Posted by: bluesyemre | June 9, 2021

Yapay Zekâ: Statüko #MikayilBaydaroğlu

Gerçek şu ki, son yıllarda ‘Yapay Zekâ’ (İngilizce: ‘Artificial Intelligence’) gelişimi hakkında; bilimsel, ekonomik, sosyal ve politik düzeyde birçok tartışma (gündem) yaşanıyor. Çok geniş çaplı tanım ve faaliyet alanına sahip bu uygulamanın arkasında homojen bir teknolojinin gizli olduğu izlenimi hâkim olsa da kazın ayağı kesinlikle öyle değil.

Makalemin girişinde peşinen birkaç kilit mesaj paylaşmak istiyorum:

– ‘Yapay Zekâ’nın arkasında bir dizi farklı yöntem, süreç ve teknoloji vardır.

– ‘Güçlü Yapay Zekâ’, teorisyenler tarafından türetilen -ütopya sınırında- bir çeşit; entelektüel akıl oyunudur ve teknik olanakların ötesindedir.

– Kullanıma hazır ‘Yapay Zekâ’ uygulaması yoktur.

Teknik donanımı (altyapıyı) edinebilirsiniz. Sonrasında ‘sisteminizi’ eğitip, yetiştirmeniz gerekmektedir. Bu bağlamda sıklıkla ‘çocuk yetiştirme’ analojisini kullanırım. “Yapay Zekâ”, “Makine Öğrenimi” (İngilizce: “Machine Learning”) ve “Derin Öğrenme” (İngilizce: “Deep Learning”) terimleri genellikle (bilhassa denk geldiğim Türkçe kaynaklarda) eşanlamlı kullanılır ki, bu çok vahim bir yanlıştır ve beni ziyadesiyle üzmektedir. Kısaca tanımlamak isterim ki; “Derin Öğrenme”, “Makine Öğrenimi’nin” bir alt alanıdır. “Makine Öğrenimi” ise, buna karşın “Yapay Zekâ’nın” bir dalıdır…

Sapla samanı birbirinden ayıralım öncelikle:

1. YAPAY ZEKÂ

“Yapay Zekâ” genel bir terimdir ve çeşitli sorunları (görevleri) çözmek için akıllı insan davranışını -kaba bir tabirle- taklit etmek (öykünmek) için makinelerin kullanılmasının yaklaşımını tanımlar. Bu meram kesinlikle yeni değil: “Yapay Zekâ” terimi ilk olarak 1956’da Dartmouth Konferansı kapsamında, bir çalıştaydı türedi. Ancak, “Yapay Zekâ” son birkaç yılda, özellikle 2015’ten itibaren, ciddi manada bir “trend-topic” noktasına erişti. Bu pik’in temel sebepleri, bir yandan son yıllarda önemli ölçüde artan bilgi işlem gücü (kapasitesi) ve diğer yandan günbegün katsal oranda büyüyen “data” yani veriler (örneğin, internetteki resimler ve videolar). Bu iki oluşumun neden bu denli önem arz ettiğini birazdan detaylı açıklayacağım. “Yapay Zekâ” kullanımına ilişkin basit ve genel bir örnek, e-posta gelen kutunuzdaki istenmeyen mesajlar filtresidir (İngilizce: “spam filter”). Elektronik mektupları bazı, özelliklere (gönderen adresi, metin başlığındaki belirli kelimeler, vb.) göre manuel düzenleriz. Gündelik e-posta temizliğimizde, çok sayıda bildiriyi, hiç okumadan dijital çöp kutusuna kaydırırız. Bu rutin işlemi aynı zamanda “yapay olarak” düzenleyebiliriz (zaten kısmen “state of the art”): Belirleyici kriterler ve kurallar bazında, bu görevi üstlenecek bir yazılım geliştirerek, e-postaları bizim için düzenlemesini sağlayabiliriz. Ufak bir ölçü dahi olsa, akıllı insan davranışı böylelikle bir parça programa nakletmiş oluruz. Tabi ki bu birincil ve banal “Yapay Zekâ’nın” yetenekleri çok sınırlı. Spam e-postaları gönderen adres veya konu başlığındaki kavramlarda ufak değişiklikler söz konusu olduğunda, kalıp kriterler üzerine inşa ettiğimiz ve düz mantık çalışan yazılım ezberleri dışına çıkmış olacak. Sonuç itibariyle de spam filtresi artık işlemeyecek. Yani kendi kendine öğrenen, kendini özerk bir şekilde geliştiren ve değişen çevre koşullarına otomatikman uyum sağlayacak bir teknolojiye ihtiyacımız var. Bu motivasyon ve hedefe sahip teknolojiye “Makine Öğrenimi” diyoruz.

2. MAKİNE ÖĞRENİMİ

“Makine Öğrenimi”, “Yapay Zekâ” elde etmek için pratikte kullanılan bir teknolojidir. Günümüz reel uygulamalarında yüksek bir teknik olgunluğa sahip. İlk etapta, veriler (örneğin resimler, videolar, ses dosyaları, istatistikler vb.) toplanır ve sisteme yüklenir. Buna İngilizcede “input” yani “girdi” diyoruz. Yükleme ve hazırlanma sonrası aşamada ise mevzubahis veriler komplike ve algoritma tarafından analiz edilir, ileriye dönük tahminler yapılır ve hatta insan eli (ve mantığı) değmeden, kritik kararlar alır! Bu doğrultudaki en belirgin özellik ise, “Makine Öğrenimi” kabiliyetine sahip programlarının insan müdahalesi olmadan, kendini sürekli geliştirebilmesi.

İstenmeyen e-posta (spam) filtresi örneğimize geri dönecek olursak: Reel uygulamada (yani sistemin temel eğitiminde) önce programa çok sayıda farklı istenmeyen mesaj göstermemiz gerekir. Sonra, yazılıma madalyonun diğer yüzünü de sergilemek durumundayız. Bu sefer de birçok istenilen ve içeriğine ilgi duyulan dijital metin örneklerini programa tanıtmak zorundayız. Verdiğimiz bu temel öğrenim sayesinde, sistem e-postaları analiz eder, farklılıkları ve benzerlikleri belirler (“veri madenciliği”) ve sonuç itibariyle bir mesajı istenen veya istenmeyen posta olarak sınıflandırıp, posta kutumuzu kendi kurallarına göre düzenler! Yani “Makine Öğrenimi” (sistemleri) öğrenir ve daha fazla veriyle, daha akıllı hale gelir. Veriler, istatistikler, algoritmalar ve “Makine Öğrenimi” ile ilgilenen genel faaliyet alanına; “veri bilimi” (İngilizce: “data science”) diyoruz.

“Makine Öğrenimi’nin” uygulandığı başka günlük örnekler:

– Akıllı telefonunuzun yüz tanıma işlevi

– Google gibi arama motorlarının sunduğu sonuçlar

– Hava Durumu tahmini

– Netflix, Youtube ve Amazon gibi platformların dizi, filim ve ürün önerileri “Makine Öğrenimi” altın kuralı: algoritma ne kadar çok veri ile beslenirse (eğitilirse), sunduğu sonuçlar bir o kadar kesin, belgin ve belirli olur.

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, son yıllarda, giderek daha fazla veri hacmi etkin -analitiksel kullanılabilir hale geldi. Geçmiş sayımızda günümüz petrolünün artık veriler olduğundan ve “big data” yani “büyük veri” çağında yaşadığımızdan detaylı bahsetmiştim. Bu gelişime ek olarak bilgi işlem gücü, İngilizce “Graphics Processing Units (GPU)” Türkçemizde “Grafik İşleme Birimleri” vesilesiyle de çok daha optimize bir hale büründü. Bu imkanlarla beraber, algoritmalar da günümüzde çok ileri gelişim noktalarına erişmiş oldu. Bu çok yönlü kalkınmanın çerçevesinde, “Derin Öğrenme” gün yüzüne çıktı.

3. “DERİN ÖĞRENME”

“Derin Öğrenme”, “Makine Öğrenimi’nin” bir sonraki teknolojik evrim aşamasını tanımlar. Teknolojinin özünde “nöral ağlar” (Ingilizce: “neural networks”) yani bir nevi yapay sinir ağları bulunur. Bu “yapay sinir ağları”, insan beyninin sistemsel işlerliğinden esinlenerek geliştirilmiştir: Çok yüzeysel ve kaba bir betimlemeyle, beynimiz bilgi aldığında, enformasyonu özelliklerine göre kategorize ederek, deşifre etmeye çalışır. Edindiği yeni bilgiyi yorumlayabilmek için “repertuvarında” halihazırda mevcut olan maruzatlar ile karşılaştırır. Gerçekte, bu işlemler bir saniyenin kesirleri içinde gerçekleşen, oldukça karmaşık süreçlerdir. Başlangıçta bunu (beynin çalışma şekli) yapay olarak taklit/öykün etmek için girişimlerde bulunulmuş olsa da, pratikteki “yapay sinir ağları” artık insan beyniyle çok az ortak noktası olan, karmaşık algoritmalar kullanır.

Söz konusu “Derin Öğrenme! algoritmaları, “geleneksel” “Makine Öğreniminde” kullanılanlardan çok daha karmaşıktır. Doğru sonuçlar elde etmek için, “Derin Öğrenme” muazzam miktarda veri ve dolayısıyla olağanüstü hesaplama gücü gerektirir ki, bu elzem teknolojik ve enformasyonel kıvama daha yeni yeni erişmekteyiz. Yani bu alandaki gelecek, heyecan verici olacak.

‘YAPAY ZEKÂ’ NELERİ BAŞARABİLİR?

“Yapay Zekâ” sistemlerinin potansiyel kullanımları devasa boyuttadır ve günümüzde çoğu insan bunun farkında bile değildir. Gerçek şu ki, uzun vadede global ekonomide devrim yaratacak muazzam bir güce sahip. “Yapay Zekâ”, insanoğlunun asla kavrayamayacağı verilerden değerli bilgiler çıkarabilir. “Büyük Veri” kontekstinde çok yüksek hacim enformasyonun haricinde temeldeki örüntülerin çok karmaşık olduğu bir kurgudan bahsediyoruz. Misal olarak “YouTube” çalışanlarının, yüklenen her videoyu manuel olarak görüntülemesi ve yasaklanmış veya çalınmış içerik içerip içermediğini kontrol etmesi gerektiğini göz önünde bulunduralım. Popüler video paylaşım platformuna, her dakika 400 saatlik malzeme yüklenmekte. Bu da şirketin, içeriği teftiş etmek için günde 8 saat kesintisiz video izleyen, 72 bin çalışana ihtiyacı olduğu anlamına gelir! Fakat gelin görün ki, “Yapay Zekâ” bu süreci video yükleme işlemi sırasında, neredeyse gerçek zamanlı (Ingilizce: “real time”) olarak yönetmekte. “Yapay Zekâ”, bu çeşit yapılandırılmamış verileri işleme hususunda çok başarılı. Yani “Yapay Zekâ” sıradan bilişim sistemlerinin çözümsel yönetiminin imkânsız olduğu, tek tip bir biçime (formata) sahip olmayan veya örneğin sensörler vasıtasıyla ölçülen aritmetik bir değeri bulunmayan; fotoğraf ve video görüntüleri, metinler veya ses kayıtları gibi yapılandırılmamış verilerin üstesinden gelme kabiliyetine sahip. Geleneksel bir arama algoritması (örneğin, bu web sitesine CTRL + F girdiğinizde) bir resmin başlığını (yapılandırılmış veri) sorunsuz bulabilir, ancak Mikayil Baydaroğlu’nun bu resimde bulunup bulunmadığını çözümleyemez. Çünkü bu bilgi hiçbir yerde belirtik değildir (resmin başlığı aksine), fotoğrafın içinde “saklıdır”. Fakat “Yapay Zekâ” bu sonucu çıkarma yeteneğine sahip. “Yapay Zekâ” elbette, yapılandırılmış verileri sınıflandırma ve örüntü belirlemek için de kullanılmakta. Fakat bu teknolojinin mevcut yükseliş sebebi, günümüz dijital ortamlarında yapılandırılmamış verilerin çok daha sık üretilmesi gerçeğinden kaynaklanmakta. Genel orantıda; toplam verilerin yaklaşık yüzde 80’ini yapılandırılmamış enformasyonlar oluşturmakta. Bu yükselişin temel sebepleri olarak, artan Internet yaygınlığı ve yoğunluğu yanı sıra “Endüstri 4.0” oluşumunu ve bilhassa “bulut” (Ingilizce: “cloud computing”) depolamanın geniş çaplı kullanılabilirliğini gösterebilirim. Birçok şirket, veri açısından ne tür hazinelere sahip olduklarını ve bunların ne denli bir katma değer potansiyeline sahip olduklarının farkında değiller maalesef. İster üretim makinesi verileri ister müşteri aramalarının ses kayıtları veya ulaşım rotalarının kayıtları. Her türlü bilgi kaynağı, “Yapay Zekâ” açısından, henüz keşfedilmemiş ve rafine edilmeyi bekleyen petrol kuyusu misali!

“YAPAY ZEK” NELERİ BAŞARAMAZ?

“Yapay Zekâ” her derde derman, genel bir problem çözücü değildir. Daha doğrusu; henüz değil. Teknoloji güncel gelişme seviyesinde verileri çok iyi işleyebilmekte ve örüntüleri tanıyabilmekte. Fakat henüz ezbere işlediği bu verileri anlayamamakta ve yorumlayamamakta. Kompakt bir silsileye oturtmam gerekirse: yapılandırılmış ve yapılandırılmamış verilerden, başarıyla bilgi süzebilmekte fakat bilgiyi, henüz anlayıp-kavrayamamakta. “Yapay Zekâ’nın” herhangi bir sağduyusu (yine, henüz) yok. Yetersiz veri veya kötü programlama nedeniyle yanlış sonuçlara varırsa, bunu anlayamaz. Yalnızca programlandığı belirli sorulara yanıt verebilmekte.

“YAPAY ZEK” PROJE ÖRNEKLERİ

Üstteki analojime dönecek olursam, “Yapay Zekâ” henüz kundakta bir çocuk ama yine de çoktan günlük hayatımıza girmiş bulunmakta. Sosyal ağlardaki yüz tanıma fonksiyonu ilk aklıma gelen örneklerden biri. Bir diğeri ise cep telefonlarımızdaki “Siri” ve “Alexa” gibi sesli asistanlar. “Deepl” tercüme uygulaması kelimelerimizi saniyeler içinde neredeyse mükemmel bir şekilde başka dillere çevirebilme becerisine sahip. İnternette günlük olarak gezinirken, bize gösterilen reklamlar ilgi alanlarımıza ve aktivitelerimize göre bizim için en çekici ürünü sunmaya çalışan yine bir yapay zekâ tarafından seçilmekte. İnternetin her alanında “tavsiye sistemleri” (Ingilizce: “recommendation systems”) ile karşılaşıyoruz: Amazon, Google, Netflix, Facebook. Bu bağlamda çok tesirli sistemlerden bahsediyoruz. Her geçen gün daha fazla mecra, platform ve şirket ilgimizi çekmek için yarışıyor, çevrimiçi olarak hayatta algılayabileceğimizden çok daha fazla keşfedilecek şeyler var. Bilgisayarlar bu nedenle bizim için bir ön seçim/eleme yapmakta. Zamanla “Yapay Zekâ” bizi daha iyi tanıyıp, anlayacak (zaaflarımız dahil) ve tercihlerimizi yeri geldiğinde bize karşı dahi kullanmayı bilecek. Ancak çevrimiçi (online) dünyanın dışında da “Yapay Zekâ” günlük hayatımıza girmiş durumda. Robot süpürge makineleri evimizi veya ofisimizi temizlerken çevrelerini daha iyi tanımak için algoritmalar kullanır. Otomobillerdeki navigasyon sistemleri en uygun rotayı hesaplamakta. Günümüzde en büyük teknolojik ilerleme, yaygın kullanımdan hala yıllarca uzak olsalar da, yollarda milyonlarca test kilometreyi ardında bırakmış olan; otonom araçlar tarafından yapılmakta. “Otonom sürüş” konusunu önümüzdeki aylarda detaylı bir makalede ele alacağım. Birkaç spesifik örnek daha paylaşmak istiyorum: Genç bir Alman şirketi olan “JST AD KI”, yeni futbol yıldızlarını keşfetmek için yetenek avcılarından gelen raporları analiz etmek için Hamburg futbol kulübü ile iş birliği yapıyor. Google (“Waymo”) halihazırda otonom araçların kullanımını reel uygulamada test etmekte- her ne kadar şu anda güvenlik önlemi olarak bir sürücüyle olsa da. “PayPal”, ödeme sistemindeki sahtekarlığı tespit etmek için “Yapay Zekâ” kullandığı bir sırdan ziyade, prestij ve reklam kaynağıdır. Alman Telekom şirketinin “Tinca” adını verdiği “Yapay Zekâ’sı”, ayda 120 bin müşteriyle dijital sohbet ediyor, tüm müşteri sorunlarının yüzde 80’ini çözebiliyor ve vakaların sırf beşte birini insan çalışanlara yönlendiriyor.

İŞ HAYATINDA “YAPAY ZEK”

Şirket içi süreç ve işlemleri optimize etme doğrultusunda “Yapay Zekâ” güncel olgunluk seviyesinde dahi firmalar açısından çok cazip bir oluşum. Bu denli masraflı ve meşakkatli bir atılım öncesinde, şirketler öncelikle su soruyu kendilerine sormaları gerekmekte: “Yapay Zekâ’nın” bana getirisi ne olabilir? Gerçek manada avantaj sağlayabilir miyim? İkinci bir adımda, dahili veri şeffaflığı gerekmektedir. Şirketin hâlihazırda kaydettiği bilgilere ek olarak, potansiyel yeni veri kaynakları araştırılmalı. Zira henüz keşfedilmemiş enformasyon pınarlarından “Yapay Zekâ” daha önce mümkün olamayan çıkarımlar ve sonuçlar elde edebilir. Bahsettiğim etkin neticelere varmak için, şirketlerde gerekli analitik çalışmaları yapabilecek insan kaynağı veya teknik metotlar eksiktir genellikle. Bu rutin, otomatik çözümsel sonuçları erişen firmalar yeni öz kaynaklar da oluşturmuş oluyorlar. İnsan gücünden tasarruf, tamamen yeni iç-görü şeffaflığı ve yeni iş modelleri etkinleştirmeleri mümkün! Kesitsel karaktere sahip bir teknoloji olan “Yapay Zekâ”, veri ve enformasyonun üretildiği her sektör ve departmanda baş köşeye oturma kalibresine sahip. İster perakende satış ister ağır sanayi veya hizmet sektörü. Her kesim “Big Data” yani “büyük veri” ekosisteminin bir bileşeni. Şirketlerin kesinlikle emin olabilecekleri bir mevzu var: “Yapay Zekâ” kurumsal yapıda kendine meşru bir yer edindikten sonra, söz konusu görevleri herkesten ve her sistemden daha iyi başaracaktır. Bu rekabetteki tek avantajı çalışma zamanı veya hesaplama hızı değil şüphesiz. Devamlı artan deneyim zenginliğiyle beraber, hata oranı da sürekli geriler. Referans olarak Google şirketinin “Yapay Zekâ” ürünü olan “Lyna’yı” göstermek istiyorum. Yazılım mamografi görüntülerini analiz ederek, meme kanserini yüzde 99’luk olasılıkla tespit edebilmekte. Tahmin ediyorum, bu doktorların hayalini kurduğu bir değer. Şirketlerin şüphesiz ticari bir kullanım senaryosuna (gerekçesine) ihtiyaçları var. Daha önce de belirttiğim gibi, “Yapay Zekâ” henüz genel problemler çözebilen, çok yönlü makineler değiller. Bu yüzden odaklanmalı ve spesifik bir çerçevede ne istediğini bilerek hareket etmeli firmalar. Örneğin bir gereklilik şu olabilir: “Montaj hattındaki iş/ürün parçalarının kalitesini, manuel rastgele numunelere başvurmak zorunda kalmadan, yüksek çözünürlüklü kamera analizi kullanarak, gerçek zamanlı olarak kontrol etmek istiyoruz”. Tüm esaslı yeniliklerde olduğu gibi, “Yapay Zekâ’yı” bir şirkete entegre etmek ve başarılı bir şekilde uygulamak zaman alır. Uzmanlara göre bu tür bir yatırımın geri dönüşü 12 ila 18 ay arasında gerçekleşiyor. Bir projenin başarılı olma koşulları ise, mevcut verilerin yüksek kalitesi ve çalışanların bilgi birikiminden geçiyor (“veri bilimcileri”)!

“YAPAY ZEK” VE İNSANLAR

Pek çok yeni teknolojide olduğu gibi, “Yapay Zekâ’da” bazı toplumsal korku ve tereddüttü beraberinde getiriyor. Oxford Üniversitesi tarafından 2015 yılında yapılan referans bir araştırmaya göre, 2030 senesine kadar, ABD’deki genel istihdamın yüzde 47’sinin otomasyon nedeniyle risk altında olduğunu ve bunların önemli bir kısmının “Yapay Zekâ’dan” kaynaklandığı sonucunu vardı. Maalesef bu tür rakamlar ve anketler, bazı şiddet eylemlerine kadar varan korkuları uyandırıyor: Otonom sürüşe odaklanmış Google yan kuruluşu olan “Waymo”, test araçlarının birkaç kez bıçak ve taşlarla saldırıya uğradığını bildirdi örneğin. Peki, “Yapay Zekâ” çalışan insanlar için bir tehdit mi? 2019 yılında Almanya’da gerçekleştirilen bir anket, muhtelif yorumlara ulaştı: Almanların yüzde 62’si “Yapay Zekâ’yı” öncelikle bir fırsat, yüzde 35’i tehlike olarak görmekte. Araştırmaya katılan şirket yöneticilerine göre ise, kadrolu personelin (bilhassa mavi yakaların), yüzde 42’si “Yapay Zekâ” teknolojisi karşısında ciddi çekincelere sahip. Gerçek yine ortada bir yerde gizli. “Yapay Zekâ” şüphesiz bir gün, işgücünü insanlardan devralacak! Kısmen veya destekçi manasında değil, tam anlamıyla. Yani söz konusu, spesifik bir iş adımı için bu noktadan itibaren (süresi dolan) insan gücüne gerek kalmayacak. Mevzubahis uğraşlar çoğunlukla, oldukça düşük “eğlence” faktörüne sahip, monoton ve tekrara dayalı iş adımları: mesela güvenlik kamerası görüntülerini takip etmek, standart ve kalıp müşteri sorularını yanıtlamak veya çeşitli belgelerde arama-tarama yapmak gibi. Tabii ki yenilikçi “Yapay Zekâ” uygulamaları, inovatif iş modellerini meydana çıkarıp, yeni istihdam fırsatlarını da beraberinde getirecek. “Yapay Zekâ” ile iş birliği yapacak olan insanlar, rutin ve sıkıcı işlerden sıyrılıp, nispeten daha anlamlı ve faydalı görevlere yoğunlaşabilecek. Örneğin avukatlar saatlerce dosya üzerine araştırma yapmak yerine, müvekkilleriyle daha fazla zaman geçirme (daha iyi anlama) fırsatı bulacaklar. Kuşkusuz insanları yeni görevlerine hazırlamak ve “Yapay Zekâ” sistemleriyle çalışma kabiliyeti kazandırmak adına, ciddi bir eğitim yatırım ve sürecine ihtiyaç var. Dürüst olmak gerekirse, başka seçeneğimizde yok zaten gerçekten. En ilkel haliyle olsa dahi, “Yapay Zekâ” yavaş ama emin adımlarla girdi bile günlük yaşamlarımıza. Her birimiz bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde, her gün cep telefonlarımızda, dijital banka işlemlerinde veya güzergâh planlamalarında (navigasyon) “Yapay Zekâ” desteği alıyoruz. Teknolojinin toplumsal entegrasyon hali böyleyken, “etik” konusunu kapsamlı tartışıp ve değerlendirmek sosyolojik ve ahlaki açıdan hayati önem taşımakta. Bu müzakereyi “sorumluluk” konusuna kısıtlamak çok yanlış olur. Yani bir makinenin sebep olduğu bir kazada, hesap verme zorunluluğunun kimde olduğu tartışmasından ziyade, daha genel ve geniş bir bakış açısıyla; gelecekteki “çalışma” eylemini nasıl şekillendireceğimiz hususunda açık ve net bir perspektife sahip olmamız.

“YAPAY ZEKÂ’DAKİ” DOĞAL APTALLIK

“Yapay Zekâ” sistemleri ve algoritmaları insanlar tarafından geliştirilir ve bu nedenle doğal bir soruna tabidirler: insanoğluna öykünen (taklit eden) bir zekâ, orijinaline (“yaratıcısına”) denk, zihinsel defo ve sınırlamaları da içinde taşır! Olumsuz bir “ortak” huy olarak, “önyargıyı” gösterebiliriz. Bir örnek: Amazon şirketi 2016 yılında, iş başvuru belgelerini (CV vb.) otomatik olarak sınıflandıran ve değerlendiren (ve dahi eleyen) bir “Yapay Zekâ” geliştirdi. Bu zeki otomasyona ulaşabilmek uğruna, alt yapılarındaki “nöral ağı” son 10 senenin tüm iş başvuru verileriyle eğittiler. Sistem yeterli olgunluğa eristiğinde, yeni iş başvurularını değerlendirip, uygun adaylar belirlemeye başladı. Sonuçları ilginç kılan fenomen ise, “Yapay Zekâ’nın” sırf erkek namzetlerin yeterli nitelikliliğe sahip olduğuna kanaat getirmiş olmasıydı! Sebebi işe çok basit olduğu kadar, bayağı da aslında. Bilişim sektöründe maruf olan sayısal erkek uzman(?) üstünlüğü, geçmiş on yılda Amazon firmasında işe alınan kişilerin cinsiyet oranına birebir tefekkür ettiği için, “Yapay Zekâ’nın” kendince vardığı çözümlemelerin sonucunda oluşturduğu kural: “yalnızca erkekleri işe al”, oldu! Yani hata gerçekte, sistemi eğiten verilerin seçimi ve hazırlanmasında yatıyordu. Medyadan takip edebildiğimiz kadarıyla, uygulamayı nihayetinde reddeden Amazon, günümüzde is başvurularını halen manuel değerlendirmekte. Aktardığım örnek, “Yapay Zekâ” tasarlanırken, uzmanların temsili verilerin seleksiyonuna büyük önem vermeleri gerektiğini ve dahi alakalı verileri seçip işleme aşamasında bile, kimi eğilimlere sahip olabileceklerinin farkında olmalarının gerektiğini gözler önüne seriyor. Bu ikilemi çözmek hiç de kolay değildir ama her “Yapay Zekâ” tasarım aşamasında dikkate alınması gerekmektedir. “Yapay Zekâ”, en nihayetinde bir insan (veya insan gurubu) tarafından programlanan bir sistem olduğu için, “DNA’sında” mucidinin (“iyi” ve “kötü”) özelliklerini taşıması gayet normal diye düşünüyorum. Mükemmelliğimi? Zaten yaratılışı itibariyle hücnet olan insanoğlundan türeyen, ne kadar noksansız ve hatasız olabilir ki?

https://www.ekovitrin.com/yapay-zek-statuko-makale,1902.html

Posted by: bluesyemre | June 8, 2021

Çalışanları işyerinden soğutan 14 neden

Posted by: bluesyemre | June 8, 2021

Dijital Olgunluğu Anlamak

Araştırmalara göre dijital dönüşüm projelerinin ancak dörtte biri beklenen sonuçları veriyor. Başarının özünde ise sistematik bir bakış açısı, strateji ve doğru uygulamalar var.

Dünyada büyük bir dijitalleşme dalgası yaşanıyor. Perakendeden eğitime, bankacılıktan hobilere kadar her alanda dijital iş modelleri, kanallar ve yapılar kendilerini hissettiriyor ve ağırlık kazanıyor. Bir tarafta tüketiciler bu kanalları talep ederken diğer yandan şirketler onlara yepyeni etkileşim ve deneyim fırsatları sunmanın peşinde. Büyük bir yarış, büyük bir hız söz konusu. Tüm bu çabaların kesişiminde ise “dijital dönüşüm” kavramı yer alıyor. Her ne kadar dijital dönüşüm yaygınlaşmış olsa da gerçek anlamda dijital bir eksende dönüşmenin ne demek olduğunu anlamak kolay değil. İlk adımda bunun için bütüncül bir bakış açısı ve strateji gerekiyor. Yapılan birçok araştırmaya göre dijital dönüşüm projelerinin ancak dörtte biri beklenen sonuçları ve hedeflenen çıktıları tamamıyla sunabiliyor. Bu başarının gerçekleşmesinin özünde sistematik bir bakış açısı, strateji ve doğru uygulamalar geliyor.

Söylemesi kolay, ama yapması zor. Çünkü öncelikle bu bütüncül yapının kurgulanması, stratejinin şekillenmesi için bir farkındalık gerekir. Nasıl ki hayatta bir dönüşüm yaşamak için bir farkındalık anına ihtiyaç duyar insan, şirketler de dijital dönüşüme başlamak veya bu dönüşümü etkin biçimde devam ettirmek için bir farkındalık içerisinde olmalıdır. Bu farkındalık durumuna “dijital olgunluk” diyoruz. En basit tanımıyla dijital olgunluk, kurumların hedefledikleri dijitalleşme seviyesine ne kadar yaklaştıklarının göstergesidir.

Otuz yıla yaklaşan danışmanlık kariyerim, çok sayıda kurumla birlikte yaptığımız çalışmalar ve Digitopia adlı şirketimizin derinlemesine deneyimleri sonucunda gerçekleştirdiği dijital olgunluk modeline dair çalışmalarla, birçok kurumun dijital dönüşümünde en temel noktalardan birinin dijital olgunluğu doğru anlamak olduğunu gözlemledim. Bu makalede dijital olgunluk kavramının çerçevesini çizmeyi, Türkiye’nin önde gelen şirketlerinde yaptığımız çalışmaların ışığında olgunluk yapısını analiz etmeyi ve dijital olgunluğu ölçümlemeye dair bir model paylaşmayı hedefliyorum.

Dijitalleşme Dinamiklerini Anlamak

Dijitalleşme ve onun ana motoru olan dijital dönüşüm aslında çok da yeni bir süreç değil. Teknolojinin iş dünyasına girmesiyle birlikte her zaman bir değişim, dönüşüm oldu. Bu 1980’lerde bilgisayarlaşma olarak kendini gösterdi. 1990’larda internet, sonrasında mobil ve süreç hız kesmeden devam etti. Bugün geldiğimiz noktada yapay zeka, analitik, derin öğrenme gibi teknolojiler değişimin ve dönüşümün hızını akıl almaz biçimde artırdı. Bu dönüşüme ayak uyduran şirketler daha fazla değer yaratmaya başladı ve rakiplerinin önüne geçtiler. Ayak uyduramayanlar ise kısa bir süre içerisinde silinip gitti.

Kodak örneğini hepimiz hatırlarız. Zamanının en başarılı, en yenilikçi şirketlerinden biri olan, dijital fotoğraf makinesinin mucidi Kodak ana işine o kadar bağlı kalıp değişimi o kadar reddetti ki dijital fotoğraf alanındaki hızlanmayla oyun dışı kaldı. Yeni oyuncular pazara girerken bu dönüşümü daha iyi anlayan rakipleri Kodak’ın pastasından pay çaldılar ve sonunda sektör bambaşka bir şekle büründü. Benzer hikayeleri cep telefonu, otomotiv alanında da gördük ve görmeye devam ediyoruz.

Ezber bozucu bu tür etkiler illa da bir şirketin aleyhine işleyecek diyemeyiz. Aksine bu dönemi doğru anlayan yerleşik şirketler dijitalleşmenin nimetlerinden çok da iyi yararlanabiliyorlar. Bir yandan mevcut işlerini güçlendirirken diğer yandan da yenilikçi adımlar atarak dijital dönüşüm sayesinde ürün ve hizmet portföylerini genişletebiliyor ve yeni alanlarda yeni vaatler ortaya koyabiliyorlar. Ayrıca dijital kanallar ve teknolojilerle donanan bu şirketler konvansiyonel yapılarının gücünü de devreye alarak ciddi bir fayda elde edebiliyorlar.

Oteller buna güzel bir sektörel örnektir. Paylaşım modellerinin etkisiyle ciddi bir yıkımla karşı karşıya kalan otelcilik alanındaki şirketler zamanla dijitalleşmeyi anlamış ve özellikle müşteri deneyimi konusunda önemli yol kat ederek yıkıcı etkilerin oluşturduğu yıpranmayı azaltarak avantaja çevirmişlerdir. Bugün dev otel zincirlerinin mobil uygulamalarından istediğiniz odayı ayırtmaktan anahtarsız odaya girmeye, size özel menülerden sadakat uygulamalarına kadar birçok unsura erişmek mümkün. Bu “pivot edebilme” durumu da dijital dönüşümün etkisinde çok değerli.

Tüm bu örneklerde de görüleceği üzere, dijital dönüşümün ivmesine dair dikkat edilmesi gereken bir konu var. O da bu ivmenin çoğu zaman üstsel biçimde artmasıdır. Burada karşımıza meşhur Moore Kanunu çıkıyor. 1960’lardan beri teknolojideki gelişmeleri üstsellik olarak değerlendirdiğimiz Moore Kanunu bugün karşı karşıya olduğumuz fırsatı ve resmi açıklamakta yetersiz kalıyor. Moore’un hayal etiğinin çok daha ötesinde bir üstsel büyüme ivmesi söz konusu. Bunu yakalayan şirketler sörfün keyfine varırken, göremeyen şirketler ise dalganın altında kalıyor.

Farkındalık Bilinci: Dijital Olgunluk

Kurumların başarılı bir dijital dönüşüm deneyimi yaşamaları ve bu süreçle birlikte daha fazla değer ortaya koymaları için en kritik aşama nereden başladıklarını ve nereye gitmek istediklerini çok iyi bilmeleridir. “Dijital dönüşüm bir yolculuktur ve sonu yoktur” diyoruz. Zira her geçen gün yeni bir gelişme söz konusu. Ancak her yolculuk bir noktadan başlıyor. Nerede olduğunu bilmeyen nereye gideceğini de kestiremiyor.

Dijital olgunluk kavramını tanımlamak çok kolay olmasa da bizler bu kavramı “bir kurumun dijital dönüşüm yolculuğunda bulunduğu genel hali” olarak tanımlıyoruz. Çocuklarımızın yetişmesini düşünün. Önce hamilelik süreci, sanki fikrin kafalarda olgunlaşması gibi. Sonra bebeklik sürecinde her türlü bakıma ve şefkata ihtiyaç duyar. Ardından yürümeyi ve konuşmayı öğrenir. Sonrasında çocukluk sürecinde okula başlar. Ergenlik dönemine girmesiyle bedeni değişir, sesi gürleşir, fikirleri olgunlaşır, karakteri şekillenir. Lise, üniversite, meslek ve kariyer derken aile ile birlikte olgunlaşır. Daha oturaklı bir birey olmaya başlar ve toplum için bir değer üretir.

Bir kurumun dijital dönüşümü de böyle bir yolculuktur; bir olgunlaşma sürecidir. “Dijital olgunluk” kavramı ile biz bunu ölçülebilir, bütünleşik olarak ifade edilebilir, başka kurum, sektör ve coğrafyalarla karşılaştırılabilir hale getirdik.

Dijital olgunluk başlangıç noktasıdır. Dijital olgunluk dijital dönüşüm yolculuğuna çıkmaya karar veren şirketlerin yola nereden başladığını görmeleri açısından kritik öneme sahiptir. Amacınız net, stratejilerinizi kurguladınız. Yola, yolculuğa çıkmaya hazırsınız. Peki nereden başlayacaksınız? Dijital olgunluk bu sorunun cevabını da veriyor. Yola çıkış noktasında yolcunun ne kadar hazırlıklı olduğunu gösteriyor. Bu çok değerli bir bilgi, zira çoğu şirket gerçekte olduğundan daha hazırlıklı, daha olgun görür kendini. Bu durum da yanlış bir algıya neden olabilir. O nedenle şirketler ve liderler dijitalleşme konusunda hangi noktada olduklarını, yetkinliklerini ve geleceğe dair yol haritalarını bu yaklaşım çerçevesinde belirleyebilirler.

Dijital olgunluk pusuladır. Dijital olgunluk bir ana dair belirlenen bir nokta değildir. Yolculuk boyunca göz atılması gereken, gelişen ve evrilen bir olgudur. Şirketler dijital dönüşüm yolculuğunda yol aldıkları süreçte yeni yetkinlikler kazanır, yeni sistemler inşa ederler. Bunlar da dijital olgunluğu olumlu ya da olumsuz biçimde etkiler. Olgunluk seviyesi arttıkça şirketin kasları da güçlenir. Dolayısıyla dijital olgunluk belirli sürelerde gözden geçirilmesi gereken, zamanı geldiğinde yeniden bakılarak eskiye göre alınan yolun analiz edilmesini gerektiren bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Kilometre taşlarını döşemeye benziyor. Dönüp de hizalanmak açısından son derece önemli.

Dijital olgunluk bir karmadır. Dijital olgunluk bir teknolojik seviye ölçümü değildir. Teknolojinin, stratejinin, yetkinliklerin ve birikimin kümülatif biçimde değerlendirildiği karma bir yapıdır. En yeni teknolojilere para akıtmak, en yetenekli işgücünü istihdam etmek tek başına sonuç getirmez. Sizi ve şirketinizi olgun kılmaz. Önemli olan bunların bütüncül bir portföyünü oluşturmak. Bunu yaparken de şirketin amacı, rekabet modeli, stratejileri ve kaynaklarıyla uyumlu hareket etmek önem taşıyor.

Dijital olgunluk bir kıyaslama unsurudur. Dijital olgunluk şirketin kendini aynada görmesi kadar kendini bir bütün içerisinde de görmesiyle anlam kazanır. Yani şirketin kendi sektöründe, daha geniş bir kitle içerisinde ve hatta dünyada olgunluk seviyesi açısından nerede olduğunu görmesi açısından önemlidir. Rakiplerinize kıyasla ne kadar olgunsunuz? Sektörün genel olgunluk seviyesinde nereye konumlanıyorsunuz? Kime göre nerelerde eksiksiniz veya iyisiniz? Bu soruların cevabını doğru biçimde bulabilmek için dijital olgunluğun “benchmark” (kıyaslanması) edilmesi gerekiyor.

Dijital Olgunluğun Altı Boyutu

Dijital olgunluğu ölçümlemede altı boyut öne çıkıyor. Herhangi bir sektördeki herhangi bir şirketin mutlaka bu altı boyutu bulunuyor. Müşteri, operasyon, insan, teknoloji, inovasyon ve yönetişim. Bir şirket veya kurumdaki tüm süreçleri, konuları, sorumlulukları, projeleri, sistemleri, dijital gündemleri bu altı başlık altına yerleştirebildiğimizi gördük. Dünyadaki diğer dijital olgunluk modellerini incelediğimizde, bunların tümüne temas eden bir modele rastlamadık, hepsinin farklı odak alanları bulunduğunu gördük.

Dijital olgunluk modelinin altı boyutunun kısaca açıklamakta yarar var. İlk unsur “müşteri” boyutu. Dijital dönüşüm açısından en önemlisidir diyebiliriz. Zira dijital dönüşümün en önemli tetikleyicisi, stratejik olarak en fazla odaklanılması gereken ve teveccüh kazanmak bakımından en sıkı rekabetin cereyan ettiği boyutun müşteri boyutu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu boyutun içinde stratejik konulardan organizasyona, ürün ve servislerden analitiğe, kanallardan metriklere kadar tüm alt bileşenlerine ışık tutuyoruz.

İkinci en önemli unsur “operasyon” boyutu. Bir şirketin tüm süreçlerini, işleyişlerini, tedarik ve değer zincirlerini içeren bu boyut ne kadar entegre ve ne kadar optimize ise o kadar iyi işleyecektir. Her sektördeki tüm şirketlerin “operasyonel mükemmellik” arayışları bulunuyor. Yalın yöntemlerle, toplam kalite yaklaşımları ile, farklı otomasyon ve optimizasyon yöntemleri ve teknolojileri ile, süreçlerdeki her türlü fire, israf, gecikme, verimsizlik yok edilmeye çalışılıyor. Böylece her sürecin ve toplamda tüm işletmenin verimliliği ve üretkenliği geliştirilmeye gayret ediliyor. İleri dijital teknolojilerin buna çok ciddi değer katacağı aşikâr.

Üçüncü boyut “insan” unsuru. Bu boyutun içinde sadece insan kaynakları fonksiyonu değil çalışma ortamı, kurum kültürü, gelişim ve öğrenme imkanları ve insan odaklı analitik yetkinlikler inceleniyor. Bu unsurların gelişimi için, dijital teknolojilerden nasıl ve ne kadar yararlanıldığı sorgulanıyor. Yönetim danışmanların atası ve gurusu olan Peter Drucker’a atfedilen şöyle bir söz vardır: “Kültür stratejinizi kahvaltı niyetine yer.” Haklı sanki…

Dördüncü boyut dijital dönüşüm açısından temel ön koşul ve mümkün kılanların en önemlisi olan “teknoloji” boyutu. Elektrik olmayınca hayatımızın durduğu gibi, internet ve temel bilişim altyapısı olmazsa, dijital olan hiçbir şey çalışmıyor. Dolayısıyla bilişim altyapısı, temel uygulamalar, bunların entegrasyonu ve tüm veri ve analitik altyapının sağlanması olmazsa olmaz. Ayrıca bunların güvenliği ve hizmet kalitesinin sağlanması da bir o kadar kritik. Kurumsal mimari, talep yönetimi, teknolojik yeniliklerin takip edilmesi ve kuruma dijital, analitik ve teknolojik liderlik yapılması çok önemli.

Beşinci boyut ise “inovasyon.” Dijital dönüşüm kapsamında sadece hazır çözümlerle, sıradan yaklaşımlarla, karşılaşacağınız tüm sorunları çözemeyebilirsiniz. Çalışanlarınızın ve diğer paydaşlarınızın sorununu tespit etme ve bunlarla ilgili yenilikçi çözüm önerileri geliştirme kapasitesini kullanabiliyor musunuz? Çoğu şirket kullanamıyor. Oysa yeni girişimlerle işbirliği, açık inovasyon, yenilikçi dijital arayüzler aracılığıyla yeni iş modelleri geliştirmek pek çok sektörde artık mümkün.

Altıncı boyut olan “yönetişim” kurmay bir konudur. Kurumun istikametine ve istikbaline karar veren konulardır. Liderlik, vizyon, strateji, hedefler, bütçe, finansal yönetim, performans yönetimiyle ilgili analitik yaklaşımlar bu çerçevede irdeleniyor. Bunlar ne kadar veri ile besleniyorsa, ne kadar dijital sistemlere aktarıldıysa, ne kadar dijital hale getirildiyse, kuruma o denli değer katıyor; daha kaliteli yönetilmesini sağlıyor.

Dijital Olgunluk Modeli

Ortaya koyduğumuz dijital olgunluk modelinin skalası oldukça hassas. Birinci seviye başlangıç seviyesini oluşturuyor. Her kurumun birtakım dijital yetenekleri, birtakım sistemleri, bir miktar verisi bulunuyor. Kimse sıfır noktasında değil. İkinci seviye “organize” olarak adlandırılan seviye. Bu noktada artık dijital dönüşüm için organize olunmuştur. Temel bir farkındalık vardır. Projeler başlamıştır, yetenek arayışı başlamıştır, yatırım yapılması gerekliliği anlaşılmıştır. “Entegre” diye tabir ettiğimiz üçüncü seviye, süreçlerin, akışların, sistemlerin, verilerin peyderpey entegre edildiği, hayatın kolaylaştığı, müşteri yolculukların ve tedarik/değer zincirlerinin uçtan uca ele alındığı bir seviye. Bu seviyede olan şirketler bunun çok ciddi yararlarını yaşarlar.

Bunun üzerine yapılan ileri otomasyon, optimizasyon ve yalınlaştırma çalışmaları, süreçlerin sadece entegre değil, uçtan uca kesintisiz ve sorunsuz işlemesini sağlamıştır. Aynı şekilde müşteri deneyimi ve müşteri analitiği oldukça ileri seviyededir. “Optimize” dediğimiz dördüncü dijital olgunluk seviyesinde kurum “yalın” ve “çevik” düşünmeye ve çalışmaya başlamıştır. Raporlar, analizler, süreçler, kararlar gerçek zamana yaklaşmıştır; projelerin çoğu bunları daha da yalınlaştırmak ve hızlandırmak üzerinedir.

Beşinci seviye bu model için ve bu on yıllık dönem için “dijital” denilen, yani varış noktası olan dijital olgunluk seviyesini oluşturuyor. Burada artık kurumun neredeyse tüm unsurları entegredir ve gerçek zamanlıdır. Kararlar bilgiye dayalı verilir. İnsanlar güçlü oldukları yetkinliklerine odaklanmıştır. Üretimde robotlar ve otonom teknolojiler yaygınlaşmıştır. Tüketiciye odaklı sektörlerde tüm işlemler kişiye özel dijital deneyimler üzerinden gerçekleşir; özel fiyatlar, özel tavsiyeler, özel deneyimler gerçek zamanlı otonom algoritmalar tarafından hesaplanır. Kurum kültürü tümüyle çevik, yalın, otonoma uygun, tam entegre, rasyonel ve katma değer odaklı hale gelmiştir. Şirketin misyonu ve vizyonu herkes tarafından içselleştirilmiştir, dijital sistemlerin desteği ile tüm paydaşlara azami katma değer yaratılır. Kulağa hayal gibi geliyor, değil mi? Ama internet devleri bu seviyede ve bunun daha ötesini zorluyorlar. Rekabet edebilmek için her şirketin dijital dünyadaki kendi yerini bulup ona göre plan yapması gerekiyor.


Dijital Olgunluk Ölçüm Süreci

Dijital olgunluğunuzu düzenli olarak, yıllık bazda ölçmelisiniz. Bu ölçüm tam manasıyla bir “dijital sağlık kontrolü” gibidir: Hangi alanların ne durumda olduğunu, sektörünüze ve rakiplerinize kıyasla ne durumda olduğunuzu anlamanızı sağlar.

Peki, bu ölçüm nasıl yapılır? Şirketlerin ne tür hazırlıklar yapmaları gerekir? Kimlerin dahil edilmesi gerekir? Ne kadar efor harcanır? Bunun özel bir zamanı var mıdır? Yüzden fazla şirkette son yıllarda uyguladığımız ve sürekli rafine ettiğimiz bir metot, bir yaklaşım, bir süreç gelişti.

İşte metodolojinin alt kırılımları:

1. Çalışmanın Başlangıcı

  • Çalışma kurumda heyecan yaratılır.
  • Üst yönetim bu çalışmaya liderlik yapar.
  • Amaçlar, yöntem, paydaşlar, çıktılar ve hedefler konuşulur.

2. Analiz & Ölçümleme Seansları

  • 6 Boyut  6 Seans  120+ konu
  • Mevcut durum, iki yıl önceki durum, iki yıl sonraki hedefler.
  • Paydaşlar arası uyumlanma, hizalanma ve mutabakat
  • Sektöre özel, iş modeline özel yapılır. Her yıl tekrarlanır.

3. Karne ve Öncelikler

  • Dijital olgunluk mevcut durum skorunuzu
  • öğrenirsiniz.
  • Geçmiş durumunuzu ve gelişim hızınızı anlarsınız.
  • Hedef durumunuzu ve farkları görürsünüz.
  • Bu farkları giderecek tavsiyeleri hazırlarız.

4. Yol Haritası ve Yönetim Kararı

  • Proje önceliklerine göre sıralama düzenlenir.
  • Kaynaklara göre kapasite planı yapılır.
  • Yönetimsel kararlar, yönetişim ve organizasyon yapısı

5. Düzenli Gözetim

  • Düzenli olarak “ilerleme seansları” yapılır, ilerleyiş güven altına alınır.
  • Her yıl ölçümleme tekrarlanır. Böylece gelişim anlaşılır.
  • İyi uygulamalar, tavsiyeler ve uzman görüşleri ile yolculuk gelişir.

Olgunluk Seviyesinde Genel Durum

Tüm bu çerçeve ışığında bakıldığında farklı sektörlerde nasıl bir resim söz konusu? Yaptığımız çalışmalarda bu konuda önemli içgörüler elde ettik. Öncelikle Türkiye: Son 24 ay içinde Türkiye’de ölçtüğümüz 100’den fazla şirketin beşlik skaladaki toplam dijital olgunluk ortalamasının Ocak 2021 itibarıyla 2,8 olduğunu tespit ettik. Ortalamanın biraz üzerindeki bu skor umut verici olmasının yanında daha gidilmesi gereken uzun bir yol olduğunu da gösteriyor.

Sektörlerde ise farklılaşan bir resim karşımıza çıkıyor. Örneğin bankacılık… Bankalar “dijital dönüşümü” çoktan tamamladıklarını düşünüyorlar. Bankacılık işlemleri, özellikle bireysel bankacılık yüzde 95 oranında dijital kanallardan cereyan ediyor. Şubeler giderek azalıyor, işlem yapmaktansa bir danışma ve satış merkezine dönüşüyor. Ölçtüğümüz en yüksek dijital olgunluk da bankacılık sektöründe oldu. Bizim ölçtüğümüz en gelişmiş banka beşlik skalada ancak 3,9 dijital olgunluk skoru alabildi. Özellikle müşteri, inovasyon ve insan boyutlarında daha düşük skorlar ölçtük. Bu alanlarda daha gidilecek çok yol olduğunu tespit ettik.

Perakendecilik sektörünün dijital olgunluğu biraz daha düşük. Genelde bu sektörde kâr marjları daha sınırlı olduğu için, yatırım imkanları ve yetenek havuzları da daha sınırlı. Bu da dijital olgunluğunun daha yavaş artmasına sebep oluyor. Ölçtüğümüz perakende şirketlerinin çoğu 3,00 seviyesinin altında yer aldı. Bu sektörün en önemli iki sorunu veya fırsatı, müşterisini daha iyi tanımak ve mağazalarda doğru ürünlerin zamanında ve eksiksiz olarak bulunmasını sağlamak. Dijital süper güçlerin bu konuda çok faydası olacak. Mağazalar giderek dijitalleşiyor, müşteri deneyimi iyileştirilmeye gayret ediliyor. Ancak e-ticaret sürekli olarak yaygınlaşıyor. Özellikle pandeminin bu süreci daha da hızlandırdığını gözlemliyoruz. Tüketicinin sabrı giderek azaldığı için ve müzik, kitap, film gibi alanlarda tıkladığı an deneyimi yaşayabildiği için alışveriş yaptığı anda da ürünlerini bir an önce eline alma, yeme veya üzerine giyme isteği hasıl oluyor.

Telekomünikasyon zaten dijitalin temel belkemiği ve medya dünyası da büyük oranda dijitalleşmişti. Hâlâ gazeteler olsa da TV yayın akışı olsa da içeriğin büyük bir kısmı dijitale taşındı ve dijital ortamlarda tüketiliyor.

Ölçtüğümüz şirketler arasında nispeten daha düşük dijital olgunluğu olanlar genelde üretim sektörüne aitti. Operasyonları ve yönetişim boyutları nispeten daha kuvvetli olmakla birlikte teknoloji, insan, inovasyon ve özellikle müşteri boyutları daha düşük skorlar aldı. B2B iş modeli olan kurumlar genelde müşteri boyutunu müşteri analitiği, müşteri deneyimi ve dijital kanalları ihmal etme eğilimi içindeler.

Skoru düşük olan kurumlarda genelde henüz gerekli farkındalık olmadığını görüyoruz. Gereklilik hissedilmeyince, dijital dönüşüme karar verme ve aksiyona geçme konusunda liderlerin temkinli yaklaştığını gözlemliyoruz. Dijital dönüşüm bütünleşik bir yaklaşım ister ve üst yönetimden en alt kademelere kadar bir uyum gerektirir. Bu konuda yoğun eksikler tespit ediyoruz. Tüm kurum genelinde bir vizyon, anlam ve hedef bütünlüğü arzu ederiz, ama genelde burada da kopukluklar ve aksaklıklar yaşıyoruz. Ayrıca dijital dönüşümün bir teknoloji projesi olduğu kanaati çok yaygın. Bu da kültür dönüşümü gerekliliğini gölgede bırakıyor. Başarısız olan kurumların anlayamadığı ve beceremediği önemli alanlardan birisi de burası.

Gelişmiş ülkelerde benzeri sektörlerdeki olgunluk seviyesinin biraz daha yüksek olduğuna ilişkin tahminlerimiz var. Ancak internet ve teknoloji devleri elbette bu ortalamanın çok üzerindeler. Hatta bizim beşlik skalamızı bazı alanlarda zorlayabilecek şirketler olabilir. Bundan ötürü skalamızın beşten ona kadar olan genişletilmiş boyutları üzerinde çalışmalarımızı başlattık.


Dijital Olgunluk Skoru Yeni KPI

Şirketler; ciro, karlılık, büyüme, verimlilik, çalışan bağlılığı, müşteri sadakati, stok devir hızı ve sektörüne göre daha nice anahtar performans göstergesi (KPI) takip ediyor. Bu ölçütlerle şirketin bir bütün olarak sağ salimen ilerlediğini, sürdürülebilir şekilde hedeflerine ve vizyonuna doğru geliştiğini, genelde büyüdüğünü takip etmek mümkün.

Peki dijital dönüşüm nasıl takip ediliyor? Kârlılık gibi, büyüme gibi, enerji kullanımı gibi somut ve sayısal bir göstergeniz var mıdır? Dijital dönüşüm yolculuğunuzun ilerlediğini, yetkinliklerinizin geliştiğini, müşteriye ve kuruma değer kattığını, tam olarak nerede olduğunuzu ifade edebiliyor musunuz, ölçebiliyor musunuz?

Çalıştığımız kurumların tümü bu skoru kurumsal karnelerine dahil etti. Hem CEO’nun hem CDO’nun en önemli KPI ölçütü haline geldi. Nerede olduğunuzu anlayacaksınız. Sektörel kıyasınızı bileceksiniz. Hedeflerinizi belirleyip, bir yıl sonra tekrar ölçtüğünüzde ne kadar ilerlediğinizi göreceksiniz. Ölçemediğinizi yönetemezsiniz.


Dikkat Edilmesi Gerekenler

Dijital dönüşüm uzun ve zor bir yolculuk. Başarılı şirketler bu boyutların hepsinde başarılı ve hepsini dengeli bir şekilde geliştirme gayreti içindeler. Bunu yapabilmek için kurum içinde özellikle yönetim seviyesinde bir farkındalık ve aciliyet hissi oluyor. Dijital dönüşümün önemli ve kaçınılmaz olduğunu çoğu üst düzey yönetici kabul etse de aksiyona geçmek konusunda her yönetici ve her kurum aynı oranda kararlı değil.

Ayrıca pek çok kurumda birbirinden izole projeler görüyoruz. Oysa, tabir-i caizse, “dijital dönüşüm bir takım sporudur” diyoruz. En önemli dijital katma değerler süreçler ve birimler arası entegrasyonları artırmak, sürtünme nedeniyle oluşan enerji kayıplarını azaltmak veya yok etmekten geliyor. Benzer şekilde tüm birimlerin aynı verilere bakması, “hakikatin tek bir kaynağının” olması elzem ve en önemli dijital kazanımlardan. Bunun için tüm üst yönetimin “ittifak ve mutabakat” içinde olması gerekiyor. Burada kullandığımız “ittifak” kelimesi Harvard Business School profesörlerinden olan John Kotter külliyatındandır. “Guiding coalition” olarak isimlendirdiği kavram, üst yönetimin asgari müşterekler, şirketin vizyonu ve istikameti için, fikir ve aksiyon birliği içinde olmaları durumudur. Bu her şeyin başıdır, bu olmadan yola çıkılmamalı zira bunun sağlanamaması veya korunamaması genelde sorunlara yol açıyor.

Dijital dönüşüm konusunda başarılı olan kurumlar, nerede olduğunu, nereye doğru gitmesi gerektiğini bilen, bu yolculuğu emin, kararlı ve sabırlı adımlarla yürüyen kurumlardan çıkıyor. Dijital dönüşüm bir yolculuktur. Bu yüzden de kurumun “dijital stratejisi” ve bunu hayata geçirmek için bir “dijital dönüşüm yol haritası” olması gerekiyor. Bunların hayata geçirilmesinden şirketin tüm üst yönetimi sorumlu olsa da bu strateji ve yol haritasının sorumlusu genelde “Chief Digital Officer,” yani “Dijital İşlerden Sorumlu Tepe Yöneticisi” ya da muadili bir sorumlu lider oluyor. Bu yöneticinin yetkisi, kudreti, ekibi ve bütçesi olmadığında veya sınırlı olduğunda kurumların başarısız olduklarını gördük. Eğer bu kişi sağlam bir ekip, icra yetkileri, gereken bütçe ile donatılırsa, kurumun iş modeline hakimse ve kurumun kalan yönetim ekibi ile uyum ve eşgüdüm içinde çalışması mümkünse, işte o zaman dijital dönüşümün başarısı için en önemli ön koşullar sağlanmış olur. Tersi durumlarsa başarısızlık için kesin sebepler olarak öne çıkıyor.

Sağlam Adımlarla İlerleyenler

Pek çok üst düzey yönetici ve dijital dönüşüm lideri, dijital olgunluğun ölçümlenmesiyle büyük fayda elde ettiklerini ifade ediyor. Assan Alüminyum genel müdürü Göksal Güngör, “Şirketin röntgeninin çekilmesi, bugünkü durumun anlaşılması, gidilmesi gereken yönün belirlenmesi, aynı konseptlerde konuşulması açısından çok değerli bir çalışma” diyor. Bağımsız ve tarafsız bir kurumun bu ölçümlemeyi yapıp bir karne sunması değerlemenin kurum genelinde çok daha yüksek oranda kabul görmesini sağlıyor.

SabancıDx genel müdürü Doğuş Kuran da ölçümlemeyle ilgili olarak, “Digitopia ile birlikte hayata geçirdiğimiz model sayesinde firmaların hedeflerine daha sağlam adımlarla, planlı ve günümüzün gerektirdiği çevik bakış açısıyla yürüyeceklerine inanıyorum” diyor. Ayrıca başka kurumlarla karşılaştırılmak (benchmarking) sektörde ve rekabette ne durumda olduklarını anlamak bakımından büyük önem arz ediyor.

Çok önemli diğer bir konu ise dijital olgunluk ile kurumsal performans arasındaki korelasyon. Mesela e-ticaret kanalının açılması ile satış gelirlerinde bir artış olacağı düşünülür. E-ticaret kanalının dijital olgunluğu ile bu ilave gelirlerin arasında bir ilişki vardır. Dijital olgunluk ne kadar artarsa müşteri deneyimi ve müşteri analitiği de o kadar artar ve arka ofisteki ve depodaki süreçler daha entegre olur. Bundan ötürü dijital kanaldan gelen gelirler daha yüksek ve daha kârlı olacaktır. Eğer bu bilinçle yapılmazsa, mevcut gelirlerin düşmesi ve iadelerden, şikayetlerden, sosyal medyadaki olumsuzluklardan dolayı, mevcut ve tüm gelirlerin düşüşü dahi yaşanabilir. Buna benzer onlarca örnek vermek mümkün. Dijital olgunluk iş performansını ve böylelikle kurumsal başarıyı doğrudan ilgilendiriyor. Dijital olgunluk ölçümlemesinin kuruma etkisini A101 genel müdürü Cem Maltaş, “Organizasyonel adaptasyonumuzda ve yatırım kararlarımızda daha güvenli adımlarla yürüyoruz” sözleriyle anlatırken; A101 CTO’su Orhan Dağlıoğlugil mevcut resmi net olarak görüp önceliklerini objektif bir şekilde belirleme fırsatı bulduklarını belirtiyor.

Dijital Karne Ortaya Çıkıyor

Artık iş dünyasında bazı dijital liderlerin ve hatta genel müdürlerin hedef karnelerinde “dijital olgunluk skoru”nun yer almaya başladığını görüyoruz. Çünkü dijital dönüşümün en bütünleşik ve en kapsayıcı skoru ancak dijital olgunluk skoru olabilir. Bu skorun artmasını sağlayan kurumlar ve üst yönetimler, başarılı olduklarını ve kurumun dijital dönüşüm yolculuğunda emin adımlarla ilerlediğini kanıtlayabilirler. Önümüzdeki dönemde dijital olgunluk skorunun çok daha sık ölçüleceğini, kurumsal dünyanın önemli başarı kriterlerinden biri haline geleceğini öngörmek yanlış olmaz.

Sonuç itibarıyla dijital olgunluğun tespiti, bir şirketin tam olarak “dijital karnesini” ortaya çıkarıyor. Böylece şirketin dijital yolculuğun neresinde olduğu, dijital yatırımlardan ne kadar yarar elde ettiği ve dijital dönüşümünün kurumsal performansına ne kadar hizmet ettiği belirleniyor. Ayrıca şirketin altı boyutta ne kadar dijitalleştiği ve böylece rekabet gücünü nasıl geliştirdiği ortaya konmuş oluyor.

Yarının bugünden daha dijital olacağı konusunda hemfikir isek, o halde herkesin dijitale yatırım yapması ve dijital dönüşüm yapması gerekiyor. Finansal yatırımlar nasıl ölçülüyorsa, kalite ve verimlilik nasıl ölçülüyorsa, nasıl satışlar ve maliyeti yakından takip ediliyorsa, aynı şekilde kurumun dijital dönüşümü de gözlenmeli. Bu alana yapılan yatırımların ve gösterilen eforların, kurumsal bir faydaya dönüşmesi güvence altına alınmalı. Bunun tek yolu “dijital olgunluk skorunuzu” bilmek, gelişimini sağlamak ve gerçekçi hedefler belirlemekten geçiyor. 

Özetle
SORUNDijital dönüşüm kavramı pandemiyle birlikte inanılmaz bir hızlanma yaşıyor. Her şirketin öncelikleri arasında yer alan bu dönüşüm zor ve çoğu zaman beklenen sonuçları vermekten uzak kalabiliyor.NEDENDijital dönüşüm bir yolculuksa, bu yolculuğa hangi limandan çıkıldığı ve rotayı doğru takip edilip edilmediği çok önemli. Birçok şirket heyecanla ve azimle sürece başlıyor ama zamanla sisin içerisinde kayboluyor. Rotayı tutturmak için bir pusula gerekli.MODELYazarın geliştirdiği dijital olgunluk modeli şirketlerin mevcut dijital olgunluğunu ölçümleyip gitmek istedikleri yere yönelik doğru yol haritasını oluşturmaya yardımcı oluyor. Beşlik bir skala üzerinden belirlenen olgunluk, birçok kriter ışığında ölçümleniyor.
Bu yazının konusu: TEKNOLOJİ

https://hbrturkiye.com/dergi/dijital-olgunlugu-anlamak

Posted by: bluesyemre | June 8, 2021

#Localingual (Listen to the voices of the world)

Hey! I’m David, the creator of this site. The idea for Localingual came to me while I was on a backpacking trip through Europe. I’ve always been fascinated by the different languages and cultures around the world – being raised bilingual made me appreciate both the vast differences and subtle characteristics of human languages.


Around 3 months into my backpacking trip, I was wandering around in Ukraine while trying to learn a few words. As hard as I tried, I would butcher the simplest of phrases such as “Good day” (Доброго дня). It was difficult to find Ukrainian vocals online, as it is not a widely spoken language, so I practiced by making a few voices recordings of Ukrainians I befriended.


Soon afterwards, I had the idea to post the recordings I’ve made online in an appealing fashion, and Localingual was born! My dream for this site is for it to become the Wikipedia of languages and dialects spoken around the world. For that, I’ll need your help :). Localingual is still in its infancy, so please help me improve the site by sending feedback/feature requests to david@localingual.com

https://www.localingual.com/

Bu denemede, kendi ilgi ve uğraş alanımda edinebildiğim deneyimin, kendi tanıklık ve gözlemlerimin özel bir ağırlığı olacaktır. Hareket noktamı bu deneyim, tanıklık ve gözlemler oluşturuyor. Ama, bir yanıt bulmaya uğraştığım meselenin sistemsel bir bütünün parçası olduğu ve binlerce yıllık bir toplumsal geçmişe dayandığının her zaman farkında oldum. Çünkü, “Niçin yeterince yenilikçi ve yaratıcı olamadık” derken, hakkında bir hükme vararak bunun niçin böyle olduğunu sorguladığımız, toplumumuzun kendisidir; içinde yaşadığımız toplumdur. Hangi toplumu ya da toplumsal meseleyi o toplumun tarihsel geçmişinden ve içinde bulunduğu iktisadi-siyasi sistem gerçeğinden soyutlayarak ele alabiliriz ki… Bu mümkün değil. Hele de mesele, toplumun doğrudan bilimde, teknolojide, başta sanayi olmak üzere üretimde gelebildiği düzeyle ilgiliyse… 

https://www.ayrintiyayinlari.com.tr/kitap/yaraticilik-ve-yenilikcilik/1659?

Posted by: bluesyemre | June 8, 2021

Türkiye Medya Sahipleri Ağı

https://bit.ly/3gjA2Vu

Posted by: bluesyemre | June 7, 2021

Libraries as ‘Bumping Spaces’

Helen Tremaine from City of London Libraries explains their project which promotes the value of libraries in overcoming barriers within communities.

The Bumping Spaces project, a response to the Engaging Libraries initiative, aims to develop sites that encourage the chance of informal interaction. It was initially conceived on the back of a media article about the unique social context of public libraries. The article highlighted public libraries as spaces where valuable, serendipitous interactions can happen across demographic divides.

This resonated with Dr Roger Green’s research on social isolation in the City of London and his recommendation of ‘Bumping Spaces’ as an antidote. Seeing this connection, we devised the project with the aim of engaging the local community with his research and using their responses to help create bumping spaces. We wanted to understand the barriers to people interacting and feeling a part of their community and get them thinking about how they might overcome that in fun, playful ways.

We bagged ourselves an excellent partner, Made by Play, experienced in and passionate about community projects and we began work just before Christmas 2019. Then the pandemic hit and the project was halted as we adjusted to the new circumstances. The engagement we had planned involved going out into the community to visit local groups, the community centre, shops, talking to people in the library and putting up promotion around the area as well as inviting people to workshops held in the library. Covid restrictions made this impossible but after much consideration we decided we might still be able to go ahead as there was likely to be an increased need and interest in people thinking about isolation and community and it might provide a positive focus through difficult times.

We had to adapt the engagement to reaching people locked in their homes. We were assisted in this by local community representatives and volunteers who were very supportive of the project and eager to help. We hand delivered booklets explaining the project to local residents, inviting them to participate by Zoom and email. We offered telephone and letter participation too as we didn’t want to exclude those not online. We gathered data from the correspondence, a survey and Zoom workshops. The responses were overwhelmingly positive.

The next stage of the project is to display installations around the community that will encourage playful interaction (compliant with Covid restrictions) whilst informing the public about the project. Using eye catching and attractive displays, we’ll exhibit quotes from locals on their views on community and isolation to prompt reflection on social isolation and encourage conversation. In some cases this will include adding or contributing to the display – for example by adding a photo or a pin on a map.

As people tentatively take steps to return to normal life, we hope the project will serve to root the library presence in the community and to encourage more people to think of us as their space and a bumping space. Thinking to a future when all restrictions are lifted, we can use our findings to facilitate bumping spaces in the library and possibly hold an exhibition of the project and the community interactions with it. Beyond the project, we’ve made connections with people who would like to act as ‘community champions’ by working with us to continue with community engagement activities, taking advantage of the library resources, space and reputation as a trusted community presence. 

City of London Libraries’ Bumping Spaces project is supported by the Engaging Libraries programme which is run in partnership by Carnegie UK TrustWellcome and the Wolfson Foundation.

https://www.librariesconnected.org.uk/news/libraries-bumping-spaces?s=09

Posted by: bluesyemre | June 7, 2021

OERs: the future of #education?

A rotating card index, filled with cards and divided with multicoloured tabs. cropped at right side of frame. A black chalkboard background provides copy space to the left.

The pandemic has provided a tantalising glimpse of the potential of open educational resources. Rebecca Pool asks: will they become our new normal?

When University College London launched UCL Press, in 2015, the library services team wanted the open access university press to become the OA publisher of choice for authors, editors and readers around the world. Six years, 180 research monographs and more than four million downloads later, the press has, without a doubt, been embraced by many.

Paul Ayris, pro-vice provost and director of UCL Library Services, tells Research Information: ‘With only 180 books, we’ve reached more than 240 countries and territories across the world… as the UK’s first fully open access university press, we’ve seen the impact the press has had.’

Over this time, one of the top ten downloads has been an e-textbook on burns and plastic surgery produced by Deepak Kalaskar from Medical Sciences at UCL and director of the  MSc course in burns, plastic and reconstructive surgery. According to Ayris, the book’s 70,000 downloads are proof that e-textbooks and open educational resources have a clear future at UCL, a point that’s only been underlined by the current pandemic.

‘UCL has now given us funding to produce an e-textbook service,’ he says. ‘We have 45,000 students at UCL and when the libraries physically closed and students couldn’t get access to physical copies… we saw that digital education and providing open educational materials was the way to go.’

‘I wouldn’t have said that 12 months ago, but I’m saying it now,’ he adds.

Right now, UCL is piloting an open access repository, UCL Discovery, for its open educational resources, has established its online publication platform, BOOC, Books as Open Online Content, for OA ebooks and content, and expects to start its dedicated e-textbook service in a year. Work is underway to explore whether this service will have its own dedicated platform or UCL Discovery will disseminate content, with consultants also looking at the best workflows and OA business models. But whatever the outcome one year from now, Ayris is excited.

‘We’re still in the advocacy stage of OERs and are encouraging lecturers to use our platform but we’ve had one or two expressions of interest from other universities that want to join us with this,’ he says. ‘I don’t know of any other university in Europe that is building an OER e-textbook platform.’

Given the current industry row over e-textbook pricing, this can’t come a moment too soon for Ayris. In his words, when academics learn how ‘ruinously expensive’ e-textbooks are for students, they suddenly become very interested in the alternatives.

‘This is a critical moment in the development of OERs as we’ve seen in the last 12 months that current models and provision just don’t cut it with students or universities either,’ he says. ‘Indeed, when I took the latest bill for our commercial interests with purchasing to the Provost and Deans faculty, they were outraged.’

Like many across the scholarly community, David Prosser, executive director of Research Libraries UK, is watching OER developments from UCL and elsewhere with great interest. And in a similar vein to Ayris, he believes the Covid-19 pandemic has triggered change.

‘[Coronavirus] has acted as a real catalyst for OERs especially with many institutions that, quite frankly, have had to muddle through without access to necessary teaching materials through the lockdowns,’ he says.

Similarly, Prosser also believes the pandemic has shone a spotlight on e-textbook cost issues, throwing open the door to OA alternatives. As such, he is certain that UK library communities are becoming increasingly interested in OERs.  ‘The current [e-textbook] pricing models have shown themselves to be so blatantly inadequate that people have had to look elsewhere,’ he asserts. ‘I believe that in the long-term, open educational resources could be one of the most significant solutions here… and the RLUK hopes to play a coordinating role in bringing interested parties together.’

Still, much needs to be done. In June 2020, SPARC Europe, a Dutch advocate of open access, science, scholarship and education, released the results of its survey, ‘Open Education in European Libraries of Higher Education’.

Analysis revealed that few libraries reported having the funds, grants or budgets for open educational work while policies dedicated to OERs were sparse. Other findings included respondents being split 50/50 on whether the library should take a leading in advancing OERs in their organisations and that open education was still a relatively new concept in the library.

Importantly, the report also made a series of recommendations on funds, leadership, policy and how to grow resources including earmarking library budgets and supporting internal OE champions. Prosser agrees that OERs aren’t yet mainstream in terms of production and use, and reckons resources first need to find their way onto university reading lists. 

For starters, he advocates a reward system being developed within institutions and departments that recognises the time and effort that an academic spends on creating a high-quality OER. ‘People need kudos and could get a tick against their names that manifests itself against, say, career development – we just don’t have this right now,’ he says.

Prosser also points to the need for mechanisms of quality control in OERs. ‘For example, I think it would be really interesting if scholarly societies could ‘kite-mark’ sets of materials, which could also serve as reward or validation,’ he says.

‘We’re really lucky in the UK to have some very active and thoughtful societies that may have some ideas here,’ he adds. ‘OERs is an area that the UK library community is increasingly interested in and I think it would be interesting for us or someone else to convene a group that is interested in this.’

A flying start

Across the Atlantic, US colleges are ahead of UK institutions on OER adoption. Myriad OER repositories exist, including Oasis from the Commonwealth of Learning, Merlot, set up by the California State University, and OER Commons, created by Californian non-profit organisation, the Institute for the Study of Knowledge Management in Education. Indeed, rising interest in OERs at the US state level as a means to make college education more affordable prompted SPARC, US, to set up a State Policy Tracker that tracks OER policy on a weekly basis.

So why the OER adoption gap between the US and UK? Clearly each nation’s education system is based on very different models. But as Andrea Eastman-Mullins, founder and CEO of US-based West End Learning, points out: ‘I think the UK has been a little more forward thinking in terms of recognising teaching and the tenure promotion process, so now the US is feeling the pain of student affordability more which has resulted in more [OER] advocacy.’

Indeed, according to Eastman-Mullins, the early adopters of OERs in the US, have been largely motivated by student affordability. ‘They really see the pain of the average college student paying $1200 on textbooks every year,’ she says. ‘In the US, deciding between buying a textbook or buying food is a real issue for some students.’

Despite advocacy, numerous OER repositories and early adopters, issues exist. For example, an ongoing survey on OERs from the Babson Survey Research Group recently put faculty awareness at less than 50 per cent.

Eastman-Mullins believes that many lecturers may be using OERs in the form of open textbooks, videos and other materials without realising but like RLUK’s Prosser, she believes incentives in the form of recognition are needed to increase the use of OERs. 

‘The OER movement in the US has sustained a lot of traction by giving mini-grants or stipends to faculty that are willing to take the time to convert courses to OERs,’ she says. ‘But what would go even further is to recognise the time involved [in creating and using OERs] in the tenure and promotion process. We’re seeing movement in this direction but it’s definitely a steeper hill to climb.’

Yet, recognition aside, Eastman-Mullins reckons one of the biggest motivating factors for academics is also inspiration. ‘Introducing [lecturers] to different open materials pedagogically is very inspiring,’ she says. ‘For example, using Underground Comics to teach in the humanities can brighten peoples’ ideas of what their course can be.’

Discovering OERs

Still, as more academics turn to OERs, more and more issues around discoverability are emerging. As Eastman-Mullins points out, faculty ‘still has a way to go’ to recognise what resources are available. And then lecturers need specific material – be it a five minute video or relevant book chapter with the necessary copyright – that fits into their existing courses.

‘I’ve seen studies that say it takes an extra 160 hours to prepare for courses using this kind of digital content, which means people give up and revert back to the text book,’ she says.

UCL’s Ayris concurs but points out how the the e-textbook material being created at the university and deposited into UCL Discovery is primarily aimed at supporting its own students, and as such, is driven by the UCL curriculum. ‘Dissemination is very straightforward through our strong team of subject liaison librarians,’ he says.

However, materials from UCL Press have been indexed on several large-scale international platforms including JSTOR, as well as Google. ‘I think this is how to make the materials from our international collaborations available and visible – from our experience with research monographs this has been hugely successful,’ he says.

For her part, Eastman-Mullins, with West End Learning, has developed the ‘Syllect’ platform which screens, curates and matches resources to course topics. A first version covers entrepreneurship and innovation and other disciplines are going to follow. ‘We make sure, for example, that [an OER] is relevant for a discipline, copyright is cleared for re-use, and links are stable,’ she says. ‘We’ve been testing this with partner institutions and faculty, and will launch this during summertime.’

Eastman-Mullins also believes the platform will help with the potential OER quality issues that concern many in academia. ‘A lot of the time, quality comes by word of mouth but the challenge comes if you’re tapped to teach a course that you’re not an expert in,’ she says. ‘So we’ve built recommendations into our process… and we’re now also thinking of building impact metrics to the platform too.’

Eastman-Mullins launched West End Learning in early 2020, which based in Winston-Salem – a North Carolina city home to six higher education institutions – is well placed for hands-on development and collaborations. However, what she hadn’t initially factored into her business venture was the college closures that coronavirus would bring, and as she points out, the pandemic has had its pros and cons.

On the downside, some local programmes from community colleges or other institutions have stalled while staff deal with fallout from Covid-19. But on the upside, she believes many lecturers and academics are now ready for ‘something different’. ‘They’re already over the hurdle of teaching differently and as people come back onto campus, faculties everywhere know that in many ways, there’s no going back to the way it was,’ she says.

Indeed, as she highlights, OpenStax, a non-profit Rice University initiative that publishes peer-reviewed, openly licensed textbooks that are free online, recently received $12.5 million from philanthropic organisations, including the Bill & Melinda Gates Foundation. OpenStax’s goal is to ensure that no student ever has to worry about textbook costs again, and intends to double the size of its library with the latest raft of grants.

‘There’s this new awareness coming out of the pandemic,’ says Eastman-Mullins. ‘I really think the OER movement will now continue to grow, even though we’ve had a slight lag over the past year.’

And Ayris holds similar aspirations. ‘I’d like to see UCL’s OER and open access e-textbook offering to be widely appreciated and used by our academic community and all those that can benefit from resources made available in this way,’ he says. ‘My hope is that OERs are going to be part of the “new normal”.’A growing impact

In developing nations, the demand for high quality educational materials is constrained by sparse human resources and overwhelming financial pressures – but OERs can make the difference. Here, free, open and reusable learning and teaching resources can help to narrow the gap between the rich and poor, a fact that isn’t lost on Philippa Benson, managing editor of CABI Agriculture and Bioscience, an open access journal from BioMed Central.

‘Open educational resources are critically important for researchers and educators in lower and middle income countries who have to make difficult decisions about how they spend their money,’ she says. ‘Climate change is already having a huge impact on food security, planetary health and equity, and good quality open educational resources are becoming increasingly important in helping people to get the basic information they need to address these issues.’

While CABI Agriculture and Bioscience publishes OA research on such issues, more recently the organisation has launched a series of free webinars that provide information on how to successfully publish research. For example, these include detail on the CHORUS initiative that aims to optimise a publication’s metadata in CrossRef, data repository requirements as well as other practices that increase the visibility of OA publications.

‘Many researchers [in developing nations] just don’t fully understand the importance of information and it’s so important we get this out there so research can be designed with open science in mind,’ says Benson.

In a similar vein, CABI A&B has also launched its ‘Meet an editor’ series that provides free interviews with section editors on critical research areas and how to get research published. ‘We really need to have this global outreach,’ says Benson.

Eventually, the managing director is hopeful that a new kind of open journal will emerge where the researcher can access an article, click on a figure to reach its dataset and then retrieve the underlying open data for his or her own work. ‘This is already happening,’ she says. ‘A journal or top-level educational resource becomes a portal or gateway into an entire ocean of scientific information that anyone can draw on and learn about the experiences of others.’

https://www.researchinformation.info/feature/oers-future-education

Posted by: bluesyemre | June 7, 2021

Arkeolog Mesut Alp (Mezopotamya Hikayeleri)

Mardin müzesi arkeoloğu Mesut Alp, nasıl arkeolog olduğunu ve Mezopotamya’nın yerel hikayeleriyle mitolojilerin ilişkisini anlatıyor.

Just like it does with books, movies, and comics, the Library of Congress also preserves culturally important video games. The field has blown up so much in the last 30 years, that it can now be considered an art form worthy of preservation and posterity for future generations. This list of titles selected for preservation—known in some circles as the “game canon”—comprises thousands of video games and strategy guides for the games. 

That being said, the process of perpetuating gaming history (at least for server-based games like Blizzard’s World of Warcraft) just got a lot more streamlined via some important rule changes implemented by the U.S. Copyright Office in the Library of Congress. These changes were laid out in an 85-page document, which was originally reported on by Vice’s Motherboard.

https://www.syfy.com/syfywire/the-library-of-congress-levels-up-makes-it-easier-to-preserve-culturally-important-video

Posted by: bluesyemre | June 7, 2021

Where are European citizens want to immigrate the most

Former First Lady Michelle Obama shares a special and inspiring message for librarians and educators everywhere, thanking them for the invaluable work they do in guiding our nation’s young people to become critical thinkers, engaged citizens, and empathetic leaders. Mrs. Obama’s memoir, BECOMING, is now available as a young readers’ edition and in paperback.

Sizlere son zamanlarda aldığı yatırımlar ve gelişmeleriyle adından sık sık söz ettiğimiz 10 dakikada teslimat platformu getir, yeni edindiğimiz bilgi doğrultusunda, 7.55 milyar dolar değerleme ile 555 milyon dolar yatırım aldığını duyurdu.

Bu yatırım turunda, mevcut fonlardan; Sequoia Capital ve Tiger Global Getir’e yatırımlarını sürdürürken; Silver LakeDisruptAD ve Mubadala Investment Company ise Getir’in yeni yatırımcılarından bazıları oldu.

7.5 milyar dolar değerleme

2021 yılının ilk altı ayında toplamda 1 milyar dolara yakın yatırım alan Getir değerini 5 ayda yaklaşık 9 katına çıkardı. Şirket, bu yatırımla Türkiye ve Avrupa’daki büyümesini sürdürürken, yılın ikinci yarısında da Amerika pazarına girmeye hazırlanıyor.

Dünyada bir ilki 2015 yılında Türkiye’de başlatarak, ortalama 10 dakikada market ürünlerini kullanıcılarla buluşturan Getir, Mart ayında üçüncü yatırım turunu 300 milyon dolar ile tamamlamış ve unicorn listesine giriş yapmıştı. İki ay sonra dördüncü yatırım turunu da tamamlayan Getir, 555 milyon dolarlık yeni yatırımla 7 milyar 555 milyon dolar değerlemeye ulaştı.

Getir Kurucusu Nazım Salur; “Getir’in bu değere ulaşması 10 dakikada teslimat gibi orijinal bir fikrin teknoloji ile harmanlandığında dünyada nasıl bir ilgi uyandırdığını gösteriyor. Bu aslında Türkiye’den de yeni teknolojik iş modellerinin çıkabileceğinin de göstergesi. Yeni kaynak ile hem Türkiye’deki işlerimizi daha hızlı büyütmeye hem de yeni ülkelerde bu iki heceli Türkçe kelimeyi sevdirmeye devam edeceğiz” dedi.

Yıl sonunda 6 ülkeye ulaşacak

Şu an Türkiye, İngiltere ve Hollanda’da hizmet veren Getir, Haziran ayında da Paris ve Berlin’deki operasyonlarına başlayacak. Yılın son çeyreğinde de Amerika pazarına girmeyi hedefleyen Getir, böylelikle yıl sonuna kadar 6 ülkeye ulaşacak ve kurucusu olduğu pazarın standartlarını yeni giriş yaptığı ülkelerde de belirlemeye devam edecek.

Posted by: bluesyemre | June 5, 2021

A Map of the Online World in Incredible Detail

A Map of the Online World in Incredible Detail

The internet is intangible, and because you can’t see it, it can be hard to comprehend its sheer vastness. As well, it’s difficult to gauge the relative size of different web properties. However, this map of the internet by Halcyon Maps offers a unique solution to these problems.

Inspired by the look and design of historical maps, this graphic provides a snapshot of the current state of the World Wide Web, as of April 2021. Let’s take a closer look!

But First, Methodology

Before diving into an analysis, it’s worth touching on the methodology behind this graphic’s design.

This map highlights thousands of the world’s most popular websites by visualizing them as “countries.” These “countries” are organized into clusters that are grouped by their content type (whether it’s a news website, search engine, e-commerce platform, etc).

‘I don’t really know if people are reading my old books. I mean, how would I ever be aware?’ … the window of Henry Pordes secondhand book shop in central London. Photograph: Tolga Akmen/AFP/Getty Images

AuthorSHARE, a royalty fund set up by two used booksellers with support from industry bodies, is calling for more retailers to participate

Unlike regular book sales or library borrowing, authors do not receive a penny from the sale of secondhand editions of their works – but a new scheme dreamed up by used booksellers is set to change this for the first time.

William Pryor, founder of Somerset-based used bookseller Bookbarn International, came up with the idea to pay authors royalties on used book sales in 2015, but needed a wider partnership to make it work. World of Books Group, which describes itself as the UK’s largest retailer of used books, then got involved to help Pryor create AuthorSHARE, a royalty fund worth £200,000 for the scheme’s first year.

Authors will be paid each time one of their books is bought directly from the World of Books and Bookbarn International websites, up to a cap of £1,000 a year.

The Society of Authors (SoA) and the Authors’ Licensing and Collecting Society (ALCS) are supporting AuthorSHARE. Participating retailers will share their sales information with the ALCS, which will match the works with their writer members and pay them their royalties as a lump sum twice a year.

The first payments will be made in October and anything left over from the scheme’s £200,000 fund will then be donated to the SoA’s Authors’ Contingency fund.

Pryor said that he hoped that others in the industry will sign up to the scheme in future so it could expand.

“As a writer as well as founder of Bookbarn, I was puzzled that authors, the very people who create the raw material of our business, were not benefiting,” said Pryor. “This is all about giving authors recognition for the value they create and we hope other retailers within this space will eventually join us in this innovative voluntary initiative.”

Previously, authors could only receive royalties on sales of new books, but the growth of the used book market, which is predicted to be worth £563m in the UK by 2025, had seen calls for a new approach to writer remuneration.

Chocolat author and chair of the SoA, Joanne Harris, welcomed the initiative.

“The value of a book goes beyond the value of the paper it is printed on, so it is great to see that original creators will see some benefit when their work finds a new reader. That the scheme has come from a partnership of private companies who simply believe that this is the right thing to do is very reassuring,” said Harris.

“This has been such a financially challenging time for so many authors. Now more than ever, the secondary incomes that come from library borrowing, copying, and now re-selling can all add up to help make a creative career a financially viable one.”

The award-winning graphic novelist Hannah Berry, who is on the AuthorSHARE steering committee, said it was “great to be acknowledging the lifespan of a book”.

“I don’t really know if people are reading my old books. I mean, how would I ever be aware? As far as I’ve known, as soon as they’ve been sold they just disappear off the map,” she said. “So it’s really heartening to see that there is a real will to support creators beyond the initial publication.”

Chief executive of the SoA Nicola Solomon said that “as well as the welcome financial boost, authors love to know that their books are still being read and enjoyed long after the first sale”.

“We know that books are often passed on or sold many times, yet authors have to date only benefited financially from the first sale. It is great to see that they will now receive a small share whenever their book is sold from the websites of Bookbarn, World of Books and other participating retailers,” she added.

https://www.theguardian.com/books/2021/jun/01/authors-to-earn-royalties-on-secondhand-books-for-first-time

Posted by: bluesyemre | June 5, 2021

What is CiteScore and why should you care about it?

The 2020 CiteScore metrics have just been released — but what’s it all about?

The 2020 CiteScore metrics have just been released, and they’re being more widely used than ever. For researchers, librarians and authors, these metrics contribute to a more comprehensive, transparent and current view. They’re part of an “array of metrics” that aim to provide a more nuanced understanding of what impact means for research and journals.

So why should this matter to you? If you’re a researcher, an author, a librarian or – on different occasions – each of the above, the increasing prevalence of CiteScore provides insights into the citation impact of nearly 26,000 titles. Here are some key reasons CiteScore is good news for the research community:

1. It’s agnostic. CiteScore is a publisher-agnostic journal metric. Many publishers are displaying it, including Elsevier, Emerald, Frontiers, Hindawi, Inderscience, MDPI, SAGE, Taylor & Francis and Walter de Gruyter. The wide use of CiteScore makes it more useful as a tool for comparing journals, understanding their impact and making decisions accordingly.

2. It’s robust. CiteScore’s robustness is reflected in its methodology, which we enhanced last year based on user feedback. Only peer-reviewed publication types (articles, reviews, conference papers, book chapters and data papers) will be included in both the citation numerator and publication denominator, making the comparison between journals more robust. Furthermore, publications in the four years up to and including the calculation year are now being included. This means that CiteScore can be calculated for journals with just a single year of publication, giving new journals – including many Open Access (OA). and China-focused journals – a first indication of their citation impact one year earlier.

3. It’s fair. CiteScore excludes so-called Articles in Press (also known as early access articles) to ensure a level playing field for all active publications in Scopus. Only a limited number of large publishers deliver these data along with their final version articles. However, Articles in Press data is available in Scopus for individual articles and researchers, for example, via their Author Profiles.

4. It complies with the responsible metric principles of the Leiden Manifesto and DORA. Since the last CiteScore release, Elsevier signed the Declaration on Research Assessment (DORA) and endorsed the Leiden Manifesto. As such, we’ve revised CiteScore to align with the principles reflected by these. For example:

  • Principle 10 of the Leiden Manifesto says that indicators must be scrutinized regularly and updated if necessary. CiteScore was launched in 2016, and by 2020, we had revised it based on expert and user feedback.
  • Principle 4 says that data collection and analytical processes should be open, transparent and simple; the CiteScore calculation approach has always been publicly available, with no methodological black boxes.
  • Principle 5 states that those evaluated must be allowed to verify data and analysis, and as such, the underlying data are freely available for verification purposes without a subscription to Scopus.
  • Principle 8 calls for the avoidance of misplaced concreteness and false precision. CiteScore was previously shown to two decimal places, but since only one decimal place is justified, this is how it is now reported.
  • Principle 9 calls for the recognition that metrics may have systemic effects and that a suite of indicators is always preferable; CiteScore appears as part of a set of several CiteScore Metrics which give further context and are also supplemented by two sophisticated journal-level citation indicators known as SNIP and SJR.

5. It’s comprehensive: CiteScore is based on Scopus, the world’s broadest abstract and citation database, and is available for all serial titles, not just journals. More than 26,000 journals are included — 13,000 more than receive a Journal Impact Factor.

6. It’s current: CiteScore Tracker is updated monthly. New titles will usually have CiteScore metrics the year after being published in Scopus.

7. It’s transparent: The underlying data and methodology we use are freely available for verification purposes for you to interrogate, and indeed you can even calculate a journal’s CiteScore yourself. No Scopus subscription is required.

8. It’s free: CiteScore metrics (and additional metrics such as SNIP and SJR) are freely available at scopus.com/sources. If you run a journal and it’s listed in Scopus and therefore has a CiteScore rating, the score can be easily displayed on your own webpages via an API or widget. For librarians, we have a comprehensive LibGuide.

Hans Zijlstra

Written by

Hans Zijlstra

Hans Zijlstra works as a Research Metrics Product Manager in Elsevier’s Research Products department in Amsterdam. He is responsible for developing journal and article metrics with the aim of improving Elsevier’s service to researchers, librarians, publishers and funders.

https://www.elsevier.com/connect/what-is-citescore-and-why-should-you-care-about-it?

Posted by: bluesyemre | June 4, 2021

Hundred largest islands of the world

Kahverengi Yol Panoları’nın bu bölümdeki konuğu Cezeri Müzesi Direktörü Mehmet Ali Çalışkan, sibernetik alanın kurucusu kabul edilen Cezeri’nin 12.yüzyıla ait icatlarını anlatıyor.

Posted by: bluesyemre | June 4, 2021

Malta Study Center

  • Established: 1973 by the Honorary Consul General of Malta-Saint Paul/Minneapolis, Joseph S. Micallef, KMOb UOM.
  • Mission: Preserve and make accessible the hand-written culture of Malta and the Sovereign Military Order of Saint John of Jerusalem, of Rhodes, and of Malta (also known as the Order of Malta) through digitization, research, and public engagement.
  • Collection:The Malta Study Center maintains the largest collection of microfilms and digital images of manuscripts, art, and archival material related to Malta and the Order of Saint John of Jerusalem in the world.

Malta Manuscripts

HMML’s Malta Study Center has microfilmed and digitized archives, manuscripts, rare printed works, and art related to the history of Malta and the Sovereign Military Order of Saint John of Jerusalem, of Rhodes, and of Malta (also known as the Order of Malta) for more than 70 institutions in Malta, the United States, and Canada. The collection includes over 16,000 reels of microfilm and 2.5 million digital images from partner archives and libraries, including:

The Center has also worked closely with local partners to digitize the private and confraternal archives in Malta, such as:

The microfilm and digital collections provide researchers with a rare opportunity to explore the institutional history of the Order of Saint John of Jerusalem, the history of Malta, and the complex social and legal history of the Mediterranean. The collection uniquely stands out for its early modern music, art, and cartographic collections, which include the works by Francesco Azopardi, Nicolò Isouard, Mattia Pretti, and Antoine Favray.

Highlights

Manuscripts

Repositories

Museum

https://hmml.org/collections/malta/

Posted by: bluesyemre | June 4, 2021

Hammurabi’nin Yönetim Felsefesi

Anna Stepanova, Nâzım Hikmet‘in son eşi Vera Tulyakova‘nın kızı, aynı zamanda Nâzım Hikmet‘in de manevi kızı. Stepanova, Moskova’da DW’ye verdiği röportajda Nazım Hikmet’e dair anılarını anlattı. “Anneme Türkiye’sini göstermeyi hayal ediyordu hep. Ona Türk yemeklerinden çok bahsederdi” diyen Stepanova’ya göre, “Hasret kelimesi onun Sovyet sürgününden kalma şiirlerindeki en önemli kelimelerden biri” oldu. Nazım Hikmet görüntüleri konusunda verdikleri destek için Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı arşivine teşekkür ederiz.

Posted by: bluesyemre | June 3, 2021

9 Farklı Dilde Adam Asmaca

http://pauctle.com/hangman/

Posted by: bluesyemre | June 3, 2021

#Read #Love #Inspire (Librarian mask)

Posted by: bluesyemre | June 3, 2021

Angelita (A love story that beckons you to dive deeper)

This is the story of falling in love with the water.

Our team spent 14 days diving in Mexico’s magical cenotes guided by the vision that Josiah had written out months before. BTS film coming soon!

Directed and shot by: Josiah Gordon
Starring: @ChelseaKauai and @kold
Edited by @Emmett Sparling
Colorist @JVKE
Original Score “Angelita” by Matthew Morgan Music
Body Double + Sun watcher: Sasha Juliard

This film would not have been possible without the incredible safety dive team of Angel Oviedo, Cami Torres, and Matthieu Devault. Trust you all with my life 🙂

Shot on Sony A7SIII + Nauticam Dive Housing.

https://www.instagram.com/chelseakauai/

https://www.facebook.com/chelseaKauaiOfficial/

https://chelsea-kauai.com/

Posted by: bluesyemre | June 3, 2021

Kadınlar Krizleri Daha İyi Yönetiyor

Kadın devlet başkanları, Covid-19 salgını sürecinde gösterdikleri performansla büyük övgü topluyor. Örneğin, kadınların liderlik ettiği ülkelerin çoğu, erkeklerin liderlik ettiği ülkelere göre daha düşük ölüm oranlarına sahip. Liderlerin tüm yönleriyle incelendiği, biri 2012’de diğeri 2020’de yapılan iki küresel analiz, iş dünyasında kadınların erkeklerden daha etkili olduğunu ve pandemi sırasında aradaki farkın daha da açıldığını ortaya çıkardı.

https://hbrturkiye.com/dergi/kadinlar-krizleri-daha-iyi-yonetiyor

Posted by: bluesyemre | June 3, 2021

Yoann Bourgeois at the Pantheon in the Eye of a Physicist

Yoann Bourgeois / La Mécanique de l’histoire au Panthéon. Photo Géraldine Aresteanu

From 3 to 14 October 2017, Yoann Bourgeois’ machines invaded the Pantheon to dialogue with Pendule de Foucault. Unlike the pendulum that swings alone, whether we are there or not, his machines must be “inhabited” by acrobats to become devices that explore movement. But, just like The Pendulum, these devices lead us again and again to the fundamental question: what is movement?

Foucault Pendulum

I first discovered The Pendulum a long time ago when I was a physics student. I remember a twinge in my heart. Ever since Galileo, who opened up the science of motion to us, scientists have been in love with the Pendulum. It is a reasonable and measured love: circular trajectory, speed, acceleration, oscillation, energies, forces, gravity, period and measurement of time.

It gave us additional reasons to love it when it became “Foucault’s pendulum”: rotating frame of reference, force of inertia, Coriolis.

Observing Yoann Bourgeois’ four devices at the Pantheon, I felt this pinch in my heart again. With Foucault’s pendulum in the centre, the life that moves in Yoann Bourgeois’ model worlds puts the physics of movement at the heart of our existences. And to appreciate the beauty of this spectacle, you don’t need to be a surveyor.

Energy

In my world of physics, the one that falls and rises, we call it a system. This system is not isolated because it exchanges energy with the rest of the world around it. It falls. Its kinetic energy, determined by its speed, increases. Then it stops in the trampoline. Like speed, its kinetic energy is zero at that point of stopping, all the way down. In that very brief moment, when everything is motionless, all the energy of motion resides in the tension of the trampoline. The trampoline then returns the system. Suddenly the energy of movement becomes kinetic energy again. It rises. It loses speed. The kinetic energy decreases until it is zero. The energy, this time potential energy of gravity, is available for a new fall.

At the highest point of the trajectory, he gets back on his feet for a short while… Then he falls back down. I decide that this moment is the end of the sequence. A new one begins. Identical. Periodic motion is the image of permanence, of eternity. Physicists play with forces they call conservative. Weight is at the forefront of these forces. They describe reversible and total transformations of energy during movement. No loss. So time doesn’t pass. The future and the past are identical. Everything starts over again identically. Endlessly. No beginning. Ideal world.

But the world is not ideal. The pendulum always stops swinging because there’s friction somewhere. Energy is lost and becomes heat. It’s inevitable. When it’s supported at the top, the one who falls can fight against this dissipation of the energy of movement. By purposefully pushing his body upwards, he can increase his potential gravity energy. Thus, once again, he can compensate for the loss of energy and start a new sequence identical to the previous one. As long as his body is able to do so, he maintains the illusion of a seemingly free and endless repetition.

Inertia

This fast-moving stage is a small, elementary world. Its simplicity makes it a laboratory for exploring our way of being in the world. To the usual constraints on our daily movements (weight, contact, friction, inertia), it adds the one induced by a world that rotates rapidly on itself. In this small world, we have to bend to stand, that is to say in balance and at rest. To be standing, one must inscribe one’s body in this new vertical defined by the combination of two forces.

Here the weight is combined with the inertial force due to the rotation of the plate. If all friction were suddenly removed, all anchors, men and objects would be ejected from the stage, they would continue in a straight line instead of rotating.

Equilibrium

It’s a silent dialogue that is played out around this other stage: moving in pairs on the edge of balance and always pushing back the fall that comes. Feel this gap, feel how the other already corrects it with imperceptible movements. At the limit of perception, slowly, recovering at every moment, they explore this world as simple §one table, two chairs) as it is intractable.

These acrobatic feats echo, in mechanics, the impossible balance of the cone on its tip. In principle, a perfect cone ideally vertical, it stands upright. In practice, it falls immediately. Technically, we know how to make it stand upright. The very small deviation in the vertical is measured with sensors. This measurement then controls a device that corrects and prevents the fall. In the same way one stands in an unstable balance. Proprioception: Permanent and unconscious control of the body position.

The zero sum of the moments of the forces founds the physics of rotational equilibrium, it is the equilibrium of the balance. This same law defines the life of this couple on the table. It binds the two bodies closely together despite the distance. Invisible link, which passes through an unstable plate. Permanent and susceptible physical link, which very quickly amplifies any deviation. To live here as a couple is to try to move freely and together without any gap being created, by marrying movements that are barely felt.

Trajectory

To explore a new world by moving, Yoann Bourgeois first builds his stage. He thus chooses which links to reality will explore the dancer-acrobats of his company. These physical constraints will be tools of creation.

The most elementary of scenes comes from our everyday life. It is the stage of the theater. It underlines a body that is always heavy and a space above the ground that is inaccessible. It establishes permanent contact with the ground, and thus a radical separation between the vertical and the horizontal.

This balanced scale, an apparatus manufactured for the needs of the show, offers another stage. Settling down there immediately projects the body into another world. I’ve never been on this trip before. As a spectator, I am fascinated and perplexed. It’s a foreign world in which you have to learn to move by exploring it. No contact with the ground. The weight is always there, but the almost perfect balance provided by the counterweight allows the vertical to open effortlessly. All you have to do is move one leg, one arm. Barely. The balance allows immobility in the air. All the movements of the body revolve around the point of attachment of the balance, the centre of rotation, the heart of this world. Horizontal, vertical… it makes no sense for a body that now moves freely on the surface of a sphere. The device changes the symmetry of space, which becomes spherical. The mechanics of the balance is very well oiled. This allows to play with inertia. One can then move long and slowly, at very low speed, and without having to maintain the movement.

What an astonishing division then between the observer and the body moving in space! The first remains on the stage. The second one leaves it when it settles on the scales in front of the audience. At that moment he crosses the border between these two irreducible worlds. Sitting on the stage, the spectator watches a body explore this foreign world and play it for him.

“La Mécanique de l’histoire, une tentative d’approche d’un point de suspension – Exposition vivante au Panthéon, Yoann Bourgeois – CCN2-Centre chorégraphique national de Grenoble. Commissioned by the Centre des monuments nationaux as part of the Monuments in Movement operation in partnership with the Théâtre de la Ville, Paris.

https://joelchevrier.com/2020/02/29/yoann-bourgeois-at-the-pantheon-in-the-eye-of-a-physicist/

Posted by: bluesyemre | June 3, 2021

A #Millennial Librarian by #JessicaFitzpatrick

Abstract: A new generation of librarians is emerging to change the lives of their students and patrons even going beyond books. Librarians are creating a space that has books that reflect their student’s diverse population and spaces that build empathy and knowledge of different cultures and societies. 

Keywords: Librarian, Millennial, Change, Growth

Millennial can sometimes be a bad word in certain situations. It can be used to degrade someone based on their age, beliefs, or emotions. I know I have been called a millennial more times than I can count for not letting old bias continue.  I view being called a millennial as a compliment. The millennials are the generation that saw that change needed to happen and are doing what we can to make those changes happen. These changes are the very changes I am making in my very own high school library, making even the smallest impact that can affect the greater good. 

  In my twenties, I am changing the way students, teachers, administrators, and even other librarians view the library. The portrayal that librarians wear a bun, cardigan, never smile, and constantly “shhhhh” is the idea that I am trying to break but don’t get me wrong, I love my bun and cardigan. I have created a library that is full of fun, laughter, plenty of noise, a safe place for all students regardless of race, gender, sexual identity, or disability. My library is a safe haven for all students with a focus on mental health, celebrating diversity, community, and of course, sharing a love of reading. I have witnessed libraries and librarians who do not see their own bias or know their bias but do not make any effort at all to change. I have witnessed even in my time as a librarian (three years), a librarian with many more years of experience than I say that they do not need to put a book about an African-American student in their library because their school doesn’t have that many black students.* These are the very ideas and problems that we need to change about our profession. 

We need books that reflect all cultures, races, genders, sexual identity, disabilities, etc. regardless of if we have students who are reflective of that or not, some of these are items we might not even know or see. We need diverse books that reflect all to build empathy, knowledge, and love. Knowing, learning, and understanding different cultures, races, genders and sexual identity help our society as a whole and could change how we treat each other and how we view each other. Empathy and knowledge could, in my opinion, solve almost all our societal problems. 

Changing lives in my library goes beyond books. I am at a low-income school and a lot of my students do not have a lot. One student was labeled as a “difficult student”. He gave the teachers issues and caused trouble. In my library, I emphasize that it’s a safe place for all students. The “difficult” student was yelling and throwing books in my library one day, I simply went up to him, put a hand on his shoulder, and took him into my office. In my office in my gentle voice, I asked what was wrong and he said that he was upset. He had to wear his younger brother’s dirty socks because his only pair has too many holes in them. I took his socks and washed them in my sink. From that moment on I realized that I needed to always have socks and underwear on hand just in case for moments like this. I have followed in the footsteps of several librarians and have stocked the library office with personal items that can help our students physically and mentally. We always need to be that change we want for our society, especially in a role that is the heart of the school. 

I am not the only millennial librarian out there; our numbers are growing vastly and will only continue to grow as we recruit more and more educators to pursue library science. We need to make the change in libraries so we can make the change we wish to see for our society. 

* Trust me, I let them know how wrong they were and reported the situation, no educator like that should be allowed to make any impact on any child.

https://www.librarianshipstudies.com/2021/06/a-millennial-librarian.html

Alice and Books is a project that produces, collect and organize ebook editions of public domain literature and distributes them free of cost.

https://www.aliceandbooks.com/

A resident walks the streets of Fez, Morocco, UNESCO World Heritage Site. Image credit: Chrissie Giannakoudi Unsplash

The relationship between climate action and our shared cultural heritage is often overlooked, though no less important when it comes to building resiliency and adapting to climate change.

Tucked away in a remote Indonesian cave lies a key component in the evolution of human expression: a painting of a pig. The cave painting is the world’s oldest rendering of a figure and dates back over 45,000 years, offering a valuable peek into the lifestyle and customs of the people who painted it. This finding was a monumental discovery for anthropologists, but there is one lingering force threatening to erase these artifacts from existence. The rising frequency of consecutive dry days as a result of droughts followed by heavy monsoons have accelerated the build-up of salts within the cave systems housing the rock art, causing them to disintegrate at an alarming rate. This remnant of our shared heritage is in peril.

But heritage is more than just cave paintings. It is an evolving resource that supports social cohesion, strengthens well-being, and at times, provides a life line to impoverished communities.

Much of the conversation around climate change tends to focus on environmental threats and their direct impacts on the stability of society. However, its relationship to both the tangible and intangible elements of our shared history and human culture is often overlooked, though they are no less important.

“Our cultural heritage underwrites us, it defines our sense of identity, memory, and community,” said John Hughes, researcher at the University of the West of Scotland. “If we lose our heritage, we lose a large part of ourselves.”

Hughes and his colleagues have been exploring the connection between human heritage and the changing global climate. “Since 2004, scientists and heritage professionals have been studying the effects of climate change on our cultural assets,” he said. “They raised the alarm that these irreplaceable witnesses to our past are being lost — in some cases at alarming rates. This should be a concern to all of us.”

As stronger storms, wildfires, flooding, loss of land due to rising sea levels, and desertification affect the lives of millions of people — instigating political instability and forced displacement in some cases — climate change is also degrading elements of our shared history, often right before our eyes.

In the Russian Altai mountains, melting permafrost is leading to a loss of frozen tombs, or kurgans. This area is a famous burial ground, dubbed the “Treasures of the Pazyryk Culture“, and contains heaps of intact buried artifacts, bodies, and rock carvings from the Scythian nomadic culture, which prospered 2500 years ago. As warming global temperatures lead to loss of permafrost, deterioration of the once preserved organic material and structural damage as a result of the associated ground movement will accelerate the loss of this invaluable ancient burial site.

“Losing these tangible elements of our heritage can also lead to a loss of the intangible: traditions, rituals, community celebrations,” explained Elena Sesana, architect and researcher at the University of the West of Scotland, and lead author of a study exploring this topic recently published in WIREs Climate Change. “If repeated droughts, floods, or rising sea levels result in a community moving away from its roots — perhaps also breaking it up — their traditions may also be destroyed.

“The issue that we face now and into the future is that the frequency and intensity of previously gradual degradation processes are changing. These conditions are becoming more threatening, and the harsh reality is that sometimes the race to save these heritage assets is a race we are bound to lose.”

While scientists try to preserve or record these treasures before they are lost, many are asking what greater role these cultural assets can play in developing adaptation strategies and in raising awareness to the urgency of climate change.

“Considering the wider picture, even wider than the embodied educational, scientific, and social value of cultural heritage, these assets are also being increasingly appreciated for the role they can play in contemporary sustainability agendas,” said Chiara Ciantelli, researcher at the Italian National Agency for New Technologies, Energy and Sustainable Economic Development.

This may sound less intuitive than direct measures to remove carbon from the atmosphere, but elements of cultural heritage can be used as a focal point for community resilience, as well as for the drive and development of future adaptation strategies.

In 2015, the role of culture and heritage in sustainable development was recognized by the United Nations (UN) in its 2030 Agenda and Sustainable Development Goals. One of the clearest examples addresses “harnessing the potential of heritage to eradicate extreme poverty” by leveraging heritage (in all its forms) to create sustainable livelihoods as well as reduce vulnerability to climate-related economic, social, and environmental shocks by integrating heritage and Indigenous knowledge in community planning and services.

This might seem lofty, but a report published by the ICOMOS working group outlined a case study involving the Medina of Fez UNESCO World Heritage Site, an old walled area in the city of Fez founded in the 9th century and which houses the world’s oldest university. Some of the most serious issues facing the site included deteriorating residential zones, degradation of the infrastructure, and environmental pollution.

Over the past 40 years, a number of rehabilitation projects involving government, religious, and civic leaders, along with merchants, artisans, householders, renters, and many others contributed ideas for possible development and worked toward consensus on interventions and strategy that ranged from the restoration of historic monuments and buildings to housing units threatening to collapse. The initiative had two priorities: the safety of the human lives and the safe-guarding of cultural heritage and traditional constructions.

The project became profitable for the population, driving tourism and improving quality of life. Quality of housing and the environment were also substantially improved thanks to public investment in solid waste management, infrastructure, and urban facilities. There were both positive and negative takeaways from this case study, but leveraging a connection to community’s culture made progress possible while also enhancing their identity and sense of belonging. This in turn led to positive changes such as better standard of living and sustainable job opportunities and livelihoods that would carry them forward.

“The potential effects on the vast collection of assets we call heritage are complex, wide ranging, and often unpredictable,” said JoAnn Cassar, head of the Department of Conservation and Built Heritage at the University of Malta. “However, once it is clear in the minds of all those who own, work with, or simply live alongside a historic building, a museum, a cathedral or temple, an archaeological site or a traditional village that these are real and current threats, more informed decisions about possible courses of action will be possible.”

There are many examples of similar scenarios from which we can learn about adaptation to the inevitable impacts of climate change. In addition to making a community more resilient, these efforts can incorporate elements of climate action by identifying and promoting the use of local resources, incorporating new technologies to balance heritage-based knowledge to achieve energy efficiency and reduce carbon emissions.

“We recommend that multiple pathways to change are taken into consideration when planning adaptation strategies for managing heritage” said Alexandre Gagnon, senior lecturer in geography (climate change) at Liverpool John Moores University. “Besides, there is a notable lack of research on such impacts in certain areas of the globe, especially in Africa, Asia, and Central and South America, which urgently needs to be addressed. To date most research has been concentrated in the more affluent global North, despite the wide acknowledgement that it is in the South [where] impacts will be felt most.”

The role of heritage in plotting a pathway towards inclusive, transformative, and just climate action is linked to better protection of such resources. There is a need for urgent, collective action to safeguard heritage from climate change through a precautionary approach that pursues pathways for limiting global warming to 1.5 °C.

“We want to preserve our artistic and cultural heritage,” said Sesana. “We hope that our extensive review, which builds on many previous studies, can stimulate further work, provide a sound, factual basis and raise awareness at all levels of society to enable decision and action, not only for the protection of our shared heritage, but also for the benefit and safeguarding of humanity’s history and identity.”

Reference: Elena Sesana, et al., Climate change impacts on cultural heritage: A literature review, WIREs Climate Change (2021). DOI: 10.1002/wcc.710

https://www.advancedsciencenews.com/how-can-we-leverage-heritage-in-a-changing-global-climate/

Yiğit Özşener, her hafta kültür-sanat dünyasından farklı bir konukla 26 dakikada gezegenimizin geleceğini konuşuyor. Ekolojik krizin karmaşık sebep ve sonuçlarına kültür-sanatın yaratıcı sesiyle yeni açılardan bakmayı amaçlayan bu podcast serisi, İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları’nın yayımladığı “Ekolojik Dönüşüm İçin Kültür ve Sanat” raporundan yola çıkıyor. Hislerimize değen, verdiğimiz kararları etkileyen kültür ve sanatın, dünyamızın geleceği için ihtiyaç duyduğumuz değişimi sağlama yolunda olağanüstü bir potansiyeli olduğuna inanıyoruz. Bizimle iletişime geçmek için: kultur.politikalari@iksv.org

Posted by: bluesyemre | June 2, 2021

How to double your #LearningSpeed #JimKwik

Posted by: bluesyemre | June 2, 2021

Ankara Manzarası Belgeseli

Hollanda Amsterdam Rijkmuseum envanterinde kayıtlı 18. Yüzyıla tarihlenen “Ankara Manzarası” isimli tablo; Ankara’nın görsel tarihinde çok önemli bir belge niteliğindedir. İki bölümden oluşan resmin ilk kısmında şehrin genel görünümü yer almaktadır. İkinci kısımda ise sosyal hayattan kesitler mevcuttur. Ankara Manzarası Belgeseli “Ankara Manzarası” tablosu ekseninde eski Ankara’nın tarihine ve kültürüne odaklanmıştır.

Belgesel Künyesi

Yapımcı – Yönetmen: Muhammed Murat Arslan
Uygulayıcı Yapımcı: Murat Pehlivanoğlu
Görüntü Yönetmeni: Batuhan Kızıltepe
Animasyon-VFX: Ömer Serkan Albayrak
İçerik Editörü: Mehmet Behçet Yorulmaz
Metin Yazarı: Muhammed Murat Arslan
Ses-Müzik: Ömer Serkan Albayrak
Yapım Sorumlusu: Adil Sinan Sevimli
Afiş Tasarım: Emre Fatih Aygün
Yapım: Tin Medya
Danışmanlar: Prof. Dr. Filiz Yenişehirlioğlu, Kerime Şenyücel, Dr. Feyza Akder

Destekleyen Kurumlar:
Ankara Büyükşehir Belediyesi
Ankara Ticaret Odası
Ankara Kent Konseyi
Hollanda Büyükelçiliği
Ankara Rahmi M. Koç Müzesi
Koç Üniversitesi Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama Ve Araştırma Merkezi (VEKAM)

Posted by: bluesyemre | June 2, 2021

Tereciye Tere Satmak!.. #AbbasGüçlü

Birikimi, donanımı, titizliği ve en önemlisi de içimizden birisi olarak aramıza katılan Cem Özel’e hoşgeldin diyoruz. Müthiş yazılar kaleme alıyor. Son yazısının başlığı: “Orhan Pamuk’un Son Kitabı Veba Geceleri’nin Türkçe ile İmtihanı”. Mutlaka okumalısınız. Bir okurun, Nobel ödüllü bir yazara verdiği ders tadında!..

Özel’in önceki yazıları da araştırma, bilgi ve sentez ağırlıklı.
Pek çoğumuzun, bilip de kaynağına inmediğimiz konuları, sabırla araştırarak, sağlam bir zemine oturtuyor. O yazdıysa, doğrudur dedirtiyor.

Polemik yok, veri var!
Bu da onu farklı kılmaya yetiyor da artıyor.
Günümüzde, okumayı, araştırmayı, kıyaslamayı angarya olarak görenlerin sayısı, öylesine arttı ki, çölde vaha misali, Özel’in yazıları, hafızada derin izler bırakıyor. O çoktan unuttuğumuz, okumanın verdiği hazzı yaşatıyor.

Orhan Pamuk gibi bir tescilli bir kalem ustasına, adeta hodri meydan çekmek, hele ki bunu zerafetle yapmak herkesin harcı değil.

“Yazarı yazar yapan en önemli unsurlardan biri de onu tamamlayan biz okurlardır.” diyor ki, altına bir defa değil, bin defa imza atılır.

Hemen her gün, hepimiz, hepinizden öylesine çok şeyler öğreniyoruz ki, bazen, “sizler olmasanız, biz ne yapardık” diye düşünmeden edemiyoruz.

Sadece yazan değil, okutan ve düşündüren de  olduğu için Cem Özel’e sonsuz teşekkürler…

https://www.egitimajansi.com/abbas-guclu/tereciye-tere-satmak-kose-yazisi-3024y.html

ANKOS Akademi Çalışma Grubu işbirliği ile 31 Mayıs 2021 Pazartesi günü düzenlenmiş olan “Kütüphanecinin Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı webinarın video kaydıdır.

Öncelikle, “sınav” gibi Türkçe bir kelime varken neden “imtihan” kelimesini kullandığıma değinmek isterim. Bilirsiniz, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü de kuran Halide Edip Adıvar’ın Türk’ün Ateşle İmtihanı adlı bir kitabı vardı. Oradan esinlenip tam da vurgu yapsın diye başlıkta “imtihan” kelimesini kullandım.

Siz şimdi diyeceksiniz ki “kelime” yerine neden “sözcük”ü kullanmıyorsun? Burada da Elif Şafak’ın mantıklı bir açıklamasına sığınıyorum. Nerede söylediğini hatırlamıyorum; ama “Eğer bir kelime ölmediyse, kullanılıyorsa onu kullanma taraftarıyım” babında bir şey söylemişti. Ben de bu nedenle “kelime” sözcüğünü kullanmayı garipsemiyorum. Bazı kelimeleri yerinde kullanmak çok etkileyici oluyor. Örneğin en koyu dindarın bile aklına gelmez “Tanrı misafiri” tabirini “Allah misafiri” diye söylemek; çünkü o şekilde anlamı daha da güçlüdür. Dilin müziğine daha uygundur. Tam tersine “Ya Allah!” tabirinin “Ya Tanrı” olarak söylenilmeyeceği gibi. Dilin gücü, kendini gösterir. Bir başlık bizi nerelere sürükledi. Halide Edip’in bir zamanlar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü ile bağlantısını da “Bir Dinozorun Anıları”nda okuyoruz. Hazır yeri gelmişken Mina Urgan’ın Bir Dinozor’un Gezileri’ni de hatırlatalım, okumak isteyenler olursa, aradan onu da çıkarsın diye.


Gelelim Orhan Pamuk’un son kitabına. Henüz okumayanlar vardır, bu nedenle içeriğine hiç değinmeden konumuza odaklanıp kitabın Türkçe ile imtihanına değineceğim.


İngilizce için derler ya hani, “Yazıldığı gibi okunmuyor.” Aynı durum Türkçe için de geçerli aslında. Veba Geceleri’nde fazlasıyla tanık oluyoruz. Yazarımız Orhan Pamuk, romanın bütününde “bazen” kelimesini “bazan” diye yazmayı uygun görmüş. Bana kalırsa uygun görmemeliydi; çünkü Türkçe yazım kurallarına baksaydı “bazan” diye bir yazış şeklinin olmadığını görürdü.


Aynı sayfanın içinde bir okur olarak şunu görüyorsunuz: Sayfa 16’da Damat Doktor Nuri Bey’in “uluslararası sağlık konferansları”na katıldığını yazarken, Bonkowski Paşa’nın ise milletlerarası karantina kongrelerine katıldığından bahseder. Uluslararası ve milletlerarası. İkisi bi’ arada. Ne gerek varsa!


101. sayfada şöyle bir cümle var: “Kitabımız ‘en sonunda’ bir tarih kitabı olduğu için bu noktada gelecekten söz etmekte hiçbir sakınca görmüyoruz.” Kulağa hoş gelmiyor. “En sonunda” ifadesi yerine “en nihayetinde” denmesi daha hoş olurdu, diye düşünüyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz “Tanrı Misafiri” ile “Allah Misafiri” söyleminin benzeri burada karşımıza çıkıyor.


150. sayfada, yazarımızın “…bahçelerden erik, kiraz çalarlardı.” diye bir ifadesi var. O tabire “çalmak” değil de başka bir şey denir. Siz bilir misiniz ne dendiğini? Erdal Atabek de geçenlerde bu “çalmak” konusundan bahseder: “Aslında hepimizin bahçesinde her meyve var. Buradaki çalma değil, bir “cesaret-beceri-başarı sınavı”. Biz küçükken “bahçeye dalmak” derdik. Yazarımız küçükken hiç bahçeye dalmamış olacak ki, bu tabiri sanırım bilmiyor!


434. sayfayı biraz fazla irdeleyeceğim; çünkü ilgili sayfanın sondan ikinci paragrafın beşinci satırında “aşçı” kelimesi yerine “ahçı” kelimesi kullanılmış. “Ahçı” kelimesi diyorum; ama aslında ben de yanlış yapmış oluyorum. Nedeni de şu ki, ahçı diye bir kelime yok. Aynı paragrafın alttan 7. satırında da bu sefer “aşçı” kelimesini kullanıyor. Ne kadar yanlış kullanılıyor demek ki, Türk Dil Kurumu Sözlüğünün mobil uygulmasında “ahçı” diye yazdığınızda çok kibar bir şekilde ve sabırla, “Bakınız aşçı” diye zahmet edip yönlendirmede bulunuyor. Hiç üşenmeden “Google amca”da tarama yaptım. Aşçı diye tarama yaptığımda 12 milyon sonuca ulaşıyorum. Pek sevindirici. “Ahçı” diye taradığımda ise 122.000 kez yanlış yazıldığını görmüş oluyorum. Orhan Pamuk yalnız değildir! Özensizlik mi demek lazım, dikkatsizlik mi, yoksa editörlerin gözünden mi kaçmış demek lazım, bilemedim. Yazarımızın 30-35 yıl kafasında kurguladığı, 5 yılda da yazdığı kitabı için, keşke 1 yıl daha dirsek çürütüp iyi bir dilbilgisiyle biz okurlara bu güzelim romanı sunsaydı. Bu yazdıklarımıza hiç üzülmesin Orhan Pamuk. Ne mutlu Orhan Pamuk’a ki, kitabını didik didik eden, satır satır okuyup haz alan okurları var. Ben Orhan Pamuk’un yerinde olsam, benden imza alırdım; çünkü bir yazarı yazar yapan en önemli unsurlardan biri de onu tamamlayan biz okurlardır. Bu arada Orhan Pamuk, gelir de dünyada bir ilki gerçekleştirirse, imzayı bütün okurlar adına atacağımı da bilmenizi isterim 🙂


Son olarak 515. sayfada, bir de “Yunan” kelimesinin “Yunanlı” diye kullanılışı var ki ona da değinmiş olayım. Hatta yine aynı sayfada şöyle bir cümle geçiyor. “… İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanistan savaş gemileri… “Neden, Yunanistan diye yazılmış, anlam veremedik. Şöyle olsaydı daha güzel olmaz mıydı: “… İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemileri…


Veba Geceleri, Türkçe imtihandan düşük not alsa da okunmaya değer! Keyifli okumalar…

https://www.egitimajansi.com/cem-ozel/orhan-pamukun-son-kitabi-veba-gecelerinin-turkce-ile-imtihani-kose-yazisi-3025y.html

Posted by: bluesyemre | June 2, 2021

Exploring SNFL: A Library Transformed

Posted by: bluesyemre | June 2, 2021

Global #Running Day, June 2 2021

Global Running Day is a day that celebrates the sport of running. It is held annually on the first Wednesday of June.[1] Participants of all ages and abilities pledge to take part in some type of running activity by submitting their names through the Global Running Day website. Global Running Day 2021 will take place on June 2.

https://globalrunningday.org/

Değerli Kitapseverler,

Covid-19 pandemisiyle birlikte dijital ortamdaki eser ve içerik paylaşımlarında artış, kitapla ilgili etkinliklerin dijital alanda yaygınlaşması ve daha fazla insana ulaşabilmesi açısından sevindirici olmakla birlikte, çoğunun iyi niyetle ve heyecanla yapıldığına inandığımız bu paylaşımlar önemli oranda telif hakkı ihlallerine neden olmaktadır. Bu ihlallerin pek çoğunun farkında olunmadan, bilgi eksikliği nedeniyle ortaya çıktığı düşüncesiyle, yayımlanmış eserlerin dijital ortamlardaki kullanımlarına ilişkin temel birkaç bilgiyi paylaşmak isteriz.

Ülkemizde telif hakları, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’yla düzenlenmiştir. Bu yasaya göre telif hakkı ile korunan eserlerin, hak sahiplerinden izin alınmadan kullanılabilmesi istisnai durumlar dışında mümkün değildir.  

Yasa gereği bir kitabın tamamının okunarak ses/görüntü kaydının yapılması ve dijital bir platformda “sesli kitap” şeklinde sunulması ancak hak sahiplerinden izin alınarak mümkündür. Bir kitabın %10’unun ya da %20’sinin izin alınmadan kullanılabileceği şeklinde, miktar belirten bilgiler ise tamamıyla yanlıştır.

Bir kitabın sadece tanıtım amacıyla çok kısa bir parçasının, kaynak belirtilmek şartıyla, sesli okuma ve gösterme yoluyla yapılan ses ya da video kaydının paylaşılmasında genel olarak sakınca yoktur. Ancak alıntı yapılan bölümün kitabın bütünüyle orantılı şekilde çok kısa olması, tanıtım maksadını aşmaması, kitaba ve onu üretenlere zarar vermeyecek şekilde sunulması zorunludur. Kitapların künyelerinde yer alan telif hakkı ile ilgili bilgi ve uyarıların da dikkate alınması gerekir.

Diyelim ki, bir resimli öykü kitabını telif ücreti ödemeden sesli okuma videosu olarak sunmak istiyorsunuz. Kitabın sadece bir kısmı için kullanım izni istenmelidir. Örneğin, 36 sayfalık bir resimli öykü kitabının en fazla 5-6 sayfası için yayınevinden bu tür bir kullanım izni istenmelidir. Veya bir romanı telif bedeli olmaksızın, etkinlik, tanıtım vb. amaçlarla ses kaydı olarak dijital alanda okumak istiyorsunuz. Romanın tamamının paylaşılması doğrudan hak ihlali yaratacağı için, örneğin 100 sayfalık bir romandan 6-7 sayfayı aşmayan bir bölümü bu şekilde okumak için yayınevinden izin istenmelidir. Benzer şekilde bir şiir kitabından telif bedeli ödemeden alıntı yapmak ve bu alıntıyı dijital alanda paylaşmak isterseniz, kitaptan 1 veya 2 şiiri alıntılamak için yayınevinden izin istenmelidir.

Verilen izin, sadece verildiği kullanıma ve koşullarına özeldir; 6 sayfa için sesli okuma izni alındıysa bu sadece belirlenen 6 sayfayla ve bu okumayla sınırlıdır. Kitabın başka bir 6 sayfasının okunmasını veya izni alınan 6 sayfanın izin verilen hususlar dışında bir kullanımını kapsamamaktadır. Okumanın hangi tarihte yapılacağı, hangi platformlarda kullanılacağı, canlı yayın mı kayıt mı olacağı, platformda ne kadar süreyle tutulabileceği/ne kadar süre sonra

platformdan kaldırılması gerektiği vb. koşullar da alınacak izin kapsamında net biçimde bulunmalıdır.

Öte yandan bahsettiğimiz türden bir kullanım bir dijital platformda sunulduğunda videonun izlenmesi üzerinden para kazanılıyorsa veya reklam geliri elde ediliyorsa, mutlaka hak sahiplerine de telif bedeli ödenmelidir.

Yine de açıklıkla belirtmek gerekir ki bu tür kullanımlarda izin verilecek sayfa hak sahiplerinin inisiyatifindedir ve izin verilen kullanıcıların, yaptıkları kullanımdan hiçbir ticari menfaatinin olmaması da gerekir. Yukarıda verilen örnekler sadece konunun anlaşılmasını kolaylaştırmak amacıyla verilmiştir, bir kural veya sınırlama belirlememektedir.

Bazı yayınevleri, yayımladıkları kitaplar için uygun gördükleri ve kendilerinden ayrıca izin alınmasını gerektirmeyen kullanım biçim ve oranlarını kendi internet sitelerinde, her kitap için “tadımlık” vb. isimlerle tanımlayıp örnekleyerek telif hakkı ihlali yapmadan kullanım seçeneklerini belirlemektedir. Bu tür önceden tanımlanmış izinli kullanım olanaklarından yararlanmak için yayınevlerinin internet siteleri incelenmelidir.

Yayıncılar Telif Hakları ve Lisanslama Meslek Birliği’nin (YayBir) internet sitesinde farklı kitap türlerindeki alıntılama vb. konulara ilişkin ayrıntılı bilgilere ve örneklere de ulaşabilirsiniz.

Kitapların kullanım izni için, günümüzde kolaylaşan iletişim olanakları sayesinde doğrudan yazarlara ulaşmak yerine yayınevlerine ulaşmak doğrudur; çünkü kitapların kullanım hakları yayınevleri tarafından temsil edilmektedir. Unutulmamalıdır ki, yayınevleri telif haklarını korurken ve ihlalleri önlemeye çalışırken yazarların, çizerlerin ve çevirmenlerin yani yayımladıkları kitapların eser sahiplerinin haklarını da korumaktadırlar.

Bir kitabın yazılışından okura ulaşmasına kadar süren uzun üretim zincirinde pek çok kişinin ve kuruluşun emeği vardır. Bu emeklerin önemli bölümü karşılığını telif haklarıyla bulur. Telif haklarının korunması; hem yazar, çevirmen, çizer gibi eser sahiplerinin üretimlerini hem de bu üretimleri okurlara ulaştırmak için çalışan yayınevi, matbaa, kitabevi gibi paydaşların faaliyetlerini sürdürülebilir kılar. Telif haklarına hassasiyet göstererek kültür varlıklarımızın zenginleşmesi ve hak sahiplerinin zarar görmemesi hep birlikte sağlanabilecektir.

Üç adım testi ilk kez 1967 yılında (ülkemizin de taraf olduğu) Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına İlişkin Bern Sözleşmesi’nde[1] [2] yer almış, sonraki yıllarda ulusal ve başka uluslararası hukuk metinlerine de dahil edilmiştir[3]. Yine ülkemizin taraf olduğu Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması’nın (TRIPS) 13’üncü[4] ve WIPO Telif Hakları Anlaşması’nın 10(2)[5] maddelerinde; ayrıca Avrupa Birliği Bilgi Toplumu Direktifi’nin 5.5’inci maddesinde[6] ve Avrupa Parlamentosu tarafından 2019 Mart ayında kabul edilmiş olan Avrupa Birliği Dijital Tek Pazarda Telif Hakları Direktifi’nin 6’ncı gerekçesinde[7] yer almaktadır.

Üç adım testi, Bern Sözleşmesi’nin 9(2) maddesinde şöyle ifade edilmektedir: “Bu eserlerin, eser sahibinin yasal çıkarlarına zarar vermemek ve eserin normal kullanımına engel olmamak kaydıyla, bazı özel durumlarda çoğaltılmasına verilecek izin, Birlik ülkelerinin mevzuatı ile düzenlenecektir[8]

Testin birinci adımı “eser sahibinin yasal çıkarlarına zarar vermemek”, ikinci adımı “eserin normal kullanımına engel olmamak”, üçüncü ve son adımı ise “bazı özel durumlarda” şeklinde belirtilmektedir.

Üç adım testi, eser sahibinin mali haklarının sınırlandırıldığı (bu haklara istisnalar getirildiği) durumlardaki eser kullanımlarının telif hukukuna uygunluğunun belirlenmesi için bir denetim yöntemidir. Ülkemizde de fikri haklarla ilgili tüm davalarda üç adım testi ölçüt alınmaktadır. İstisna kapsamındaki kullanımın hukuka uygun olması için üç adım testinin tüm adımlarını birlikte karşılaması gerekmektedir [9].

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) 34’üncü maddede eser sahibinin haklarına eğitim amaçlı kullanımlar için bir sınırlandırma (istisna) getirilmektedir: “…seçme ve toplama eserler vücuda getirilmesi serbesttir”. Bu istisnanın koşulları bellidir: “…maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde… hal ve vaziyetinden eğitim ve öğretim gayesine tahsis edildiği anlaşılan…” ve istisnadan yararlanmanın çerçevesi üç adım testi ile çizilmiştir: “Ancak bu serbestlik, hak sahibinin meşru menfaatlerine haklı bir sebep olmadan zarar verir veya eserden normal yararlanma ile çelişir şekilde kullanılamaz”.[10]

FSEK 38’inci maddede eser sahibinin haklarına şahsi kullanım amaçlı getirilen sınırlandırma (istisna) yer almaktadır: “Bütün fikir ve sanat eserlerinin kâr amacı güdülmeksizin şahsen kullanmaya mahsus çoğaltılması mümkündür”. Burada da yine istisnadan yararlanmanın çerçevesi üç adım testi ile çizilmiştir: “Ancak, bu çoğaltma hak sahibinin meşru menfaatlerine haklı bir sebep olmadan zarar veremez ya da eserden normal yararlanmaya aykırı olamaz”.[11]

Eserden normal yararlanma:

Eserden normal yararlanma yani eserin normal kullanımı, hak sahibinin yasal olarak eserinden elde edebileceği maddi-manevi değeri ifade etmektedir. İstisna kapsamındaki kullanım bu değerin önemli ölçüde azalmasına veya yok olmasına neden oluyorsa, eserden normal yararlanmayla çelişen bir durum ortaya çıkmaktadır.[12]

Hak sahibinin meşru menfaatleri ve zarar:

Hak sahibinin meşru menfaatlerine haklı bir sebep olmadan zarar verilmesi, makul olmayan bir zararı ifade etmektedir. Aslında mali haklara getirilen her sınırlama (istisna) bu haklara zarar verir[13] (bu nedenle de istisnalar karşılığında adil bedel ödenmesi önemli ve gereklidir; serbest kullanım/istisna kapsamında kullanım, kendiliğinden ücretsiz kullanım anlamına gelmemelidir). Bu zarar, makul olmayan bir sebeple veya makul olmayan bir ölçüde gerçekleşirse, istisna kapsamını aşacak ve hak ihlali söz konusu olacaktır.

Üç adım testi, hak sahiplerinin yararı ile kamu yararı arasında denge sağlamada yol gösterici bir uygulamadır[14].

FSEK Kapsamında Örnekler

Aşağıda, FSEK’teki bazı istisnalar kapsamında gerçekleştirilebilecek ve üç adım testine uygun olabilecek bazı kullanımlara örnekler verilmeye çalışılmıştır.

Aşağıdaki örnekler sadece genel fikir verme amacıyla belirtilmiştir. Bilinmelidir ki, istisna kapsamındaki eser kullanımlarında her durum, kendi özel koşullarına göre değerlendirilmeli ve üç adım testine uygunluğu ancak bu şekilde belirlenmelidir.

İstisna kapsamında yapılacak tüm kullanımlar mevzuatta belirtilen koşullara göre yapılmalı, alıntı ve iktibaslarda kaynak gösterilmelidir.

  • Amerikan edebiyatının anlatıldığı bir kitapta Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz adlı romanından kısa bir paragraf, anlatılan konuyu örnekleme amacıyla eğitim istisnası kapsamında hak sahibinden izin alınmadan kitaba alınabilir. Ancak romandan, örnekleme maksadını aşacak ölçüde alıntı yapılması veya hatta bütün romanın kitabın içerisine alınması vb. durumlar, üç adım testine aykırı olacak ve hak ihlali doğuracaktır. İstisnayı aşan kullanımlar için hak sahibinden izin alınması gerekir.
  • Türk şiirinin anlatıldığı bir kitapta örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar’ın anlatıldığı bölümde ona ait tek bir şiir örnekleme amacıyla eğitim istisnası kapsamında hak sahibinden izin alınmadan kitaba alınabilir. Ancak birden fazla şiirini almak veya hatta bütün şiirlerini almak vb. durumlar, üç adım testine aykırı olacak ve hak ihlali doğuracaktır. İstisnayı aşan kullanımlar için hak sahibinden izin alınması gerekir.
  • Bir fotokopi merkezinde bir eserin bir kısmının veya tamamının hak sahibinden izin alınmadan çoğaltılması, öğrencilere dağıtılması veya satılması telif hakkı ihlalidir. Fotokopi merkezi bu çoğaltımı öğrencinin talebi üzerine şahsi kullanım istisnası kapsamında yaptığını ve hatta ücret almadığını ifade etse dahi, çoğaltımın kapsamı eserin normal kullanımıyla çeliştiği ve hak sahibinin meşru menfaatlerine makul olmayan ölçüde zarar getirdiği için üç adım testine aykırı olup şahsi kullanım istisnasını aşmakta ve hak ihlali oluşturmaktadır.
  • Türk resim sanatıyla ilgili bir kitapta örneğin Nuri İyem’i anlatırken ona ait tek bir tablonun resmi, konuyu örneklemeye yönelik açıklamalı şekilde hak sahibinden izin alınmadan kitaba konulabilir. Ancak çok sayıda veya hatta bütün tablolarının hak sahibinden izin alınmadan bir kitaba konulması, üç adım testine aykırı olacak ve telif hakkı ihlali oluşturacaktır.

Bu bilgi notunun derlenmesinde, 2016 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan “Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda Üç Aşamalı Test” (Prof. Dr. Serap Helvacı, Ar. Gör. Eray Aksın Atar) adlı makaleden (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/336881) ve Birliğimizin Hukuk Danışmanı Av. Abdullah Egeli’nin görüşlerinden yararlanılmıştır.


[1] http://www.telifhaklari.gov.tr/resources/uploads/2012/03/18/2012_03_18_349175.pdf

[2] https://wipolex.wipo.int/en/text/283693

[3] http://dergipark.gov.tr/download/article-file/336881

[4] https://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/27-trips.pdf

[5] https://wipolex.wipo.int/en/text/295157

[6] https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=CELEX:32001L0029&qid=1554448816571&from=EN

[7] http://www.europarl.europa.eu/doceo/document/A-8-2018-0245-AM-271-271_EN.pdf

[8] http://www.telifhaklari.gov.tr/resources/uploads/2012/03/18/2012_03_18_349175.pdf

[9] http://dergipark.gov.tr/download/article-file/336881

[10] http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.5846.pdf

[11] http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.5846.pdf

[12] http://dergipark.gov.tr/download/article-file/336881

[13] http://dergipark.gov.tr/download/article-file/336881

[14] http://dergipark.gov.tr/download/article-file/336881

Posted by: bluesyemre | June 1, 2021

The #PublicLibrary is a place with a heart

Quote from the study “The impact of public libraries in Denmark: A haven in our community”

What do we really know about the public library and the citizens’ views on the same? Is it just gut feelings and professional pride when librarians across the country point out their particular profession and industry as relevant and significant?

Roskilde Central Library and consulting house Seismonaut have set out to investigate this, and the result is now available in the form of the report “The impact of public libraries in Denmark: A haven in our community (2021)”. As it is now, public libraries, in line with many other institutions, are often assessed on parameters such as lending and visitor numbers, but rarely on effect and impact. This means that the discussion of the public library’s relevance and role often takes its starting point from “how many loans did the library have” instead of “what did it mean for the citizens to borrow the material

The Danish public libraries are popular if you measure them by how much they are used, but are popularity and relevance necessarily the same? Director of Libraries and Citizen Services in Roskilde Municipality and the initiator of the study, Christian Lauersen, thinks not. “The purpose is not to find the ultimate truth about the impact and value of the public library, but to create a more nuanced debate and expanded language and understanding about the role and significance of the public library in society and for the citizens – now and in the future. We want to create a language ​​that can to a greater extent accommodate the impact and value that public libraries brings to communities and not just use

By putting the citizens at the center of the study and focusing on their experiences, you get away from the somewhat one-sided measuring points and illuminate at best the library’s real relevance, while at worst you at least end up nuancing the debate.

The study “The impact of public libraries in Denmark: A haven in our community” is intiated by Roskilde Central Library and Seismonaut

The most significant impacts of the public library

Not surprisingly, the public library means something different for each individual user, but the study shows a number of features of significance. Overall, there are 4 dimensions of impact that stands out:

Haven: The public library is a haven in everyday life, where citizens find room for contemplation and take time for themselves and each other

Perspective: The public library is a credible communicator of knowledge and gives citizens an enlightened and critical perspective on life.

Community: The public library is a place where citizens experience togetherness – alone, or with others – and where they experience that materials and facilities are a common property without financial barriers to use.

Creativity: The public library is a source of inspiration and stimulates citizens imagination. The public library can also help motivate citizens to try something new and acquire new skills

The public library is a source of inspiration, stimulates citizens imagination and motivates people to try something new.

That, one might think, is a bit fluffy, but beneath the surface are some things that, firstly, make the public library distinctive and, secondly, more important than ever before.

In an age of alternative truths and runaway conspiracy theories, an institution that mediates and helps to create perspective is not without significance. E.g. does 83% of the respondents in the study believe that it is utterly important that the public library offer free and equal access to knowledge and cultural activity, while only 28% believe that various digital services have made the institution less relevant.

Just as the opportunity to underpin creativity and commitment speaks into the demands and desires of both business and politics.

Finally, one should probably not underestimate the importance of a haven in society that supports community without financial barriers; 75% believes that the public library strengthens the local community and environment. This is basically where the modern library really stands out from other learning and cultural institutions. Not least if you lean on Eric Klinenberg‘s theories about social infrastructure and the importance of free, shared and common places for people.

It’s (still) about people 

Another important point in the study shows that the public library as an arena for the meeting, connection and interaction between people means a lot.

And here, not least, the staff plays a special role. In addition to literally being the library’s face on the outside, the staff is also a point of reference and a link for many users to the local community and the public sector. 

Christian Lauersen is not surprised. “In that context, the public library as an institution and place has an important role now and in the future,” says Lauersen and continues, “my job is basically not about libraries, it is about people. In order to create good libraries that make a difference in society, you have to start with people. ”

It also does not comes as a surprise to Lauersen that the library staff are highlighted. He has stated this in a previous articles, and still believes that when people increasingly turn to the library for help, the importance of a human face only increases.

And here the public library is still something very special.

You do not have to pick a number, but can go straight to the staff and then they will do what they can to help you along the way“, as one citizens puts it in the survey. This is undoubtedly also why public libraries are so well-liked and held. The library is not an authority or is seen as an obstacle in the users’ path in life, and this is reflected in the attitude towards the public libraries.

An attitude we have now become much wiser about.

The public library’s staff has a great impact on citizens as the human face of the library and a relational point of reference in the local community.

This piece is an English translation of an article by Jan M. Johansen on our study, ‘The impact of public libraries in Denmark: A haven in our community (2021)’. Original piece in Danish: http://dgbib.dk/folkebiblioteket-et-tilbud-med-hjerte/

Previous Library Lab blog post about the study: https://christianlauersen.net/2021/04/19/a-haven-in-our-community-the-impact-and-value-of-public-libraries/  

https://christianlauersen.net/2021/05/21/the-public-library-is-a-place-with-a-heart/

Posted by: bluesyemre | June 1, 2021

Kent Dergisi Sayı 5 #MarmaraBelediyelerBirliği

Marmara Belediyeler Birliğinin Türkiye ve dünyadaki iyi şehircilik uygulamalarını odağına alan ve mottosu “Çözüm Üreten Kentler” olan Kent dergisinin beşinci sayısı “Kent ve Göç” kapak dosyasıyla okurlarla buluşuyor.

Derginin MBB Göç Politikaları Merkezi katkılarıyla hazırlanan “Kent ve Göç” dosyasında uzman görüşlerine yer verilirken güçlü toplumların inşası için tüm paydaşların katılımıyla, sosyal uyumu ve hak temelli yaklaşımı odağına alan kapsayıcı politikalar geliştirmeye ve dayanıklı kentlere ihtiyaç duyulduğu vurgulanıyor.

Beşinci Sayının Öne Çıkan Başlıkları

KAPAK | KENT VE GÖÇ: SOSYAL UYUM, KENTSEL DAYANIKLILIK VE VERİ YÖNETİMİ

  • MÜLTECİLER VE ŞEHİRLER: ULUSLARARASI İNSANİ YARDIM KURULUŞLARININ KARŞILAŞTIĞI GÜÇLÜKLER
    Elizabeth Ferris, Georgetown Üniversitesi
  • “ACI VATAN”DA 60 YIL
    M. Murat Erdoğan, Türk-Alman Üniversitesi
  • KALKAN MI ZAFİYET Mİ? GÖÇMEN YÖNETİMİNDE KİŞİSEL VERİ TOPLANMASI
    Filiz Garip, Princeton Üniversitesi
  • GÖÇLE GELEN ETKİLER KARŞISINDA KENTLERİN REZİLYANSI: KARŞILA – DÜZELT – GELİŞTİR
    Sinan Özden, RESLOG Türkiye Projesi
  • 2020 MIPEX SONUÇLARI VE TÜRKİYE’NİN UYUM KARNESİ
    Ayhan Kaya, İstanbul Bilgi Üniversitesi
  • SÖYLEŞİ: PROF. DR. KEMAL KİRİŞCİ

RÖPORTAJ | BALIKESİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI YÜCEL YILMAZ İLE KENTE DAİR

RÖPORTAJ | KUALA LUMPUR BELEDİYE BAŞKANI DATUK MAHADI CHE NGAH İLE KENTE DAİR

İYİ UYGULAMA | TORİNO’DA UNUTULMUŞ BİR İSTASYONUN DÖNÜŞÜM HİKÂYESİ: PRECOLLINEAR PARK

İYİ UYGULAMA | İSVEÇ’TEN ‘BİR DAKİKALIK ŞEHİR’ KONSEPTİ

MASAMDAKİLER | BEKİR AĞIRDIR: POSTCORONA DÖNEMİ BELİRLEYECEK DİNAMİKLERDEN BİRİ OLARAK METROPOLLER

ÇİZGİ-KENT | KENT VE DENİZ

RAPOR | 2020 İNSANİ GELİŞME RAPORU: “ÖNÜMÜZDEKİ SINIR: İNSANİ GELİŞME VE ANTROPOSEN”
Dr. Faik Uyanık, BM Kalkınma Programı Türkiye İletişim Bölüm Başkanı

REHBER | OKULLAR VE ÇEVRESİNDE TRAFİK KİRLİLİĞİNE MARUZİYETİN AZALTILMASI: ÇOCUKLAR, OKULLAR VE TOPLUM İÇİN REHBER
Prof. Dr. Ülkü Alver Şahin

KÜLTÜR-SANAT | EKOLOJİK DÖNÜŞÜM İÇİN KÜLTÜR VE SANAT

PORTRE | ZAHA HADID’İN HATIRLATTIKLARI
Prof. Dr. Sema Esen Soygeniş

FİLM İNCELEME | ATLANTIQUE: BİR HAYALET RAHATSIZ EDİYOR, BU KEZ AFRİKA’YI
Dr. Öğr. Üyesi Yusuf Ziya Gökçek   

SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA AMAÇLARI 5 | TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ

https://mbbkulturyayinlari.com/dergiler/

Daha önce erkeklere doğum sancısı ve regl sancısını yaşattığımız bölümlerimizden sonra şimdi de kadınlara testise gelen darbe/tekme acısını yaşatıyoruz. Regl sancısı ile de kıyaslamalarını istediğimiz bu bölümümüzde, böbrek taşı düşüren kişilerin de yaşadıkları ağrıları simüle ederek denedik.

Youtube Türkiye’de ilk defa denenen videomuza hoş geldiniz! Erkeklere kadınların doğum sırasında yaşadıkları doğum sancılarını denettik. Özel cihazımız ile erkekler doğum ağrısını tattılar ve bunu yorumladılar.

Kadınların her ay yaşadıkları adet ağrılarını, regl sancılarını erkeklere denettik! Özel cihazımız ile erkeklerin bellerine ve kasıklarına kas uyarıcı elektrik verdik. Bu durumda iken adet ağrısı nasıl geçer, regl sancısına ne iyi gelir onları da denedik.

http://www.ams-net.org/ddm/basicSearch.php?

Yerleşim birimlerinde vaka sayısına bağlı olarak okulların açılması için kriterler:

* Burada belirtilen tüm maske uygulamaları okul binası içinde geçerlidir. 12 yaş altı çocukların okul bahçesinde oynarken maske takmasına ve mesafe tutmasına gerek yoktur. 12 yaş üzerindeki gençler açık havada aralarındaki mesafeyi koruyamayacakları durumlarda maske takmalıdır.

** Okul öncesi kurumlar ve ilkokulların açık tutulması veya kapatılması kararı yerleşim birimindeki vaka sayısından bağımsız olarak ele alınmalıdır. İl veya ilçedeki tüm sektörler kapandığı halde vaka sayıları hala kontrol alınamıyorsa ve hastaneler ve yoğun bakımların kapasitesinin aşılmasından endişe ediliyorsa, ancak o zaman okul öncesi kurumlar ve ilkokulların kısa süre ile kapalı tutulması gündeme gelebilir. Okullar bir ilde EN SON kapanan, diğer sektörlerden ÖNCE, İLK açılan kurumlar olmalıdırlar.

** Öğrencilerin ve aşılanmamış öğretmenler hızlı test ile haftalık tarandığında ve sınıf mevcudu 15’in altında olacak şekilde seyreltildiğinde açık tutulabilir.

Pandemi süresince tüm okullarda sürekli alınacak önlemler: – Pencereleri açarak sınıfları ve öğretmenler odasını havalandırın. (Derste 20 dakikada bir, teneffüste sürekli) – Öğretmenler bina içinde daima maske taksın. – HES kodu takibi yapın, temaslı ya da hastalık belirtileri olan çocuk, öğretmen ve idareciler okula gelmesin. – Eller sabunla yıkansın.

Okulların açılması için kriterler:

  • Okulların kapatılması, diğer tüm ortamlar ve sektörler kapandıktan sonra düşünülmelidir. Okul öncesi ve ilkokullar her yerden önce açılmalı ve açık tutulmalıdır.
  • Okullar içinde açılma sırası okul öncesi, ilkokullar, ortaokullar ve liseler sırasıyla olmalıdır.
  • Öğretmenler içinde yalnızca özel eğitim ve rehabilitasyon alanında çalışan öğretmenler, diğer sektör çalışanlarına göre daha yüksek risk altındadır. Bu öğretmenlerin aşılamaları acilen ve öncelikli olarak tamamlanmalıdır. Diğer öğretmen gruplarının COVID-19 riski toplumdaki diğer yetişkinler ile aynıdır.
  • Ülkemizde ilkokul öğretmenlerinin yaklaşık %90’ı en az bir doz Biontech aşısı olmuşlardır. Bu aşı, tek dozda dahi, enfeksiyondan yaklaşık %70 oranında koruma sağlamaktadır. Öğretmenlerimiz, güvenli bir şekilde ve gönül rahatlığı ile özlemle bekledikleri öğrencilerine kavuşabilirler.

Açılan okullarda uygulanması gereken önlemler:

  • COVID-19’a yol açan SARS-CoV-2 virüsünün yüzeylerden bulaşması salgının yayılmasında etkili değildir.  Çocukların ve öğretmenlerin ellerini su ve sabunla yıkaması, okulun normal şekilde rutin temizliğinin yapılması bulaşmayı önlemek için yeterlidir.
  • Tüm yetişkinlerin bina içinde sürekli olarak maske takması, kapalı ortamların düzenli olarak havalandırılması en önemli önlemlerdir.
  • Sınıflar, öğretmenler odası ve idari odalar düzenli olarak havalandırılmalıdır. Derslerde 20 dakikada bir 2-3 dakika, teneffüste ise sürekli olarak pencere ve kapıların açılması ile havalandırma sağlanmalıdır. Pencereleri açılmayan sınıflar kesinlikle derslik olarak kullanılmamalıdır.
  • Yemekler açık havada veya hava uygun değilse içeride oturarak sessiz ve 1.5m mesafe korunarak yenilmelidir.
  • Temaslı ya da hastalık belirtisi olan çocuk, öğretmen ve idareciler kesinlikle okula gelmemelidir.  Bu nedenle okul girişinde HES kodu takibi yapılması çok önemlidir. Okullar sadece çocukların değil, anne babalarının da HES kodunu takip etmelidir.
  • Çocuklar toplumda vaka görülme sıklığına göre bina içinde maske takmalıdır. Vaka sayıları azaldığında okul öncesi dönemden başlayarak çocuklarda maske uygulaması sonlandırılmalıdır.
  • Sınıfların birbirine karışmaması sağlanmalı ve sınıf mevcutları okul öncesi dönem, ilkokullar ve ortaokullarda 25’in, liselerde ise 20’nin altında tutulmalıdır.
  • Öğretmen aşılamaları tamamlandığında ve vaka sayıları düştüğünde sınıf mevcutlarındaki sınırlama kaldırılabilir ya da gevşetilebilir.
  • Bu önlemlerde aksaklık olmaması için okullar Sağlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın koordinasyonuyla düzenli olarak denetlenmelidir.

Çocuklarımıza bedenen ve ruhen sağlıklı bir gelecek borcumuz var. Pandemi kontrolü için çocuklardan daha fazla fedakârlık istenmemeli, eğitim hakları daha fazla ellerinden alınmamalı ve sağlıklarına daha fazla zarar verilmemelidir. TTB olarak çocuklarımızın ve ailelerin yanındayız. Çocuklarımızın beden ve ruh sağlığı için, daha önce sunduğumuz[1] kriterlere uyarak karar alınmasını, toplumun en savunmasız ve korumasız grubu olan çocukların haklarının ihlalinin artık sonlandırılmasını ve okulların ivedilikle açılmasını talep ediyoruz.

[1]Bu doküman dünyadaki veriler ve uluslararası otoritelerin önerilerini derleyerek Türkiye şartları için değerlendirme ve öneriler sunan kapsamlı bir arka plan dokümanına dayanarak geliştirilmiştir.  https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/ttb_7mayis2021_degerlendirme.pdf

https://bit.ly/3fyTsq4

Posted by: bluesyemre | May 30, 2021

Things to grow

How has COVID-19 affected booking trends for museums and attractions? This is the question at the forefront of the tourism industry’s collective mind as venues around the world start reopening and travel restrictions start lifting.

In March 2021, Tiqets conducted a survey with more than seven thousand participants in France, Italy, the Netherlands, Spain, the UK, and the US about their tourism choices post-COVID. The results showed a readiness to return to museums and attractions, and interesting insights into how booking habits might change.

Top 5 Takeaways from Tiqets’ New Survey

1. Nearly 70 percent of consumers plan to visit museums and attractions within the first month of reopening.

The vast majority of consumers showed great enthusiasm about returning to museums and attractions. In fact, just over a third of respondents said they planned to visit museums and attractions in the first week of reopening, and a mere 7 percent said they planned to visit within the first year of reopening.

In the US, where some states are further along in their reopening, this enthusiasm around returning to tourism has turned into action. “Almost 60 percent of US respondents to our survey plan to visit museums and attractions within the first month of reopening—and in the states that have already reopened, we’ve seen that demand turn into visits for the museums and attractions we work with,” said Daniel Hackett, Regional Director for the US.

How to ride the trend: Make sure you take full advantage of this enthusiasm and target local visitors before appealing to international tourists. With travel restrictions still in place and a general wariness around making ambitious travel plans, local visitors should be your number one target market.

2. Over 70 percent plan to book their visits to museums and attractions online.

Half of the respondents to the survey said they typically book tickets to museums and attractions through the venue’s website, and 24 percent said they typically book through third-party websites.

This trend is likely to stick, especially when you take into account the growing preference for cancellable bookings. Simply put: more people are searching for things to do online and booking them when they find them.

How to ride the trend: If you don’t already have online booking available on your website, it might be time to look into getting a booking engine. If you already have online booking enabled on your site, make sure you’re partnered up with the right OTAs, like Tiqets, to broaden your reach.

3. Free cancellation is the most important booking consideration for 46 percent of consumers.

When it came to booking considerations: 46 percent of respondents were most concerned with being able to cancel bookings free of charge, 16 percent said they’d be more concerned with checking what was open in the destination they planned to visit, and 12 percent cared about capacity limitations and being able to book tickets in advance.

Tiqets Regional Director Paolo Fatone pointed out that while many people are eager to travel and embrace tourism again, they are inclined to be more cautious. Citing the results from Tiqets’ Italian consumer survey, he said that “the important things for Italians will be flexibility (free cancellation policies), responsible tourism (avoiding overcrowded places), and safety (respecting the security covid protocols).”

How to ride the trend: It’s clear that features like flexible booking and safety measures on-site will remain important to consumers. Make sure you’re ready to reopen responsibly with this checklist.

4. Historical sites are in for a good summer.

When asked which venues they were most excited to visit post-COVID, 30 percent of consumers cited historical sites as their top choice, 25 percent said museums and galleries, 18 percent said nature attractions, 14 percent said theme parks, 10 percent said sightseeing activities, and 2 percent said attractions like observation decks and stadiums.

An infographic labeled "People cant wait to get back to museums & attractions," which breaks down what types of museums people are most excited to visit first (historical landmarks at 30 percent, followed by museums at 25 percent, followed by gardens and zoos at 18 percent, followed by theme parks at 15 percent), how long after reopening people plan to visit (within the first month for 70 percent of people and within the first six months for 92 percent), how comfortable people are with indoor vs. outdoor venues (27 percent are more comfortable with outdoor venues first, while 73 percent are just as comfortable visiting indoor attractions), and how many will keep engaging with virtual programming after lockdown (28 percent will visit both virtually and in person, 72 percent will visit in-person only).

5. Indoor venues will be just as popular as outdoor venues—for most people.

With 66 percent of respondents saying they plan to visit both indoor and outdoor venues when they reopen, it looks as though consumers are not daunted by the COVID-era indoor versus outdoor concerns—which is great news for indoor museums and attractions.

“We all know that indoor museums and galleries were hit hard over the past twelve months with consumers favoring outdoor activities, so it is encouraging to see that more than 60 percent of UK respondents are comfortable visiting both indoor and outdoor venues when they reopen,” said Alexis Peppis, Tiqets Regional Manager for the UK.

How to ride the trend: If your venue is indoors one, make it more appealing to those who are wary of the indoors by allaying their concerns: highlight any hygiene and safety measures you have in place and offer free cancellation to make it a lighter booking commitment.

There’s no doubt about it: consumers are excited to re-enter the world of travel and culture and we’re looking forward to having them back. Make sure you’re prepared for a big summer comeback with these innovative tourism strategies to entice visitors back through your doors.

Lauren Voges

Lauren Voges is the Content Strategist for Tiqets, a global online ticketing platform for museums and attractions. She has a background in journalism and copywriting, and has worked for a range of NGOs in international arbitration and international law.

Since its founding in 2014, Tiqets has been on a mission to make culture more accessible by helping people discover and enjoy museums and attractions around the globe. From iconic experiences to hidden gems, millions of people have used Tiqets to choose their way to explore a city’s culture and breeze through booking.

https://www.aam-us.org/2021/05/20/new-survey-predicts-post-covid-booking-trends-for-museums-and-attractions/?

Dr. Jose Torralba, Professor of Materials Science Engineering at Universidad Carlos III de Madrid and Invited Scientist at IMDEA Materials Institute, discusses a microstructure in the Transmission Electron Microscope with the researchers in his PhD program.

Academia is a thrilling world that offers many possibilities for an inspiring career. However, I’ve found that many PhD candidates do not know some simple rules that could help them survive. Here is some basic advice and personal tips to help you build a successful academic career.

1. Your scientific career should be based on vocation.

Vocation is a must. Academia can offer you many satisfactions but also many disappointments. If you have a solid vocation – the sense of following your calling and doing work that is meaningful to you – the sacrifice will also provide satisfaction. Will is the basis for a successful career, and without vocation, is difficult to have a strong will. The scientific career is like a marathon. (Here’s an interesting column on that topic by a PhD student1). If you want to train and finish a marathon, the main thing is to have the willingness to do it. If you do not have vocation, do not enter.

2. Learn about the “system” …

For many people entering academia, the way the system works is a mystery. How is it organized? What is the path to promotion? What are the key parameters in order to be well evaluated?

The most successful graduate students joining a company are often the ones who know how the company operates in terms of its structure, workplace culture, compensation and evaluation procedures. Graduate students entering a PhD program (the first rung in the academic ladder) would do well to have a similar mindset and learn about the way academia works.

Academia is organized into institutions (universities and research centers, public or private) with various administrative divisions (i.e., faculties or departments), and the power is not always located in the same place. But the most relevant unit inside this complex world – the “research group” where daily life as a researcher takes place – is too often unknown to applicants for a PhD position.

Life in a research unit (even at a top university) can be a nightmare or a bed of roses depending of the daily rules in this research unit. (Most of the time, this depends on the principal investigator.) For this reason, it should be mandatory to check if the research group you are applying for follows the most elemental rules for a healthy work environment.2,3

Another important issue is how the promotion system works. The promotion path (especially the tenure track system) is similar in many places, but each university has specific routes and requirements you should find out about before accepting a position.

3. … and the “ecosystem.”

In the Encyclopedia Britannica, ecosystem is defined as “the complex of living organisms, their physical environment, and all their interrelationships in a particular unit of space.” In academia, the ecosystem is complex. If we use a hierarchical classification, we can find rectors, deans and department heads, but that mainly refers to the bureaucracy and the general rules of the institution.

In the “real” hierarchy, we can find “tenured people,” like professors and associate professors, and non-tenured people in various ranges as postdocs and PhD students. This hierarchy and how it operates is likely to depend on the character and profile of the most influential person: the principal investigator, who is usually the research group leader. This person is the real boss, the one who controls the funds to do the work. Within this realm, the different PIs could be classified by another kind of system, which in biology is defined as “functional classification.”

I came up with my own functional classification that applies to any stratum of the hierarchical classification, particularly to the IPs:

  • Pioneers. A pioneer, according the Cambridge Dictionary, is a person who is one of the first to do something – who goes to a new area and builds a house, starts a farm, etc. In science, a pioneer is a person who is always trying to push the limits, always fighting for new horizons, always opening new lines. Usually, a pioneer fights strongly for the survival of their research group. To be in a place where the boss is a pioneer is a guarantee of better survival in this world.
  • Settlers. This is a person who arrives in a new place in order to live there and use the land, according to the Cambridge dictionary. In science, a settler is usually a hard worker but not especially imaginative in terms of looking for new business models or ideas. To be in a settler group could be fine to survive, but never to be outstanding.
  • Livestock. These are “animals and birds that are kept on a farm, such as cows, sheep or chickens,” per the Cambridge Dictionary. I know it sounds cruel, but in academia, there are many people that play this role. They could be engaged in any kind of project. Sometimes they act as useful people; sometimes they are only a number to grow the critical mass in a certain project. They could be here or there, it does not matter. They are necessary for the survival of the system, but they do not possess any initiative, any driving force to improve something. Sometimes the IP also belongs to this group. Keep this in mind before joining a group with such a leader.

IPs are usually the direct supervisors of academic works (i.e., your thesis or dissertation), but not always. In some cases, your supervisor also plays an important role in the ecosystem. Try to find a supervisor that fulfills the rules explained in 4,5.

A good knowledge about this ecosystem will help you understand how the members look at one another (e.g., a professor, a postdoc, a PhD student). An excellent source of wisdom here is PhD comics.6 In his “Piled High and Deeper (PhD) comic strip, Jorge Cham, who got his PhD from Stanford and was a researcher at Cal Tech, uses humor, sarcasm and sometimes stereotypes to satirize the world of academia, but it is useful to understand our unique ecosystem.

4. Avoid predators, parasites and other bad people.

Keep your eyes open for people who take advantage of others, abuse their connections, those who engage in nepotism, scientific parasites, manipulators, etc.

These kinds of people can be found in any organization, including private companies – and yes,  academia. If you see that in a research group there are people who got their positions based mainly on their connections, or because the PI is their father, spouse or uncle, try to avoid this group.

These behaviors are becoming less common and should disappear from academic life, but unfortunately, they are still present in many places.

Also avoid predators (people who exploit others), scientific parasites (people with the extreme ability to be in all places  — i.e., papers, patents, panels — while hardly doing anything). This last group is highly linked with the manipulators, people who are experts in reversing any situation to make you feel guilty if you do not do what they expect from you.

There are a guidelines that can be found easily on the internet to detect most of these negative people. In this world is necessary to learn how to identify them and how to expel them from your life.

5. Try to find a good mentor.

Fortunately, the world of academia is filled with bright, successful people who are willing to help young scholars get off to a good start. Try to find a mentor who would be well-suited to you: a person who can guide you, advise you, open your mind, give you encouragement when things are not going your way, and remind you to stay on course with the goals you set for yourself. Many wrong decisions can be avoided if you have someone with experience in academia who can point you to the correct path.

The natural mentor should be the PhD supervisor, but this does not always happen. If the supervisor does not play this role, there are many nice people who are open to being mentors. Find a good mentor, and your academic life will be much better.

6. When in doubt – ask!

Often in academic life, we lose a lot of time and effort being self-sufficient and not asking for help (highly linked with our academic ego). There are two types of doubts we may try to handle on our own:

  • Scientific-technical-academic doubts. Something goes wrong in the data results or how the equipment operates, for example, something misfunctions in one process, or you’re not sure how to initiate an academic process. You are very likely to do it wrong if you don’t ask for help. And quite often we do not ask due to a stupid attitude of self-sufficiency that leads us to do wrong things instead of asking. I lost five months of work when I did my PhD simply by not asking about the correct use of a testing machine. And I learned that I should always ask, if in doubt.
  • Personal doubts about your academic life. For these doubts, it is mandatory to have a good mentor or at least a buddy. Some examples of such kind of doubts are: which place is the best for my postdoc? How I can improve my skills on that topic? Which elective subjects are the best for my education? Which department is better to try to make a secondment?… Of course, these doubts can also include more intimate problems that could require professional help to sort out. Academic life can be highly stressful, and it’s important to look for the support you need.

7. Sometimes you have to leave to return.

The academic career is not easy. To climb to the top, you have to know the un-written rules – and in most places, “inbreeding” is not well accepted. Often, you have to leave and achieve success if you want to come back and serve on the faculty. And sometimes is not easy to know when to do it.

Traditionally, someone who started their PhD at a particular university could going on to join the faculty and secure a tenured position and finally a professorship. Nowadays, this is almost impossible. Inbreeding is not well regarded in an academic center with quality and prestige. Therefore, you have to learn to leave if you want to come back. Fortunately, this rule applies in many countries, and there are many instruments (in the form of open competitive calls) that allow the talent to come back to a country in a way that improves the candidate’s academic career. Today in the European Union, the ERC grants and the Marie Skłodowska-Curie actions are an excellent way to go where any good talent want to go.

8. Do not get discouraged – this is a long-distance race.

Many times, we think that in academia, everything is managed by the so- called “scientific method,” where if the rules are followed, everything should go according the prediction. But this is an error. On many occasions, the scientific method does not help us reach the goal. Frequently, science is based on trial and error, which means that failure is the norm. Failure is common, so failure must be a positive thing from the point of view that failure helps us improve. (Here is an interesting piece on growth mindset and the benefits of failure by my Elsevier Connect editor.)7

Science, big science, has been constructed on many big fails. So try not to get discouraged by failure. When we fail many times, we are preparing for a big success.

9. You have to know how to be in the right place at the right time.

This may seem like a simple statement, but, where is the right place? I know where is not the right place: the corridors teaming with gossip. The right place must be the lab, the places where people make decisions (department meetings, research group meetings), the library, the discussions in the conferences and seminars. The right place is the place where you are doing something productive. A lot of opportunities come up if you are at the battlefront, but very few if you are resting backstage or procrastinating.

10. Work, work and work.

Smart ideas do not emerge from pure inspiration. If you work hard, read, discuss, then a smart idea could materialize. There is a famous quote from Pablo Picasso, recognized as the most influential painter in modern history:

Inspiration exists, but it has to find us working.

In this marvellous world of academia, I have found people who have reached success without hard work. Those people are lucky or took advantage of others through nepotism, connections, scientific parasitism. Nowadays these strategies are much more difficult, and people who rely on them are finding it much harder to achieve success.

Now let’s talk about another strategy. I do not know anybody who worked hard and did not build a successful career. The more you invest, the more you gain. Work is one of the most important strategies.

A final consideration

It’s not easy to survive in academia. But among all of us, we are making things much more difficult. We should act together to change practices that no longer serve us well.

Metrics has become our god. In most places, numbers are used to evaluate the merit of people: papers published, citations and H factor. There’s nothing wrong with these measurements per se, but by no means should they be the only measures of a person’s value and contributions. Where they are, many “livestock” and “settlers” are reaching the top positions in the ecosystem.

On the other hand, many other things which are important in the academic life (getting funding, supervising and mentoring students, disseminating research results and other outreach activities) are being regarded as less important. When only metrics count, we are transforming the meritocratic system to what I call a metritrocratic system.

We have to do something. Otherwise, in a few years, the new generation of scientists will be more inclined to publish (to avoid being sidelined) at the expense of doing other valuable things. And most importantly, the pioneers will disappear.

References and further reading

1 Kathryn Wierenga: “Embracing challenge: combining marathon training with graduate studies

2 Fernando Maestre: “Seven steps towards health and happiness in the lab

3 Fernando Maestre: “Ten simple rules towards healthier research labs

4 José M. Torralba: “10 ingredients for a successful supervisor/PhD student relationship

5 Sidique Gawusu: “The PhD student’s dilemma

6 PhD Comics

Alison Bert: “Growth mindset and the benefits of failure

https://www.elsevier.com/connect/10-rules-to-survive-in-the-marvellous-but-sinuous-world-of-academia

Digital iterations of books have successfully penetrated the reading space. Almost every bibliophile has embraced e-books, especially with technology dedicated for reading books on digital devices and platforms.

Even then, hesitancy among readers for digital books remains high. A new survey sheds light on the patterns of readership among those who cherish the art of words. 

There are many benefits that come with e-readers like Kindle – the ability to read in the dark, the elimination of storage issues and many devices have been successfully able to mimic the reading experience of a book with visual elements specifically designed to emulate the traditional book reading experience.

Even though smartphone reading has become the new normal, many have believed that traditional books would quickly lose appeal in the market and go out of circulation. Even then, most predictions have not come true. Bookstores may have disappeared across the world, turns out readers still prefer enjoying books in their hands.

According to data from Statista’s Advertising and Media Outlook, e-book usage still heavily trails behind printed books across the globe. In the US alone, 23 per cent of the population are reported to have purchased e-books last year. On the other hand, 45 per cent bought a printed book last year.

E-books remain the most popular across China, where 24.4 per cent users prefer the digital format as opposed to 32 per cent users preferred paper books.

In India, only 5.6 per cent readers have switched to e-books in 2020, while 24.5 per cent continued to read paper books. This pattern points to the future of reading. As many critics believed, traditional books would not disappear but would in fact continue to exist along with modern e-books and perhaps even complement the platform. 

https://www.wionews.com/technology/paper-books-arent-dying-new-survey-reveals-people-still-dont-dig-e-books-382256

In a report published this week, veteran London-based bookseller, library advocate, and former Waterstones managing director Tim Coates warns that U.S. public library usage statistics show a steep decline—and he suggests that library leaders must do more to address the trend.

“In the U.S. there has been a fall of 31% in public library building use over eight years, up to 2018,” Coates writes in the Freckle Report 2021, concluding that a “continuous decline of this nature,” which includes drops in both gate counts and physical circulation, “shows that the public library service ignores the figures it does have and does not strive to find the figures it should have.”

In addition to the 31% decline in library building use cited in the U.S., Coates reports a 22% drop over 10 years in Australia, and a stunning 70% decline in the U.K. since the year 2000.

The Freckle Report 2021 is the second publication from Coates to focus on public library service in the U.S., the U.K., and Australia. The report is based on public data reported by government library agencies (including the Institute for Museum and Library Services in the U.S.) as well as a proprietary consumer survey, “Where Did You Get That Book?” commissioned by Coates (and this year fielded by EveryLibraryInstitute.org, which is hosting a free webinar with Coates today) that explores reading behavior.

Notably, the 2021 survey, which was conducted last month, includes the impact of the pandemic on reading behavior. It found that more consumers across all age groups read more during the pandemic, with some 87% of U.S. respondents reporting they’d made use of a book in 2021 vs. 81% in the the previous survey conducted in 2019.

The report also confirms what libraries, vendors, and publishers have repeatedly noted over the last year: there has been a sharp increase in digital reading during the pandemic, which, Coates concludes, holds major implications for the future of libraries.

“During the Covid-19 pandemic libraries have been very successful providing digital content,” the report states. At the same time, there has been an understandable drop in physical usage, given closures, stay-at home orders, and other Covid-19 restrictions—a development that has Coates particularly concerned.

“The fall in public library building use was critical before the pandemic and a continuing high level of use of digital materials will make that worse,” he writes. The report also acknowledges the contentious state of the digital library market, which Coates suggests does not represent a good value and may require a new strategic approach.

The Freckle Report 2021

“The investment in digital material appears to have taken away significant funds from that of physical materials and the cost-per-circulation of digital material is three-and-a-half times that of physical material,” Coates writes. “In stark terms, in most libraries under current arrangements, it would be many times cheaper to give a patron the money to buy an e-book than to license a copy for the library.”

While Coates urges libraries and publishers to find a more “cooperative” way forward (he acknowledges that both libraries and publishers are invested in the reading enterprise) he also hits at the cause of the tension: the major publishers dictate license terms to libraries without negotiation, and libraries have virtually no bargaining power to get publishers to negotiate more equitable pricing and access.

“This deduction will doubtless frustrate and even annoy librarians, but the reality is that libraries don’t spend enough on books, particularly print books, to be entitled to influence a publisher’s entire sales or pricing strategy,” Coates writes. “Librarians must seek ways to build a more cooperative relationship with publishers—it is in their court: publishers don’t feel the same need.”

The report also points to the key role libraries play in serving diverse communities. “There is a big opportunity for public libraries to lead the way forward in addressing diverse audiences and pulling the publishing industry with them,” Coates writes.

In Denial?

The Freckle Report 2021

When it was first published in February of 2020, the initial Freckle Report generated pushback from some librarians, particularly as it threw cold water on a much-celebrated 2019 Gallup survey that had put public libraries at the top of the list of Americans’ most visited places—ahead of the movies, concerts, and even public parks. The Freckle Report 2021 is likely to draw similar pushback, as it appears to suggest that library leaders are ignoring or altogether missing negative trends, and in some cases may be cherry-picking narratives unsupported by numbers to justify their services.

“The only issue that is of concern to libraries is their access to funding, whatever has to be said to achieve that,” Coates writes at one point in the 2021 report. “Consequently, advocacy and explanation of the need for funding is often based on the anecdotal, but not numerical, benefit from people who use [libraries]. It certainly does not come from people who have ceased to use [libraries] or whom one would expect to use it but don’t, and for whom addressing problems would be beneficial.”“The public library service urgently needs stable, consistent, recognizable, timely measures of its usefulness and its performance within the wider and diverse community.”

So, what does Coates see when he looks at the available library data?

A “long running and persistent decline in the use of U.S. public library buildings” and “no realistic actions in place” to reverse the trend, he writes. “The decline is in nearly all states and is widespread. It is universal among the largest library systems.” And driving that decline, he suggests, is a fall in the allocation of resources to the item of top priority and value to library users: printed books, which, the data suggests remains by far the most popular and and core resource in public libraries.

More broadly, the problem Coates appears to see in the library data is that there isn’t nearly enough of it. And what data is available isn’t granular enough to be valuable.

He points to a swath of IMLS data as an example: the raw visit and circulation figures from IMLS do not show how many Americans use libraries or how often. The data collected by IMLS is usually over a year old by the time it is made available. And it does not evolve quickly enough, he suggests, noting that only three new measures have been added by IMLS in the last 10 years.

“The responsibility for setting meaningful publicly available measures has to lie with library directors and with those who advocate for funds,” the report concludes, adding that the profession needs better measures to understand what’s working and what’s not in America’s libraries. “The public library service urgently needs stable, consistent, recognizable, timely measures of its usefulness and its performance within the wider and diverse community. Only these will provide the evidence needed by funders and the public to support the service in the future. It does not have them at present. Without them it is at risk.”

Coates acknowledged to PW that this year’s report will likely again draw criticism from some in the library community, but insisted he is a library supporter. “I suppose the overall impression will be that I want to be in conflict with libraries, but that’s not true at all,” he told PW. “I just fear that that if they don’t address their problems, they will run into more serious problems and that will affect the service they give.”

The full report is available for purchase or download from various outlets, including Amazon. And for those who want to hear more directly from Coates, the EveryLibrary Institute is hosting a free webinar with Coates today, May 6, at 2 p.m. EST. For those who cannot make today’s web event, it will be archived and available sometime on Friday, May 7.

https://www.publishersweekly.com/pw/by-topic/industry-news/libraries/article/86256-report-urges-library-leaders-to-address-decline-in-public-library-usage.html

« Newer Posts - Older Posts »

Categories

%d bloggers like this: