhaneler, balık restoranları, barlar, restoranlar ve ‘ocakbaşı’lar geldi. Tek kişiden menkul, yürüyen ‘ayaklı meyhaneler’ ise tarihe karıştı. Yıllarca, Rum komşuları ile iç içe yaşayan, ve hâlâ bu muhabbeti ‘hatıralarının’ en kıymetli yerinde saklayan Büyükadalı meyhaneci Fıstık Ahmet Tanrıverdi’den alıyoruz tarihin acılı özetini: “Büyük bir acıdır, Rumların buradan böyle koparılıp alınması, sağlam dişin ağızdan sökülmesi gibidir”. Göçün mühim adreslerinden biri Atina’ya gittiğimizde gördüğümüz İstanbullu meyhaneciler ise bir elin parmakları kadardı. Araştırmacı yazar Sula Bozis de göçenlerden çok az bir kısmının meyhaneciliğe devam ettiğini söyleyerek, şaşkınlığımızı giderdi. Öte yandan İstanbul’da başka mesleği yaparken, Atina’ya göçüp, meyhaneci olan ve ‘memleket’ yemeğini Yunan sofralarına taşıyıp son derece başarılı olan mekanlar da mevzu bahistir.

İstanbul meyhaneleri yolculuğunda Atina’dan bize yadigar kalan, bir huzurevinde yaşayan ve ressam Fikret Otyam’la beraber 90’ların başında İstanbul’da sergi açan asırlık müdavim Pavlis Moshakis’in hikayesi oldu… Yüz yaşındaki Pavli (kardeş), Atina’ya geldiğinden beri anılarını tuvallerde toplar ve koparıldığı memleketini ve o çok sevdiği eski İstanbul meyhanelerini resmeder. Önünde bir kadeh ‘Yeni Rakı’sıyla… Ve biz 30’lu, 40’lı, 50’li yıllardan yadigar Büyükdere’de Mina’nın meyhanesini, Balık pazarındaki Cümhuriyet’i, Krepen Pasajını, Akıntıburnu’ndaki meyhaneleri onun resimlerinde tanırız.

İSTANBUL’UN DÖNÜŞÜMÜ… 

Demografik yapıdaki trajik ‘tenhalaşmanın’ yanında, kentin temel arterleri de travmatik olarak değişirken, İstanbul’un anlı şanlı agoraları iyiden iyiye dumura uğrar. 1950’lerde başlayan, 1980’lerde hızlanan ve 2000’lerde iyiden iyiye harlanan kentsel dönüşüm projeleriyle şekillenerek, piyasanın temel argümanı haline getirilen kent, yeni binyıla bambaşka bir yüzle girer. Eminönü meydanı, Tophane yıkımları, sahil yolu yapımı, peşi sıra Topkapı, Harbiye, Tarlabaşı’ndaki dönüşümler asırlık mahalleleri ve agoraları yutarken, meyhaneler de müdavimleri ile birlikte tarihe gömülür.

Istanbul_Meyhaneleri_03

“İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Alem” Belgeseli’nden alınmıştır.

Sosyolog Tuna Kuyucu bu değişimin, kentin ruhundan neleri çekip aldığını çok iyi özetler:

Jane Jacobs, ‘The Life and Death of Great American Cities’te bahseder: ‘Sizin bu yapmaya çalıştığınız (kenti) fonksiyonlara ayırarak, tam planlı, tam kontrollü şehirler yaratmak. Ki bu şehirleri öldürüyor. Şehir dediğin esnek olur; kendi kendine organik bir şekilde büyümeye, gelişmeye, değişmeye açık olmalı.’ Haliyle, yapılan dönüşüm müdahaleleri ile; katı, dışlayıcı, otoriter mekanları yaratılmış oluyor… Eskiden buralarda oturan insanlar veya eskiden buralara gelen insanlar buralara gelemiyorlar. Kendileri rahat hissetmiyorlar, yani kovulmasalar bile kendilerini rahat hissetmiyorlar. Gidecek mekanları kalmıyor, çünkü kaldıramıyorlar, paraları yok.

Nihayetinde; plazalarda, AVM’lerde, TOKİ’lerde, nizamiyeli cemaatlerde istiflenmiş ahali, resmi-özel güvenlik ve gözetim altında iyiden iyiye ‘katılaşan’ kentte yaşar. Sonuç; enikonu sıkışmış ve tektipleşmiş eğlence anlayışı ile arterleri…

MEYHANE İSİMLERİ İSE OLDUKÇA KARAKTERİSTİK; YA YAPININ ÖZELLİĞİ YA DA SAHİBİNİN İSMİYLE ANILMIŞLAR.

Eski şehirdeki vaziyet ise nispeten farklıdır: Galata ve Pera’daki temaşayı saymazsak, boğaz köyleri, neredeyse tüm Marmara kıyı şeridi ve şehrin birçok merkezinde meyhaneler bulunur. Özellikle gayri-müslimlerin yoğun oldukları yerlerde meyhanelerin sayısı daha da artar. 1880’lerde, Çaylak lakaplı Mehmed Tevfik tarafından yazılan “Meyhâne yahud İstanbul Akşamcıları” isimli 48 sayfalık bir kitapçıkta “Istanbul’un eski gedikli meyhâneleri” diyerek, bu semtlerde bulunan 83 meyhâne adı verilir, ki bunlar sadece bir kısmıdır. Zaten, sonrasında Reşad Ekrem Koçu bu listeyi yetersiz bularak, itiraz eder. Daha çok suriçi ve surdışına bakan Çaylak’ın listesinde öne çıkan semt 11 meyhanesi ile Samatya iken, onu 9 meyhane ile Balat ve 7 meyhane ile Balatkapı dışındaki sahil boyu izler. 5 meyhaneli Topkapusu, Tekfursarayı ve Cibali’yi de hatırlatmakta fayda var. Meyhane isimleri ise oldukça karakteristik; ya yapının özelliği ya da sahibinin ismiyle anılmışlar. Ve listenin altında ise Boğaziçi’nin ‘isimsiz’ semt meyhaneleri yer alır. Osman Cemal Kaygılı da “Akşamcılar; Eski bir akşamcının defterinden” adlı kitabında, 1930’ların İstanbul’undaki gazinoları, tek-tekçileri, birahaneleri ve salaş meyhaneleri, çalışanları ve müdavimleri ile birçok hikayeyi de derleyerek anlatır. Çaylak Tevfik’ten bu yana artık müslüman işletmeciler de hatırı sayılır ölçülerde mesleğe girer.

TURKEY/Istanbul/ ©Sinan Cakmak

Fotoğraf: Sinan Çakmak. “İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Alem” Belgeseli’nden alınmıştır.

Ezcümle; mahallenin, tüm o esnek ve katılımcı dokusuyla meyhane kültüründeki yeri önemlidir. Öte yandan, kentin yeni imar pozuna çok iştirak etmeyip halen daha mahalle yapısını koruyan semtlerdeki dönüşüm ise, daha çok demografik yapının değişmesiyle ilgilidir. Misal Arnavutköy, Tarabya, Çengelköy gibi boğaz köyleri, Kurtuluş, Kumkapı, Samatya, Yeşilköy, Fener-Balat, Galata gibi semtler bugün dahi meyhanelere sahip olsalar da, geçmişten farklı olarak, mahalle nüfusuna değil İstanbul eğlence hayatına hizmet verirler. Kurtuluş (Tatavla), Galata, birçok boğaz köyünün durumu ise geçmişle kıyaslanmayacak ölçüdedir. Misal Çengelköy cemaatinin 1951 yıllığını çıkaran Terpndros Marinos’a göre köyde o zaman 22 meyhane ve 2 gazino bulunduğu söyleniyor. Bugün ise topu topu 4 tane balık restoranı vardır. Yine de bugünün İstanbul’unda semt içi meyhane ‘toplaşma’larına örnek olarak Samatya, Yeşilköy, Kadıköy, Beşiktaş, Kumkapı, Pendik Sapanbağları verilebilir.

MEYHANELER, MESLEK ERBAPLARI VE İÇKİ ADABI

Başta Akdeniz olmak üzere, gezegenin her yerinde olan bir mekan kültüründen bahsediyoruz aslında. Lakin şarapla başlayıp rakıya evrilen, zengin mutfağı ve yanına koyduğu ‘mekan kültürü ve adabı’ ile oldukça otantik bir yere sahip olan meyhaneler, geçmişte az sayıda insanın çalıştığı mütevazı ve karakterli yerler olarak İstanbul’a has mekan olma özelliği de taşır. Çalışanların isimlerinin-lakaplarının yanına,  eklenen mesleki pozisyon ve kıdemler ise bu ‘edebiyatın’  önemli konu başlıklarındandır. Tekrar meyhaneci Fıstık Ahmet’e (Tanrıverdi) bağlanalım:

Barba meyhanenin sahibidir. Çok kalender, olgun bir insandır. Rinddir. Felsefeyi çok iyi bilen adamdır. Çünkü her gelenin nabzını bilip, ona göre şerbetini verir, burayı çok iyi idare eden bir maestrodur. Barbanın özelliği budur. Mastori, tezgâhın arkasında durup içki dağıtan insandır. Bir de komi dediğimiz şey vardır; ona eskilerde ‘pedimu’ diyorlardı, yani ‘çocuğum’… Bunlar da ortada dolaşıp servis yaparlardı.

Istanbul_Meyhaneleri_04

“İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Alem” Belgeseli’nden alınmıştır.

Geleneksel meyhanelerde barba mekana ismini vermekle kalmaz, mekanın kimliğini de belirler. Eski Kuzguncuklu müdavim rahmetli Ziya Yücedağ ise eskinin semt meyhanesini barba ‘huzurunda’ çok iyi anlatır:

Herkes birbirini tanırdı, tek gitseniz bile hemen yan masadaki muhabbete dahil olurdunuz. Barbanın gözü ise her daim masa ve mezelerde olurdu. Müşteri istemeden, masaya garson gelir ve günün mezelerini tabağınıza tadımlık koyardı. Barba, müşterinin yüzü kızarmaya başladığında önce mezeyi, daha sonra kızarma devam ederse rakıyı keserdi. Müşteri mekana ilk defa gelmişse de barba onu denerdi. Doktordu onlar!

Temel meyhane raconunun kıvamını belirleyen barba, bu münevver denetimi sadece uygulamakla kalmaz, çalışanlarına ve genç müdavimlere anlatmayı da görev bellerdi; ya sözle, ya da gözle… Eski Ortaköylü Kadir Bozkurter’in içmeyi ve meyhaneciliği öğrendiğini söylediği Lefter usta’nın şu kelamı ise, meyhane duvarına çerçevelenecek cinstendir: “İçki masası mihenk taşıdır; 24 ayar oturdun mu, 24 ayar kalkacaksın, 17-18 ayar kalkmak olmaz.” Bugün bu geleneğin kendisi kalmayıp, hâlâ daha ruhu devam ediyorsa, bu ‘inatçı ve sabırlı’ anlatıya sitayişle muhabbet etmek elzemdir.

KADINLARIN GELMESİ AMERİKAN BARLARLA BAŞLADI, AMERİKAN BARLARIYLA MEYHANELER İÇ İÇE GEÇTİ VE KADINLAR DA GELMEYE BAŞLADI. KADINLAR DA GELİNCE ARTIK MEYHANE DENMEZ OLDU; İÇKİLİ LOKANTA YA DA BAR.

SC_MEY_0282

Fotoğraf: Sinan Çakmak. “İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Alem” Belgeseli’nden alınmıştır.

Tabii tüm bu ehli-keyf muhabbetin erkek milletine dair olduğunu da söylemek lazım gelir. Antikiteden yakın zamanda kadar, geleneksel meyhaneler sadece erkeklerin uğradığı mekanlardır. Modern zamanlarla değişen meyhanenin, değişen yüzü kadınlar olur; haliyle tuvalet sisteminden servise, meyhane lügatından mekanın atmosferine kadar ‘adap’ da güncellenmiş olur. Yazar ve memleketin en kıdemli müdavimlerinden Aydın Boysan’ın hadiseye dair yorumu ise mekan tipi değişimini imler:

Kadınların gelmesi Amerikan barlarla başladı, Amerikan barlarıyla meyhaneler iç içe geçti ve kadınlar da gelmeye başladı. Kadınlar da gelince artık meyhane denmez oldu; içkili lokanta ya da bar.

Kadınsız meyhane dönemine dair anlatı da pek bir keyiflidir: Rakı bardağının bir kısmını saran, (eşinin ördüğü) dantel ‘zarf’, her yudumda müdavime evde eşinin beklediğini hatırlatır, o da bu yüzden mekan mesaisini fazla uzatmaz. Bugün, İstanbul’un yeni meyhanelerinin çoğunda artık kadınlar sadece bir erkek grubunun parçası olarak gözükmekten ziyade, baş başa da sofra kurup, demlenebiliyorlar. Nostaljiye muhabbet gösterirken, kıvamı tutturmak da mühim.

SOFRANIN LEZZETİ

İstanbul mutfağına dair bir nefasetten, bir kıymetten bahsediyorsak, bunda ‘meze zenginliğinin’, bu zenginliğinin devamında da meyhane ve rakı masasının yeri büyüktür. Lakin, sofrada ‘meze’ diye bir kategorinin açılmasının tarihi de çok eski değildir. Özge Samancı ile Sharon Croxford’un beraber kaleme aldıkları “19. Yy Osmanlı Mutfağı” adlı kitapta: “19. yüzyıla ait Osmanlıca yayınlanan yemek kitaplarında ‘mezeler’ diye bir başlık altında tarifler yoktur” derler. Kitaptaki mezeler bölümü de ‘meze olarak tanımlanabilecek’ yemekleri keşfederek kitaba konmuş. Diğer başka kitap ve yazılardan da anladığımız bu meze meselesinin zamanla nasıl prototipleştirilerek, standardize edildiği ve özellikle rakı masasına girdiği üzerinedir. Yani, mezeler soframızdan ve tarihten silinmeyip memleketin her köşesinde aynı lezzette olmasa da en azından temel içerik ve poz açısından hergün yeniden üretilip korunagelir. Çok kültürlü kent tarihinin hikayesini en iyi özetleyen bu mutfak İstanbullulara, hem tarihten hem de eski komşularından bir emanettir de. Misal tarator, lakerda, çiroz Bizans’tan emanettir ve yaşayan en eski mezelerden bir kaçıdır.

TURKEY/Istanbul/ ©Sinan Cakmak

Fotoğraf: Sinan Çakmak. “İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Alem” Belgeseli’nden alınmıştır.

Muhammara aslen bir Süryani mezesidir, ‘fava’ Antakya, Arap kökenli bir mezedir. Beyinli Gerdan, İstanbul Rumları’ndan yadigârdır. Topik ve Ermeni usulüne göre yapılan pilaki, Ermenilerden. Çerkez Tavuğu ve Arnavut Ciğerine ise millet adreslemek yersizdir. Ve daha neler neler… Kısaca; büyükbabası Kumkapılı bir meyhaneci olan aşçı-yazar Takuhi Tovmasyan’dan alıntılarsak, tüm bunlar aslında İstanbul mutfağıdır, veya sinematografik olarak söylersek ‘Politiki Kouzina’dır, ve o ‘polis’ de İstanbul’dur.

ŞARAPTA ESAS OLAN YEMEKTİR, ŞARAP REFAKATÇİDİR; ŞU YEMEKLE ŞU ŞARAP İÇİLİR DENİR. HALBUKİ RAKI ÖYLE DEĞİLDİR, ESAS OLAN ‘RAKI İÇMEKTİR’.

Bugün halen daha ara ve ana sıcakların müdahalelerine boyun eğmeyen mezenin, meyhane özelinde rakıyla olan itibarlı (ve hatta evrensel) ilişkisine dair araştırmacı yazar Erol Üyepazarcı’nın kelamı ile bu ‘lezzetli’ muhabbete biraz anason kokusu katalım:

Rakının özel bir niteliği var onu söylemek isterim. İçkiler genelde üçe ayrılabilir: Aperatif içkiler, yemekte içilen içkiler, hazmettirici içkiler. Rakı bunların hiçbirisine girmez. Misal şarapta esas olan yemektir, şarap refakatçidir; şu yemekle şu şarap içilir denir. Halbuki rakı öyle değildir, esas olan ‘rakı içmektir’. Rakıya özel yemek yapılır. Meze dediğimiz özel yemekler yapılır. O bakımdan meyhaneler de, rakıya özgü özel yerlerdir. Mezeleriyle ünlü olması gereken yerlerdir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de meyhane kavramı, rakı ve meze kavramı ile özdeşleşmiştir.

RİTÜELDEN EĞLENCEYE

Geçmişte bir eğlence mekanından ziyade, gündelik hayatın bir parçası olan meyhane mesaisi şimdilerde daha çok kentli eğlence paradigmasının parçası olarak kamusal alanda sahne alır. Bu sadece İstanbul’da değil, diğer tüm metropollerde de yeni kentli yaşamın önemli pozlarından biridir. Lakin Akdeniz ülkelerinde halen daha devam eden ve bizde biraz kahvehane geleneğini andıran semt meyhaneleri, İstanbul’da kalmasa da, geleneksel meyhanelerin bir kısmında halen daha, farklı etnik, sınıfsal grupların, kuşakların teması görülebilir. Kurtuluş’ta ünlü Despina meyhanesinin bugünkü işletmecisi Ercan Tekin bunu meyhane için ‘gerekli’ de görür:

İşadamı gelir, sanatçısı gelir, öğrencisi gelir, ağırlıkta esnafı gelir. Hatta işsizi, mahallenin bıçkını gelir. Meyhane budur. Yani heterojen, bütün katmanlarının bir araya geldiği bir konsepttir. Şimdi bazı mekanlar var, isim vermeyeyim, sadece iş adamının, kültür dünyasının gittikleri yerlerdir. Onlar meyhane değil, olsa olsa lokal olabilir bana göre. Meyhane adını kullanmak güzel de, meyhanenin saygınlığını ve felsefesini yaşatmak bambaşka bir şey. Bütün toplumsal katmanların bir araya gelmediği yer meyhane  değildir.

TURKEY/Istanbul/ ©Sinan Cakmak

Fotoğraf: Sinan Çakmak. “İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Alem” Belgeseli’nden alınmıştır.

Şehr-i İstanbul’un en temel sıkıntılarından olan ahalinin birbirine tahammülsüzlüğüne, asabiyetine dair mühim bir vurgu. Birbiriyle konuşmayanların, muhabbet etmeyenlerin, ‘cem’ edecek mekanları olmayanların hal-i pür melalinin iyi bir özeti…

GÜZEL BİR DÜNYADA YAŞAMAK İSTİYORSANIZ, SİZ DE ÖYLE MEYHANE BULUNUZ.

İstanbul meyhaneleri bugün tarihinin en pahalı zamanlarını yaşasalar da halen geniş bir kesime seslenebiliyorlar, geçirdikleri değişimlerle… Öğleyin iş yerinden kaçıp iki tek atan esnaf, kerahet vaktinde mekana varıp şiir, edebiyat ve siyaset konuşan edip, akşam yemeği öncesi iş dönüşü arkadaşlarıyla günün stresini atan memur ve hayata dair sıkıntısı meyhaneye gömen cem-i cümle bıçkın bugün artık başka kıvamda. Yeni mekanlar, yeni müdavimleriyle ve bugünün ‘raconu’yla varlar. Geçmişin müdavimleri ise maziyi anlatıyorlar, masalarına edeple ilişenlere. Zaten içkinin bu kadar pahalı olduğu, ‘kardeşi’ balığı kaybettiği, barbanın gidişiyle mekancı-müşteri ilişkisinin seyreldiği, en çok da kolektif muhabbetimize, demimize bir haller olduğu yeni zamanlarda başka türlü bir meyhaneden bahsediyoruz demektir… Ve o yeni meyhaneler farklı pozlarda İstanbul’un birçok yerinde, var olmaya devam ediyor. Sadece mekana da hapsolmuyor; Hatay meyhanesinin sahibi Mehmet Ali Işık’ın deyişiyle ‘nerde mey alınıyorsa, orada, yani mey’hanede’ yaşanıyor, keyif, muhabbet ve hüzünle.

Orhan Veli’nin, Hoşgör Köftecisi hikayesinin sonuyla kapatalım, muhabbet makamında: “Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız, siz de öyle meyhane bulunuz.

MEYHANEDE MEZE

Meyhane söz konusu olunca İstanbul mutfağının en nadide ürünlerini içeren meze tepsisinden bahsetmemek olmaz. Özellikle rakıya eşlik etmek için hazırlanan sofralara yakıştırılan “çilingir sofrası” tabirinin, Osmanlı döneminde saray mutfağında yemekleri tatmakla görevli kişilere verilen “çeşnigir” isminden geldiği düşünülür. Meze’nin Farsça kökeni olan “maze”nin de tad, lezzet anlamına gelmesi aynı işleve işaret eder. Tadımlık, küçük tabaklardan müteşekkil bir sofranın adıdır çilingir sofrası. Dolayısıyla mezelerin küçük miktarlarda ancak bol çeşitli olması esastır.

Lakin bu tadımlık mezeyi rakıya eşlik edecek şekilde gece boyunca taam etmenin sırrı, yüz yıllar içinde müdavimlerin damıttığı içki adabında saklıdır. Üstad Ahmet Rasim’in “bir lüfer balığının yanağıyla yüz dirhem rakı içilir” şiarı da işte bu adabın inceliğine işaret eder.

20-30 yıl öncesine dek meyhanelerde bugünkü kadar çok meze çeşidi yoktur. Her mekânın kendine özgü birkaç mezesi, günlük ve mevsimlik malzemeye göre yapılır ve içki ısmarlandığında çoğu yerde sorulmadan masaya getirilir. Bunlar arasında çiroz salatası, lakerda, uskumru ve midye dolmaları gibi deniz mahsulleri başta gelir. Müdavimler de çekinmeden bir parça pastırma, kaşar ya da birkaç meyve getirir, bunları diğer müdavimlerle paylaşarak tüketir.

TURKEY/Istanbul/ ©Sinan Cakmak

Fotoğraf: Sinan Çakmak. “İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Alem” Belgeseli’nden alınmıştır.

ESKİDEN MEYHANE SAHİPLERİ, RAMAZAN BOYUNCA MEYHANEDEN AYAĞINI KESEN MÜDAVİMLERE RAMAZAN’IN SON GÜNÜNDE BİR TABAK MİDYE YAHUT USKUMRU DOLMASI YOLLAR, BUNA DA “UNUTMA BENİ” DOLMASI İSMİ VERİLİR.

Bilindiği kadarıyla bugün meze olarak adlandırılan ve meyhaneyle özdeşleşmiş yemekler o dönemde sadece meyhanelerde değil günlük öğünlerde evlerde de yenilir. Daha önce İstanbul’daki müslümanlar tarafından tüketimi nadir olan balık ve zeytinyağlıların  -meyhane işletmecilerinin gayrimüslim olmasından dolayı- İstanbul Rum ve Ermeni’lerinin ev mutfak alışkanlıklarından meyhanelere geçtiğini düşünebiliriz. Örneğin topik, et içermeyen ancak doyurucu yapısıyla İstanbul Ermeni’lerinin perhiz yemeğidir ve zamanla meyhane mezesi olarak tepside yer bulur. Bunlar gibi Ermeni pilakisi, ta Roma’dan yadigâr lakerda, Bizans’tan yadigar Papaz yahnisi, Rum’ların çirozu, envai çeşit taratoru İstanbul’un geçmişten gelen ve meze tepsisinde kısmen de olsa muhafaza edilen tadlarıdır.

Geçtiğimiz yüzyıllarda meyhane kültürünün temelini oluşturan müdavim – barba ilişkisi, meze konusunda da kıymetli bir yansımaya sahiptir. Eskiden meyhane sahipleri, Ramazan boyunca meyhaneden ayağını kesen müdavimlere Ramazan’ın son gününde bir tabak midye yahut uskumru dolması yollar, buna da “unutma beni” dolması ismi verilir.

İşte meze tepsisi etnik çeşitliliği harmanlamanın ve İstanbul mutfağının bin yıllara dayanan geleneğini muhafaza ederek yarına taşımanın yanı sıra, sayıları giderek azalan meyhanelerde de olsa hala kadirşinaslıkla dem tutan nadir lezzetlerden biridir.

MEYHANEDE MÜZİK

Meyhane müziksiz olmaz. Ancak muhabbet mekânı meyhanelerde, duyulan sedanın muhabbeti bastırmaması da esastır. Eskiden beri fasıl icra edilen veyahut Rum grupların müzik yaptığı meyhaneler olmuşsa da müzik icra edilirken muhabbete ara verilir.

19. yüzyıl yazarlarından günümüze ulaşan hatırata göre kadınların girmediği dönemlerde meyhanelerde sadece müzisyenler değil, genç erkek dansçılar, yani köçekler de bulunur. Meyhane köçekleri hakkında yazılan ve eşcinsel çağrışımlarla yüklü güzellemeler bu dönemde çok yaygındır ve örneğin Enderunlu Fazıl’ın ‘Çenginame’si elden ele, dilden dile dolaşırdı. Bunun yanında meyhanelerde geçen her nevi kavga, cinayet gibi vak’alar da destana dönüştürülür, kimi zaman da şarkıya dökülür. Meyhanelerin çoğunda profesyonel müzisyenlerden ziyade fakir akşamcılar müzik yapardı. Bazıları güzel sesleri ile gazel okur, kimisi ney üfler, keman, çığırtma, zurna çalar, öylelerini diğerleri idare eder onlara para verdirmezlerdi.

TURKEY/Istanbul/ ©Sinan Cakmak

Fotoğraf: Sinan Çakmak. “İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Alem” Belgeseli’nden alınmıştır.

Yerine göre günümüzde de meyhaneye devam eden ve sesine sazına güvenen akşamcılar hoş görülür, el üstünde tutulur. Örneğin Beyoğlu’nun namlı meyhanelerinden Yakup 2’nin eski müşterileri arasında Fatih Camii müezzinin de olduğunu ve kimi geceler 4-5 gazel ile akşamcılara dem tuttuğunu, kimi geceler ise opera sanatçısı Sönmez Can’ın aryalarıyla geceye renk kattığını Yakup Bey’den işittik.

Bir zamanların divaları Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses ve Safiye Ayla’nın 80’lerde Beşiktaş’taki Turgut Vidinli’nin meyhanesini özel günlerde kapattığını ve şarkılarıyla, nükteleriyle çalışanları mest ettiğini de zengin arşiviyle meyhanesini bir alaturka müzik kulübüne çeviren Turgut Bey bizzat anlattı. Yine Kumkapı’nın yarım asırı deviren meyhanesi Kör Agop’un üst katının bir zamanlar Pazar öğleden sonraları kendi aralarında meşk etmeye gelen İstanbul Radyosu sanatçılarına ayrıldığını ve Agop’un büyük keyif alarak tertiplediği bu meclislerin bıraktığı hoş sedayı anmadan geçmeyelim.

Maziye dönecek olursak, tıpkı mezeler gibi, meyhane müziği de çok kültürlü bir toplumun kulak zevkinin rengahengini yansıtırdı. Sazendelerin kökenleri Türk, Ermeni, Rum, Yahudi, Roman her ne olursa olsun şarkı, türkü, gazel, koşuk, sirto, kleftiko, zeybek sırayla meşk edilir, çalgılar kemandan kemençeye, bağlamadan lavtaya, zurnadan çığırtmaya değişkenlik gösterirdi.

Mesut Cemil’in hatıratında naklettiği bir olay dönemin meyhane hayatı ve bilhassa müziği hakkında fikir verebilir. Babası Tamburi Cemil Bey, 1900’lerin başında bir arkadaşıyla Langa tarafında bir meyhaneye gider. O sırada Sakız adasına özgü lavtalarıyla müzik icra etmekte olan Rum çalgıcıların ve patronun ısrarı üzerine kemençesini çıkartmasıyla başlayan meşk şöyle anlatılır:

Çalgıcılardan biri eteğini öptü. Cemil Bey zaten sevdiği bu adamlara daha fazla dayanamazdı. Etrafımızı aldılar. Kısa ve temiz bir akorttan sonra onların edasında nikriz, arazkar nağmeleriyle bir taksime girdi. Ondan sonra bir sirto kaptırdı ve başının hafif bir işaretiyle lavtacılar refakate başladılar. Arkasından bir kleftiko, yine bir taksim, bir kalamatiano… Eski meyhaneye bütün bir Ege folklorünün kıvrak ve aydınlık renklerini bir anda dolduran Cemil’in son yayında bir kıyamet koptu; bir ağızdan ‘yaşa!’ nidaları yükseldi. Hepsi ayakta idi…

Bu dönemin bir başka öne çıkan bestekârı Tatyos Efendi’yi ise, vefakâr meyhane arkadaşı ve İstanbul meyhanelerinin büyük anlatıcısı Ahmet Rasim’le birlikte analım. Tatyos Efendi’yle birlikteyken uzayan bir meyhane muhabbetinin neticesinde Ahmet Rasim eve geç kalır. Karısından işittiği serzeniş ve tembihten esinlenerek bir güfte yazar. Buluştuklarında güfteyi verdiği Tatyos Efendi de kısa sürede bir şarkı besteler ve böylece “Sakın Geç Kalma Erken Gel” şarkısı ortaya çıkar.

20. yüzyıl başlarında laterna İstanbul meyhanelerine girer ve icat edildiği ülkelerden de uzun bir süre Dersaadet’te popüler olur. Laternacının kolla çevirdiği bir silindirdeki metal iğneler aracılığıyla birkaç şarkıyı çalabilen laternalar, 40’larda gramofonun yaygınlaşmasına dek meyhane muhitlerinde yer bulur. Laternayı gramofon, radyo ve kasetçalarlar takip eder. Günümüzde ise bilgisayarlardan mp3 çalınan veya gezici Roman saz ekiplerinin hâkim olduğu meyhaneler vardır artık.

Bitirirken, yakın dönem Çiçek Pasajı müdavimlerinin hafızasında yer eden akordeoncu Madam Anahit’e ve onun gibi İstanbul meyhanelerine ses veren gelmiş geçmiş tüm müzisyenlere bir selam çakalım.


 

Not: National Geographic Türkiye tarafından Kasım 2012’de yayımlanmıştır.

 

https://www.mizanplas.com/yazilar/2019/1/17/stanbul-meyhaneleri-ehlikeyfin-uzun-hikayesi

0000

What We Do

Libraries + Open Source

We can provide services for all your library’s needs. From the first steps of migration to open source technologies like Evergreen / Koha including project management, data services and training your staff to extended services including hosting & support of your ILS, consulting, customization and development.

Services We Offer

From the first step of migration to ongoing support, Equinox can empower your library with open source technology. Our expert team assists libraries from A to Z. We can help you decide if open source is right for you and which platform your library would benefit from the most. Is your library ready to migrate or needing a helping hand? Our friendly team of geeks and librarians are more than happy to guide you in the right direction.

With some of the original developers of Evergreen and Koha, we set the bar for open source ILS services. We are deeply committed and dedicated to open source and the freedom that it provides libraries across the world. Leverage over a decade of our experience in open source ILS services to drive your library — and your community — forward.

  • Consulting
  • Migration
  • Hosting and Support
  • Software Customization
  • Training and Education

LEARN MORE

What We Do

Sequoia

Sequoia is the most reliable cloud-based library automation services platform for Evergreen, Koha, and FulflLLment. It provides the highest possible uptime, performance, and capabilities of any hosted library automation system. Period.

Using redundant servers and an advanced cloud configuration, Sequoia leads the industry in uptime. Sequoia is flexible, secure, and stable, and adds additional on-demand resources to meet your most demanding peak loads. Your data is constantly backed up and archived on- and off-site so data can be recovered any time. Sequoia is supported by the best system administrators and technical minds so you can focus on what‘s important — your library’s mission.

Platforms We Work With

Evergreen is a unique and powerful open source ILS designed to support large, dispersed, and multi-tiered library networks.


Koha is the first free and open source library automation package. Equinox’s team includes some of Koha’s core developers.


FulflLLment started as a simple, open source, means of managing Inter Library Loans and taking the headache out of sharing between libraries.

 

 

https://www.equinoxinitiative.org/

Posted by: bluesyemre | April 2, 2020

#Müzik sektöründe neler olacak #SinemVural

framebuaz_74790616_3477017338989977_5965645417096383614_n

Sinem Vural

Dünyayı sarsan koronavirüs salgınına dair Türkiye’deki ilk vaka, 11 Mart’ta görülmüştü. 22 gündür kademeli olarak evlerimizde kaldık. İki haftayı aşkındır da evimizden dışarı adımımızı atmamak için büyük bir çaba gösteriyoruz.

 

Bu durum müzik sektörü için tamamen en önemli gelir kaynakları olan konserlerin iptalleri demek.
Fiziki albüm satışı yapan plak dükkanları gibi yerler de bu süreçte kapılarını sağlık için kapattı.
Türkiye’de çok da düzgün işleyen bir “merchandise” anlayışı yani sanatçının izin verdiği resmi ürün sektörü neredeyse hiç yaratılamadığı için buradan da bir gelir elde etmek söz konusu değil. Bu sektör için elde kalan tek şey; telif hakları.

Rutin değişti

Sadece Amerika’da dijital görüntüleme sayısı yüzde 8 azaldı. Dijital platformlarda dinleme oranları düşerken video izlenme oranları az da olsa artış yaptı.
Bu değişkenliğin nedeni ise müzikseverlerin rutine bağlı davranışsal müzik dinleme durumu. Yani işe, okula giderken, sabah spor yaparken, işten, okuldan dönerken, birlikte çalıştığı insanlarla paylaştığı rutinler…
Tabii ki bu rutinler bir süre için duraksadığından insanlar yeni hayatına adapte olma çabasında başka alışkanlıklar edindi. Özetle Türkiye’de de sonuç Amerika ya da İngiltere’den farklı değil… Sadece iki haftada dinleme oranlarında düşüşler yaşandı. Bunun da sonuçları önümüzdeki aylarda sektörde üretici konumundaki herkesi ilgilendirecek. Kısacası, telif gelirlerinde düşüşler olacak.
Nisan 1 itibarıyla adı en tepede yazmayan birçok müzisyen ve ekibinin cebindeki para tükendi.
“Akarken biriktirselermiş” diyebilirsiniz. Bunu da çok duydum.
İş başı parayla çalışanların yani “kaşe” sisteminde olan çalışanların olduğu sektörde her olumsuz haberde ilk onlarının işlerinin iptal edildiğini hatırlatayım.
Müzisyenler, teknik ekipler, bar çalışanları, canlı müzik mekanı sahipleri… Evet, hepsinden bahsediyorum.
Müzisyenler, evlerinden yaptıkları canlı konserlere sponsor alarak az da olsa gelir sağladı. Ama bütün bu konserlerin hepsi aynı anda yapıldığı için dinleyicide de ilgi bölündü ve dağıldı. Konser organizatörleri ise anında birleşti. Kültür ve Turizm Bakanlığı’yla görüşmeler yaptı.
MÜYORBİR, MESAM ve MSG gibi meslek birlikleri bünyelerindeki sanatçılar, eser sahipleri, yorumcular için görüşmeler yaptı.
Kısa vadede bir sonuç alınamayabilir ama en azından bu hafta telifler ödenmeye başlandı.
Müzisyenler için yine müzisyenler tarafından bir yardım fonu kuruldu.
Bir arpa boyu yol alındı mı, bilinmez. Yani iş yine sanatçılar ve onun menajerlik ekibinin inisiyatifine kaldı.
Sonuçlarını önümüzdeki birkaç ay içinde göreceğiz. Ve insan ister istemez önem verdiğimiz ve ‘sektör’ olduğunu düşündüğümüz bir alanda nasıl olurda bir kenetlenme yaşanmaz merak ediyor!
Artık şu egoları bir kenara bırakıp ortak çalışmanın zamanı geldi de geçmedi mi?

Malum evden çıkmadan kitap satın alabiliyoruz. Size hemen müzikle alakalı birkaç kitap önerim olacak. Hali hazırda okumadıysanız, bu yeni ve eski kitaplar ilginizi çekebilir:
∆ Barış Akpolat imzalı “Ezhel-Kazıdım Tırnaklarla”
∆ Güneş Ayas’ın genişletilmiş versiyon olan “Müzik Sosyolojisi”
∆ Deniz Koloğlu’nun kadın sanatçılarla söyleşileriyle hazırladığı “Müzikle Yaşayan Kadınlar”
∆ MSG’nin Türkçe’ye kazandırılmasında ön ayak olduğu Stephen Richard Witt’dan “Bedava Müzik”
∆ Evinde otururken müziğin hayatında ne kadar önemli olduğunu anlayan ve yaşanmış hikayeleri okumayı sevenler için Oliver Sacks’ın yazdığı “Müzikofili”

Sıradaki EP gelsin

Melisa Karakurt “Bi’ Cesaretle Gel” single’ını yayınladı. Soul vokalle Amerikan pop havasını harmanlayan Karakurt’un EP’si de yolda… Bir süredir sadece single çıkaran isimlerden olduğu için bütünlüklü bir işte neler yapacak meraktayım.

8D var mı

8D kayıtlar yaygınlaşmaya başladı. Kulaklıkla dinlendiğinde fark edilen ve müziğe eklenen farklı efektlerle sanatçıların sanki kafanızın içerisinde çalıyormuş gibi hissetmenizi sağlayan bu yöntem popüler hale geldi. Ses mühendisleri “Aslında ‘8D müzik’ diye bir şey yok” diyor.
Tamamen kayıt terimiyle “panlama” deniyor yani müziği sağdan sola taşıyıp özel efekt ekleyip derinlik kazandırıyorlar. Şarkıyı dinlediğinizde de sanki müzik etrafınızda dolaşıyor gibi hissediyorsunuz. Bu da günün hap bilgisi olsun.

Shantel dönüyor

Gönlümüzde her zaman yeri olan Shantel, bu kez Cümbüş Cemaat ile kaydettiği “Suda Balık” EP’siyle sınırımızdan girdi. Mayıs ayında yeni albümü “İstanbul”u çıkarmaya hazırlanan Shantel, yarın çıkacak üç şarkılık EP’sindeki “Suda Balık Oynuyor”, “Atım Araptır Benim”, “Karakolda Ayna Var” şarkılarında Rembetiko, arabesk ve diskoyu bir arada sunuyor.

Diş gösteriyor

Ayben yeni şarkısı “Oyun Parkı” ile yarın sizlerle buluşacak. Son günlerde dinlediğim güzel işlerin prodüktörü Da Poet imzalı şarkı, yine Ayben’in dişini iyiden iyiye gösterdiği bir çalışma olmuş. Ayben, şarkıyı dinlerken yüzünüze küçük de bir gülümseme oturtuyor.

Ne dinledim?

∆ Son Feci Bisiklet-Yeşil
∆ Emir Can İğrek-Muhalif
∆ Palmiyeler-Yakalım Alışveriş Merkezlerini
∆ Yaprak Çamlıca-Uyandırdım Güneşimi
∆ Tuğkan-Yabancı
∆ Gülinler-Teker Teker
∆ Pinhani-Dünyadan Uzak
∆ Nikof-Cümleler
∆ YaDa-İnanmam
∆ Akustikadam-Halimi Hatrımı Sordun Mu?
∆ Frauble, Ezgi Erdoğan-Kış Güneşi
∆ Özge Arslan-Süre Dolmadan
∆ Mert Carim-Senden Sonra
∆ Karma Kaset-Beyaz Çizgiler
∆ Madrigal-Seni Dert Etmeler
∆ Shantel, Cümbüş Cemaat-Suda Balık Oynuyor
∆ Fery-Veni Vidi Vici
∆ Bilge Günaydın-Üvercinka
∆ Killa Hakan, Eko Fresh, Ayaz Kaplı-Her Şey Yolundadır
∆ Cantekin Kafalı-Yol
∆ Sercan Debelec-Milky Way
∆ Ayben-Oyun Parkı

Coşturmak için yazılmış

Tepki’nin albümü iki bölüm halinde yayınlandı. İlk bölüm “212”, resmen “old school hiphop” tadını veriyor. Uzi, Motive ve Ruby’nin de yer aldığı şarkıların tamamı albümden ziyade konserde dinleyip coşmamız için hazırlanmış gibi. Ne sinir ne stres kalıyor. Motive ile söyledikleri “Gölgeler” ise favorim.

Sandık açıldı

Kreş grubundan da tanıdığımız Serkan Ferat geçtiğimiz haftalarda 2014-16 yılındaki kayıtlarından oluşan bir demo albüm yayınladı. Albüme “Çıkmamış Bir Albümün Demosu” adını veren Ferat’ın pop-rock türündeki çalışmasında tam tamına 23 şarkı yer alıyor. “Çizgi” ve “İstanbul”un ön plana çıktığı albüm, yıllar sonra açılan bir sandık gibi…

Daha sık bekliyoruz

123 grubuyla hayatımıza giren ve kariyerine solo olarak devam eden Dilara Sakpınar, nam-ı diğer Lara Di Lara, yeni şarkısı “Yelpaze”yi Grace Records etiketiyle yayınladı. Yeni albümü ”Sudaki Çığlık” öncesinde “Yelpaze” ile elektronik dokunuşlu hafif müzik yapıyor. Sesini daha sık aralıklarla duymak ise önceliğimiz.

Sinem Vural

https://www.instagram.com/framebuaz/

 

https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sinem-vural/muzik-sektorunde-neler-olacak-41483852

Posted by: bluesyemre | April 2, 2020

Library-Themed backgrounds for your next #VideoCall

readingroom-1280x720

Video conferencing is the new meeting room, if you haven’t heard. It’s also the new water cooler conversation, friend hangout, date night, birthday party, workout class—well, you get the idea.

Now that video calls are all the rage, why not switch it up a bit? Pretend you’re strolling along 5th Avenue to visit Patience and Fortitude or have a book club among the shelves at your favorite branch with these backgrounds for your next video call. They’re functional, too! After all, why clean your room when you can look like you’re working from the Rose Main Reading Room at the click of a button?

Check out some of our favorite images from the Library below—or browse our Digital Collections for even more cool images. You can find instructions for uploading these as your Zoom virtual background here. Don’t forget to tag us on social media and show us your favorite Library backgrounds in action.

(Not currently Zooming? Add these to your desktop, phone background, or wherever you need to be inspired by books!)

https://www.nypl.org/blog/2020/04/01/library-themed-backgrounds-your-next-video-call

Posted by: bluesyemre | April 2, 2020

Toplantısız #KütüphaneHaftası #DoğanHızlan

doganhizlan

TÜRK Kütüphaneciler Derneği Genel Başkanı Ali Fuat Kartal’dan bir e-posta aldım.

Şöyle yazıyordu:

“Sayın Hızlan

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile birlikte 30 Mart-5 Nisan 2020 tarihleri arasında kutlamayı planladığımız 56. Kütüphane Haftası programımız malum küresel koronavirüs salgını nedeniyle iptal edilmiştir.

‘Şehir Kültürü ve Kütüphaneler’ ana teması altında şehir kültürüne, kütüphanelerin ve kitabevlerinin katkısını farklı yönleri ile ele alacağımız toplantıları maalesef gerçekleştiremeyeceğiz.

Kütüphanelerimiz okuyucularımıza kapalı olsa da teknolojiye en hızlı uyum sağlayan meslek gruplarından biri olarak elektronik ortamda hizmet vermeye devam etmekteyiz. Üniversiteler kütüphanelerimiz üzerinden uluslararası birçok yayınevi ve veri tabanı üreticisi, elektronik kitaplarını ve dergilerini arşivleri ile birlikte kullanıma açtı.

Böylesine büyük bir krizi tek başına merkezi hükümetten bir şeyler bekleyerek aşmanın mümkün olmadığını biliyoruz. O nedenle bu zor günlerde kütüphaneciler olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirme çabası içerisindeyiz. Yurttaşlarımıza sağlıklı günlerde bilgi sunmak dileğiyle sizin, meslektaşlarımın ve halkımızın 56. Kütüphane Haftası’nı kutluyorum.

Saygılarımı sunuyorum.”

Kütüphaneci dostlarımın tümünün de benim bilgilenmem, yazmam konusunda hep emekleri olmuştur.

Eskiden internetsiz çağda kütüphanelerin işlevi çok daha büyüktü. En yoğun çalışanlar kütüphanecilerdi.

Üniversite yıllarında bütün arkadaşlarımızın uğrak yeri Beyazıt Devlet Kütüphanesi idi.

Ben ise lise yıllarımdan itibaren Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde çalıştım, rahmetli Muzaffer Gökman’dan sonra gelenler de, özellikle Hasan Duman hep bana yardımcı oldular. Onlara gösterdiğim sevgi ve saygıya layık olduğum kararına vardıkları için bana bir onur ödülü verdiler. Ödüllerim içinde seçkin bir yeri vardır.

Ayrıca o kütüphane başvuru mekânımızdı, Çınaraltı’nda toplandığımızda aklımıza takılan sorunun yanıtını oraya giderek öğrenirdik.

Hiç kuşkusuz bana her zaman yardımcı olan eski Atatürk Kitaplığı Müdürü Ramazan Demir’i de listeme koymam gerekiyor.

* * *

EVE kapandığımız bugünlerde kitap satın alıyor, okuyoruz. Bu umarım yeni ev kütüphanelerinin kurulmasına da vesile olur.

Büyük kitaplığı olan birinin kitaplarının akıbeti konusunda düşünmesi gereken, bu kitapların başka okurlar tarafından da okunmasıdır.

Fatih’te bana annemin verdiği bir ev kitaplık olarak kullanılmaktadır.

Ayrıca başka kurumlara da kitaplarımı armağan ettim:

  • Antalya Kültür Park’ta adımı taşıyan bir kütüphane var. Bunu düzenleyen Fahri Özdemir’dir.
  • TÜYAP’ta bir Doğan Hızlan kitaplığı bulunuyor. Bu kütüphaneyi yapan da TÜYAP Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Ünal’dır.
  • Kitaplarımın edebiyatla ilgili olan bir bölümünü de Mimar Sinan Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü kitaplığına armağan ettim. Bu armağanı gerçekleştiren de Zeki Coşkun’dur.

Eğer kendiniz bu kitapları koruyacak bir mekân bulamazsanız, bunları mutlaka emin olduğunuz bir yere verebilirsiniz.

Birçok kimse Beştepe’deki kütüphaneye bağışta bulundu, böylece devlet güvencesi altına aldı.

* * *

ZEYNEP AKAN’dan bir e-posta aldım.

Verdiği bilgilerden okurlarım yararlanabilir:

*SALT Beyoğlu ve SALT Galata yapılarının ileri bir tarihe kadar tedbiren kullanıma kapalı olduğu bu dönemde saltonline.org sitesini her hafta yeni içeriklerle güncelliyor. 56. Kütüphane Haftası (30 Mart-5 Nisan) özelinde hazırladığımız seçki her yerden erişiminize açık.

*SALT’ın ilgi ve üretim alanları etrafında 2011’den bu yana yayımladığı seçili kitaplar hakkında ayrıntılı bilgiye ulaşabilir; kurumun Türkçe ve İngilizce dillerindeki bütün basılı yayınlarını Robinson Crusoe 389 Kitabevi web sitesi üzerinden temin edebilirsiniz.

*SALT Araştırma bünyesindeki “Mimarlık ve Tasarım” ve “Kent, Toplum ve Ekonomi” koleksiyonlarından derlenen kütüphane fotoğrafları albümü SALT Online Flickr hesabında erişime açıldı.

* * *

KÜTÜPHANECİ dostlarımı kutlarım.

Sağlıklı günlerde buluşmak dileğimle.

 

https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/dogan-hizlan/toplantisiz-kutuphane-haftasi-41484161

Türkiye'nin son 7 yılı

Jlibrary_twofifty

To support the work of the library and publishing community as we navigate through the COVID-19 crisis, Library Journal is offering temporary free access to the digitized edition of LJ, as well as all the content on our website.

Our goal is to provide timely, accurate updates related to COVID-19 as it pertains to libraries and the communities you serve, as well as to better enable you to engage with the challenges ahead from wherever you are working by making sure you can access the news, reviews, and information Library Journal provides every day.

On the website, we have created a temporary full-access pass for all readers to all of our premium content, usually available only to premium subscribers.

Please enter with the following credentials for full online access:

  • Login: access@libraryjournal.com
  • Password: LJfullaccess1 

We are also providing free access to the digitized editions of our entire  magazine archive, including the latest issue. To access,  go to the LJ homepage  and click on “Access Digitized Edition” in the upper left-hand corner. For  return visits, click on “Bookshelf” in the upper right-hand corner of the  Bookshelf-MSI landing page.

For customer service, please contact  Kristy South  at ksouth@juniorlibraryguild.com

https://www.libraryjournal.com/?detailStory=ljfreecontent

https://www.libraryjournal.com/

toplumsal kriz

Şüphesiz ki insanlık olarak yenilenmeye ihtiyacımız var. İnsanı sorgulamaya. Aynı zamanda da insani değerlerimizi hatırlamaya.

Birkaç ay önce neredeyse tek gündemimiz dijital dönüşümdü. Peki ya “İnsani Dönüşüm” ?

Toplumsal kriz zamanlarında insan odaklı dönüşüm ve yenilenme nasıl olabilir sizce?

Daha fazla insansızlaşarak, kriz zamanlarında işe ilk işten çıkartmalarla başlayarak, çalışanların üzerindeki baskıyı arttırarak değil bence.

Ben önerilerimi 8 ilke olarak bu infografikte sizlerle paylaşmak istedim. Umarım sizlere, yöneticilerimize, ve kurumlarımızın “insani dönüşüm süreçlerine” faydası olur.

Kriz sonrasında daha büyük saygınlıkla hatırlayacağımız kurumlar, insani dönüşümü başarıyla gerçekleştirebilenler olacak.

Toplumsal Kriz Zamanlarında İnsan Odaklı Dönüşüm ve Yenilenme

TKD İstanbul Şubesinin 56. Kütüphane Hafta etkinlikleri kapsamında düzenlemiş olduğu ve 1 Nisan 2020 Çarşamba günü saat 14.00’te gerçekleştirilen “Şehir Kültürü ve Kütüphaneler” başlıklı Panelin video kaydıdır.

Moderatör Ertuğrul Çimen, MEF Üniversitesi Kütüphane Direktörü

Panelistler:

Cengiz Özdemir, Yazar, İBB Kent Konseyi Üyesi, MedyascopeTV : “Kentlilik kültürü ve dijital dünya “

Ayhan Kaygusuz Şehir Üniversitesi Kütüphane Direktörü : “Kentin hafızasının korunması, gelecek kuşaklara aktarımı ve günümüz teknolojisi üzerinden kullanıcılara sunumu”

Ahmet Aldemir, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü Daire Başkan V “Kültür Politikaları ve Halk kütüphaneleri: dün-bugün-yarın “

Sanem Yardımcı, Goethe Enstitüsü Kütüphane Müdürü “Kullanıcı odaklı kütüphanecilik hizmetleri – Almanya’dan örnekler”

Posted by: bluesyemre | April 2, 2020

#ArkasSanatMerkezi Yayınları ve Sanal Müzesi

arkas

Yayınlar

Sanal Müze

http://www.arkassanatmerkezi.com/

coronavirus research

As the coronavirus outbreak continues, more and more communities, industries, and businesses are feeling its effects. Staying informed at this time is crucial.

At GlobalWebIndex, we’re tracking these effects across different sectors through a focused content series. In this whitepaper, we’re releasing our fourth series dataset, collected between March 25-30th in the U.S. and UK, dedicated to media, news consumption, and sport.

In this research we explore consumers’ media consumption habits during the outbreak of coronavirus. We dig deeper into what media people are consuming more of (and plan to continue after the crisis ends), what sources of information they find most trustworthy generally and on social media, what they want to see more of in news coverage, their willingness to pay for trustworthy information, and what they expect from sports leagues at this time.

We’ll be following this with further releases, exploring the impact of Coronavirus on purchase behaviors, economic confidence, work behaviors and practices, and healthcare.

GWI coronavirus findings April 2020 – Media Consumption (Release 4)

Posted by: bluesyemre | April 1, 2020

#COVID-19 by #EDUCAUSE

EDUCAUSE-250x200-1024x819

This resource page was created to help higher education institutions plan for possible campus disruption by COVID-19, or Coronavirus 19—a respiratory disease caused by a novel (new) coronavirus. This virus has been detected in the United States (CDC, COVID-19 Summary).

For further information concerning the source and spread of the disease:

https://library.educause.edu/topics/information-technology-management-and-leadership/covid-19

APN02H5H_400x400

Küresel bir salgının pençesinde olağanüstü günler yaşıyoruz. Düşünmeye çok fırsat bulduğumuz şu günlerde bilginin ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Her korona haberi okuduğumda ya da duyduğumda herkes gibi aklıma bir sürü soru geliyor. İlk çıktığında şöyle yapılsaydı, Türkiye’ye gelmeden şu yapılsaydı, yayılmasını önlemek için şu yapılamaz mı?

Bu sorular gibi daha bir çok soruyu birçok bilim insanı da bizim gibi yeni öğreniyor. Bilim insanı olduğunun farkında olanlar ise araştırarak, vaka analizi yaparak, yazarak bunu paylaşıyorlar.

Bu günleri de bir şekilde ve umarım az kayıpla atlatacağız.

Hepimizin hayatı da bu süreçten etkilendi elbette. Okullar tatil, çocuklar evde, bizler kısmen evden kısmen iş yerinden çalışarak hayatımızda ilk kez deneyimlediğimiz şeyler yaşıyoruz.

Hayatımızı evden çalışmaya göre dizayn etmediğimiz için de elbette zorlanıyoruz. Kısmen evde olduğumuz ilk hafta; çocukların uzaktan eğitimi, ev işleri, evden çalışma, eğitimden geriye kalan zamanda çocukların evdeki aktiviteleri, dışarıya çıktıktan sonra koronaya yakalanmadan eve gelmeye çalışma, korona haberlerini takip, biraz okuma, evdeki 2 erkek çocukla boğuşma aktivitesi, boğuşmadığımız zamanlarda onların boğuşmasını engellemeye çalışma 🙂 yani kısaca yeni hayata ayak uydurmaya çalışmakla geçtiğini söyleyebilirim.

Olaya çocuklar tarafından bakıldığında geçen bir haftada hayatlarından memnun olduklarını gözlemledim. Anne ve baba yanında, sabah erken kalkma yok, ders fazla yok, öğretmen yok vs. kısmen de olsa özgür bir hayat.

Olay’a benim tarafımdan bakıldığında ise durumu şöyle özetleyebilirim.

23 Şubat 2020 Pazar gecesi  sigarayı bıraktım. Galatasaray’ın 20 yıl sonra Fenerbahçe’yi kendi stadında yenmiş olmasının motivasyonu da bu kararımı etkiledi. Bu bir işaret diye düşündüm 🙂 Şaka bir yana uzunca bir süredir sigara içen biri olarak sigarayı bıraktıktan kısa süre sonra en önemli 2 hobim olan kütüphanecilik ve futbol da elimden alınınca oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibiyim. Hayatın heyecanı meyecanı yok anlayacağınız 🙂

Gelelim işin mesleki tarafına. Seyircisiz bir maçı tv’den izlemek nasıl zevk vermiyorsa, kullanıcısız bir kütüphane’de çalışmak da aynen öyle. Ne tadı ne tuzu var.

Geçen bir haftada kitap alışverişi, sağlama, eğitim vs. gibi birçok kütüphanecilik faaliyetini yapamadık ancak kimisi zaruriyetten kimi can sıkıntısından kütüphane e-kaynaklarına uzaktan erişim hizmetini hiç kullanmamış birçok kullanıcımızın yoğun bir şekilde kullanmaya başladığını görüyoruz.

Üniversitelerde uzaktan eğitim sürecinin ilk haftası olması nedeniyle öğretim üyeleri bu haftayı yoğun geçirmiş olsalar da yaz dönemine kadar bilim üretmeye ayıracak oldukça fazla zaman bulacaklar diye düşünüyorum. Tam da bu noktada kütüphaneciler olarak devreye girebilir, uzaktanda olsa tüm iletişim kanallarımızı açık tutarak kendimizi göstermeliyiz. Krizi fırsata çevirmenin tam zamanı değil mi?

Kütüphane Haftamız Kutlu Olsun. Sağlıklı günlerde görüşmek dileğiyle.

Paylaşmak önemsemektir!

https://ihalekutuphane.com/2020/04/01/adini-korona-koydum-kutuphanecinin-yolu/

« Newer Posts - Older Posts »

Categories

%d bloggers like this: