https://idm.net.au/article/0013555-naa-report-provides-egovernment-reality-check

İnsanın çevresindeki diğer insanlar ile iletişim kurmasını sağlayan en etkili beceri konuşmadır. Katıldıkları çeşitli etkinliklerde, bulundukları ortamlarda, yaşamın her alanında ve tarihin her döneminde konuşma becerisini etkili kullanabilen insanların her zaman ön planda olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Etkili ve güzel konuşma başka bir tabirle diksiyon ve hitabet başlı başına yöntem ve kuralları detaylı bir alandır. Ancak öncelikle insanların konuşma alışkanlıklarını normal bir düzeyde kazanmış olmaları ve bununla iletişim çatışması yaşamaksızın hayatlarını idame ettirebilmeleri gerekmektedir. Bu hususta vereceğimiz tavsiyelere gelin beraber bakalım:

  1. Mekanik Alıştırmalar yapın

Her gün kitap okumayı alışkanlık haline getirerek en az yarım saat kitap okuyalım ve bunun 5-10 sayfalık bir kısmını yüksek sesle bağırmadan seslendirelim. Birkaç kez duyulan bir sesin ya da sözcüğün bireysel olarak tekrar edilmesiyle hatalar azalabilir. Sesli kitap uygulamalarındaki kitapları dinleyelim. Onları seslendiren sanatçıların vurgu ve tonlamalarına odaklanarak kendimiz de güzel seslendirmeye gayret ederek tekrar çalışması yapalım.

  1. Anlamlı Alıştırmalar yapın

Türkçeyi güzel ve doğru konuşan insanlarla sohbet etmeye ya da konferanslarını dinlemeye gayret edelim. Sohbetlerimizde gerektiğinde kısa ve öz bir şekilde konuşmaya çalışırken gerektiğinde de konuşmalarımızı hikayeler ve örneklerle süsleyerek uzatalım. Dilin kurallarını ve yapılarını öğrenmek için soru cevap tekniğini de uygulamalısınız. Düşünmeden verilen otomatik cevaplar değil , anlamlı cümleler kurmaya özen gösterin

  1. Beden dilini kullanın
    Konuşma becerisinin kazanılması için dilin kurallarını yani dil bilgisini ve telaffuzu iyi bilmek gerekir. Buna karşın iletişim kurmada sözel olmayan davranışlar da önemlidir. Ses tonu ve tonlama, vurgu ve ritim, telaffuz ve ahenk, üslup, akıcılık, anlaşılabilirlik, söz dizimi, doğruluk, kelime zenginliği gibi becerilerin yanı sıra vücudunuzla da konuşmanızı etkili hale getirebilirsiniz. Böylece konuşmanızı dinleyen insanlar sizin heyecanınızı ve diğer tüm duyguları sizinle paylaşacaktır. Daha iyi bir iletişim kurmak için Bizleri dinleyen insanları konuşmaya dahil edelim ve konuşurken beden dilini de kullanmaya çalışalım.
  2. İletişimsel Alıştırmalar yapın
    Televizyonda yapılan politika, kültür, eğitim, sağlık ve spor gibi alanlardaki tartışma programlarını arkadaşlarımızla birlikte izleyelim. Buralarda hangi konuşmacıların diğer konuşmacılara nazaran daha ön plana çıktıklarına ve bunu hangi vasıflarıyla yaptıklarına odaklanalım. Program bittikten sonra arkadaşlarımızla sanki o programı başka konuklarla yeniden yapıyormuş gibi kendi aramızda kendi fikirlerimiz doğrultusunda doğaçlama bir şekilde yapalım. Bu tür alıştırmalar bizlere hem özgün düşünce üretebilme hem de hazırlıksız sorulara karşı irticalen cevaplar verebilme yeteneği kazandıracaktır.

Tiyatro ve drama gibi sosyal faaliyetlerde rol almaya çalışalım, böylece hem insanlara karşı rahat bakabilmeyi, rahat konuşabilmeyi ve vücut dilini rahat kullanabilmeyi kendimiz için bir lüks olmaktan çıkaralım hem de eğlenelim.

  1. Telaffuz becerinizi Destekleyin.
    Dil öğrenme, o dildeki sesleri çıkarmakla ve sözcükleri söylemekle başlar. Anadiliniz ile Türkçe arasındaki ses benzerliklerini ve farklılıklarını tespit edin. Bunun için dinleme çalışmaları yapmayı ihmal etmeyin. Dinleme yaparken ayırt ettiğiniz sesleri sıkça telaffuz edin. Telaffuz alıştırmaları için tekerlemeleri de öğrenebilirsiniz.

https://www.yee.org.tr/

Boğaziçi Üniversitesi Kilyos Sarıtepe Kampüsü’nde Türkiye ve Avrupa’nın ilk karbon negatif biyorafinerisi kuruldu. Biyoekonomi Odaklı Kalkınma için Entegre Biyorafineri Konsepti Projesi (INDEPENDENT) kapsamında kurulan ve resmi açılış 7 Ocak’ta yapılan biyorafineride 11 farklı yosun tabanlı biyoteknolojik ürün üretilecek. Bunlar arasında öne çıkan biyojet yakıtının başarıyla sonuçlanan deneyi ise Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Nikolaus Meyer-Landrut ve Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Naci İnci’nin katılımıyla minijet motorunda yapıldı.

https://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/bogazici-universitesinde-avrupanin-ilk-karbon-negatif-biyorafinerisi-acildi

This is Part 2 of the Instagram mini-series. In Part 1 I suggested Instagram could be the thing to focus your time and energy on for your library’s social media in 2022.

Let’s talk about why Instagram is worth the time it takes to learn and do well as an institution.

3.6 billion people use social media (we’re getting close to exactly half the global population now, which is ridiculous!), and most of them do so in a very passive way most of the time. Instagram is, to invert the title of this post, the least passively used social media channel. I get asked a lot about what social media metrics matter – analytics can be overwhelming, so what should we look for? It basically all comes down to engagement rate: if you focus on that, everything else flows from there.

WHAT IS ENGAGEMENT RATE?

In short, the engagement rate on any social media post is the amount of people who DO something with it, divided by the amount of people who see it. The ‘doing’ part includes replying or commenting, Liking, reposting, following a link, clicking on the profile of the poster etc. In other words, engagement rate shows you the relative level of interaction your posts are getting. (There are other definitions of the term, but this one – specifically known as Engagement Rate by Reach, is the one I find most practically useful.)

The ‘total number of impressions / views’ for a social media post isn’t always overly meaningful – more is better of course, but a lot of it is dictated by how big your network is already or if someone else with a large following has drawn attention to it. The great thing about engagement rate is how universal it is. Whether you have a huge network or a relatively new, relatively small one, the engagement rate can be similar.

So for example, the University I work for has an Instagram account with 38.5k followers – clearly everything they post is going to be seen way more times than the library’s Insta with its 2.3k followers, and they’re going to get way more Likes than us, making comparison meaningless. But engagement rate is still meaningful for comparison, because it is interactions divided by views, and what matters is how one performs against the other. If the University’s engagement rate is considerably higher than the library’s I know we’re doing something wrong, because the same audience is engaging more with the Uni than with us. If the figures are similar or ours are slightly higher, then I know our strategy for Insta is working well.

Engagement rates are, generally, surprisingly low. People consume social media in droves, but rarely actually react to it in any measurable way. My library’s twitter account has, at the time of writing, an engagement rate of exactly 2% over the last 28 days – and trust me, this is GOOD. My library’s twitter is a really popular, hugely engaged-with organisational profile. (2% engagement is more than 40 times better than average across all industries – to give you an idea of what is typical.) My library’s Instagram engagement rate is currently 3.56% (and that is just above the Uni’s, so we’re on track!). So if only 2-3.5% is considered a big success, why even chase this particular metric?

If you have an account with 10,000 followers who do NOTHING differently as a result of following you, this is of less value than an account with 100 followers all of whom act on your posts – after all, why are we even on social media in the first place? To inform, of course, but also to drive behaviour (in a non-sinister way) – to start conversations, to help people and to answer questions, to get people to sign up for classes or find books or click on the link to use that new resource you’ve invested in. Essentially, size of network / following is just a means to an end – that end is engagement. We want people to DO something when we take the time to craft some content online.

INSTAGRAM VERSUS THE OTHER PLATFORMS

According to Rival IQ’s 2021 social media industry benchmark report, average industry engagement rates are as follows.

Twitter: 0.045%
Facebook: 0.08%
Instagram: 0.98%

As you can see, Instagram is stratospherically higher than the other two (more than 12 times higher than FB). I found this graph particularly interesting:

You’ll notice that Higher Ed is waaaay up there above all the other industries in terms of engagement, and non-profits is also ahead of all but three other industries. It also appears that less is more – three or four posts a week seems to be effective (with Sports Teams being a particular outlier here!). So not only is Instagram the most-engaged with platform, but libraries are part of the most engaged-with industries on the platform, and we don’t need to be posting every day to make it work.

A disclaimer here is that I’ve not found credible engagement rate averages for TikTok so I can’t add it to this comparison – I suspect the average would be high though.

WHAT DO WE DO WITH ENAGEMENT RATE STATS?

So we know that people take more actions on Instagram than on other platforms. This is good because they’re proactively responding to our posts: the next step (and ultimate goal) is try and turn that into offline behaviour – or at least not-just-on-Instagram behaviour. Visiting the building, using the resource, attending the workshop and so on.

The most useful thing you can do with Engagement Rate as a statistic is record it and try and make it better. That sounds over-simplistic but it really is an incredibly productive use of your time. Don’t focus on amassing followers, or even on total views – just focus on trying to post content that people appreciate enough to do something with. Experiment with content types, with tone, with time of day and make a note of what works. If you’re current engagement rate is 0.3%, try and get it to 0.5%. If it’s higher, try and get it higher still. Make a note of the least-engaged with posts and do fewer of them. Everything else – the size of your network, and their off-site behaviour – flows from this.

With Instagram specifically, Comments and Likes are important because it’s not a democratic, merit-based platform. It’s owned by Facebook and so it has an algorithm which decides how many people to show your posts to (unlike Twitter which is pretty straightforward – if your followers are online when you post on Twitter, they’ll likely see it), and that decision seems to be influenced by how the people who HAVE seen it respond to it. So I look at the number of Likes / Comments per post, and work out from that what my library’s community responds best to, and do more of it. Every year I divide the number of posts by the number of Likes in total to get a Likes Per Post average, and compare that with the year before – if it’s moving in the right direction I know that what we’re doing is working.

It also provides a benchmark – if the average likes per post is 70, then I know that a post with 90 Likes has been especially successful, and a post with 50 Likes hasn’t quite hit the spot.

The next post in this series will be all about making the case for Instagram at your library if you don’t already have it. If you have any question about engagement rate, you can ask me a question in the comments below, and boost the engagement rate for this post!

https://www.ned-potter.com/blog/instagram-is-the-most-engaged-with-social-media-platform-and-that-matters-a-lot-for-libraries

This briefing discusses the history and role of preprints in the biological sciences within the evolving open science landscape. The focus is on the explosive growth of preprints as a publishing model and the associated challenges of maintaining technical infrastructure and establishing sustainable business models. A preprint is a scholarly manuscript posted by the author(s) to a repository or platform to facilitate open and broad sharing of early work without any limitations to access. Currently there are more than 60 preprint servers representing different subject and geographical domains, each one evolving at a different based on adoption patterns and disciplinary ethos. This briefing will offer invaluable help to those who wish to understand this rapidly evolving publishing model.

https://www.fulcrum.org/concern/monographs/b5644t78d

Posted by: bluesyemre | January 13, 2022

Please Stop Using These Phrases in Meetings

Juan Moyano/Stocksy

Summary.   

Some New Year’s resolutions are more attainable than others. Even at a time when so much is beyond our control, we remain in control of our own speech patterns. And so, as leaders and employees continue to rethink what the modern workplace should look like, including how we gather, perhaps it’s an opportune moment to banish certain phrases from the “meeting-speak” lexicon. To learn what refrains others would be happy to never hear again in a meeting, the author did a bit of crowdsourcing. She presents some of the responses that resonated the most.

It’s 50 minutes into an hour-long meeting. The final agenda item has been resolved, and it’s clear that we’ll be wrapping up early. Others may be pleased by this turn of events, but I cringe, bracing for the line that I know is coming: “I’m going to give you 10 minutes of your life back!”

Some version of this cheerful declaration seems to cap every meeting that ends with a few minutes to spare. It’s couched as welcome news, this unexpected gift of time. But language is generative, and the way we talk about our meetings comes to define what happens in those meetings. By framing a few extra minutes as an opportunity to give people their time “back,” as though that time had been wrongfully pilfered, we undermine our collaboration. We unwittingly send a powerful message that our organization’s gatherings take from team members, rather than contributing to our team’s collective accomplishments.

Even at a time when so much is beyond our control, we remain in control of our own speech patterns. And so, as leaders and employees continue to rethink what the modern workplace should look like, including how we gather, perhaps it’s an opportune moment to banish certain phrases from the “meeting-speak” lexicon. To learn what refrains others would be happy to never hear again in a meeting, I did a bit of crowdsourcing on social media and among colleagues. Here are some of the responses that resonated the most.

We’re going to wait five minutes for everyone to join.

Often among the first words uttered by an online meeting host, this practice dishonors the time of those who joined on time and does nothing to establish a culture of punctuality for meetings. At the same time, there are legitimate reasons why an individual may be late to a Zoom meeting (or an in-person one). To make the most of those inevitable few minutes when you’re waiting for stragglers, one idea is to start with brief tone-setting exercises. I often start by asking everyone to remove one distraction. That may mean moving something off their desk, opening a window in their room, or closing a window on their computer. Another exercise I like is asking everyone to write down their intention or objective for the meeting. This isn’t something that will be shared publicly, but the practice of thinking about one’s objectives before a meeting begins can be grounding.

You’re on mute.

To be sure, these words quickly signal that a speaker needs to click the unmute button. But the phrase — often uttered by multiple people at once — has become notoriously grating. It also makes the person on the receiving end of the comment feel silly, as though (two years into widespread remote work) they still don’t know how to locate the button with the microphone icon. A colleague of mine suggests the gentler, more affirming, “If you’re speaking, I can’t hear you.” Instead of making the silent speaker feel silly, this reframing shows them that you truly want to hear what it is they have to say.

We’re building the plane while flying it.

A friend who works in humanitarian disaster response (and therefore has a keen sense of what might happen if you actually did this) offered up this pet peeve. “If that’s the case, your plane will crash!” he notes. Many of us have heard this metaphor in many a meeting. But what is the speaker actually saying about the initiative being described? Is it flying at so quick a speed that we can’t be expected to understand or question its flaws? Is this turn of phrase an excuse for haphazard execution? If not, perhaps we can be more specific by identifying the pieces of the project that we’ve figured out, what we’re still working on, what we don’t know yet, and how we plan to make adjustments based on what we learn.

Let’s take this offline.

Without a clear, quick mention of how and when this “offline” conversation will take place, this is a jargony way to dismiss someone’s idea and put them off indefinitely. And since any meaningful follow-up will likely take place online, it also no longer makes sense. Why not go with something like this: “That’s an important topic that’s beyond the scope of this meeting. I’ll email you when we wrap up.”

I’m going to give you 10 minutes of your life back.

I’ll close by coming back to this line, because it remains the one I’d be happiest never to hear again. This is not to say that I’m opposed to meetings that end early. But if they’re well-structured, well-run, and surprisingly concise, we should celebrate the fruits of our collaboration and look forward to our next gathering.

The next time you find yourself tempted to offer your teammates a few precious “minutes of their life back,” consider saying, “Wow. Because everyone was so productive, we’re done 10 minutes early. Thank you so much for your presence and participation. Have a great day.” This simple rephrasing has the power to reframe your work.

Rae Ringel is the president of The Ringel Group, a leadership development consultancy specializing in facilitation, coaching, and training. She is a faculty member at the Georgetown University Institute for Transformational Leadership and founder of the Executive Certificate in Facilitation program.

https://hbr.org/2022/01/please-stop-using-these-phrases-in-meetings?

Posted by: bluesyemre | January 13, 2022

I want to read all the books

Posted by: bluesyemre | January 13, 2022

Neden #pizza diyoruz?

UBC has acquired a complete first edition of William Shakespeare’s Comedies Histories and Tragedies—an extremely rare book published seven years after Shakespeare’s death and credited with preserving almost half of his plays. The First Folio, as it’s also known, includes 36 of Shakespeare’s 38 known plays, edited by his close friends, fellow writers and actors. The 1623 publication is considered the most authoritative of all early printings. UBC purchased the First Folio, formerly owned by a private collector in the U.S., through Christie’s New York with funding provided by a consortium of donors from across North America and with the generous support of the Department of Canadian Heritage.

https://www.library.ubc.ca/

These are the 10 top tech trends attracting the attention and funds of investors and technologists.
Image: Unsplash/ThisisEngineering RAEng
  • We’ll experience more technological progress in the coming decade than we did in the preceding 100 years put together, says McKinsey.
  • And 10 tech trends will dominate this shifting landscape.
  • Understanding the effects of this change can help avoid nasty shocks to the system, for both individuals and organizations.
  • Businesses that are making the most of advances in tech are also in a good place to make the most in terms of return on their investments.

The pace of change in the technology sector has always been brisk. As much as 10 years worth of growth in e-commerce may have been compressed into just three months in late 2019, according to McKinsey & Company, which predicts that we’ll experience more technological progress in the coming decade than we did in the preceding 100 years put together.

Any change can be unsettling and keeping pace with developments even more so. Part of the challenge is knowing which are the most significant changes and which are the ones that are less likely to bear fruit.

According to McKinsey, these are the 10 top technologies attracting the attention and funds of investors and technologists. They are also the ones most likely to feature prominently in the changing face of the modern workplace. Understanding the impact these tech trends will have on organizations and on the people whose jobs will be affected, could be key to avoiding any of the worst downsides of the disruption that may follow.

tech-trends-2021

1. Process automation and virtualization

Around half of all existing work activities could be automated in the next few decades, as next-level process automation and virtualization become more commonplace.

“By 2025, more than 50 billion devices will be connected to the Industrial Internet of Things (IIoT),” McKinsey predicts. Robots, automation, 3D-printing, and more will generate around 79.4 zettabytes of data per year.

2. The future of connectivity

Faster digital connections, powered by 5G and the IoT, have the potential to unlock economic activity. So much so that implementing faster connections in “mobility, healthcare, manufacturing and retail could increase global GDP by $1.2 trillion to $2 trillion by 2030.” 5G and IoT will be one of the most-watched tech trends for the next decade.

“Far-greater network availability and capability will drive broad shifts in the business landscape, from the digitization of manufacturing (through wireless control of mobile tools, machines and robots) to decentralized energy delivery and remote patient monitoring.”

3. Distributed infrastructure

By 2022, 70% of companies will be using hybrid-cloud or multi-cloud platforms as part of a distributed IT infrastructure. It will mean data and processing can be handled in the cloud but made accessible to devices faster.

“This tech trend will help companies boost their speed and agility, reduce complexity, save costs and strengthen their cybersecurity defenses,” McKinsey says.

Tech-trends-affect-all-sectors
Tech trends affect all sectors, but their impact varies by industry.
Image: McKinsey & Co

4. Next-generation computing

Next-generation computing will, McKinsey believes, “help find answers to problems that have bedevilled science and society for years, unlocking unprecedented capabilities for businesses”.

It includes a host of far-reaching developments, from quantum AI to fully autonomous vehicles, and as such won’t be an immediate concern for all organizations. “Preparing for next-generation computing requires identifying whether you’re in a first-wave industry (such as finance, travel, logistics, global energy and materials, and advanced industries),” McKinsey says, or “whether your business depends on trade secrets and other data that must be safeguarded during the shift from current to quantum cryptography.”

5. Applied Artificial Intelligence (AI)

AI is one of the biggest tech trends. We are still only in the early days of the development of AI. As the technology becomes more sophisticated, it will be applied to further develop tech-based tools, such as training machines to recognize patterns, then act upon what it has detected.

By 2024, AI-generated speech will be behind more than 50% of people’s interactions with computers. Companies are still searching for ways to use AI effectively though, the consultancy says: “While any company can get good value from AI if it’s applied effectively and in a repeatable way, less than one-quarter of respondents report significant bottom-line impact.”

Effects-of-tech-trends-2050
Effects of technology trends in 2050.
Image: McKinsey & Co

6. Future of programming

Get ready for Software 2.0, where neural networks and machine learning write code and create new software. “This tech trend makes possible the rapid scaling and diffusion of new data-rich, AI-driven applications,” according to McKinsey.

In part, it could see the creation of software applications far more powerful and capable than anything available today. But it will also make it possible for existing software and coding processes to be standardized and automated.

7. Trust architecture

In 2019, more than 8.5 billion data records were compromised. Despite advances in cybersecurity, criminals continue to redouble their efforts. Being a growing tech trend in 2021, trust architectures will help in the fight against cybercrime.

One approach to building a trust architecture is the use of distributed ledgers, such as blockchain. “In addition to lowering the risk of breaches, trust architectures reduce the cost of complying with security regulations, lower the operating and capital expenditures associated with cybersecurity, and enable more cost-efficient transactions, for instance, between buyers and sellers,” McKinsey notes.

8. Bio Revolution

There is a “confluence of advances in biological science” that “promises a significant impact on economies and our lives and will affect industries from health and agriculture to consumer goods, energy and materials.”

Propelled by AI, automation and DNA sequencing, the bio revolution promises the development of gene-therapies, hyper-personalized medicines and genetics-based guidance on food and exercise. These tech trends will create new markets but will also raise some important ethical questions. “Organizations need to assess their bQ or biological quotient – the extent to which they understand biological science and its implications. They should then sort out the resources they need to allocate to biological technologies and capabilities and whether to integrate those into their existing R&D or partner with science-based start-ups,” McKinsey says.

9. Next-generation materials

Developments in materials science have the potential to transform multiple market sectors, including pharma, energy, transportation, health, semiconductors and manufacturing. Such materials include graphene – a single layer of carbon atoms arranged in a honeycomb lattice configuration, which is around 200 times stronger than steel, despite its incredible thinness. It is also a very efficient conductor and promises to revolutionize semiconductor performance. Another is molybdenum disulfide – nanoparticles of which are already being used in flexible electronics.

“By changing the economics of a wide range of products and services, next-generation materials with significantly higher efficiency in many as-yet-untouched application areas may well change industry economics and reconfigure companies within them,” McKinsey says.

Renewable energy, cleaner/greener transport, energy-efficient buildings, and sustainable water consumption are at the heart of clean tech trends. As the costs associated with clean-tech fall, their use becomes more widespread and their disruption is felt across a growing number of industries

“Companies must keep pace with emerging business-building opportunities by designing operational-improvement programmes relating to technology development, procurement, manufacturing and cost reduction,” McKinsey believes. “Advancing clean technologies also promises an abundant supply of green energy to sustain exponential technology growth, for instance, in high-power computing.”

https://www.weforum.org/agenda/2021/10/technology-trends-2021-mckinsey/

Posted by: bluesyemre | January 13, 2022

50 Best Free Ebook Download Sites Without Registration 2022

https://piximfix.com/best-free-ebook-download-sites/

Posted by: bluesyemre | January 13, 2022

Süperbilgisayarlar Bilimde Yeni Kapılar Açıyor #LaleAkarun

İstanbul’da yaşayan Rumlar başta olmak üzere gayrimüslimlerin hedef alındığı 6-7 Eylül olaylarının üzerinden 64 yıl geçti. Menderes döneminde yaşanan ekonomik sıkıntıların gölgesinde Atatürk’ün Selanik’teki evine bombalı saldırı düzenlendiği yönünde çıkan yalan haber, azınlıkları öfke ve şiddetin hedefi haline getirmişti. Azınlıklara ait çok sayıda ev ve dükkan yağmalandı, ölen ve yaralananlar oldu. 6-7 Eylül’de İstanbul’da yaşananları, o dönemin tanıkları DW Türkçe’ye anlattı.

Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

Veri Okuryazarlığı Kültürünü Oluşturabilmek

Son dönemlerde, şirketlerin dijitalleşmeye olan eğilimlerinin artması, analitik projeler sayısının da artışına olanak sağlıyor. Bu projelerle şirketler, teknolojiyi ve yetişmiş insan kaynağını daha etkin kullanarak problemlerini çözüyor ve rakiplerine karşı rekabet avantajı elde etmeye çalışıyorlar. Analitik projeleri oluşturan ekiplerin üyeleri farklı yetkinliklere, karakterlere veya özelliklere sahip olabiliyor. Proje ekibinin bünyesinde farklılıkları barındırması, proje boyunca iletişimin düzgün bir şekilde sürdürülebilmesinin önemini vurgular. Bunun dışında, proje süresince temel düzeyde kullanılan veri dilinin (analitik projelerinin ana girdisi) anlaşılması için proje paydaşlarının veri okuryazarlık seviyesi ve eğitimi kritik önemdedir. Bu yazımda, analitik proje ekip üyeleri hakkında kısa bir bilgi vererek ekip içi iletişimin neden önemli olduğunu ve ekip üyelerinin veri okuryazarlık eğitimlerine neden ihtiyaç duyduğunu irdeleyeceğim. Şirketlerin neden veri okuryazarlık kültürünü oluşturması gerektiğine vurgu yapacağım.

Proje Ekibi Hakkında

Matematiksel ve istatistiki modelleri ve yaklaşımları (makine öğrenmesi, optimizasyon, ekonometrik gibi) konu alan ileri analitik projeler, kurumun pazarda daha sağlam yer edinmesini sağlayarak ve teknik bilgi birikimini artırarak teknik, operasyonel ve ekonomik olarak gelişmesine vesile olan araçlardır. Bu projeler, kurumun karşılaştığı problemlere bir çözüm sunar ve buna ek olarak gelecekte “core competency”sini güçlendirecek yeni edinimler de sunabilir. Belirli bir zamanda bitirilmesi öngörülen bu projeler, farklı aktörlerden ve disiplinlerden oluşabiliyor. Proje kapsamına ve ihtiyacına göre proje ekibi farklı aktörlerden oluşturulabilir ancak bu tip projelerde sıklıkla yer alan aktörler; iş kolları, bilgi teknolojileri (BT) ekibi ve analitik ekiptir. İş kolları genellikle operasyonel süreçleri, kısıtları ve kuralları detaylı bir şekilde paylaşan ekiptir. İleri analitik ekipleri, problemin yapısına göre analiz yapan, veri ışığında içgörüler bulan ve çözüm yaklaşımını veya modeli inşa eden ekiptir. BT ekibi ise inşa edilen modelin uygulamaya geçmesinde rol oynayan yazılımları ve geliştirmeleri yapar ve analitik ekibin çalışacağı ortamı ve verileri erişebilir kılar. Her bir aktör için yazdığım bu sorumluluklar temel seviyede beklenenler olup değişkenlik gösterebilir.

İleri Analitik Projelerinde Yaygın Proje Ekibi

Anlaşılacağı üzere, proje ekibin her bir paydaşı farklı niteliklerde ve yetkinliklere sahip bir şekilde projede yer alıyor. Şimdi, paydaşların sahip olduğu farklılıklarla ekip içi iletişimi arasında ilişkiyi inceleyelim.

Ekip İçi İletişimin Önemi

Yazı kapsamında tartıştığımız analitik projeler, dijital bir ortamda veriyle iş yapmayı gerektiriyor. Tabii ki problemlerin asıl sahibi olan iş kolları iç müşteri olarak proje ekibine katılıyor. Çok çeşitli bilgi birikimine sahip bireyler, farklı kişilikler, karakterler projenin geliştirilmesinde ve tamamlamasında pozitif yönde etki edebilirken bazen de negatif etki edebiliyor. Kullanılan dil, ses tonu, kelime projeyi başka seviyelere çekebiliyor. Burada değinmek istediğim iletişim şekli kişilik ve karakterlerden bağımsız olarak ekiplerin kullandığı terimler üzerinedir. Özellikle veri dili üzerinden kullanılan terimler… Bir ekibin kullandığı terimlerden, bir diğer ekibin anladığı başka, öbür ekibin anladığı bambaşka olabiliyor! Bu, projede zaman kaybına neden olabiliyor ve bazen yapılan toplantılarda hep aynı şeyler konuşuluyor gibi gelmesine sebep olabiliyor. Verimsiz toplantılar… Önemli nokta olarak ekip üyelerince terimlerde, konuda, yaklaşımda hizalanma konusu gün yüzüne çıkıyor. Eminim bu durum sadece projelerde değil yaptığınız hemen hemen her toplantıda sıklıkla karşınıza çıkıyordur. Yanlış anla(şıl)ma, proje kapsamında yapacağınız işte de bir netlik sağlamayabilir ve dolayısıyla yapacağınız işlerde bir gecikmeye neden olabilir. Hatta yanlış bir işe bile sebep olabilir! Bu durumdan performansınız dolaylı yoldan etkilenebilir. Proje görüşmelerinde ekip üyelerinin daha açık, sade ve her seviyeye uygun bir dil kullanması, bilgilerin ve fikirlerin aktarımını daha kolaylaştırır ve ekibin aynı doğrultuda hizalanmasına yardımcı olur.

Veri Okuryazarlığı Neden Kritik?

Ekip içi iletişimi güçlü kılacak eylemlerden birisi, ekip üyelerinin hizalanmasına yardımcı olacak aksiyonların alınması olacaktır. Analitik projelerde diğer paydaşlarla hizalanmaya yardımcı olacak aksiyonlardan birisi veri okuryazarlık eğitimidir. Bu eğitim, güvenilir ve kaliteli verinin nasıl oluşturulacağı, hangi verilerle değerlendirme yapılacağı, veriden nasıl ve ne yolla bilgi edinebileceği, hangi tool veya programlar yardımıyla verilerinin işlenebileceği, karar verme süreçlerine veriden elde edilen içgörünün nasıl katılacağı gibi pek çok modülü kapsar. Eğitim içeriğinde genellikle temel istatistik ve matematik, veri toplama ve sorgulama yöntemleri (SQL vb.), veri işleme toolları (Excel, SPSS, Minitab vb.) ve programlarından (Python, R, Spark vb.) vardır. Carl Anderson’un “Creating Data-Driven Organization” kitabında tanımladığı analytics value chain, şirketlerde veri toplamadan veriye dayalı karar verme noktasına kadar ki akışı temsil eder. Buradaki bu akışın pürüzsüz bir şekilde akmasında, yukarıda tarif ettiğim eğitim modüllerinin her birinin ayrı rolü vardır ve her bir modül aslında bu akışın girdileridir. Şirketlerin analitik değer zincir yapısını benimsemesi, veri okuryazarlık eğitimlerini başlatmasına ve böylelikle iş sonuçlarına etki edecek veri güdümlü karar verme sürecini ve kültürünü inşa etmesine katkı sağlar.

Carl Anderson, kitabında alıntıladığı bir çalışma aracılığıyla veri güdümlü bir şirketin daha az veriyle haşır neşir olan emsallerine göre yüzde 5-6 oranında daha fazla çıktı ürettiğini ve daha verimli olduğunu belirtmiştir. Bu sonuç, şirketlerin veriye dayalı çözümler üretmesi halinde, kaynaklarını nasıl etkin yönetebileceğinin ve elde edeceği fırsatların bir göstergesidir. Şirket boyutunda veriye dayalı bir karar verme ve yönetim kültürünün oluşturulması analitik birimlerin sorumluluğundadır ve bu birimler çalışanların hangilerinin ne seviyede hangi kapsamda ne kadar eğitileceğine de karar veriler. Şirketlerin her bir çalışanına farklı seviyelerde veri okuryazarlık eğitimi vermesi, şirkette veri güdümlü karar verme kültürü yaratılmasına temel oluşturulabilir. Böylelikle, veriden elde edilen örüntüler ve içgörüler, şirketlerin yatırım, operasyonel, teknik kararlarına girdi olur ve daha rasyonel bir karar alınmasını mümkün kılar.

Dijitalleşmenin artması, analitik projeleri layıkıyla tamamlamak için hangi kademe veya birimde olursa olsun her çalışanının farklı düzeylerde (temel, orta, ileri gibi) veri okuryazarlık eğitimi almasını zorunlu kılıyor. Şirketlerin bu tip eğitimleri çalışanlarına sunması günden güne artıyor. Kimin hangi seviyede bu eğitimi alması gerektiği, kişinin yaptığı işle orantılı bir şekilde belirleniyor. Örneğin, ileri analitik birimi içerisinde, üst yönetimin bilmesi gereken seviye daha makro boyutta olması gerekirken, analitik uzmanların bilmesi gereken seviye daha mikro seviyede olması gerekir. İleri analitik projelerde yer alan diğer ekiplerin (iş kolları ve BT) ise temel düzeyde bilmesi yeterlidir. Bu bilgiler dikkate alındığında, şirket genelinde farklı düzeyde eğitim verilmesi talebi ortaya çıkıyor. Şirketler bu eğitimi, kendi bünyesindeki eğitmenlerle verebileceği gibi dışarıdan satın alma yoluna giderek de bu talebi karşılayabilir. Bu eğitimlerin temel amacı, proje toplantılarında konuşulan konuda, yaklaşımda hizalanmadır ancak asıl şey çalışanda vizyon oluşturmaktır. Burada kastettiğim şey sonraki projelere kaynak sağlamak. Yani, doğrudan işin içinde olan ekiplerin problem analiz yeteneklerini geliştirerek ve bildiği çözüm yöntemlerinin ötesinde yeni yaklaşımları öğrenmesini sağlayarak algılarını açmaktır. Bir kişinin vizyonunu geliştirmesi, bulunduğu ekibinin vizyonunu, daha sonra bulunduğu/bulunacağı proje ekibin vizyonunu, daha sonra da şirketin vizyonunu geliştirmesine imkan verir. Kişisel gelişimin yanında topluluk gelişimine katkıda bulanacak bu durum, daha kaliteli ve kapsamlı işlerin ortaya çıkmasına yardımcı olabilir. Tüm bu eğitimlerle proje içeriğinde hizalanma veya kişide/toplulukta vizyon oluşturma çabaları, kurumda bir veri güdümlü karar verme kültürünün yaratılmasına destek olacaktır. Bunun yanında, şirketler, gerekli yetkinliklere ve bilgilere sahip “eğitilmiş” çalışana uygun tool veya programları sunarak, etkili iş sonuçları üretebilir. 

Yeri gelmişken biraz da bu eğitimlerin nitelikleri üzerinde konuşalım. Bir eğitimin amacına ulaşabilmesi için eğitim kapsamının ve eğitimcinin çok keskin önemi vardır. Çalışma hayatım boyunda aldığım eğitimler çerçevesinde, genellikle eğitim kapsamının doğru belirlendiğini ama eğitimcinin vasat olduğunu gözlemledim. Eğitimcinin eğitimi de gerçekten çok önemli. Mükemmel teknik bilgisi ve konu hakimiyeti olmasına rağmen bilgi/tecrübe aktarmada sorunlar yaşanabiliyor. Şirketlerin bu durumu göz ardı ettiğini düşünüyorum. Vasat ve durağan bir anlatım öğretici hazırlanmamış bir materyalle desteklenirse, eğitim alan çalışanların dikkatini cezbetmiyor ve onları etkin dinlememeye doğru itiyor. Gerçi günümüzde online eğitim platformları, talep edilen eğitimleri sunuyor ve şirketler de bu platformların kullanılmasını teşvik etmek için maddi destekler veriyor. Sanırım burada iş biraz da çalışanlara yani bizlere düşüyor. Meraklı ve öğrenmeye açık kalmak ve sürekli kendini geliştirmeye adamak, kendimize yapacağımız en önemli bir katkı olacaktır. 

Sonuç olarak, veri okuryazarlık eğitimiyle analitik model ve yaklaşımlarının etraflıca diğer çalışanlar tarafından da anlaşılması sağlanabilir. Her şeyden önemlisi, bu çalışanların günlük işlerinde analitik yaklaşıma ihtiyaç duyduğunu fark edip ilgili analitik birimlerden iş problemlerini çözdürecek projeleri talep edilecek seviyeye gelmesidir. Proje ekibi içerisinde de temel seviyede veri dilinin konuşulduğu ortamdaki iletişimi de güçlendirecektir. Etkin kaynak ve zaman yönetimine olanak sağlayan bu eğitim ve dolaylı etkileri sayesinde şirketler, maliyetlerini düşürür, müşteriye erişimini ve onların memnuniyetini arttırır. Tüm bunları başarabilmek için ilk etapta şirketlerin analitik olgunluk seviyelerini belirlemesi ve sonrasında bu olgunluğu geliştirecek adımlar atarak veri kültürünü inşa etmesi gerekiyor. Eğer bu yol benimsenmezse verinin ne söylediğine bakılmadan kişiye bağımlı karar verme süreci devam eder.

https://hbrturkiye.com/blog/veri-okuryazarligi-kulturunu-olusturabilmek

Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

Müze Tanımı, Tasarımı ve Bağlamı #YeşimKartaler

Yeşim Kartaler

Günümüz koşulları, yeni teknolojiler, içerik, izleyici beklentisi, deneyim ve kültürel bağlam konularında özellikle son yıllarda meydana gelen hızlı değişimler, pek çok alanda olduğu gibi müze ve sergileme tasarımı alanında da yeniliklere yol açtı. Bu alanlarda 2002 yılından beri devam eden akademik çalışmaları ve uygulamalarına dair bilgi birikimiyle kurulan Mithra İstanbul’un kurucusu, müzebilimci Yeşim Karteler ile konuştuk.

‘Mithra İstanbul; müze ve sergi tasarım, planlama alanında 2002 yılından beri devam eden akademik çalışmalar ve uygulama alanındaki bilgi birikimi sonrasında kuruldu Müze ve sergi tasarımı alanını nasıl tanımlarsınız?

Bu soruyu “müze” tanımının 1970’li yıllardan başlayarak, devam eden kavramsal değişim süreciyle birlikte ele almak isterim. Bir müze ve sergi tasarlamak, öncelikle toplumda çok iyi bir gözlem yapmakla başlıyor.

1980’li yıllardan itibaren müze; toplumdaki rolünü, merkezi ve yerel yönetimlerle ilişkisini sürekli olarak yeniden tanımlamak zorunda kaldı. Değişen ekonomi politikaları, azalan kamu destekleri, liberal politikalar, daha fazla özgürlük ve demokrasi talepleri ve postmodern akımlar elbette müzeyi nasıl ele alacağımızı belirliyor. Bugün toplumun temel sorunları olan, göç, çevre ve iklim, eşitlik, toplumsal adalet ve sürdürülebilirlik gibi kavramlar, müze koleksiyon politikasından başlayarak, mimari ve sergi tasarımının temel girdileri olarak düşünülmek zorunda.

Müzeler hala kamusal alanın en demokratik kurumu hatta yaygın eğitimin bir parçası olarak düşünüldüğünde, bence önemli sorumluluğu olan bir kurum. Biz, bütün bu paradigma değişimlerinin müze ve sergi tasarımında nasıl bir girdi olacağı sorusu ile başlıyoruz her projeye. Bu nedenle bizler bir müzenin fikir projesinden itibaren adım adım en incelikli tasarım süreçlerine kadar, toplumdaki dönüştürücü gücünü ortaya koyacak nitelikte içerikler ve tasarımlarımızı oluşturmak zorundayız.

Burada kamu kurumlarının rolü ile bizim gibi bir müzeyi fikir aşamasından başlayarak tasarlayan kurumların sorumlulukları birbirine yakın, kamunun müze türlerine ilişkin çeşitliliği, koleksiyon ve sergileme politikalarında, toplumun tüm katmanları için temsiliyet ve kapsayıcılık konularında duyarlılık göstermesini bekliyoruz. Müze tasarım ofisleri de fiziksel ve entelektüel erişim konularından başlayarak, koleksiyon seçimi, senaryo ve hikâye oluşturmada, çok katmanlı bir anlatı ortaya koyacak şekilde müzeyi tasarlamalı. Elbette temsiliyet ve kapsayıcılık tasarımın en incelikli aşamalarında bile yanıtını aradığımız bir soru olarak her zaman önümüzde duruyor.

Bu kavramsal yaklaşımdan sonra, fikir projesinden başlayarak bir müzeyi hayata geçirmenin aşamalarına geçebiliriz. İlk olarak disiplinler arası bir ekip oluşturuyoruz. Mithra’nın bir çekirdek kadrosu var, ancak her projede müzenin türüne göre danışmanlık hizmetleri alıyoruz. Projeye bilimsel araştırma çalışmaları ile başlıyoruz. Müze temasına göre farklı uzmanlar tarafından yürütülen bu süreçte, ulusal ve uluslararası kütüphane ve arşivler detaylı olarak inceleniyor. Müze senaryosunun önemli bir girdisi olan koleksiyon önerisi, müze mekânının potansiyel ve kısıtları, müze küratöryel ve tasarım ekipleri tarafından detaylı bir şeklide analiz edildikten sonra müze senaryosunu kaleme alıyoruz.

Fiziksel ve entelektüel erişim kavramlarını da biraz açmak istiyorum. Bir müze projesine başladığımızda ziyaretçilerin, dünyanın herhangi bir yerinden başlayarak bulunduğu ülke, kent ve lokasyondan farklı araçlarla ulaşılabileceği planları da değerlendiriyor hatta öneriyoruz. Toplu taşıma ile erişim, özel araçlar için otopark, dezavantajlı tüm gruplar için müzenin tüm mekanlarının erişilebilir olmasına çalışıyoruz.  Müzede anlatmak istediğimiz hikâyeyi çok farklı açılardan ele alarak, ziyaretçinin bağlamdan kopmadan konuyu her yönü ile deneyimlemesini amaçlıyoruz. Sergi kurgu ve tasarımında günümüz teknolojik gelişmelerinden de elbette yararlanıyoruz. Ancak bu konuda her zaman, bu dijital uygulama acaba hikayemize nasıl bir katkı sağlıyor, ziyaretçinin deneyiminde nasıl bir etkisi olacak sorularına yanıt bulduktan sonra tasarıma dahil ediyoruz.

Son olarak mimari tasarım, sergileme tasarımı ve grafik tasarım süreçlerinin müze küratörünün koordinasyonu ile tamamlandığını eklemeliyim. Müze tasarımın, anlatılmak istenilen hikâyeyi ortaya koyması, ziyaretçinin bir deneyim yaşaması, farkındalık kazanması, en azından bir soru sorarak ayrılması, bütün bu emeğin en önemli çıktısı olarak tanımlanabilir bizim için.

Çeşitli kent ve coğrafyalarda pek çok proje gerçekleştiriyorsunuz. Yeni bir proje söz konusu olduğunda içerik ve izleyici deneyimi gibi temel konuların yanı sıra tasarımın / projenin içinde bulunduğu kültür ve coğrafya ile kurduğu ilişkiyi nasıl geliştiriyorsunuz?

Bu soruya çok farklı açılardan yanıt vermek mümkün. Bunu yalnızca müze tasarımı açısından ele almak yetersiz kalır, kültür endüstrisi içinde üretilen her proje için “küresel düşün yerel tasarla” mottosuyla hareket edilmeli.

Yine öncelikle kavramsal olarak irdelemek istiyorum, postmodernizmle birlikte, müzelerdeki temsiliyetin ele alınışı değişti, bugün gündelik yaşam, sıradan insanların hikayeleri, toplumdaki en küçük grupların yaşam kültürü, gelenek ve ritüelleri, o anlatı ve hikâyeyi biricikleştiren, etkileyici kılan temel unsurlar haline geldi. Bir müze tasarlamak iyi bir gözlemci olmakla ve doğru soruları sormakla başlıyor.

Müzenin konusu nedir? Nerede ve kimin için bir müze tasarlıyoruz?  Müzenin bulunduğu coğrafyaya vermek istediği mesaj nedir? Toplumda iyileştirici, dönüştürücü etkileri nasıl olabilir?

Elbette bu geniş kapsamlı soruların yanıtlarını mekânsal ve bütçesel olarak sınırlı projelerde tam anlamıyla bulamıyoruz. Kaynaklarımızı etkin kullanmak adına bazı projelerde gerçekten bir eski eseri, otantik bir objeyi korumak ön planda olabiliyor.

Müzenin konusu ne olursa olsun, projenin katılımcı süreçlerle yürütülmesine özen gösteriyoruz. Genellikle merkezi ve yerel yönetimlerle yaptığımız işlerde, sivil toplumla ilişkileri geliştirme konusunda biz yol gösterici olmaya çalışıyoruz. Örneğin, bir arkeoloji müzesi ya da bir kent müzesinde arkeoloji temasını çalışırken, devam eden kazıları yürüten kazı başkanları ile birlikte mutlaka yerel tarihçilerle veya kültürel mirası koruma dernekleri gibi sivil toplum kuruluşları ile de görüşüyoruz. Bir endüstriyel miras projesi çalışıyorsak ilk olarak fabrikada çalışan işçilerle bağlantıya geçiyoruz. Örneğin Sinop’ta Ayancık Keteni Müzesi projesi çalışırken keten üreten çiftçilerle, daha sonra, keten dokuyan ustalarla bağlantıya geçtik.

Bu soruyu bir de sürdürülebilirlik açısından ele almak istiyorum. Sürdürülebilir bir müze tasarlamak sadece küratörlerin oluşturduğu hikâyenin, tasarımcılar tarafından tasarlanmasından ibaret değil, toplumla ilişkisini ve yukarıda belirttiğimiz gibi dönüştürücü ve iyileştirici, hatta istihdam sağlayıcı etkisini de tasarlamak anlamına geliyor. Sürdürülebilirlik kavramı önce içinde bulunduğumuz coğrafyanın değerler haritasını ortaya koymakla başlıyor, yine kent ölçeğinde ele alırsak, çalıştığımız kent müzelerinde bugün yerel mutfak / gastronomi teması mutlaka yer alıyor. Bunu desteklemek amacıyla coğrafi işaret almış lokal ürünleri, tasarladığımız müze hediyelik eşya dükkanlarında bir ürün olarak satılmasını öneriyoruz. Tedarikçilerin mutlaka yerel üreticilerinden hatta mümkünse kadın kooperatiflerinden seçilmesi yine önerilerimiz arasında yer alıyor.  Bazen atölye ve etkinlikler de konuyu daha geniş kitlelere aktarmaya çalışıyoruz. Kısacası müzenin konusu olanak sağlıyorsa, geleneksel bir değeri geleceğe taşıyacak süreçleri, araçları müze aracılığıyla topluma aktarmaya, çağdaş bir yaklaşımla yeniden ele alınmasına, hatta kentin ekonomik ve kültürel hayatına katkı sağlayacak araçların geliştirilmesini de proje kapsamında ele almaya çalışıyoruz. Aslında bir bütün olarak müze ve kent kullanıcılarının karşılıklı olarak birbirlerini besleyecek, geliştirecek süreçleri tasarlıyoruz.

Son yıllarda öne çıkan ve halen içinde olduğumuz pandemi sürecinin de yoğun olarak etkisi altına aldığı dijital teknolojiler ve gelişmeler sergileme pratiklerini, izleyici beklentisini ve dolayısıyla müze ve sergi tasarımlarını nasıl etkiliyor?

Pandemi nedeniyle maalesef 2020 yılında müzelerin fiziksel erişimine ilk kez bu kadar kitlesel bir engel geldi. Ancak yaratıcı endüstriler içinde yer alan müzeler, bu süreci teknolojinin de imkanlarını kullanarak daha yaratıcı çözümlerle yönettiler diyebilirim. Aslında müzeler bir süredir koleksiyonlarını ve geçici sergilerini çevrimiçi erişime açmışlardı. Müze sergileme tasarımında, veritabanı sistemleri, AR ve VR uygulamaları, hologram vb. dijital teknolojiler uzun süredir çok kullanılan sergileme araçlarıydı. Ancak pandemi sonrasında dokunmatik uygulamaların yerini daha çok sensörlü teknolojilerin aldığını söyleyebiliriz.

Bu süreçte daha önce hiç denenmemiş olan unsur, ziyaretçiler için tasarlanan çevrimiçi etkinliklerdi. Ziyaretçiler tarafından kabul gören bu uygulamalarla erişimin çok daha kolay ve geniş kitleye açılabildiğini de deneyimlemiş olduk. Bugün sergi tasarımlarının yalnızca çevrimiçi çalışıldığı uygulamalar da artık hayata geçmeye başladı. Sergi ile birlikte geliştirilen ve kavramsal çerçevenin anlaşılmasına destek olan, seminer, atölye vb. etkinlerin çevrimiçi yapılabilmesiyle bir bütün olarak mekâna ihtiyaç duyulmadan da tasarımın yapılabildiğine tanık olduk.

Pandemi ile birlikte müzeler sosyal medya hesaplarını çok etkin kullanmaya başladılar, ilk olarak mevcut içeriklerle ilgili paylaşımlarla başlayan süreç, giderek daha katılımcı etkinliklerle devam etti. Örneğin; Arter, katılımı 10 kişi ile sınırlı tuttuğu #Evdenanlat uygulamasıyla, katılımcıların evlerinde yer alan bir sanat yapıtını, diğerlerine anlattığı bir etkinlikle takipçileriyle dinamik bir iletişim sürdürdü. 360 derece sanal müze turları ile müze ve galerileri daha fazla çevrimiçi olarak ziyaret edilebilir oldu.  Bir araştırmada, 2020 yılında “sanal müze ziyareti” nin Google’nın arama motorlarında en sık kullanılan cümle olduğunu yazıyordu. Sanal müze ziyareti pandemi döneminin en şifacı etkinliği oldu. Müzeler teknolojik altyapılarını bu talebe uygun olarak yenilediler. Türkiye’deki kamu ve özel müzeler de küratörler eşliğinde sergi turlarını bazen sosyal medyada canlı turlarla yer yer de youtube vb platformlara yükledikleri içeriklerle daha geniş kitlelere ulaştırmaya çalıştılar.

Özellikle Troya Müzesi müdürü sevgili meslektaşım Rıdvan Gölcük neredeyse her gün müzeden yaptığı canlı yayınlarla, Troya Müzesi koleksiyonunu çok ciddi bir kitlesel erişime açmış oldu. Bir müze müdürünün bu kadar açık, kucaklayıcı, kolayca erişebileceğiniz bir platformda yer alması da büyük bir değişimin göstergesi olarak okunabilir.

Ancak pandemi sonrası müze ziyaret istatistiklerine bakıldığında, hala müzelere fiziksel erişimin tetikleyici bir cazibesi olduğunu da söyleyebiliriz.

İçeriğinden ve bağlamından bağımsız olarak her bir yeni projenizde gözettiğiniz belirgin tasarım prensipleri var mı?

Nasıl bir mekânı müzeleştirdiğiniz, tasarım yaklaşımınızı çok belirliyor. Örneğin eski ve tescilli bir yapıyı müzeye dönüştürüyorsak, önceliğimiz yapıyı bütüncül olarak korumak olabiliyor, tüm mimari programı ve sirkülasyonu bu kısıtlar içinde çözmeye çalışıyoruz. Burada en çok zorlandığımız konu dezavantajlı grupların tüm müzeye erişimini çözmek oluyor. Endüstriyel miras çalışıyorsak, in-situ makine ve aksamın korunmasına özen gösteriyoruz ve tüm yerleşim akslarını buna göre planlıyoruz. Elbette en rahat ettiğimiz durum yeni bir müze binası tasarlamak oluyor, müze işlevlerini eksiksiz bir şekilde mekânsal olarak programlayabiliyoruz. Bu mekân ihtiyaçlarını temel olarak, geçici ve kalıcı sergi alanları, eğitim, etkinlik atölye alanları, müze kafeterya, hediyelik eşya dükkânı, arşiv kütüphane olarak tanımlayabiliriz. Müzenin önleyici koruma açısından gün ışığı kontrolü, iklimlendirme ve aydınlık değerleri, ziyaretçi ve koleksiyonun güvenliği, ziyaretçi sirkülasyonunun karışıklığa yol açmadan çözülmesi ise tasarım ekibinin teknik olarak çözmesi gereken konular. 

Bu konuya mimarlık disiplini dışından gelen biri olarak yanıt verdiğim için, tasarım kararlarına ilişkin refleksim tamamen bütünsellik diyebilirim. Bir müze senaryosunu tasarım ekiplerine aktarırken uzun ve detaylı bir toplantı yaparak, öncelikle içeriğe dair bilgi veriyoruz. Müzenin nerede kurulduğu, koleksiyonun en önemli parçasının ne olduğu, bilgi mimarisinin nasıl inşa edildiği, hangi bilginin sahnede olacağı, hangi bilginin fonda anlatılacağı, tasarım ekiplerinin içselleştirmesi gereken konular. Farklı disiplinlerden gelen verilerin bütüncül bir tasarım diline oturmasında ise en büyük iş müze küratörüne düşüyor. Müze tasarımının mimari tasarımdan çok temel bir farkı var, odağınız hep senaryo ve koleksiyon olmak zorunda, tüm tasarım kararlarının hikâyeyi en yalın ve etkileyici şeklide anlatması gerekiyor. 

Sergileme yöntemleri, bağlamı, kapsayıcılığı, yaratıcı ve kolektif üretime ne oranda alan açtığı gibi konular tasarım, mimarlık ve sanat camiasında son yıllarda yoğun olarak tartışılıyor. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Tüm kurumlarda olduğu gibi, 21.yüzyılda müzeler de toplumdaki rollerini yeniden tanımladılar. Daha demokratik, katılımcı, sosyal adaleti vurgulayan, kısacası yaşadığı toplumla birlikte var olan bir misyon benimsediler. Bu misyonu hayata geçirirken, gerçekleştirdikleri sergi ve etkinliklerle, ziyaretçiye bilgiyi, verilere dayalı ve objektif olarak aktarmayı, müzenin fiziksel alanlarını olabildiğince ziyaretçilere açmayı ve toplumdan gelen talep ve fikirlere de açık olmayı hedeflediler.

Müzeler, ziyaretçi araştırmaları ile de beslenerek, koleksiyon edinme aşamasından itibaren, geçici sergiler, etkinlikler ve projeler geliştirirken de katılımcı, kültürlerarası diyalogu benimseyen toplumsal cinsiyet eşitliğine odaklanan yöntemleri benimsediler. Gezegenin en önemli sorunları olan göç, mülteci sorunu, ırkçılık, yoksulluk, çarpık kentleşme, eğitim eşitsizliği, çevre ve iklim, müzelerin sergi ve etkinliklerini belirlemedeki en önemli gündem maddeleri oluyor.

Bugün Oslo Kent Müzesi’nde göçmenler için ücretsiz dil eğitimi verildiğini, Hollanda’da bir müze küratörünün Bulgar göçmeni işçilerin yaşadıklarını aktarabileceği bir sergi düzenlediğini ve süreçte kendisi ile eş küratör olarak bir göçmenle çalıştığı, sergi hazırlıkları sırasında haftada bir gün göçmen işçilerle şantiyede toplantı yaptığı, katılımcı süreçleri müzelerde izleyebiliyoruz.

Müzelerde küratoryel yorumlama anlayışı da değişti, Amerikan yerlilerine ait koleksiyonların, batılı bir küratörün gözüyle yorumlandığı indirgemeci yaklaşımların çok ötesinde, onlarla hatta objenin sergilenip sergilenmeyeceği kararının dahi birlikte alındığı katılımcı uygulamaları görebiliyoruz.  Ya da görmek zorundayız diyebilirim.

Müze türlerine ilişkin birkaç örnekle devam etmek istiyorum. Günümüzde etnografya müzeleri, yalnızca geleneksel yaşam kültürünü, gündelik yaşam objeleri üzerinden anlatan bir yaklaşımı benimsemiyorlar. Birçok müzenin, bir çağdaş sanatçının, koleksiyondan obje seçip yorumladığı sergi projelerine de çok sık rastlıyoruz. Elbette gerçekleştirdikleri atölye ve etkinliklerle de genç sanatçılarla birlikte ürettikleri işler de var.

Kent müzeleri ise en dinamik müze türü olarak tanımlanabilir, yalnızca geçmişe ait verileri değil bugünü de toplayan, arşivleyen, toplumun tartıştığı konuları odağına alan, bu konularda projeler üreten, hatta sorunları tespit eden bir kurum olarak kendini var ediyor.

Tüm bu konuştuğumuz yaklaşımlar ülkemizde, özel müze ve galerilerde belki daha rahat görebildiğimiz uygulamalar. Bizim özellikle kamu kurumları ile yaptığımız projelerde mesleki duyarlılık olarak dikkat etmeye çalıştığımız konular. Bu nedenle sabır ve titizlikle, neden projeleri bu şekilde çalışmak zorunda olduğumuzu anlatmaya çalışıyoruz.

Son yıllarda gerçekleştirdiğiniz projeler arasında özellikle aklınızda kalan ve süreciyle diğer projelerden özellikle ayrışan işleriniz var mı?

Bir müze projesinin fikir aşamasında başlayıp, ziyaretçiye sunulma sürecine kadar devam eden iş akışları bellidir. Metodoloji olarak hep aynı şekilde ilerliyoruz. Ancak bazı projelerde, ilgili idarelere projeyi daha büyük ölçekte tasarlamak istediğimizi belirtiyoruz. Müze tasarımını mekânın ötesinde ele alabileceğimiz koşullar olduğu takdirde, katılımcı, kapsayıcı, çevre dostu ve kente ekonomik değer katan, sürdürebilirlik kavramı üzerine çok çalışıyoruz.

Son dönemde Sinop’ta açılması planlanan Ayancık Keteni Müze projesini, Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı (KUZKA) iş birliği ile sürdürülebilirlik açısından farklı şekilde çalıştık. Müzenin hedeflerinden biri unutulmak üzere olan geleneksel Ayancık Keteni üretimini yeniden canlandırmak, kente istihdam ve kaynak yaratacak bir sektör haline getirmek olarak tanımlandı. Dolayısı ile senaryo yazım sürecinde Sinop İl Tarım Müdürlüğü iş birliği ile önce çiftçilerle görüştük. Tohum ekme, hasat, iplik ve dokuma kumaş haline gelene kadar keten üretimine ilişkin tüm süreçleri inceledik. Kumaş aşamasından sonra, Halk Eğitim Merkezleri’nde kadın istihdamını arttırmak üzere, keten dokuma ve motif işleme dersleri veren usta öğreticilerle görüşerek, kumaşın işlenmesini çalıştık. Hem çiftçiler hem de keteni dokuyan, motifleri işleyen ustalar müzenin eş küratörleri gibi süreç kurgusunda bizlerle birebir çalıştılar.

İlk kez bir müze projesinde, müze etkinliklerini çok farklı paydaşlarla birlikte proje ile eş zamanlı planlayabildik. Keten tarlalarında tohumun çiçeklenme aşamasında müze ziyaretçileri için tarla ziyaretleri önerdik. Kadın istihdamını geliştirmek amacıyla, yerli ve yabancı tasarımcılarla, Sinop’lu kadınların keten kumaşından modern tasarımlar üreteceği atölyeleri planladık. Farklı ülkelerdeki keten müzeleri ile iletişime geçerek başta geçici sergiler olmak üzere iş birlikleri önerdik. Eş zamanlı olarak İl Tarım Müdürlüğü’nün daha verimli keten üretimi için toprak analizleri ve laboratuvar çalışmaları da paralel şekilde devam etti.

Uygulama süreçlerine 2022 yılında başlayacağımız projenin, tasarladığımız tüm aşamalarının hayata geçmesini de birebir takip edeceğiz elbette. Umarım farklı temalardaki müze projelerinde benzer süreçleri başlatabiliriz.

Masanızdaki yeni, heyecan verici güncel projeler neler?

Üzerinde çalıştığımız projelerin, konu çeşitliliği açısından keyifli olduğunu söyleyebilirim. İstanbul’da kısa süre sonra açılacak olan Diş Sağlığı Müzesi’nin uygulama aşaması tamamlandı, açılış tarihini bekliyoruz. Tarım ve Orman Bakanlığı le Ardahan’da açılması planlanan Kafkas Arısı Müzesi, Mersin Büyükşehir Belediyesi ile Mersin Su Müzesi, Çankırı Belediyesi ile Çankırı Tuz Mağarası ve Yalova’da Organize Sanayi Bölgesi’nde açılması planlanan Türkiye Sanayi Tarihi Müzesi devam eden projelerimiz arasında yer alıyor.

Bahar Turkay

https://www.vbenzeri.com/tasarim/mithra-istanbul-uzerine

Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

#DenizSağdıç (Sustainable Art) #sürdürülebilirsanat

The artist who was born in 1982 in Mersin, Turkey, began her art education in Mersin University’s Faculty of Fine Arts in 1999. She was included in various art projects during her education in the university, where she graduated at the top of her class in 2003. Her aspire to make it as an artist encouraged her to move to Istanbul, the art capital of Turkey, where she established her own studio years later. Her distinctive plastic style that involved liquid forms and portraits which, she developed in her early ages quickly became the artist’s signature. Her work was celebrated by critics, collectors, architects and interior designers and installed in various architectural spaces and design products. Sagdiç was eager to diversify her art and try different mediums. She carried out different forms of art by creating video art and photography. Her unique project in 2016 called Ready Remade where she converts nostalgic objects that are no more relevant, into artworks that people can relate, was very critically acclaimed for its conceptual depth and strong ties with upcycling. Her latest project Denim Skin is her on-going love affair with Denim. She converts used denim into pieces to deliver stories about various subjects like equality and democracy. Besides her ongoing project where she recycles used denim into art, she currently travels to different cities and creates denim art pieces’ custom made for each city with the contribution of the people living in each city.

https://www.instagram.com/denizsagdicart/

http://www.denizsagdic.com/

Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

Tasmanian archives + heritage

Tasmania set up Australia’s first library in 1825 and was the first state in Australia to deliver an integrated library and archive network. Today, we deliver services from our many sites around the state, including the three islands—King, Flinders and Bruny—as well as offering a range of online services to our members.

We provide modern library services that are accessible and inclusive. We welcome people of all ages, interests and needs, offering:

  • a broad collection of lending items
  • online information, including databases and heritage collections
  • research and information services
  • free access to the internet, computers and support in their use
  • flexible spaces for individual study, recreation and group activity
  • a variety of programs, services and events for adults, children and young people that enable personal learning, growth and community connections.

Through the Tasmanian Archives, we preserve Tasmania’s documentary heritage for future generations, and serve as the continuing memory of Tasmania’s government and people. We are committed to making copies of our heritage items available online, to anyone around the world.

As well as providing opportunities for lifelong learning, social interactions and cultural inspiration, our services and programs directly contribute to our state’s growth, with an estimated economic impact of over $130 million annually.

https://www.libraries.tas.gov.au/archive-heritage/Pages/default.aspx

Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

Great School Libraries End of Phase 1 Report

Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

İlaç Endüstrisinde Gelecek TÜSAP Sağlık Platformu

Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

State of Mobile 2022

Executive Summary

Ithaka S+R’s Research Support Services program explores current trends and support needs in academic research. Our most recent project in this program, “Supporting Big Data Research,” focused specifically on the rapidly emerging use of big data in research across disciplines and fields. As part of our study, we partnered with librarians from more than 20 colleges and universities, who then conducted over 200 interviews with faculty. These interviews provided insights into the research methodologies and support needs of researchers working across a wide range of disciplines.

This report provides a detailed account of how big data research is pursued in academic contexts, focusing on identifying typical methodologies, workflows, outputs, and challenges big data researchers face. Full details and actionable recommendations for stakeholders are offered in the body of the report, which offers guidance to universities, funders, and others interested in improving institutional capacities and fostering intellectual climates to better support big data research. Our key findings are grouped into the following areas:

  • Tension and Interplay between Disciplinary and Interdisciplinary perspectives. Big data research is an interdisciplinary enterprise conducted by practitioners working in institutional settings that are still organized around disciplines. Divergent incentive structures, cultures, and unequal access to funding can affect disciplinary participation in big data research projects. Moreover, widespread use of methodologies from the computer and data sciences—most importantly a clear trend towards machine learning—has created tension among researchers and raised questions about the relative importance of disciplinary perspectives.
  • Managing Complex Data. In an era of relative data abundance, researchers often avoid the expense of generating new data and instead opt to work with existing data whenever possible. The work of acquiring, cleaning, and organizing data is typically the most labor-intensive aspect of big data projects.
  • Structures for Collaboration. Big data research is almost always a collective endeavor involving students, faculty, staff, and colleagues, clients, and collaborators from in and beyond higher education. Labs are the core units for research, and within them, students (both undergraduate and graduate) make significant contributions to the research process. Researchers often also favor local, lab-based computing resources over centralized campus storage and computing options, including cloud computing services.
  • Sharing Knowledge. Although peer-reviewed articles remain the most highly incentivized form of scholarly communication, researchers are broadly committed to the open sharing of research outputs, including data and code. However, academic sharing practices reflect a spectrum that extends well beyond formal sharing in open repositories that meet FAIR standards of findability, accessibility, interoperability, and reusability, encompassing many types of informal sharing with colleagues.[1] Barriers to formal sharing include widespread perceptions that much data is either derivative, low quality, or gathered from sources that are inappropriate for open sharing.
  • Ethical Challenges. The ethical dimensions of big data research remain contested, and some researchers are uncertain about best practices for ethical research conduct. Although IRB guidance is valued, some researchers expressed concerns that IRB regulations are not well adapted to new or evolving research methods.
  • Support and Training. Researchers tend to favor informal training methods, such as internet tutorials, over formal training in big data methods. While such methods work well for solving immediate problems, they are less well suited to acquiring foundational knowledge, leaving the potential for blind spots in academic research.

https://www.libraryjournal.com/story/academiclibraries/ithaka-big-data-report-enlists-librarian-cohorts-provides-professional-development

How does your academic library compare to your peer libraries across North America? What are the emerging trends in today’s academic libraries and what are institutions doing to prepare for tomorrow?

These questions, and many more, were addressed in the third-annual “State of Academic Libraries” report, conducted by Library Journal and commissioned by Ex Libris, a ProQuest Company. Last week, a panel of library leaders discussed their own interpretations of the report’s results in a session at the 2021 Charleston Conference.

The panel, which was conducted – fittingly – in a hybrid setting, included Elijah Scott, Executive Director of Library Services for the Florida Virtual Campus consortium; Kathleen Bauer, Director of Collections, Discovery and Access Services at Trinity College; and Kate McCready, Interim Associate University Librarian at the University of Minnesota Libraries. The discussion was moderated by Katy Aronoff, Senior Director of Solutions Architecture at Ex Libris/ProQuest.

Aronoff shared a few highlights from the global survey (read the full report here). Unsurprisingly, the most critical issues that emerged were funding – with 66 percent of the 1,800+ respondents saying they saw their budgets decreasing or remaining flat – as well as remote learning, resource-sharing and cataloging practices.

“We conducted our 2021 survey when many libraries were in the midst of change,” said Aronoff. “We really wanted to understand the types of challenges that everyone was facing around the world, as well as those in certain regions, and what we’ll face in the future.”


Funding and Collection Development

Aronoff asked the panelists if they thought the pandemic represented a tipping point in the way libraries think about collection development – for instance, reclaiming physical space and shifting to a “just-in-time” philosophy rather than “just-in-case.” The resounding answer? Yes.

“For a long time, we’ve had space issues, and I know we’re not the only ones,” said McCready of the University of Minnesota Libraries. “When we had this moment where we had to stop buying print entirely, it allowed us to reset. It allowed us to decide what was needed, what was important, and what didn’t fit into our model.”

Scott agreed. “We only have a limited amount of space, and we really needed to rethink [physical collections] as well,” he said. “Previously, our annual print circulation was about 2.5 million. In 2020, when many of our member libraries were closed for the pandemic, print circulation was about 240,000 items. We have to maximize the power of every dollar we have. Patron-driven and demand-driven acquisition packages give us good options.”

And Bauer said that at Trinity, a small liberal-arts college, the pandemic was also a tipping point not just for reducing print, but for the way the staff approaches collection development overall. Her library is looking at cutting out many of its existing subscriptions to make sure they focus on what users are accessing. “We need more to spend on ebooks and archives, both which get a huge amount of use,” she said.


Diversity, Equity and Inclusion

While there’s still a long way to go, the three panelists said that diversifying collections and hiring practices are top priorities for both the library and the institution. “This is challenging work; it’s difficult work,” Scott said. “But it’s the most important work we can do to serve our users, and our own organizations.”

McCready’s library is located close to where George Floyd was killed in Minneapolis – and many of her staff members live even closer. “It’s been a hard time in our city, but such an important time,” she said. Actions the University of Minnesota Libraries are taking include looking at gaps in current collection development activities, adjusting their approval plans to acquire materials with more diverse perspectives, implementing more DEI staff education, and examining hiring practices to achieve more diverse candidate pools. Their communication office has also set up speaker series titled Amplifying Black Narratives, which is open to the public.

One way Trinity has approached DEI is by looking at small, discrete parts of its collection. In one case, the library underwent a grassroots effort to diversify its leisure reading collection by soliciting help from librarians and students. The collection’s usage doubled, Bauer said, despite the fact that it was a small investment. “[We] brought student groups in on the selection process, and they were thrilled to work on it,” she said. “After the launch, when they’d have an event, they’d sometimes invite us and we’d bring a popup library.”

Trinity’s next grassroots project, Bauer said, is climate change.


Remote Learning and Learning Affordability

When the COVID crisis hit, said Bauer, the need to support remote students allowed Trinity to try some new tactics that made teaching, learning and research easier and more affordable across the board. “We switched to ‘ebooks preferred.’ We abolished fines. We beefed up some of our technology,” she said. “We’re better positioned to support remote users” even though, ultimately, Trinity students prefer to be on campus, she said.

And at Minnesota, implementing six evidence-based acquisition (EBA) plans increased the number of accessible titles by more than 3,000 percent – and saved the library $50,000. They also launched a new home delivery program for those who need physical materials but can’t get to the library. “We’re going to step back and look holistically at our total suite of services to determine a new path forward for how we’re presenting those options to our affiliates,” McCready said.

Affordability was another major topic of discussion. According to the Library Journal survey, academic libraries are leading 35 percent of learning affordability programs at their institutions – and 75 percent of libraries are involved in providing open educational resources (OERs) to their students. This was echoed by all the panelists. McCready’s library is involved in many affordability initiatives, including helping faculty embed library materials in their classes and working with their campus bookstore to purchase multi-use ebook copies of assigned readings.

Scott said the Florida Virtual Campus has started a discussion group on OER best practices. “Our consortium tries try to be a central space where our schools can come together and share ideas,” he said. “We created a community of practice called Open Florida for librarians, faculty and administrators. Our community addresses issues around affordability of resources, including textbooks. In our regular meetings, we discuss best practices, trends, and more. We encourage folks to join this conversation.”

Access the full 2021 State of Academic Libraries Report from Library Journal and Ex Libris.

https://www.libraryjournal.com/story/the-state-of-academic-libraries-unique-perspectives-from-todays-library-leaders-lj211207

Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

Middle East and Africa (What to watch for in 2022)

Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

#OrhanPamuk (Zeynep Miraç’la Portreler #1)

“Yazmanın pek de meslekten sayılmadığı bir ülkede uzun uzun yazıyor.” Gazeteci Zeynep Miraç’ın hazırlayıp sunduğu “Portreler”, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’u anlattığı ilk bölümüyle şimdi KAFA TV’de yayında.

Posted by: bluesyemre | January 12, 2022

Most Contagious Report 2021

Posted by: bluesyemre | January 11, 2022

Ekonomi Nasıl Düzelir? #AliBabacan

Bir yıl sonra yeniden Deva Partisi Başkanı Ali Babacan’la yine sohbetteyiz. Ekonominin son durumunu bir bilene danıştığımız bu bölümde sorular kuşaklar boyundan geliyor. İlker Canikligil, Mustafa Seven ve Z kuşağından Duygu Uysal, Gülsema Tuğay, Hava Ulaş, Kemal Durmuş ve Mert Can Demirtaş sorular soruyor. Ekonomimiz nasıl düzelir? Türkiye battı mı? YEM nasıl bir proje? Merkez Bankasında para kalmadı mı? Hükümetin ekonomik çözümleri ne kadar doğru? Döviz hareketlenmeleri ne zaman düzelir? .z kuşağı gelecekten umutlu mu?

Posted by: bluesyemre | January 11, 2022

Ne işe yarar bu #MATEMATİK? #AkademikLink

YKS öncesi matematik soruları çözmeye çalışıyorsunuz? Matematik netlerinizi arttırmak için gece gündüz uğraşıyorsunuz? Ya da LGS için matematik çalışıyorsunuz… Ya da tüm bunların dışında çoktan iş hayatına atıldınız ama onca yıl boyunca öğrendiğiniz matematik bilgilerinin büyük bir çoğunluğunu bir kez bile kullanmadınız ve aklınızdan çıkmayan müthiş önemli soru “Ne işime yaradı şimdi bu matematik?” işte milyonların aklında olan bu soruyu ODTÜ Dr. Öğr. Üyresi Burak Kaya hocamızla konuştuk. Kendisine bir kez daha saçma sorularımıza sabırla cevap verdiği için teşekkür ediyoruz.

Hocamıza ulaşmak isterseniz kendisinin twitter adresi: https://twitter.com/burakkayaburak

Furthering the public’s access to academic research means treating an open-access journal article like a consumer product, carefully considering the user experience and rebuilding digital systems to scale up, Jay Flynn, the executive vice president at the academic publishing house Wiley, told EdScoop.

But that rethinking poses a challenge for small academic associations and publishers that lack the resources to rebuild their digital processes for open research, a movement that’s picked up momentum during the pandemic.

Wiley recently acquired the open-access research publisher Knowledge Unlatched, adding an influential but “shoestring budget” operation to a growing suite of open research products. Flynn claims that about half of the world’s peer-reviewed research now goes through Wiley’s systems.

“One of the single biggest things I hear from our partners is we have to join together to work on things like research integrity,” he said. “We have to work together to detect and root out fraud or people who are trying to game the system. We want to double down on our quality efforts. We want to build software and use AI tools to make sure that we’re separating, detecting things like statistical manipulation or image manipulation, things like that.”

In an interview, Flynn shared his thoughts on the current status of the open research movement and Wiley’s plans to move open access forward.

Answers have been edited for clarity and length.

Q: Why did acquiring Knowledge Unlatched make sense for Wiley? 

A: We’ve been in open access for about 10 years, the open-access movement is a bit older than that. But along the way, we’ve unlocked and un-paywalled more and more of our content. Even before the pandemic, access to the content quickly and efficiently without barriers was a major priority for us. With the advent of the pandemic, of course, getting access to quality, peer reviewed, science becomes more and more important. We look at Knowledge Unlatched as a continuation of that effort.

Q: Can you talk about the status of open access and what’s in the short-term future? 

A: The transition to open access is challenging for some parts of the publishing industry, especially small, what we call “learned societies,” if you think about societies and associations in academia, or smaller publishers. The technical requirements to comply with the open access policy changes — the scale you need, the innovation you need to treat your research like an experience in the consumer market, the quality of your technology, the quality of your user experience and your interface, the complexity of transaction systems and all the back-office stuff — all that needs to be completely rebuilt.

That’s sort of what Knowledge Unlatched does for us. It allows us to accelerate that innovation and it allows us to bring that open access future not just to Wiley but to its partners and to its customers. We publish on our platforms, about 50% of the peer reviewed research in the world — a little more than that actually flows through our technology systems — and so we want to bring the open access transition to as much of the peer-reviewed literature as possible.

Q: What have you learned about making the transition to open access a smoother one at Wiley?

A: The one thing I would point out is that open access is a global phenomenon and the global landscape is still evolving. So the German version of open access transition looks different than the one that’s happening in the U.K., which looks different to what the University of California wants, or what the Department of Energy wants to see. There’s a lot of nuance in that and managing that complexity is a big piece. A second thing I’d point out is that the global south participates unequally in the open research endeavor, from a funding point of view. And so the the funding in the global south for open access transition isn’t necessarily as robust as it is in the northern hemisphere and so we have to work really hard to manage things like pricing, discounting access to journal outlets, and things like that. Contrast that with a subscription model, where essentially, you sell the same product to everybody the same way globally. So the pain point is around this next generation of payment, next generation of access, next generation of equity and access to services.

Q: What are some aspects of open access research people don’t consider?

A: I think there is a thought that open access publishing isn’t quality publishing and we have so much evidence to the contrary. Some of our most exciting new innovative journals, the journals out of China that were publishing, the journals in material science, physics, chemistry, biology, microbiology, vaccine technology, they’re open access, are highly read, they’re highly cited. They’re excellent journals. The way I like to think about it, the way I like to talk to, to researchers about it is: we evolve over time. The model has served us really well. Peer review is a 200-, 300-year-old model. But where we evolve and where we change is in the sort of quality measures and what we measure to signify quality and to signify prestige. And I think that’s one of the big things that I see changing. The best journals in the world 10 years from now are all going to be open access.

New Perspectives on Turkey Editörü Prof.Dr. Deniz Yükseker Tekin ile EBSCO Türkiye dergi yayın süreci, yayın kabulü, derginin gelişimi ve daha fazlası hakkında konuştular: Dünyaca tanınmış, yüksek etki faktörüne sahip bir dergi nasıl yayımlanıyor ve bu süreç nasıl işliyor? Uluslararası bir dergi yayınları kabul ederken nelere dikkat ediyor? New Perspectives on Turkey dergisi bugün bulunduğu konuma nasıl ulaştı? Hangi aşamalardan geçerek Social Science Citation Index’te indekslenen ve yüksek etki faktörüne sahip bir dergi olabildi? Sosyal bilimler alanında makale hazırlayan yazarlara tavsiyeleri nelerdir? Yazarların fark yaratması için nelere dikkat etmeleri gerekir? Genç akademisyenlere tavsiyeleri nelerdir?

Posted by: bluesyemre | January 11, 2022

2022’de Dijital Rekabeti Şekillendirecek Teknoloji Trendleri

Dünya genelinde son iki yılımız, Covid-19 pandemisinde tam bir çözüme ulaşılamaması, ekonomik istikrarsızlıklar, iklim değişikliği, teknoloji ihtiyacının kontrolsüz artışı ve yeni kaynak arayışları ile devletlerin ve şirketlerin sürekli olarak beklenmedik olaylarla sarsıldıkları bir ekonomik kırılım dönemini tecrübe ederek geride kaldı. Bu kırılım dönemi, yarını ya da bir sonraki haftayı öngörmek konusunda endişelerinden ötürü uzunca bir süredir rahat bir uyku çekemeyen kurumsal şirket liderlerinin akıl defterlerinde unutmak istedikleri anılarla yerini aldı. Ancak başka bir perspektiften bakılırsa iş dünyasında gelişmenin bir yolu olarak, dijital iş vaadlerinin ve yaşanan karanlık tabloda rekabetten kaynaklı ortaya çıkan daha iyi performans eğiliminin, teknoloji çevrelerinde kaliteyi sorgulatır ve hatta bir itici güç olarak iyileştirir hale getirdiği de su götürmez bir gerçek.

Özellikle siber çevreler ve yeni nesil teknolojilere ayak uydumak noktasında erozyona uğrayan regulatif sınırlayıcı bakış açıları, dijital işlerin teknik sorumluluğunu şirketlerin teknoloji yöneticilerinin omuzlarınıza yüklüyor. Tüm bu kurumsal sorumluluk yükü, bir kuvvet çarpanı olarak zamanın göreli etkisi ile şirketlerin dijital etkileşimin bir parçası olamadığı durumlarda yıkıcı bir güce dönebiliyor.

Peki şirketleri ve teknoloji çevrelerini yeni yılda neler bekliyor? Dijital büyümeyi hızlandırmak, veri temelli ekonomik yapıları lehimize kullanmak ve şirketinizi stratejik olarak ileriye taşımak için atılması gereken yenilik adımları neler olmalı?

Eğer bu soruya, dijital lügatın ağdalı ve süslü teknik dilinden arındırılmış bir yanıt verirsek, bu yenilik adımlarını şöyle belirleyebiliriz.

• Her yerde ve her zaman çalışanlarınız ve kurumsal her tip cihazlarınız için güvenilir dijital bağlantıları sağlamak çünkü tehdit ve tehlikenin ne zaman ve nerede şirketinizin karşısına çıkacağını kontrol edemezsiniz.

• Dijital yaratıcılığı her yerde ve her zaman, hızla ölçeklendirmek için çözümler üretmek çünkü dijital inovasyona olan ihtiyacınızı karşılarken tıpkı altını arayan madenciler gibi çok kazıp az kazanmayı kabul etmek zorundasınız.

• İş büyümesini bugünün ötesinde hızlandırmak için birikim sahibi ve yeterli yetenekleri keşfetmek çünkü yalnızca teoride konumlandırılmış yeterli birikim ve yetenek sahibi olmayan liderler ve yöneticiler gemi batarken rotayı belirlemeye değil ancak ağırlık olmaya yarayacaklardır.

Siber dünyada dayanıklılık ya da direnç (cyber resilience) olarak tabir edilen tanım, tam da bu noktada çok doğru bir açıklama aracı olacaktır. Bu kavram özünde örgütsel dayanıklılık ve iş sürekliliğini destekler. Bahsettiğimiz yenilik adımları tek başına iş göremeyecek bir bütünün parçası olarak, birbirinin üzerine inşa edilir ve birbirini güçlendirir. Her bir dönüşüm adımı birlikte ele alındığında, 2022 için teknoloji trendlerinin kurumsal bir strateji olarak şirketinizin dijital esnekliğini ölçeklendirme, gelişen yeni nesil teknolojilere uyum sağlama önceliklerini karşılamanıza yardımcı olacak ve şirketinize büyüme hedefleri için demode yaklaşımlardan uzak, sürdürülebilir bir vizyon sağlayacaktır.

Gelişen Teknoloji Mühendisliğine Güvenmek

Dünyada gelişmiş olarak nitelendirdiğimiz birçok ülke, yeni ve adı konmamış teknoloji çağında devlet politikası olarak dijitalleşme adımlarını yalnızca kurumsal iş dünyasında değil sağlık, güvenlik, finans başta olmak üzere tüm alanlarda atmayı sürdürmekte, bu çerçevede hukuki altyapılarını güncellemektedir. Dijitalleşme olarak dilimizden düşürmediğimiz bu kavram ise eğer bir başarı ile taçlandırılacaksa, verimli ve esnek bilgi teknoloji bakış açısı temelli olmalıdır. Bu noktada devletlerin olduğu gibi ekonomik sistemin merkezi parçaları olan şirketler teknolojiye güven duymalıdır. Bilgi teknolojileri ve teknoloji mühendisliği ise şirketlere ihtiyaç duyduğu güveni sağlamak ile sorumlu olacaktır. Peki şirketler 2022 yılında teknolojiyi kullanarak işleri nasıl lehine çevirir, ellerini ekonomi çevrelerinde güçlü kılarlar?

Veri Yönetimi (Data Fabric)

Son 10 yılda veri analitiği alanında yapılan otomatizasyon çalışmaları göstermiştir ki, iş dünyasında verilerin değeri hiç bu kadar net olmamıştı. Tamamlamakta olduğumuz 2021 yılına baktığımızda Google, 2021 itibariyle küresel arama motoru pazar payının yüzde 87,35‘i ile arama motoru pazarının en büyük hissedarı olmaya devam ediyor. 2021 için Büyük Veri istatistikleri, bunun yılda 1,2 trilyon arama ve saniyede 40 binden fazla arama sorgusu anlamına geldiğini gösteriyor. Dünya çapında 180 ülkede ve 60 farklı dilde hizmet vermeyi sürdüren 2 milyarlık bir kullanıcı tabanlı WhatsApp ile günde 65 milyar mesaj alışverişi gerçekleştiriliyor.

Büyük veri analitiği (big data analytics) tamamen gelişmiş bir fikir haline gelmeden önce şirketler, veritabanlarında ne yapacaklarını bilmeden tonlarca bilgi depoluyorlardı. Bu alanda gelişen veri yönetimi teknolojilerine ilişkin küresel IBM araştırmalarına göre, ortalama olarak, düşük veri kalitesi, dünya çapındaki işletmelere yıllık 9,7 milyon dolar ile 14,2 milyon dolar arasında bir maliyete mal oluyor. Son derece veri odaklı bir ekonomide faaliyet gösteren ABD gibi ülkeler için bu rakam trilyonlara ulaşabilir.

Günümüzde hâlâ birçok veri çoğu zaman uygulamalar içinde kalıyor ve siliniyor, bu da aslında dünya devi teknoloji firmalarından almamız gereken veri yönetimi dersleri olduğu anlamına geliyor (elbette bunlar veri yönetimi alanında ve kurumsal büyümeyi olumlu yönde etkileyecek olan yönleri). Yönetilebilir veriler, aracı teknoloji platformları ve kullanıcılar arasında bütünleştirecek her yerde mevcuttur. Meta verileri okuyan yerleşik analitik dizayn içinde, veri dokusu ve dizilimi anlamlandırıldığında gerçek katma değeri ve pazarlama yeteneği ortaya çıkacaktır.

Siber Güvenlik Ağı (Cybersecurity Mesh)

Şirketlerin kurumsal dijital varlıkları, bulut saklama alanları ve veri merkezleri arasında dağıtılmış halde yaşam döngüsünü sürdürmeye devam ediyor. Kurumsal odaklı geleneksel, parçalı güvenlik yaklaşımları çevreler, kuruluşları veri ihlalleri ve siber ataklara açık hale getidiği özellikle pandemi sürecinde tüm şirketlerin kara tecrübeleri arasındaki yerlerini çoktan aldı bile. Dayanıklı siber güvenlik ağ mimarileri özellikle şirketlerin teknoloji yönetim ekiplerine nefes aldırırken, dijitallşeme hedefleri için de şekillendirilebilir bir yaklaşım sağlar. Ölçümlenebilir ve teknik kaotik ekseninden beslenmek yerine birlikte çalışılabilir siber güvenlik yapıları ortak entegre yapılar yaratırken tüm kurumsal dijital varlıkları güvence altına almayı hedefler. Sağlam siber güvenlik yapılarının bazında, şirketinizi bilişim teknolojilerinde ne kadar kaslı hale getirdiğiniz ve otomatizasyon ihtiyaçlarınızı belirleyebildiğiniz ve elbette çalışanlarınızı güvenlik yaklaşımlarında ne kadar yüreklendirdiğiniz vardır. Gartner araştırmalarına göre, 2024 yılına kadar şirketler,  ağ mimarisi ve güvenlik araçlarını teknoloji ekosistemi koşullarına uygun olacak şekilde adapte ederek bireysel güvenlik ihlallerinden kaynaklanan mali zararı yüzde 90 oranında indirgemeyi hedeflemektedir.

Veri Güvenliği (Privacy-Enhancing)

Verinin gerçek değeri, sadece ona sahip olmakla değil, nasıl kullanıldığıyla da ortaya çıkar. Yapay zeka (AI) modelleri, veri analitiği ve yönelimlerin analizi gibi konular veri kullanımının en güncel ve en gelecek vaad eden örnekleridir. Gizlilik artırıcı hesaplama (Privacy-enhancing computation: PEC) yaklaşımları, verilerin paylaşılması hususunda ekosistemler arasında değer yaratırken aynı zamanda mahremiyeti korumayı hedefler.

Veri gizliliğini ya da güvenliğini artıran hesaplamalar için bir dizi farklı teknik vardır ve bunlardan bazıları artık popular kavramlar arasında yerlerini almaya başlamıştır. Bunlara örnek olarak, sıfır bilgi ispatları (zero-knowledge proofs)çok taraflı hesaplama (multi-party computation) ve homomorfik şifreleme (homomorphic encryption) verilebilir. Farklı kullanım durumları için onları aşağı yukarı uygun kılan farklılıkları vardır ancak hepsi aynı hedefi paylaşır.

Erişiminiz olmayan veri kümelerinden yararlanabildiğinizde, bununla ne yapabilirsiniz? Birçok perspektiften bu sorunun yanıtına sonsuz sayıda yanıt verebilirsiniz ancak yolu üçüncü taraf sağlayıcılardan geçmek yerine doğrudan farklı amaçlar için birlikte çalışan şirketlerle sağlayıcısız eğilimin gelişmesine yol açan şey de bu olasıklıkların sonsuz olmasıdır. Gartner araştırmalarına göre, 2025 yılına kadar büyük kuruluşların yüzde 60’ı analitik, iş zekası veya bulut bilişimde bir veya daha fazla gizliliği artıran hesaplama tekniği kullanıyor olacak.

Bulut Bilişim (Cloud-Native Platforms)

Bulut bilişim, verimli bir depolama çözümünden daha fazlasıdır; bu verilerden yararlanmak için veri ve yenilikçi çözümler üretmek için benzersiz bir platformdur. Günümüzde şirketlere özel uyarlanabilir bulut çözümleri ile daha önce ulaşılamaz olduğu düşünülen hizmet odaklı modele yaklaşılması da kolaylaşıyor. Bu anlamda bulut teknolojileri dijitalleşme yolunda şirketlerin büyük veriyi saklama ve istenildiği anda çeviklikten ödün vermeden temel yetkinlikleri ve iş hedefleri doğrultusunda iş modellerini sürdürebilir kılma ve süreçlerini yenilemelerine olanak sağladı.

Pandeminin küresel boyutta en ağır tablosunun yaşandığı 2020 yılı, uzaktan çalışma çözümlerini kolaylaştırma fonksiyonları arasında başrolü üstlenen bulut bilişm için çok önemli bir yıl oldu. Bu belirsiz süreçte daha fazla esneklik sağlamak için kuruluşların mevcut kurumsal süreçleri yeni bulut teknolojileriyle birleştirmesine izin verdi. Şirketler bu yeni uzaktan çalışma ortamında gelişmek için rekabet ederken Covid-19 bulut yeteneklerine odaklanmayı kolaylaştırdı. Bulut, şirketler için iş sürekliliğinin önemli bir parçası haline geldi ve kurumsal büyümenin kilidini açmanın anahtarı misyonunu da üstlenmiş oldu. Hatta dünya çapında genel bulut hizmetlerine yapılan harcamaların 2021’de yüzde 18,4 artması ve önümüzdeki yıllar için görümlemesi için yapılan analizler gelecekte de bulut bilişim dijitalleşme yolculuğunda en iyi arkadaşlarımızdan olmayı sürdürecek.

Kurumsal Değişime Yön Vermek

Teknolojiyi tanımayan iş birimleri artık şirketlerin kabusu haline geliyor. Çağı yakalamak noktasında şirketlerin en önemli görevlerinden biri, birbiri ile koordine çalışabilen kompozit teknoloji ve süreç ekipleri modelleyebilmek. Dijitalleşme süreçlerinin erozyona uğramasının sebeplerinden biri şirket yönetimlerinin iletişimden yoksun teknoloji ve süreç modelleri, çünkü işlerin kolaylaşması ve küresel uyum çerçevelerine ayak uydurulabilmesi, siber güvenlik farkındalığı gibi hedefler heterojen teknoloji-süreç yapılarında, kurulan hayallerden öteye gidemeyen senaryolar olarak masada kalıyor. Bu durumda karşımıza şu koru çıkıyor, şirketler yeni akım değişime yön vermek içinbu modellerde başarıyı nasıl sağlarlar?

Füzyon Uygulamalar (Composable Applications)

Hızla değişen teknoloji çevrerelerinde iş ihtiyaçlarına en hızlı cevap verebilme refleksi geliştiren şirketler aynı zamanda rekabet gücünü elinde bulunduran ve ciddiye alınması gereken pazar oyuncuları oluyor. Şirketler birleştirilebilir füzyon uygulamaları için, belirli bir iş kabiliyetine hizmet eden ve bir veri şemasından, bir dizi hizmetten, API’lerden ve olay kanallarından oluşan paketlenmiş iş yetenekleri (packaged-business capabilities – PBC’s) yazılım tanımlamaları kullanmaktadır. PBC’ler, kendi başına ayakta durabilen, tamamen özerk ve son müşteri tarafından kullanılabilen bir iş hizmetleridir. Hepsi API’ler aracılığıyla birbirine bağlanan daha büyük uygulama paketlerinin yapı taşlarıdır. PBC’leriçin sıkça karşılaştığımız örneklerden biri, bir e-ticaret sistemi içindeki sanal bir alışveriş sepetidir. Alışveriş sepeti, bir satın alma işlemini tamamlamak için katalog, fiyatlandırma ve ödeme işlevlerini kullanırken, tüketici yalnızca alışveriş sepetinin kullanıcı arabirimi (user interface -UI) ile etkileşime girmektedir.

Gartner araştırmalarına göre, 2024 yılına kadar kullanıcılara internet üzerinden bulut tabanlı uygulamalara erişim ve kullanım olanağı sağlayan, merkezi olarak barındırılan, aboneliğe bağlı bir lisanslama ve dağıtım modeli olarak tanımlanan tasarım yeni hizmet olarak yazılım (Software as a service – SaaS) ürünleri özel uygulamalar için “birleştirilebilir API-ilk veya yalnızca API” (“composable API-first or API-only”) oluşturma geleneksel olarak tanımlanacaktır.

Karar Zekası (Decision Intelligence)

Napoleon Bonaparte’ın “Kararda duygusallığın yeri olursa hata payı artar” sözü dijitalleşen dünyanın karar zekası ihtiyacına yönelik bir yakınmayı yüzyıllar öncesinden hatırlatır niteliktedir. İş dünyasında kararlar çok sayıda deneyim ve önyargıdan hatta yönetici ve liderlerin etki alanı ve tecrübeleriden etkilenebilir ancak değişkenler ne olursa olsun hızlı değişmekte olan teknoloji çağında, şirketler rekabetçi ve öngörülemeyen eknomik koşullarda dahi iyi kararları hızla vermelidir.

Karar zekasının, kurumsal stratejik kararların alınmasında etkin rolü gereği; alınacak kararların insan faktörünün hata payından arındırmak için numerik bir modelleme, füzyon ekipleri yönetebilme kabiliyeti, günümüzün en şirketlerin başına en çok dert olan birikim ve geribildirime dayalı kararları değerlendirme ve iyileştirme noktalarında devreye girmektedir.

Karar zekası şirketler için verileri analitiği ve yapay zekayı entegre etmek, kararların oluşturulmasına olanak tanır. Kararları desteklemek, artırmak ve otomatikleştirmek için istihbarat platformları olarak değerlendirilir.

Yapılan araştırmalara göre, 2023 yılında dünya genelinde önemli birçok şirketin bugün örneklerinde olduğu gibi bünyelerinde karar modelleme yapılarını otomatize etmeleri yönünde analist ekiplerin verileri değerlendirmekle görevlendirilmesi beklenmektedir.

Hiperotomasyon (Hyperautomation)

Hiperotomasyon, kuruluşların mümkün olduğunca çok sayıda iş ve bilgi teknolojileri sürecini hızlı bir şekilde tanımlamak, denetlemek ve otomatikleştirmek için kullandığı, iş odaklı, disiplinli bir yaklaşımdır. Hiperotomasyon, birden çok teknolojinin, aracın veya platformun düzenlenmiş kullanımını içerir. Dijital dünyada yaşanan kontrolsüz enine büyüme eğilimi, teknoloji çevresinde inovasyonun artışı ve operasyonel mükemmelliğe artan odaklanma, daha iyi, daha yaygın otomasyona duyulan ihtiyacın altını çizdi.

Hiperotomasyon kavram olarak iş odaklı bir yaklaşım olarak mümkün olduğu kadar çok iş ve bilgi teknolojileri sürecini otomatikleştirmeyi hedeflerken, RPA, düşük kodlu platformlar ve süreç madenciliği araçlarını içeren çoklu teknoloji araçlarının ve platformlarının organize kullanımını, iş çevikliğini sağlamaya çalışır.

Yapay Zeka Mühendisliği (AI Engineering)

Yapay zeka (AI), kuruluşların inovasyonel teknoloji markalarının ortaya çıkmasını sağlamak için oyunun kurallarını değiştiren çözümler sunmayı geride bıraktığımız yıl boyunca sürdürdü. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hem hukuki hem de teknik anlamda çalışma alanları da genişlemeyi sürdürüyor. Pandemiden güçlü bir konumda yoluna devam etmeyi başaran birçok şirketin geç kalmadan yapay zeka teknolojisi ile tanışıp benimsemesi gereksinimi kaçınılmaz bir aksiyon olacak gibi görünüyor. Ancak havalı bir teknoloji webinar başlığı ya da geleneksek bilgi teknolojileri yönetişimi bakışı ile yapay zekayı aynı kefeye koymaya çalışan bakış açısı bugün için işleri idare etse bile yarın kaybedecek bir yanılsama içinde olduğunu bilmelidir. Kuruluşlar yapay zekayı övmek yerine optimize etmelidir.

Yapay zeka (AI) mühendisliği ise, yapay zeka modellerinde güncellemeleri operasyonel hale getirme disiplinidir. Bilgi işlem gücünün ve devasa veri kümelerinin kullanılabilirliğindeki artış, binlerce değişkeni kapsayan ve hızlı ve etkili kararlar verebilen yeni yapay zeka, modeller ve algoritmaların oluşturulmasına yol açmıştır. Ancak çoğu zaman bu yetenekler yalnızca kontrollü ortamlarda çalışır ve gerçek dünyada çoğaltılması, doğrulanması ve doğrulanması zordur. Günümüzde yapay zeka yeteneklerinin geliştirilmesine ve konuşlandırılmasına rehberlik edecek bir mühendislik disiplinine duyulan ihtiyaç acil diye nitelendirilebilir durumda görünüyor. Örneğin, otonom bir araç güneşli bir günde boş bir yarış pistinde iyi seyir ederken, İstanbul’da bir dolu fırtınası sırasında nasıl aynı şekilde etkili bir şekilde çalışacak şekilde tasarlanabilir? Yapay zeka mühendisliği, yapay zeka sistemlerini yüksek derecede karmaşıklık, belirsizlik ve dinamizm ile karakterize edilen ortamlarda çalışacak şekilde proaktif olarak tasarlamak için bir çerçeve ve araçlar sağlamayı amaçlarken aslında yava yavaş insan hata faktörünü ortadan kaldırmayı hedefliyor.

Rekabetçi Hızlı Büyümeyi Hedeflemek

Heterojen bir teknoloji çağının yaşanmakta olduğu süreçlerde kurumsal dijital yaklaşımların bireysel kullanım ve bakış açısı ile koordinasyonu çoğu zaman zorlayıcıdır. Şirketler rekabet odaklı ortamlarda eğer ana süreçler ve finansal kazanım mekanizmalarında temel ve yapı taşlarını kurmuşlarsa marka değerini en üst düzeye çıkaran teknoloji trendlerine odaklanma zamanı zamanı gelmiştir. Bu teknolojiler, şirketlerin iş ve pazar paylarını artırmaları noktasında dijitalleşme momentleri için önemli güç çarpanı rolü üstlenecektir.

Teknoloji Tabanlı Kurumsallaşma (Distributed Enterprise)

Kurumsal yaklaşımın teknoloji tabanlı yapıya dağıtılması şirketleriçin iki farklı ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Covid-19 ile birlikte esnek uzaktan çalışma modelinin benimsenmesi ve ihtiyaç haline gelmesi bir diğeri ise tüketicilerin şirketler ile olan iletişimlerinde giderek geleneksel, fiziksel yollardan uzaklaşmasıdır. Yakın gelecekte kurumsal çevrelerin rekabetçi stratejiye ayak uydurmak, tüketici temas noktalarını dijitalleştirme ve deneyimler oluşturma yaklaşımı ile ürünlerini desteklemek için şirketlerin yeni sloganının sanal öncelikli mimari (virtual-first, remote-first architectural approach) olması da bu durumu en iyi özetleyen anlatım olacaktır.

Son dönemde yapılan öngörümleme araştırmalarına göre, uzaktaki müşterilerine hizmet götürmeyi hedefleyen şirketler ile kurumsal drone kullanımının önümüzdeki 10 yıl içinde 100 kat artması, sanal gerçeklik (virtual reality-VR) yeteneklerinin tekstil, ev dekorasyonu, otomotiv gibi birçok alanda yaygınlaşarak müşterilere dijital dünya deneyimlerin sunulması bekleniyor. Şirketler müşterilerle ilişki kurma norktasında (customer-facing) daha iyi teknolojilere yatırım yapma eğilimde olmayı sürdürecekler.

İş Zekası (Business intelligence)

Şirketlerin iş modelleme ve tecrübe günlüklerine bakıldığından toplam tecrübe dört disiplini birleştirir. Bunlar müşteri deneyimi, kullanıcı deneyim, çalışan deneyimi ve daha iyi bir deneyim yaratmak için çoklu deneyim olarak ifade edilen tüketiciler ve çalışanlar için deneyim. İş zekası ile beklenen, bu birbirinden bağımsız verilerin daha bütünsel bir genel geribildirimi için kümülatif sonuçlar elde etmektir. Yeni dünya iş modellerinde, farklı kaynaklardan ve terabaytlardan zetabaytlara kadar farklı boyutlarda yapısal, yarı yapısal ve yapısal olmayan verileri içeren çok büyük, çeşitli veri kümelerine karşı gelişmiş ve yapay zeka (AI), nesnelerin interneti (IoT) için veri karmaşıklığını yeni formlar ve veri kaynakları ile yönlendiren veri analitiği yöntemleri bir soruna proaktif olarak yanıt vermek için müşteri davranışlarının öğrenilmesi, akabinde müşterilerin bir sonraki eylemleri ve personel için gerçekçi eğitim simülasyonları oluşturulması için kullanılmaya devam edecek. Araştırmalar gösteriyor ki, 2026 yılına kadar özellikle büyük ölçekli şirketler yaptıkları yatırımlar sayesinde çalışan ve müşteri yönelimlerini elde ettikleri büyük veriyi nakış gibi işleyen iş zekası yöntemleri ile çözebilecekler. Bu nedenle henüz bu yönteme yabancı olan kurumsal yapılanma modellerinde eksik bir şeyin olduğunu geç olmadan farketmek, yöneticilerin keskin görüşlerinden kaçmamalı.

Otonom Sistemler (Autonomic Systems)

Şirketlerin özellikle rekabet ortamının getirdiği momentum ile hormonlu büyüme trendleri, geleneksel manuel yönetimleri ile aynı oranda değildir. Otonom sistemler, kendi kendini yöneten fiziksel veya yazılım sistemleridir ve bu öğretiyi işin gerçekleştirildiği kurumsal çevrelerinden öğrenirler. Ancak otonom veya otomatikleştirilmişin aksine sistemleri olmadan kendi algoritmalarını dinamik olarak değiştirebilirler. Ya da daha kolay bir ifade ile yazılımları güncellenebilir. Bu sürekli değişimin etkilerine karşı hızlı tepkilerin verilmesini sağlamak manuel yönetim modellerinden çok otonom sistemlerin işi olacaktır. Dünya teknoloji devlerinden Ericsson otonom sistemler için harika bir örnek olacaktır; 2020 yılında 26 milyar bağlı cihazın IoT tabanlı sistemler yardımmı ile benzeri görülmemiş ölçeği, mobilitesi ve heterojenliği, çalışma şekillerinde temel bir değişikliği zorunlu kılınca, sürdürülebilir ve uygun maliyetli olmaları için bu sistemlerin otonom olması ve bağlamdaki dinamik değişikliklere otomatik olarak uyum sağlaması ve aynı zamanda IoT tabanlı sistemin kullanıcı gereksinimlerini karşılamasını sağlaması gereksinimi tespit edilmiş, binlerce cep telefonu bağlantı sistemini yöneten firma, otonom sistemleri pekiştirmeli öğrenmeyi kullanarak 5G ağ performansını dinamik olarak optimize etmek için dijital ikizleme yöntemini geliştirmiştir. Bu sayede manuel sistemlerden aldığı geribildirim ile kıyaslandığında şirketin büyük kâr elde ettiği görülmüştür.

Üretken Yapay Zeka (Generative AI)

Çoğunlukla, yapay zeka sonuç üretmek için eğitilmiştir ancak gerçek kuvvet çoğaltıcı teknolojiler kendi başlarına yenilik yapabilir. Üretken yapay zeka, eserlerin dijital bir temsilini öğrenen bir yapay zeka şeklidir. yeni makul içerik oluşturmak için metin, ses dosyaları veya resimler gibi mevcut içeriği kullanabilen programları ifade eder. MIT Teknoloji incelemesi, üretken AI’yı, son 10 yılda AI dünyasındaki en umut verici gelişmelerden biri olarak tanımlarken, bilgisayarların girdiyle ilgili temel kalıbı öğrenmesini ve ardından bunu benzer içerik oluşturmak için kullanmasını sağladığını ifade etmiştir. Kötü niyetli siber saldırganlar, dolandırıcılık faaliyetleri ve sahte spam içerikli haberler oluşturmak gibi aldatıcı amaçlar için üretken yapay zekayı kullanabilir. Rusya’da toplumsal ayrıştırılmaya uğrayan kişilere yönelik zulme ilişkin haberlerde görüşülen kişilerin kimliğini korumak için üretici AI avatarları kullanıldığı görülmüştür. Özellikle güvenlik ve sağlık sektörleri için büyük inovasyon yatırımlarının görüleceği yapay zeka uygulamaları gelecek 10 yılı değiştirecek gibi görünüyor.

Son olarak 2021 biterken en çok konuşulan konu, metaverse. Facebook, yeni oluşturacağı kolektif sanal paylaşım alanı olarak adlandırılan “Metaverse” bünyesinde önümüzdeki 5 yıl içinde Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde 10 bin kişiyi istihdam edeceğini açıklaması ile büyük bir akıma tekrar yön vermiş oldu. Ayrıca isim değişikliğine giden şirket yalnızca sosyal medya platformu olarak bilinmenin ötesinde sanal gerçeklik ve oyun alanlarında da atılım yapmaya hazırlandığını da davullu zurnalı pazarlama yöntemleri yerine cool olarak tabir edilen tok satıcı kisvesi altında duyurdu. Bundan böyle Meta Platform adını taşıyacak olan şirketin bünyesinde Facebook, Instagram ve WhatsApp gibi platformlar aynı isimle kalmaya devam edecek. İnsanların metaverse’de hayal edebileceği her şeyi yapabileceğini söyleyen şirketin CEO’su Zuckerberg, “Bu gelecekte, işe gidip gelmeden ofise, arkadaşlarınızla bir konsere veya ebeveyninizin oturma odasına anında bir hologram olarak ışınlanabileceksiniz” diyerek, yeni çağın sabırsızlıkla beklediği kurumsal panayır haberini de yeni yıla girmeden vermiş oldu.

Meta-universe ifadesinin kısaltılmışı olarak kullanılan metaverse, gerçek ve sanal dünyanın bilim kurgu ile birleştiği bir ‘dijital dünya’ olarak tanımlanabilir. Yaratılması tasarlanan bu renkli dünyada insanlar farklı elektronik aletlere geçiş yapabiliyor ve sanal ortamda iletişim kurabiliyor. Bu durumda bir bilgisayara bağlanmanıza gerek kalmıyor. Daha somut ifadesiyle metaverse, artırılmış gerçeklik ürünlerine ve hizmetlere deniliyor. Hal böyle olunca pandemi ile kör topal başlayan hizmet kalitesi, ancak belirli bir alışkanlık seviyesi ve servis olgunluğuna ulaşan çevrimiçi videokonferans ve iletişim platformlarının pabucu dama atılacak gibi görünüyor.

Umduğumuz değil bulduğumuz kadar teknolojiye razı olmadığımız, küresel ve yerel negatif faktörlerin teknolojinin gelişmesi kadar hızla çözüldüğü, pandemiden aldığımız dersleri dijital hayatta iyi uygulayabildiğimiz yepyeni bir yıl dileğiyle…

https://hbrturkiye.com/blog/2022-de-dijital-rekabeti-sekillendirecek-teknoloji-trendleri

Posted by: bluesyemre | January 11, 2022

Çin’in Yapay Güneşi #BarışÖzcan

2022’de Güneş Doğu’dan yükselmeye başlamadan hemen önceki saatlerde yine Doğu’da, Çin’de yapay bir Güneş ısınmaya başladı. Bu yapay güneş 1056 saniye boyunca gerçek Güneş’in 5 katı sıcaklıkta çalıştı: 70 milyon derecede.

Doğu kelimesini özellikle vurguladım, çünkü Çinlilerin yaptığı deneyin adı bu: EAST. İngilizce “Doğu” demek. Açılımı “Experimental Advanced Superconducting Tokamak.” Dünya’daki enerji problemini çözmek için yapılan deneylerden biri bu. Halkın daha iyi anlayabilmesi için de “yapay güneş” adı veriliyor. Çünkü sistem Güneş’in enerjisini yapay olarak Dünya’da üretebilmek için tasarlanmış. Normalde enerji nasıl üretiliyor? Bir şeyleri döndürüyorsunuz ve elektrik üretiyorsunuz. En basitinden bisikletin tekerleği dönüyor ve bir dinamo o mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviriyor, bisikletin feneri yolumuzu aydınlatıyor. Kömürü yakıp, suyu ısıtıyorsunuz; ısınan suyu buhara dönüştürüyorsunuz, o buhar da büyük bir basınçla yine tekerlekleri döndürüyor ve enerji üretiyor. Bunu böyle basit basit anlattığıma bakmayın, şu anda bize basit gelen bu konsept bir çağı kapatıp yenisini başlattı. Bu basit prensiple çalışan buharlı makinelerin ortaya çıkması “Endüstri Devrimi”ne yol açtı. Bu devrim de dalgalar halinde hala devam ediyor. Mesela şimdilerde dördüncü endüstri devriminden söz ediliyor ama bana göre bu devrimden çok evrim. Yeni bir sürüm: Endüstri 4.0 Öte yandan Dünya’nın belli başlı ulusları yeni bir gerçek devrimin peşinde. Çünkü bunun öncülüğünü yapanlar yeni çağın liderleri olacak. Enerjiyi kontrol eden Dünya’yı kontrol eder. Bu gerçeğin farkında olarak yeni enerji devrimiyle ilgili yarım yüzyıldan uzunca bir süreden beri çalışmalar yapılıyor. Az önce size Çin’de geçen hafta yapılan EAST deneyinden söz ettim. Bu kısaltmadaki “T” harfi Rusça “токамáк” kelimesinden geliyor. Aslında bu da bir akronim: “manyetik bobinli toroidal oda” demek, yani şöyle simit gibi bir ortam. Sovyet fizikçiler 1950’li yıllarda bunun ilk örneklerini yapmış. Füzyon enerjisini elde edebilmek için.

O zamanlardan beri bu enerji türü ve füzyon reaktörler yapabilme hayali pek çok ulusun düşlerini süslüyor. Nükleer reaktör deyince hepimizin aklına Çernobil başta olmak üzere çeşitli tehlikeler, radyoaktif atıklar, çevre kirliliği gibi konular geliyor haklı olarak. Bunlar fizyon reaktörleri. Çünkü bu tür reaktörlerde atomun çekirdeği parçalanarak fizyon türü bir enerji elde ediliyor. Bir de nükleer füzyon var. Yine atomun çekirdeğiyle ilgili -zaten nüklei çekirdek demek- ama burada çekirdek parçalanmıyor, tam tersine birleştiriliyor. Aynı Güneş’teki gibi. Güneş devasa bir nükleer füzyon reaktörü. Her saniye Hidrojen atomları çarpışıp, birleşip Helyum atomlarına dönüşüyor. Güneşimiz her saniye 600 milyon ton hidrojeni helyuma çevirerek muazzam miktarda enerji açığa çıkarıyor. Çıkarıyor ama nasıl? Güneş çok devasa bir kütleye sahip olduğu için devasa bir kütleçekimi de var. Bu kütleçekimi onun çekirdeğinde füzyon reaksiyonu oluşabilmesi için ideal koşulları sağlıyor. Aynı koşulları Dünya’da sağlayabilmek hiç kolay değil. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir pek çok yöntemle yapılmaya çalışılıyor. Bu yöntemler içerisinde en gerçekçi çözümün az önce sözünü ettiğim “tokamak” olduğu düşünülüyor.

Peki her şey iyi güzel de 60 küsür seneden beri neden yapılamıyor? Çünkü bir problemi teorik olarak çözmek yeterli değil, onu pratik olarak hayata geçirebilmek için pek çok deneme yapılması gerekiyor. Bugüne kadar yapılan 100’den fazla denemede füzyon enerjisi elde edildi ama onu elde etmek için daha fazla enerji harcandı. Bir ampulü yakmak için iki ampullük elektrik kullanmak gibi düşünebilirsiniz. Ya da 100 derece sıcaklık elde etmek için 200 derecelik ısı harcamak gibi. Buna “Q değeri” deniyor. Şu ana kadar bu değer en fazla 0.67’ye kadar getirilebildi. 1 değerinin altında kalındı. Eğer 1 koyup 1 alıyorsan Q değeri 1 oluyor. Eğer koyduğundan fazlasını alamıyorsan o işin pratik ve ekonomik olarak bir değeri yoktur. Bir adım atıp, iki adım geri gidersen ilerlemiş olur musun? Hayır.

Çin, geçen yıl iki adım birden attı. Önce Mayıs’ta 120 milyon derecelik bir deney yaptı ve 101 saniye boyunca reaktörü bu sıcaklıkta tutmayı başardı. Geçtiğimiz hafta bu kez nispeten daha düşük bir sıcaklıkta 70 milyon derecede deneyi gerçekleştirdi ama 1056 saniye boyunca yani 17 dakikadan uzunca bir süre bu sıcaklıkta tutmayı başardı. Bu bir rekor. Çok önemli bir kilometre taşı. Bu deneyin yapıldığı yer Çin. Ancak deney çok daha büyük bir projenin parçası. ITER projesinin… Bu sadece Çin’le ilgili değil, uluslararası bir proje. Uluslararası Uzay İstasyonu ISS var ya… Bunu da yeryüzündeki ISS gibi düşünebilirsiniz. Uzayı değil de temiz ve verimli enerji üretimini araştırmak için kurulmuş bir organizasyon.

Posted by: bluesyemre | January 11, 2022

Sivil Toplum Strateji Belgesi ve Eylem Planı (2022-2026)

The first director appointed under the chairmanship of Wolfgang Tillmans, Bengi joins the ICA as it prepares to celebrate its landmark 75th anniversary.  

Ünsal’s arrival heralds a new era for the organisation, and a rebalancing of its multidisciplinary programme across all arts, all media and all spaces of the ICA’s building on The Mall. 

‘My colleagues and I are enormously excited that Bengi has agreed to join us at this crucial moment in the ICA’s history. Bengi has already started developing and sharing her ideas and plans on how she will shape a programme across all artforms and all areas of our building, taking the organisation back to its multidisciplinary heyday with a programme rooted firmly in the here and now. I can’t wait to see what she brings to the ICA. ’Wolfgang Tillmans, ICA Chair

Alongside the ICA’s thriving visual arts, film and education programmes, Bengi will look to commission, produce and present a broader range of live performances; to build on the success of the ICA’s recent night-time programming; and to further expand the digital arts programme that grew during the COVID-19 pandemic with the launch of the Cinema 3 digital platform. 

During Bengi’s tenure at the Southbank Centre, she has been responsible for a year-round programme of more than 200 contemporary performances that won critical acclaim. Her responsibilities have included overseeing the annual Meltdown festival, with guest curators MIA (2017), Robert Smith (2018), Nile Rodgers (2019) and Grace Jones (planned for 2020, postponed to 2022 due to COVID-19); launching new initiatives including Purcell Sessions, a series dedicated to multidisciplinary artistic innovation; Concrete Lates, the Centre’s first late-night series; and futuretense, a high-profile public performance platform presenting the best untapped talent in British and international music. Ünsal also commissioned works such as Cowpuncher (2018) and Cowpuncher My Ass (2020), which brought together choreographer Holly Blakey, composer Mica Levi and designer Andreas Kronthaler for Vivienne Westwood.

Before joining the Southbank Centre in 2016, Bengi was the Artistic & Managing Director of Istanbul’s live performance and multi-arts venue, Salon IKSV, where she built the brand from scratch – successfully raising 100 per cent of its funding entirely from brand partnerships, sponsorships and ticketing income. 

She has also served as the Managing Director of Doublemoon Records in Istanbul, run her own events company, launched a festival, and worked for radio stations, music TV channels, Universal Music and BMG. A trustee of the Music Venue Trust and the Nest Collective, Bengi takes over at the ICA from Stefan Kalmár, who served as the ICA’s Director from 2016 until 2021.

‘I am incredibly proud to be joining one of the most iconic and progressive organisations for contemporary arts in the world, one that is such an inspiration to me and so many others. 

‘We are living through a time that is challenging everything we know about work, life, the world, our connectivity. In a time of such questioning, it is vital that the space for culture, art, and expression is safeguarded to help us make sense of it all. We need our cultural institutions to be the platforms which allow artists to do just that. Artists of today are genre-fluid and connected, their expression limited only by their imaginations. The ICA, with the diversity of its spaces and specialists, can become a home for these artists to create and inspire; a space where our rapidly evolving communities are more truthfully represented and welcomed; a hub for creative encounters. ‘After all, this is the ICA’s legacy. From the Independent Group to musicians, filmmakers, and thinkers, for 75 years, this has been a place where artists could be bold and challenge the status quo. I look forward to working with my incredible new colleagues to shape its future as a platform for independent, contemporary art and culture and the ultimate home for cultural expression globally. ’Bengi Ünsal, incoming ICA Director,

https://www.ica.art/

Historical models for video game ownership like in Diablo II never allowed players to legally own their in-game assets such as hard-earned weaponry or armor.
  • Play-to-earn games could bring digital identity, assets, and ownership into players’ hands as the gaming industry is becoming decentralized.
  • This is how modern video games may introduce new paradigms that lend themselves to a wide variety of emerging digital environments and forms of value creation.
  • These games are also spearheading a recent development: the increasing convergence of the physical and digital worlds.

This article is written by two university graduates. Surprised? Didn’t think so. But what may be more intriguing is how we each paid our tuition. One followed a ‘conventional’ route: a combination of student loans, summer jobs and the good fortune of parental financial support. The other played video games.

Long before esports—the industry of competitive video gaming—was broadly recognized as a profession, popular play-to-earn PC games like ‘Diablo II’ (2000) or ‘Runescape’ (2001) created fully-fledged digital economies, in which the best players were able to make a living simply by being good at the game. Indeed, Moritz Baier-Lentz, one of your coauthors, was able to finance his undergraduate and graduate education by completing in game challenges and selling the resulting rewards for real money—at some point, more successfully than any of the other 13 million active players worldwide.

However, the early 2000s were a ‘Wild West’ of digital assets, virtual ownership, and online identity—and video game marketplaces and transactions were never fully legitimate and secure, making stories like this a case study in crafty individual entrepreneurialism more than a viable professional pursuit.

Enormous growth of gaming industry, built on centralized systems of value

Today, almost 3 billion people around the world play video games, and there is an entire infrastructure around professional gaming— one that has created significant opportunities and wealth for top players. The very best of them are considered athletes: employed as salaried team members, sharing in prize money at tournaments, and commanding lucrative sponsorship agreements. Others monetize live streams of themselves by playing games on viewership platforms like Twitch or YouTube Gaming.

Video games now represent a $336 billion industry, according to BITKRAFT Ventures, accounting for a wide spread of software, hardware, and intellectual property. As gaming has grown to become the world’s largest media category ahead of linear TV, on demand entertainment, film, and music, certain characteristics have developed with it. Importantly, almost all game based economic activity is centralized, giving developers and publishers the rights to everything going on within their games. The business case for this is to capture the billions of dollars generated from the sale of in game content, digital items, and subscriptions—but it also means that the vast majority of players themselves have few ways to share in the value without following the route of professionalization.

This historically custodial model of ownership and profitsharing has persisted as the industry has grown—but it might be on the cusp of transformation, with the arrival of so-called ‘play-to-earn’ games. This type of video game allows players to ‘truly’ earn and own digital assets that they can then sell outside of the game at their own discretion.

Play-to-earn could bring digital identity, assets, and ownership into players’ hands

If individuals are to allocate serious time, attention, and personal investments to digital environments, establishing trust in the durability of their digital presence and goods—as well as their economic robustness—is paramount. Early implementations show that this is indeed achievable with blockchain technology, which, using cryptography, can ensure digital trust and a decentralized storage of value.

Blockchain is already being applied to a broad range of sectors from finance to art—and video games are no exception. Play-to-earn games rely on blockchain technology, including in the form of non fungible tokens (or NFTs), as the foundation for value creation. An NFT is a digitally secured claim of ownership for a unique, non interchangeable digital asset. In practice, NFTs can take many shapes inside virtual worlds: characters, items, land, decorative personalization features such as digital clothing, and more. People ‘earn’ the most valuable items by playing the game very well, and can sell them for real-world money at their own terms.

The true innovation lies in the decentralized integrity and security of these digital items, which—for the first time—can transcend the traditional proprietary, custodial ownership and discretion of a company or even government. As an example, instead of relying on the permission or rules of publishers or other third parties, in game resources from play-to-earn games can be sold freely on marketplaces both inside and outside of the game.

Recently, countless examples of communities have sprung up, highlighting the potential of play-to-earn games in building a new economy. Most notably, a video game called ‘Axie Infinity’ shows that this is more than just a pipe dream. The popular play-to-earn environment, which advanced from 4,000 to 2 million daily active users within few months, has become especially popular in the Philippines and Venezuela. For players in countries like these in the Global South, the income they can earn inside this digital world is far more significant than what their local physical economy can offer.

In addition, ancillary ‘scholarship platforms’ like Yield Guild Games, which enable and educate players in emerging economies to participate in play-to-earn games, have attracted major investment and themselves become billion-dollar companies in a matter of months—eclipsing many of the most popular video games in value. By globalizing the market for game based NFTs in this way, play-to-earn games and their surrounding platforms are examples of frictionless economic opportunity and meritocratic participation across geographies. It’s 2021, and it seems that the world has never been flatter.

For now, it is worth noting that play-to-earn games do not inherently and fully eliminate the centralization found in games: they still require the authority of the publisher to define, issue and constrain the asset that eventually is traded as an NFT. Rather, the greatest promise of play-to-earn games is in their potential to decentralize marketplaces for the creation, ownership and exchange of digital assets, as well as the potential created when these marketplaces are connected to the traditional economy and fiat currencies—allowing players to transfer their digital time, effort and earnings into disposable income in the physical world.

Owning and participating in core pieces of these new worlds brings great financial returns to those who believed; many of whom will be from emerging markets who were quick to move on the opportunities available.

For the players themselves, the play-to-earn model may represent a new and flexible way to make money. But beyond questions around financial reporting and taxation, it also reflects some of the perils associated with the digital economy, which risks creating “humans as a service”: limited job security, precarious relationships between firms and employers, and a lack of social safety nets. Given that freelancers are already overrepresented in the creative economy, these will all be considerations that policymakers will have to take into account.

This is just the beginning: Play-to-earn gaming as the job board for the ‘metaverse’

While play-to-earn is still an emerging niche, it could redefine more than just the gaming landscape. In fact, we make the case that it has the potential to change how people interact with and perceive traditional socioeconomic structures like financial institutions, marketplaces, and governments. This is because play-to-earn games provide a proof of concept for a self-sovereign financial system, an open creator economy, and universal digital representation and ownership that lend themselves to a wide variety of emerging digital environments and forms of value creation.

In fact, it seems that play-to-earn games are spearheading a larger trend at play: the increasing convergence of the physical and digital worlds. And with that, the emergence of the legendary ‘metaverse’—which has been as much at the center to the recent academic debates as it has been the stuff of rejuvenated corporate agendas, most prominently that of Meta (née Facebook). Enticed by visual impressions drawn from Neal Stephenson’s 1992 novel ‘Snow Crash’ or movies like ‘Ready Player One’, most discussions of the metaverse center around technical details, functional attributes, or end user implementations in the form of high fidelity 3D and extended reality headsets.

But instead, the metaverse may quite simply be the point in time for human society in which digital identity and assets are more meaningful than their physical counterparts. As metaverse startup Koji quick-wittedly points out, through this lens, our transition to the metaverse becomes a socioeconomic shift as a consequence of technology and connectedness. As humans, we value objects and experiences we live in a world and a moment in time in which those objects have been assigned value by society. The metaverse marks the moment in time in which digital assets, experiences and relationships are assigned an even bigger value than our physical surroundings.

And for many people—from the United States to Venezuela and the Philippines—this transition may have just begun.

https://www.weforum.org/agenda/2021/11/what-play-to-earn-games-mean-for-the-economy-and-metaverse?

Posted by: bluesyemre | January 11, 2022

LinkedIn İçerik Yönetimi ve Algoritma Değişiklikleri

Posted by: bluesyemre | January 11, 2022

The Global Risks Report 2022 17th Edition

The Global Risks Report series tracks global risks perceptions among risk experts and world leaders in business, government, and civil society. It examines risks across five categories: economic, environmental, geopolitical, societal, and technological. Every year the report also analyses key risks to explore further in deep-dive chapters—these could be risks that feature prominently on our survey, those for which warning signs are beginning to surface, or potential blind spots in risk perceptions.

https://www.weforum.org/reports/global-risks-report-2022

“Development divorced from its human and cultural context is growth without a soul.”

– “Our Creative Diversity”, UNESCO

Culture informs the way we communicate with one another; it defines the way we understand our past and provides a framework for how we see our place in the world. A human rights approach to development that is built upon a foundation of mutual respect and open dialogue must have a cultural element at its heart. In this, libraries are key actors.

Libraries are cultural rights defenders, meaning they are essential for upholding the right for all people to participate in cultural life. They do this by:

1) Ensuring the safeguarding of the memory of the world in all its diversity: respecting the will and interests of originators. Ensuring the safety and survival of collections and the memory institutions that preserve and provide access to them is a key aspect of defending cultural rights of all, especially in the face of myriad threats associated with climate change, global conflict, civil unrest, and more

2) Enabling engagement with culture and promoting freedom of creation and expression for all: Without the ability to access, enjoy, and learn from cultural heritage, one cannot fully participate in cultural life. Libraries are key parts of the cultural infrastructure, open for all, and can create the space and spark needed for new ideas and expression to emerge

3) Providing a space and support for inter-cultural dialogue and understanding: libraries are public, community spaces, shared by all. Drawing on their collections, as well as the expertise and dedication of their staff, they can offer unique opportunities for exploration, exchange, and open dialogue that builds mutual respect

IFLA has long been advocating for libraries as essential players in the safeguarding and provision of access to cultural heritage, but there is scope over the coming year to expand recognition of libraries as cultural rights defenders.

With this as a foundation, IFLA looks to 2022 with the goal of building recognition of libraries as cultural rights defenders and highlighting the role this plays in many facets of human-centred sustainable development.

To this end, we will continue engaging in dialogues on cultural policy at the international and regional levels. At the same time, activities across our organisation will help libraries take action to defend cultural rights by preserving, promoting, and providing access to diverse expressions of culture and heritage.

Here’s a look at what’s coming up.

Culture on the International Stage

As the global voice of libraries, IFLA strives to bring a library perspective to discussions and processes relating to international cultural policy. 2022 presents important opportunities to bring library voices to the table and highlight libraries as stakeholders in the culture sector.

Culture for Sustainable Development at Mondiacult 2022

In order to harness the power of culture as a driver of sustainable development, policies that support cultural actors and stimulate a robust cultural ecosystem are essential. If libraries are not included, a critical piece of the puzzle is missing.

In September 2022, UNESCO will bring cultural policy to the forefront by convening the UNESCO World Conference on Cultural Policies and Sustainable DevelopmentMondiacult 2022, in Mexico City.

This will be an opportunity to revisit cultural policies to shape a resilient and robust future for the culture sector and strengthen its ability address global challenges.

The first World Conference on Cultural Policies, held forty years ago, expanded the understanding of the concept of culture, defining it as “the set of distinctive spiritual, material, intellectual and emotional features that characterise a society or social group”.

Libraries and library professionals are essential for enabling the diverse expressions of culture, heritage, and the arts that transmit these features to become a part of people’s everyday life. Mondiacult 2022 will be an opportunity to further promote recognition of libraries as key stakeholders in cultural participation.

IFLA will engage in the preparatory process for Mondiacult 2022 and explore possible side events to bring the voice of libraries to the conversation. We are starting by preparing written submissions for the Mondiacult 2022 Regional Consultations, with input from our Regional Division Committees when possible.

Stay tuned for much more on Mondiacult 2022 in the coming months.

Kick-off: International Decade of Indigenous Languages

The United Nations General Assembly declared the period 2022-2032 to be the International Decade of Indigenous Languages. Led by UNESCO, this initiative invites urgent action at the national and international levels to preserve, revitalise and promote indigenous languages – guided by Agenda 2030 for Sustainable Development.

Indigenous librarianship and the library’s role in intersecting multilingualism with access to information and education make libraries key stakeholders in preserving and promoting indigenous languages. Several of IFLA’s committees are dedicated to this topic, not the least the Indigenous Matters Section, and we look forward to ongoing collaboration with our experts, members, and volunteers.

UNESCO will begin engaging stakeholders and launching flagship activities, projects, and partnerships. Public institutions and memory organisations are named as major target groups, so there will certainly be scope for libraries to meaningfully contribute.

Over 2022, IFLA will engage with our partners at UNESCO and network of members, experts, and volunteers to begin examining possibilities for involving libraries in the International Decade.

Strengthening the Place of Libraries in UNESCO

In addition to Mondiacult 2022 and the International Decade of Indigenous Languages, we will further build our relationship with UNESCO in other areas. 2022 will mark the 75th Anniversary of UNESCO and IFLA’s partnership, which presents an opportunity to revisit the history of our relationship and envision future collaboration.

With the Information for All Programme, we will explore opportunities to highlight the role of libraries in upholding cultural rights through access to information and knowledge, for example, with an emphasis on the role of libraries in enabling cultural and linguistic diversity.

During 2021, IFLA strengthened our relationship with the UNESCO 2005 Convention on the Protection and Promotion of Diverse Cultural Expressions. See more on this in the look back at the International Year of Creative Economy for Sustainable Development. We will continue bringing a library voice to this space in 2022, firstly through participation in the Fifteenth session of the Intergovernmental Committee in February 2022.

UNESCO’s Memory of the World Programme continues to be an important partner in the preservation of and access to documentary heritage.

IFLA participated in the 2nd Memory of the World Global Policy Forum in September 2021, which worked towards articulating a global policy framework for disaster risk reduction and management as a means to sustainable preservation of documentary heritage.

Building on this, IFLA looks to 2022 with the goal of identifying opportunities to share and/or co-create knowledge, expertise, and resources with UNESCO to aid in disaster risk reduction and management strategies. From a policy angle, IFLA will continue to participate in discussions towards a global policy framework that supports libraries in this work.

Wider Networks

IFLA has been actively engaging in climate change – notably with the Climate Heritage Network. We have joined forces with cultural institutions, organisations, and other stakeholders around the world to highlight the need to centre culture in a human rights approach to climate action.

We are dedicated to amplifying the stories of libraries around the world who help communities understand, research, and participate in dialogues on climate change. Stayed tuned for more on library engagement in climate action coming soon.

Meanwhile, in December 2021, Blue Shield International hosted their 25th anniversary conference – bringing together a diverse group of stakeholders in cultural property protection to celebrate past successes and look ahead to future cooperation.

In 2022, we look forward to working with fellow founding organisations, the International Council of Museums (ICOM), the International Council of Monuments and Sites (ICOMOS), and the International Council on Archives (ICA), as well as with the Blue Shield International board and National Committees, to continue responding to threats to cultural heritage. We also look forward to helping inspire greater library engagement in Blue Shield at the national level.

Culture Within IFLA’s Structure

Looking across IFLA’s Professional Programme, many of IFLA’s Sections examine areas of the profession that contribute to the defense of cultural rights. In 2022, we will strive to support our network of experts and volunteers in their work within their areas of expertise and coordinate this work across IFLA’s structure.

IFLA’s Advisory Committee on Cultural Heritage

Since September 2021, the newly formed Advisory Committee on Cultural Heritage (CCH) has been discussing priorities and creating an action plan that includes projects that support IFLA’s Strategy and international engagement, as well as monitoring key issues in the field.

In particular we will seek to strengthen the IFLA Risk Register, in order to develop it as a tool that allows for a more rapid response in the case of threats to documentary heritage. The ACCH is discussing ways to both improve the process by the Risk Register is used and bolster general awareness of the Register and its benefits.

In parallel, IFLA’s Preservation and Conservation Section and select PAC Centres are undertaking adaptation of existing Guidelines and Standards to assist in implementation – including in Standards that relate to disaster preparedness and management.

Meanwhile, IFLA’s Rare Books and Special Collections Section and select PAC Centres continue to engage in work to counter the theft and illicit trafficking of documentary heritage. IFLA is excited to continue supporting this work and will look for ways to raise awareness at the regional and international levels of the role that libraries play in countering trafficking.

Over the course of 2022, the committee will also strive to raise awareness among IFLA’s membership on how libraries can get more actively involved in cultural heritage. Stay tuned for more!

Regional Engagement

To inform our advocacy at the international level, IFLA will continue utilising our new structure to engage in regional networks to address specific priorities in cultural policy. IFLA’s Regional Division Committees plan to address matters related to culture through their action plans – from advocating for support in resilience building for memory institutions to countering threats of theft and trafficking of cultural property.

Improving professional practice in cultural heritage preservation and conservation also plays an important role in ensuring the world’s cultural heritage remains accessible for all. IFLA’s Preservation and Conservation (PAC) Centres continue to lead projects that address their regions’ particular challenges and priorities, assist in general capacity building among libraries in their regions, and share their knowledge internationally.

Stay tuned throughout the year as we embark on these projects and share resources, news, and opportunities. Do you have questions, comments, or ideas? Please do not hesitate to get in touch: claire.mcguire@ifla.org

“A real leader uses every issue, no matter how serious and sensitive, to ensure that at the end of the debate, we should emerge stronger and more united than ever before.” ~Nelson Mandela

Posted by: bluesyemre | January 11, 2022

Türkiye Elektrikli Araçlar Görünümü

https://iicec.sabanciuniv.edu/tr/tevo

Üniversitenin sağlamış olduğu, uzantısı .edu ile biten e-posta adresiniz ile kaydolduğunuz zaman birçok programın tam sürümünü ücretsiz olarak kullanabileceğinizi biliyor muydunuz?

Microsoft Office 365 Education – Word, PowerPoint, Excel, Outlook, Access gibi popüler 20 adet Microsoft ürünü içeren paket.
https://lnkd.in/dJsfaNtP

Autodesk for Students – Fusion 360, Autodesk Inventor, 3DS Max, Maya, Revit, Civil 3D gibi 46 adet ürünü içeren pakete ücretsiz olarak erişip istediğiniz 3D tasarım ve analiz programının son sürümünü kullanabilirsiniz.
https://lnkd.in/dvMeN5nY

Canva Pro Education – Canva’nın PRO sürümü ile herhangi bir kısıtlama olmaksınız binlerce stok görselden ve hazır şablonlardan istediğinizi seçip çeşitli görsel tasarımlar yapabilirsiniz.
https://lnkd.in/datyeE9J

Notion Personel Pro Education – Her yerden her zaman çalışma arkadaşlarınızla beraber not almanıza izin veren bu uygulamanın PRO versiyonu sayesinde aldığınız notları sınırsız kişiyle paylaşabilir, sınırsız boyutta notlar oluşturabilir ve notlarınız için versiyon kontrol özelliğini açabilirsiniz.
https://lnkd.in/dzRe7dvE

LucidChart Student – Dosyayı paylaştığınız kişilerle aynı anda çeşitli diyagramlar ve şemalar çizmeye izin veren bu programın Premium sürümü sayesinde sayfaya sınırsız sayıda şekil ekleyebiliyorsunuz.
https://lnkd.in/dr9K8Jsp

GitHub Student Developer Pack – Bootstrap Studio, Azure, Educative, GitKraken Pro Suite, Adafruit IO+, Arduino Cloud, Github Pro, StreamYard Essential Plan gibi programlama ve yayın üzerine 101 adet farklı ürün, hizmet ve program içeren oldukça büyük bir paket. 
https://lnkd.in/d-XuQsiR

Matlab Academia – Simulink dahil olmak üzere neredeyse her Toolbox’ı içeren Matlab paketi. Matlab üniversiteler ile çeşitli anlaşmalar yaptığından dolayı her .edu adresi için indirilebilir olmayabilir. Linkten okuduğunuz üniversite için deneyebilirsiniz.
https://lnkd.in/dBjbzc6F

Bu programların haricinde .edu maili ile Adobe’nin tüm ürünlerini içeren Adobe Creative Cloud paketini, Solidworks’un ürünlerini ve Spotify’ı normalden daha ucuza kullanabilirsiniz.

https://www.linkedin.com/posts/yusufss_%C3%BCniversitenin-sa%C4%9Flam%C4%B1%C5%9F-oldu%C4%9Fu-uzant%C4%B1s%C4%B1-activity-6884552998983348224-BCm4

Posted by: bluesyemre | January 10, 2022

#CemalSüreya anısına, saygıyla…

Nazmi Kal’ın sunuculuğunu yaptığı programda; Türkiye’de kağıt sanayinin öncüsü Mehmet Ali Kağıtçı’nın yaşamını kendisinden dinliyoruz.

Posted by: bluesyemre | January 10, 2022

Torpile Son! @torpileson

Yıllardır hazırladıkları torpil listeleriyle, haksız mülakatlar ile geleceğini çaldılar. Sen okul sıralarında dirsek çürütürken, onlar senin emeklerini yok saydılar.

Senin ve binlerce arkadaşının mağduriyetine son vermek, yaşanan bu adaletsizlik ve haksızlık karşısında sana destek olmak için biz buradayız!

Hakkını yiyenlerden yargı önünde hesap soracak; torpile, kayırmacılığa son vereceğiz. Kamuya şeffaflığı getireceğiz.

https://torpileson.com/

« Newer Posts - Older Posts »

Categories

%d bloggers like this: